28 Şubat 2014 Cuma

Öte Uyumlar


Trafiğe girmek, arı kovanına çomak sokmak gibi olduğundan birkaç yaz önce çektiğim  yasemin dalında uyuyan arı resimlerini eklemek istedim.
Zengininden yoksuluna, kentlisinden köylüsüne, en uçtaki köyden en içteki köye, yurtdışında üniversitede okumuşundan en kolayından diploma almışına aynı anda bir arada olunan tek bir yer vardır; Trafik.
Bir başka yer yoktur ki trafikte buluşmuşluğun çeşnisinde,  çeşitliliğinde, dokusunda olsun.

En büyük göstergelerden biridir trafik. Belki de en büyük göstergesidir. Neyin mi? Toplumun vücut dilinin.
Trafik ölçeğinden çok uzakta diyelim ki bir kahvehane masasında oturup konuşan birkaç kişinin yakınması öncelikle hayat şartları, geçim derdi olsa da söz dönüp dolaşıp yollara, trafiğe gelir. Trafik konusundaki sözün bu trafiği hiç şaşmaz.

Akşam televizyondaki haberlerde dinlenilen kazalardan bahsedilir. Çoğu hız yüzündedir.  Hızla araba kullanırken aynı anda birkaç iş yapmak merakı vardır  nedense direksiyon başındakilerde. Şehir içi hız sınırı zorlanırken bir yandan da o hızla telefonda konuşulur. Belki kavga edilmektedir nişanlıyla, eşle belki alacaklılarla ağız dalaşı yapılmaktadır. Belki de boş boş bir konuşmadır yeniyetme ağzıyla.

Direksiyonda olup da kulağına yapıştırırcasına yanaştırdığı telefonuyla konuşanların araba markalarının hiç de yabana atılmayan markalar olduğunu düşünürüm hep. İlle en yeni modellerden bir araba ve ille en yeni nesil telefonlardan olacak  o gülle gibi vınlayıp geçen  metal yığınlarının kapsamı. Kapkara güneş gözlüklerinin yanlardaki kocaman marka işaretleri hemen görülecek.

Trafikte ucuzu pahalısı, eskisi yenisi, eskinin yenilerden de pahalı olanı, benzinlisi, motorinlisi, tüplüsü, gazlısı bir aradadır. O bir arada olan farklı farklı arabaların sürücüleri de farklı farklıdır.

Trafikteki bunca farklılık çoğu kez tek bir şeyde aynilik kazanır. Kuralları çiğnemede.

Akşam televizyon başındayken haberlerde izlenen trafik kazalarına dair söylenmeler unutuluverir kurallar çiğnenirken. O an, arabaya dönüşmüş metal yığınlarının içindeki kim bilir hangi ruhi durumda, akıl yapısında, bakış açısındaki  sürücüler,  atılan okların vınlaması gibi geçerken belki kendi hayatlarından, daha da önemlisi duraktaki, yaya geçidindeki ya da trafikteki kimlerin de hayatlarından geçmektedirler. Arkadan vın diye sesi duyulup rengi şöyle bir görülen, birkaç saniye içinde de ilerlerde bir yerlerde kırmızı bir nokta oluveren arabaların sürücüleri toplumun vücut dilidir. Kızdıklarımız, bizzat bizim pek çoğumuzun yaptıklarıdır. Dediklerimizle yaptıklarımızın bir olmadığı, kaldırımda yürürken, cadde geçerken yaklaşım bambaşkayken frene, gaza basarken  bambaşka olduğumuzun imzasıdır.

Trafikteki tutumumuz, bizim kendimize, topluma, kurallara saygımızın aynasıdır. Kültür alt yapımızın, neyi ne kadar ciddiye alıp almadığımızın başka bir tanığa gerek kalmadan tek göstergesidir. Trafikte nasılsa, evde de, işte de, toplum içinde de öyleyiz işin doğrusu. Ya haklara saygılı ya da haklara karşı duyarsız, hak çiğneyeniz.

Trafik nasıl da iki yüzlü olduğumuzun aynasıdır. Trafik aynasına bakanın karşısında bir riyakar görmesi işten bile değildir. Bu ayna, çok  doğru sözlüdür. Sirk aynalarına benzemez.
Babadan kalma ev satılıp da adam olsun diye ta okyanuslar aşırtılıp okutulan oğlanın ne kadar adam olabildiği, uzaklardan aldığı diploma ile hiç anlaşılmaz. Ama trafikteki halinden tutumundan bir çırpıda anlaşılır. Trafikte kusar çünkü herkes olmuşluklarını, olamamışlıklarını, olgunluklarını. Adamakıllısından.

Satın alındığı paraya şöyle orta halli bir çiftlik kurulup içine üç beş baş koyun, bir iki inek, tavuk, ördek, kaz, hindi alınıp bir de tüm meyve ağaçları diktirilecek kadar para ödenmiş bir arabanın sürücüsü bunu haykırır yollarda. Önce motoru haykırır. Bas bas bağırır motor, yırtınır. Öyle bir araba yoldaysa eğer, diğer arabalar bu kendilerinden çok pahalı, çok yeni arabanın önünde saygılı olmalıdır. Arabalar arasındaki saygı, sol şeridin terk edilmesi hatta bazen orta şeridin bile terk edilmesi ile gösterilir. Sol şerit zaten öyle arabalarındır; ama ara sıra bir de makas atmak oyunu vardır ki işte onun için orta şeridin de münasebetsizce işgal edilmemesi gerek.
Henüz beş kuruş kazanmamış; ama beş ev alacak fiyattaki arabalara binenler, bu saygıyı peşinen beklerler. Ne acıdır. Saygıyı arabalarına beklemeleri. Kendileri değildir yolda görünen. Pahalı arabalarıdır. Tüm daha ucuz, eski ve küçük arabalar, pahalı arabalara saygıda kusur etmemelidir. Hiç mi hiç saygı duyulamayacak bu hal, daha beş kuruş kazanmamışların baş tavrıdır yollarda.

Oysa kaç yaşında olunduğuna bakılmaksızın sabahın kaçında kalkılmış, yağmurda çamurda, karda kışta, hava soğukmuş sıcakmış denmemiş yola düşülmüştür beş kuruşu kazananlarca.  Evden sabahın erkeninde çıkılıp, akşamın gecinde dönülmüştür. O beş kuruş için eve gelip kapı açıldığında içerde hazır pişmiş de buram buram kokan yemek kokusu duyulmamıştır. Üstelik bir de yorgun argın gelmenin üzerine alelacele mutfağa geçilip yemek yapılmıştır.

Beş kuruş nasıl kazanılır hiç bilmeyen, beş kuruş için neler çekenlerin öyküsünü hiç duymamış, daha yaşı beşin beşle çarpımı kadar bile olmayan, bir de baba parasıyla üniversitede okuyanların trafikteki imzalarına “makas” deniliyor.

Makas, tüm şeritlerin dolu olduğu, şehir trafiğinin elverdiğince aktığı yollarda zikzaklar çizmek. Öndeki arabanın ensesinde gitmek, tamponlar değercesine. Öndeki arabayı orta şeride kaçırtıp sol şeritte kasırga gibi esmek. Bir öndekini yine kaçırtmak, en ufak bir aralık görünce de yan şeride kayıp hıncahınç araba ile dolu yolda kayak yapar gibi bir o yandan bu yandan akmak. Tüm bunlar yapılırken ne kendinin ne de başkasının can güvenliğini hiç umursamamak.
Ta arkalardan kopup gelir makasçılar. Önlerindeki arabalara “höt” diyen selektörler yakarlar. Korna çalarlar. Sanki Mors alfabesiyle iletişim kurarmış gibi yanıp sönen farlarla söylerler söyleyeceklerini.

Aklı başında hiçbir sürücü, öyle arabaların önünde kalmak istemez. Hızla üstüne gelen böyle bir arabanın önünden kaçmazsa altında kalıyor çünkü. Hemen yana kaçar. Zamanında kaçamayanlar yandakine bindirir ya da arkadan gelen ona bindirir.

Eğer öndeki de pahalı bir araçsa ve sürücüsü arkadaki kadar dişliyse bir yana kaçmaz. Kaçmayı, pabuç bırakmak olarak algılar. O da tıpkı arkadaki gibi yolların kendi arabası varken diğerlerinin cirit atacağı bir yer olmadığını düşünür. Önce sol şerit sonra orta şerit kendi arabası dururken şu on yıllık arabalara, taka kamyonetlere kalacak değildir ya.  Öndekiyle arkadakinin aynı kafada olması, kapışma demektir. Kapışma, bazen çok acı biter.

Orta şeritten daha çok aklı başında ve olgun sürücüler gider. Bir kapışmayı anladıkları an göz göre göre bir kaza olmaması için onlar da sağ şeride kaçar. Açılan boşluktan arkadaki dişli sürücü hışımla, lastik izlerini yola fosil kalıntısı gibi çizerek makas atar. Vınlar geçer. Çok geçmeden de az önce arkasında olduğu kendisi ile aynı  kafadan sürücünün önüne geçer. Ona dünyayı dar etmeye kararlıdır. Kendisine nasıl yol verilmezmiş,  gösterecektir. Kendini ispatlayacaktır. Halbuki birinin bambaşka, insani davranışlarla kendini ispatlaması, toplumun nasıl da beklediği bir tavırdır.

Bir çantanın ayakkabı ile uyumlu olup olmadığına, elbisemiz ile fularımızın nasıl gittiğine, yüzüğümüzün taşının  giysimize ne kadar uyduğuna dikkat etmede üstümüze yoktur. Ama yurtdışlarında okutulmuş oğlanların diplomaları ile davranışları ne kadar uygundur dikkat edilmez. Ayakkabı, takımın altında sırıtmayacak; çorap, her ikisine de uygun olacak; kravat, gömlek giysiyi tamamlayacak, uyumsuzluk yapmayacak. Kadınsa eğer mantodan çantaya, fulardan ayakkabıya tam uyum olacak. Üst baş uyumu olsun da yollardaki hal tavır uygun olmasa da olur.  Ne gam.

İyi, güzel. Takımlar, mantolar, ayakkabı çantalar uydu. Yani kumaşlarla derilerin uyumu ahenkli. Gözü yormuyor. Peki ya diplomalarla davranışların uyumu? Peki ya o belli ki çok pahalı arabanın kurallarla uyumu? Kurallar, ucuzundan pahalısına her araba için geçerli değil midir? Bunlar ne düşünülür ne de hesaba katılır pek çok pahalı araç sürücüsünce. Hele de yeniyetmeyse..

Trafik kuralına uymak acizlik değildir. Medeniyetin, insanlığın belli başlı ilk göstergesidir. Başkalarının başta yaşama hakkı olmak üzere haklarına saygılı olmanın en açık ifadesidir. Oysa kumaşla derinin uyumu her ne kadar içinde zevklilik unsuru taşısa da sonuçta harcama gücünün yani paranın gücüdür. Paranın gücünü göstermeyi ne kadar becerebiliyorsak kendimizdeki uyumları, daha öte uyumları  belki de içimizde olmadığından asla göstermiyoruz.

Trafik gibi bir diğer gösterge de apartman yaşamıdır. Bir apartmanda her şehirden, her bakış açısından her meslekten insan oturabilir. Apartman hayatı kat kat bir hayat malum. Tık desen duyuluyor alt kattan. “Nasılsa alt katta değilim” diyerek alt kattakileri canlarından bezdirenler, trafikte nasıldır kim bilir.
Toplumun vücut dili, trafik ve apartman hayatıdır. Her ikisinde de sınıfta kalıyoruz her günün her anı.

Avrupa’da, bizdeki büyücek bir şehir kadar olan ülkeler arasında otobüsle gezerken şehir dışındaki hızın kimi yerde seksen kimi yerde de doksan ile sınırlı olduğunu gördük. O kadar yol gittik oralarda ne kaza gördük ne hatalı sollama sonucu uçan arabalara rastladık. Ama öyle bir şeye rastladık ki görüntüsü pek anlamlı olmasa da  resmini çekmeden yapamadık her gezimizde.

Gürültü, bir kirlilik ve insan hayatını en olumsuz etkileyen şeylerden olduğundan  şehirlerarası yollarda yol boyunca ses duvarları çekilmiş oralarda. Bu duvarlar hayli yüksek olduğundan duvarın gerisindeki yerleşim yerlerine hem ses gitmiyor hem de seyahat edenlerce evler görülmüyor. Ve oralarda yaşayanların çoğu çiftçi. Evler barklar satılıp da nerelerde okutulup, uzak ellerden diplomalarla dönmemişler; ama biliyorlar insanları rahatsız etmemenin erdem olduğunu. İlk ilkeleri insanlara, doğaya, çevreye, hayvanlara, kuşlara rahatsızlık vermemek. Makas atmak anlayışıyla hiç bağdaşmıyor bu yaklaşım.

Toplum olarak vücut dillerimiz olan trafik de apartman hayatındaki gürültü de bizleri çok yoruyor. Bunlara tahammül, kalpleri fazlasıyla hırpalıyor. Sinirleri geriyor. Tansiyonları fırlatıyor. Haksızlığa uğranıldığını düşündürüyor. Zira temel hak olan evinde sakince bir akşam geçirmek ya da trafikte sapacağı yola uygun bir şeritten  gönül rahatlığıyla ilerlemek, kendi elinde değil. Üst kattakinin ya da yolları sadece kendinin sananların insafına kalmış.

Toplum olarak vücut dilimiz çok şey anlatıyor yollarda. Toplumun vücut dilinin anlattıklarını anlıyor muyuz yoksa  görüp de görmemezlikten mi geliyoruz? Anlıyorsak ne yapıyoruz?
(Her türlü hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22 Şubat 2013 Cuma, 14:44
acemi.demirci@yahoo.com.tr

 
Paylaş :

26 Şubat 2014 Çarşamba

“Öte Uyumlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci