8 Mart 2014 Cumartesi


(Ve  bugün üçüncü yayınımı gerçekleştirmekteyim. Oysa bir blogda üç günde bir yayın olmaz bile bazen. Yağmurun bereketi, sadece tarlalara değil bloglara da düşüyor.)

Bloglar arası trafiği geliştirmek, arttırmak ve etkinleştirmek ile sınıflandırılmış bloglar arasında çeşitli  yarışlar düzenlemede en etkin blog olan www.blogdeposu.blogspot.com


linkinden ulaşılıp okunacağı üzere bir sponsor blog  çekilişi düzenliyor;

Çekilişe,  ben de blogum www.acemidemirci.blogspot.com ile  katılacağım.
Selamlarımla,


Acemi Demirci, 08.03.2014- 20:29
Paylaş :

Geniş halka, dar halkayı boğduğunda


(Saat henüz 10:45 ve bugünkü ikinci yayınım. Anladım ki yağmur Ankara'ya çok bereketli düştü.)


Geniş halka, dar halkayı boğduğunda




Yazılışı da  içindekiler kadar etkileyici  kitaptır Kutadgu Bilig.
 
Kadınlarla ilgili bir yazı düşünmüştüm 8 Mart kapıdayken. Bambaşka bir şey anlatıyorum oysa şimdi. Özne, yine kadın. Sığ suların yosunlu cehaletinde öz bulmuş bir kadın. Bir çocuğun da annesi bu kadın.

Arkadaşımın ilkokul birinci sınıftaki oğluna, okulun haşarı çocukları sataşmış birkaç gün evvel. Merdivenlerden iteklemişler arkadaşımın oğlunu. Düşmüş çocuk. Merdivenlerden yuvarlanarak. Ayağında bir ağrı hissetmiş önce. Sızlanmayan bir çocuk olduğundan okul dağılana kadar dişini sıkmış.

Akşam evde ağrıları artınca apar topar hastaneye götürmüş arkadaşım oğlunu. Röntgen çektirmişler. Ayağında çatlak varmış çocuğun. Alçıya almışlar.

Arkadaşım, merdiven başında oğlunu tartaklayan, sonra da merdivenlerden aşağıya itip ayağının çatlamasına neden olan çocuklara, “çocuktur” deyip pek kızmasa da koca okulda böyle bir olayın nasıl olup da meydana geldiğine şaşıp, bir kez daha tekrarlamasından korkarak  hemen ertesi gün oğlunun okuluna gitmiş.

Eşinin iş yerine yakın olduğu için ayrılamadıkları, orta halin hayli altında kalmış mahalledeki okulun müdür yardımcısına, sınıf öğretmenine gerekenleri uygun şekilde söyledikten sonra arkadaşım, kendisi gibi o gün okula gelmiş velilerden bir kadın ile sohbete başlamış.

Kadının konuşacak çok konusu yok. Belli ki ancak okuma yazması var. Okula da çağrılmadan çağrılmaya gelen bir veli. O gün, kadının çocuğunun sınıf öğretmeni, anlama güçlüğü çeken oğlan hakkında konuşmak üzere çağırmış kadıncağızı.

Oğlu anlama güçlüğü çeken ve bu yüzden de oğlunun öğretmeni tarafından çağrılan kadın, bula bula televizyon dizilerini bulmuş arkadaşımla konuşacak.

Dizilerden başlamış lafa. Hangi diziden bahsetse kadıncağız, arkadaşım o diziyi bilmiyor, seyretmemiş.  Sonunda kadın,  Muhteşem Yüzyıl dizisine getiriyor lafı.

-Sahiden de Kanuni, oğlu şehzade Mustafa’yı  boğdurmuş mu? Ben bilmiyordum bunları, diye soruyor arkadaşıma.

Arkadaşım hayretle kadının yüzüne bakarken kadının bu sorunun ardından söylediğiyle daha da şaşırıyor,

-Ben şehzade Mustafa’nın senaryo gereği boğulduğunu sanmıştım.

Arkadaşım nereden başlasın lafa, ne anlatsın, nasıl izah etsin tarihi olayları kadına bir yol bulamıyor. Tüm bu yol bulamamanın şaşkınlığı içindeyken kadın,  arkadaşımı büsbütün altüst ediyor,

-Peki, Kanuni oğlunu boğdurturken Atatürk neden müdahale etmemiş?

Arkadaşım iyice afallıyor, soluğu kesiliyor, diyecek tek bir laf bulamıyor. Kadına “çocuğu tarih dersi çalışırken oğlanın tarih kitabını okumasını kadıncağızın da dinlemesini” salık veriyor.

Sadece o kadıncağızın suçu olmayan koyu cehaletin, o anne ve  o annenin yetiştireceği çocuklar üzerindeki silinmez izlerini düşününce bu kez kendi boğulur gibi oluyor. Böylesine bir cehaletle yüzleşmenin depreminde sarsılıyor. Günün tarihini hatırlıyor. “Üçüncü  milenyuma girmiştik yakınlarda” diye zoraki bir gülümseme geziniyor yüzünde.

Arkadaşım, dün yaşadığı fıkra gibi bu olayı hala gülsün mü üzülsün mü bilemez bir halde anlatırken benim aklıma da bir fıkra geldi. Ama sadece bir fıkra.

“Nasreddin Hoca bir gün Boğaz Köprüsü’nden geçerken karşıdan gelen Edison ve Truvalı Hektor ile karşılaşır”, diye başlayan, öğrenciliğimde çok sevdiğim; ama şimdi sadece başlangıcını anımsayabildiğim  bir fıkra.

“Keşke çağdaş olmayan insanlar, sadece fıkralarda aynı çağda yaşasalardı” diye düşündüren bir fıkra.

Arkadaşım, eşinin işi gereği oturdukları Ankara’nın kendi halindeki mahallelerinden birindeki okuldan çıkar çıkmaz soluğu  Kızılay’ın en büyük kitapçılarından birinde alıyor. Hırsını da alıyor böylece cehaletten. Soluk da alıyor hem  biraz. Nefesleniyor kitap kokuları arasında.

Kitapçıda çokça kadın var. Ama yarım saat önce konuştuğu kadına benzemiyor hiç biri. Benzememek, dış görüntüden ziyade eğilimlerde, yönlenmelerde.

Kitapçıda, kitap bakan, kasada kitap bedeli ödeyen kadınlara teşekkür edercesine bakıyor arkadaşım. Eski Türk romanları, klasikler, öykü kitapları, tarih, sanat tarihi  kitabı rafları, bilim kitabı rafları, seyahat, bitki, arkeoloji gibi olabilecek her konudaki kitapla dolu raflar arasında dolaşıyor uzun uzun.

Allah’tan tüm rafların önünde en azından bir kadın görüyor. Kimi dikkatlice raflardaki kitaplara göz atıyor, kimi raftan aldığı bir kitabın arka kapağını ya da önsözünü okuyor.  Bazı kadınlar, seçtikleri kitapları sıkı sıkı tutuyorlar ellerinde. Belli ki Kızılay’a yolları düşmüyor her zaman. Gelmişken nicedir okumayı düşündükleri ne kadar kitap varsa alacaklar.

Arkadaşım, az önceki kadının kendisinde uyandırdığı etkileşimle olsa gerek eğitim üzerine üç beş kitap alıyor. Çoğu da yetişkin eğitimine yönelik. Olur a, bir kez daha o kadınla karşılaşırsa ya da o tür sorularla karşılaşırsa nereden başlayıp nasıl anlatacağını bilerek konuşmaya girmek istiyor.

O kitapçıda, kanal kanal gezip dizi seyretse bile zaman zaman da  kitapçı kitapçı gezip geçmişi, bugünü, tarihin sırlarını, evreni, sosyal konuları anlatan kitapların  peşinde koşan kadınlar vardı. Dahası hangi kitabı alacağını bilerek  kitapçıya gelmiş; gelmişken de birkaç kitap daha alabilmek için neredeyse kitapçıdaki tüm kitapları inceleyen bir halka vardı kadınlardan. Kızılay’da bir kitapçıya sığmış, dar bir halka.

O an o kitapçıda olmasalar da kitapçının dışında, işyerlerinde, evlerinde, sokaklarda bu dar halkanın içinde olan başka kadınlar da var elbette. Ama onların da halkaya doluşması bile bu dar halkayı genişletemiyor. Halka dar. Çok dar.

Dar halkanın etrafını kuşatan  belki bir orta halka var. Öyle aman aman kitap okumasalar  da en azından tarihin katmanları hakkında fikri olan bir halka.  Gerçeklerle hayal gücünün ayrımını yapabilen bir halka. Belki çok okumaya fırsatları olmamış, belki kitap alacak paraları yok ya da tembelliklerinden okumuyor olabilirler; ama okumamaktan kaynaklanan noksanlarının da farkında olan bir halka. Kanuni ile Atatürk’ün çağdaş olmadıklarını bilebilenlerin halkası bu orta halka.

Bir de en dıştaki, hem orta halkayı hem de dar halkayı kuşatan geniş, gepgeniş bir halka var. Cehaletleri yüzünden suçlanmamaları gereken onca kadının doluştuğu bu  halka, en dıştaki en geniş halka.

Ne olduysa, nasıl olduysa, yoksulluktan, yoksunluktan, yetersizlikten ve çevresel şartlardan belki de, eğitimleri, okumaları kafi gelmemiş bu kadınların. Kavramlar oluşamamış beyinlerinde. Kategorize edememişler olguları. Öyle ya da böyle duyageldikleri tarihteki bilinen şahısların  birbirlerinden yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış olduğunun farkında değiller.  Dıştaki en geniş  halkadakilerin hepsi olmasa bile çoğu, tarih kitaplarında adı geçen herkesin çağdaş olduklarını sanacak  algıdalar.

Bilgide en alt basamaktaki bu kadınlar, ne  ne durumda olduklarını ne de içinde oldukları durumun en başta kendi çocuklarına yansımalarını değerlendirecek düşünce hacminde değiller belli ki. Belli bir gelişime ulaşamıyorlar. Muhtemelen kendi çabaları buna yetmiyor. O zaman bizler onlara yetebiliyor muyuz? Yetişebiliyor muyuz?

Çağları karıştıranların kafaları da mı karışık bilmiyorum; ama teknolojinin alıp başını gittiği bu çağda yetiştiriyorlar  çocuklarını geniş halkadaki kadınlar. Öğretmen, anlattıklarını anlamada güçlük çeken  çocuğu ile ilgili görüşmek üzere o kadınlardan birini yanına çağırdığında bir anne olarak o kadıncağız anlatılanı ne kadar anlayacaktır? Çocuğunun  hali nice olacaktır?

Ah bir yolu bulunsa da o kadın ve tüm benzer kadınların ellerinden tutulsa; ucundan kıyısından başlayarak onlara bir şeyler öğretilse iyi olmaz mı?

Öğretilen şeylerin içeriği de öğretmek kadar önemlidir. Coğrafya, kimya, felsefe, fizikten önce o kadıncağıza bugünü anlayabilecek şeyler öğreterek başlansa. Beslenmeden, çocuk eğitiminden, çocuk sağlığından mesela. Ve ihtiyaç duyacakları başka şeyler de girse sıraya. Bu tür çalışmalar yapan  kurumlar var tabii; ama arkadaşımın konuştuğu kadın gibi kadınlar da hatırı sayılır sayıda var. Ufukları genişlese böylece o kadınların. Dar halka genişlese, geniş halka daralsa. Artık dünyadan bihaber kadınlar, dar halkanın içindekiler olsa. O dar halka da daraldıkça daralsa.

Ya da bu kadınlarla görüşülüp noksanları, hangi bilgilere ihtiyaç duydukları belirlenip onları sıkmadan; ama geleceğin kuşaklarını gelecekle baş edebilecek donanımlarla yetiştirebilmeleri için heybeleri alabildiğince eğitilseler.  Kavramları ayırt eder hale gelebilseler. Eğitilmiş, elinden tutulmuş, yararlı bilgilerle donatılmış anne olsun olmasın tüm kadınlar  en başta kendileri, büyüttükleri çocukları ve hepimiz için kazanç olmaz mı?

 Eğer kadınlar oldukları yerde sayarsa, eğer dar halka genişleyip geniş halka daralmazsa, dar halkadakiler  gün geçtikçe darda kalır, bunalır. Oysa gün geçtikçe nefes almak varken.

Yetişen çocukların sahip oldukları imkanlar bir değil elbet. Herkes ağzında gümüş kaşıkla doğmuyor malum. Ama çocukların sahip oldukları en büyük eşitsizlik, yetişme ortamları ile onları yetiştiren anababanın sığasında, dağarcığında gizli. Özellikle de annenin her konudaki ağırlığında. Hacminde.

Kuşkusuz her anne babanın, bilgi yelpazesini sonuna kadar açabilecek birikimi olmayabilir. Ama hiç olmazsa ellerinde bir yelpazeleri olsa?


En sevdiğim şairin en sevdiğim şiiridir.
Çocuk büyütmek için belki okuma yazma bilmeye bile gerek duyulmayabilir; ama sağlıklı, düşünen, irdeleyen, anlamaya çalışan, anlatmayı becerebilen, derdini aktarabilen, çözüm yolu bulmaya çabalayabilecek, hayatla baş edebilecek, kendine yetebilecek çocukların yetişmesi, önce çocuk yetiştirmenin ne anlama geldiğini bilen, çocuk yetiştirmenin insan yetiştirmek  olduğu bilincinde, geçmiş, gelecek ve bugünün farkının farkında annelerden, kadınlardan geçmez mi?
 

(Her hakkı saklıdır)
 

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.03.2014













acemi.demirci@yahoo.com.tr



Paylaş :



Daha önce "Geniş Halka, Dar Halkayı Boğduğunda" adlı çalışmamla  Dünya Kadınlar Gününü kutlamıştım.
 
Kadınlar Gününü bir kez de 8 Mart'ta kutlarken;
 
 
 
Sonunda yağmur sesi dinliyoruz Ankara'da. Yağmur damlaları camlarda. Hava, yağmur renginde. Puslu.

 

Susuz bahar ve yazın ardından körpe fidanların çoğu kurumuş ya da kurumaya yüz tutmuştu. Şimdi ibreler, yağmur suyuyla yıkanıyor.

 

Ben de çamlar kadar sevinçliyim her yerin ıslak, toprağın yağmur emdiği bugünde.
 
 
Kurumuş ya da kurumaya yüz tutmuş çamlara cansuyu olmasını diliyorum bu yağmurun.
 
 Bir de bahar yağmuru olarak sürmesini. Bir günün yağmuru  değil, baharın her gününün yağmuru olmasını diliyorum.
 
Acemi Demirci, 08.03.2014
 


Paylaş :

7 Mart 2014 Cuma


www.acemidemirci.blogspot.com, günün bloğu olarak
www.blogdeposu.blogspot.com adresinde yer almakta.

Selamlarımla.
Paylaş :

"Yuvayı simgeledikleri için bu yazımın resim teması olarak kuşları, hayattan uçup giden kırk günlük bebek için de kanat çırpan kuşları seçtim; her zaman olduğu gibi sadece kendi çektiğim fotoğraflar içinden. Beğeneceğinizi umarım"
 
Elleri hep üşüyen bebek
Kırk günlüktü. Kırk kez güneş doğmuştu üzerine. Kırk kez de batmıştı. Kırk birincisi olmadı ne gün doğumunun ne de gün batımının.
Minik elleri, doğduğundan beri hiç ısınmamıştı. Karnı, annesinin karnı doyduğunda doyardı. İnşaat işçisi baba uzaklarda, askerdeydi. Ağrı’da. Şehir şehir gezer, sıva yapardı askere gitmeden önce yazdan yaza. Dönüşte yine inşaatlarda çalışacaktı vaktinden önce kocamış, erkenden göçmüş babası gibi. Hasta emmileri gibi, şimdiden yüzleri kırışmaya başlayan kardeşleri gibi.
Anne,  yirmisindeydi. Öksüzdü. Halasının yanında büyümüştü. Halası, kendisine bir şey olur da kız ortalarda kalır diye dünya gözüyle kızı baş göz etmek istemiş, erkenden evlendirmişti. İnşaat işçisi baba da öyle. Tezden everirdi oğullarını Tokatlı köylüler. İç Anadolu’nun pek çok köyünde olduğu gibi.
Doğduğu evde yuva sıcaklığını tek annesinin göğsünde buldu elleri hep soğuk bebek. Minik ellerine annesi ne zaman dokunsa soğuktu. Daha yirmisindeki anne, yavrusunun ağlamalarının çoğunun üşüdüğünden olduğunu bilse de yakacak ne odun vardı evde ne de kömür.
Kırk günlük bebeğin elleri kırkıncı gününde daha bir üşüdü. Ücradaki yoksul mahallelerden birinde unutulmuş bir sokaktaki yıkık dökük, penceresinin camı kırık evde çok üşüyordu bebek. Küçücük elleri, ayakları,  burnu, kulakları buz gibiydi. Soğuk, uykusunu getiriyordu bebeğin. O da soğukta uyudu. Soğukta uyumak, donmak demekti bir yetişkin için bile. Kırk günlük bebek, camı kırık pencereden dolan soğukla sobasız evde uykuya dalarken bu uykunun diğer adı donmaktı.
Elleri hiç ısınamamış, babası asker  kırk günlük bebek, minicik tabutunda gömülmek üzere köy mezarlığına götürülürken o köy dışında da hayatlar sürüyordu.
*****
Yüksek topuklu çizme giymeye bayılan Ebru boyunun, çizmenin topuğu kadar uzamış olmasını kar bilirdi. En büyük dertlerinden biriydi kısa boyu.
Öğle tatilinde yine AVM gezmişti. Bir saatlik öğle tatilleri yetmiyordu AVM gezmeye. O yüzden Ebru, öğle tatilinden on beş dakika önce çıkar, neredeyse yarım saat sonra gelirdi iş yerine. İki elinde de koca karton paketlerle.
Neredeyse her gün ya alışverişe gider ya işyerine internetten ısmarladığı giyecekleri, malzemeleri taşıyan bir koli getirirdi kargo şirketinin uçuk benizli oğlanı. Oğlan, artık Ebru’nun odasını ezbere bildiği için başlarda olduğu gibi her önüne gelene Ebru’nun koridorunu, koridorda da odasını sormuyordu. Tek bir kez bile bahşiş de almış değildi bugüne dek Ebru’dan.
O gün Ebru, çok pahalı, minicik kırmızı arabasına atladığı gibi daha öğle tatiline yirmi dakika varken yakındaki AVM’ye gitti. Bellediği dükkanlara talancı edasıyla dalıverdi. Talan da etti ne var ne yok. Giydiği, kullandığı markalar belli olduğundan AVM’nin diğer dükkanlarına bakmadı bile. Öğle tatilini yirmi beş dakika geçe de işe geldi. Arabasının bagajı yeni cicileriyle dolu olarak dönecekti eve yine bu akşam. Bir yandan da aldıklarını nereye yerleştireceğini düşünüyordu. Kendini işe veremedi o yüzden. “Olsun. Yarın yaparım ben de işleri” deyip koskocaman evindeki gepgeniş dolapların artık cicilerine yetmediğini düşündü. Sahi ne çok giysisi, ayakkabısı, çantası şusu busu vardı. Aldıklarının çoğunu kullanmıyordu bile. Zaten temizlikçi kadın da bunu bildiğinden ikide birde “Abla güvelenecek bunlar, bir havalandırayım” der, giysiler havalanırken de alıp bir kenara attığı, unuttuğu, hiç giymediği nice giysilerini  görürdü Ebru. Temizlikçi kadın bir kenara atılı yepyeni giysileri doğrudan istemeye yüz bulamadığında “Bunları alıp atmışın. Bak etiketi bile üzerinde duruyor. Kilo da almışın sanki. Sana olmaz bunlar artık. Yazık, çok yeniler. Atmaya kıyar mı insan bunları” deyince de Ebru bir iki parça pahalı ve markalı giysisini temizlikçi kadına verirdi.
Sırf sosyal bir çevreye ait olmak için çalışma hayatını sürdüren, işyerinde de yapması gereken işlerini hep yarına erteleyen Ebru, masasında boş boş oturmaktan sıkılınca bir internet alışveriş sayfasını açtı ve yüksek ökçeli çizmelere bakmaya başladı.
*****
Kadınlar gününde hep bir ağızdan konuşmaya başlamıştı sayıları dokuz, on civarındaki kadın. Hepsi de kendisi konuşsun, kendisi bir şeyler anlatsın istiyorlardı. Yazdan beri bu ilk toplantılarıydı. Epeydir görüşememişlerdi. Herkes yazın gittiği yerden yakınlarda dönüp gelmiş,  anca toplanabilmişlerdi.
“Senin oğlan nereyi tutturdu Nilay?”, diye sordu Sevinç.”Biz, oğlumuzu Amerika’ya gönderdik okuması için.” dedi Nilay. Sevinç, lafı sözü çok severdi. Hemen atıldı “Burs mu kazandı?” Nilay bu soruyu duyunca yüzünü ekşitse de hemen toparladı kendini “Ne gerek var Sevinçcim burs kazanmasına, o kadar külfetin altına girmesine. Dükkanlardan birinin kirasını oğluma tahsis ettim. Kimseye de gebe kalmayacak çocuğum böylece” dedi. Sevinç’in gözlerini kocaman açıp  Nilay’ın nasıl gevelediğini anladığını anlatan gözlerindeki alaycı bakışları zaten hiç sevmezdi Nilay. “Senin kız ne yaptı Sevinç?”, diye sordu Nilay da. Sevinç, geleceğini bildiği bu soruyu bertaraf etmek  üzere tam başkasına laf atacakken gelmişti soru. Kırık fönlü saçlarını savurtarak döndü Sevinç, Nilay’a. “Mezun oldu. Buralarda iş yapmasını istemiyoruz. Ona Avrupa’da iş kuracağız”.
Memnune yine memnuniyetsiz bir biçimde oturuyordu koltukta adının tersine. Kocası yine iş gezisindeydi hem de tam gelinin doğumu yaklaşmışken. “Ama daha üç dört ay yok mu gelinin doğumuna?” diye sordu kadınlardan biri. “Var canım, var da gebeliği altı ayı bulmadan gitmesi gerekiyor gelinin doğum için yurt dışına. Yoksa uçağa binmesi tehlike doğurabilirmiş”, deyince bir başka kadın kahkaha atarak lafa karıştı. “Tehlike doğurmak mı, bırakın da gelini doğursun canım”. Memnune, bu laftan da memnun kalmadı. Tiki tuttu. “Canım sizin için sorun mu, olmadı jet kiralarsınız, öyle götürürsünüz yurtdışına”, dedi Sevinç. Memnune şöyle bir yekindi. “Kiraladık bile. Gelin şu an gebeliğinin beşinci ayını doldurmak üzere. Yarın uçuyorlar”.
*****
Memur İhsan bey, çocukları ve karısıyla ailecek izleyebilecekleri bir şeyler arıyordu kanal kanal dolanıp. Çocuklar birdenbire babasından başka kanala atlamamasını istediler. İhsan bey, pek gönlü razı olmasa da kumandayı elinden bıraktı. Mecburen çocukların istediği şarkı yarışmasının  izleyecekti.
Yarışmacıların hepsinin kendine has bir öyküsü vardı. Kimisi annesiz babasız, kimisi çok fakir, kimisi yıllardır anne baba bildiği kişilerin aslında anneannesi ve dedesi olduğunu yaşı on altı olduğunda öğrenmişti.
Jüridekileri tüm Ülke tanıyordu. Gencecik popçular, yıldızı sönmek üzere olan geçkince  yıldızlar. Çok şık bir kıyafet içindeki sunucu, programın yapımcısı hepsi de ağızları kulaklarında gülüyor, birbirlerine takılıyor, övgüler düzüyorlardı. Odunsuz kömürsüz geçen şu kış gününün dondurucu havasında camı olmayan evinde soğuktan donan bebekler varken burada sadece şarkılarla ısınan insanların soğuktan filan haberi yoktu. Yarınki gazeteler kuşkusuz jüri üyelerinin kıyafetlerini yazacaklar, birbirlerine nasıl muziplik ettiklerini hatta duygulandıklarında ağladıklarını ve yapımcının ağlayan jüri üyesini nasıl teselli ettiğini yazacaktı. Dünya, sanki sadece şarkıların çınladığı o geceden ibaretti. Ya da dünya sadece şarkıdan, eğlenceden, her gün bir başka elbise giyinen, akşamları da en şık ve şıkır şıkır giysileriyle jüri üyeliği yapan insanlardan ibaret sanırdı  insanlar onların gülüşlerini, birbirlerine nasıl övgü dolu laflar söylediklerini görünce. Şarkı yarışmasının jürisi, izleyicisi, televizyon başındaki seyircisi için de hayat sanki  dışarıdaki soğuk havada  sokakta simit satarak eve ekmek götürecek beş çocuklu babadan, piyango bileti satıcısı üç çocuklu anneden, ne kadar talih oyunu varsa onların biletlerinden alarak bir hafta boyunca ertesi hafta rahat bir hayata erecekleri düşünü kuranlardan,  derslere aç giren öğrencilerden ibaret değildi. Tek duyulmak istenen şarkı sözleriydi. Tek görülmek istenen yarışmacıların, jürilerin makyajı ve kıyafetleriydi.
*****
Tuvalet temizleyicisi Ümmühan, şehirlerarası bir konaklama yerinde gecenin üçünde, o soğukta ayaklarında lastik terliklerle su içinde kalmış, tuvalet temizliği yapıyordu. Temizliği bitince deterjan kokusundan kırılan burnunun direği bayram yapsın diye dışarı çıktı. Çıkmadan önce de çoraplarını değiştirip vaktiyle evine temizliğe gittiği birisinin verdiği boyası filan kalmamış eski botunu giydi. Uzun saplı paspası elinde, paspasa dayanıp temiz havayı solumaya başladı. Konaklama tesisinin tüm ışıkları yandığından etraf gündüz gibi aydınlıktı.
Gecenin üçünde bir yandan bastıran uykudan bir yandan da burnunun direğini kıran deterjan kokusundan neredeyse ayakta uyuyacakken tam önündeki bir vınlamayla gözlerini kocaman açtı. Önünde kıpkırmızı, spor, iki kapılı, çok lüks bir araba durdu.
Daha yirmisinde bile olmayan iki genç arabadan indi. Saçlarının üstü ördek kuyruğu gibi kıvrılarak havaya kalkmış gençlerin ellerinde yine en pahalısından telefonlar vardı. Sağ ellerinde tuttukları telefonun tuşlarında geziniyordu sağ baş parmakları. Belli ki mesaj çekiyorlardı.
“Oğlum, bu arabayı sekiz aydır kullanıyorum. İki ay sonra yeni yıl girecek. Bu eski model olacak. Satacam artık”, dedi arabanın sürücüsü. “Geç bile kaldın. Telefonun da yeni modeli çıkmış”, diye karşılık verdi arkadaşı. “O kolay canım, alırız.” Dedi sürücü. “Geçen gün çarptığın taksici ile mahkemen ne oldu”, diye sordu sürücünün arkadaşı bu kez. “Ağlayıp duruyor adam. ‘Kaç gündür işe çıkamıyorum. Arabanın tamiri çok tuttu. Zaten taksi benim değildi. Sahibi tamirden sonra taksiyi bir daha bana vermedi. Hem borca battım hem işsiz kaldım” deyip duruyor”.  ”Sen de babana deseydin, sizin iş yerinde bir işe koysaydı adamı”, diye cevap verdi sürücü gencin arkadaşı. “Her ağlayana iş verilir mi? Acıya acıya acınacak duruma düşeriz sonra”, dedikten sonra sürücüyle arkadaşı restorana geçtiler.
Deri çizmeli, içi kürklü deri mont giymiş iki genç, lüks arabaya binip uzaklaşırken Ümmühan, uykusunda kim bilir kaçıncı rüyasını görmesi gereken saatlerde rüya gibi bir hayatın kısacık bir anına tanık oluyorken iç geçirdi.
*****
İstanbul’un en ünlü otellerinden biriydi. Adı gibi de görkemliydi. Orada düğün yapmak ne kelime, bir gece kalmak bile bir servetti.
Cihanbeyoğulları’nın düğünü vardı o gece o otelde. Kaç köylük koca bir aileydi Cihanbeyoğulları, İstanbul’a uzak mı uzak memleketlerinde.
Gelinin gelinliği, Paris’tendi. Damadın damatlığı, İtalya’dan. İçecekler Avrupa’dan. Havyarlar falanca yerden. Cihanbeyler’in düğünü, cihana nam salmazsa olmazdı çünkü.
Sıra takı takmaya geldiğinde gelinle damadın gelinliği de damatlıkları da gözükmez oldu. Gelinin kolları, boynu altınla doldu. Belinde kalın, işçilikli altın bir kemer vardı. Gelinin kolları, boynu, gelinliğin üzeri altınlarla dolunca gelin, takıların ağırlığından şöyle bir sendeledi. Hemen bir sandalyeye oturttular altın vitrinini andıran gelini. Neredeyse çuval büyüklüğünde koca bir ipek torba getirildi ortaya. Bundan sonra takı takma sırasındakiler, takacaklarını ipek torbanın içine bırakıp gittiler.
Davetliler de, gazete bakanlar da ertesi günkü gazetelerin baş sayfasında gelinin, takıların ağırlığından ayakta duramadığını ve koca bir çuval dolusu altın ile eve dönerken sokak çocuklarının  bir çorba parası bahşiş alabilmek için gelin arabasının önünü kesmek üzere üç sokak öteye kadar koşturduklarını okudular.
*****
Elleri, ayakları hiç ısınmamış, annesinin de soğuk evdeki soğuk elleriyle hiç sıcacık okşanamamış kırk günlük bebek, belediye tarafından defnedilirken kiralık özel bir jet Amerika’da okuyacak bir oğlanı taşıyordu. Çok lüks kırmızı spor arabası olan genç, o gün son model bir jip almak için internet başında bir türlü beğendiği bir modele rastlayamadığı için söyleniyordu. Günlerdir önünde duran işi bir türlü bitiremediğinden yan masadaki arkadaşı söylene söylene Ebru’nun işini yaparken Ebru, az önce internetten ısmarladığı takıların, ayakkabıların heyecanı içindeydi. İstanbul’un en görkemli otellerinden birinin Boğaz’a bakan kral odasında  uyanan bir gelin, gece takılan takılardan boynunun ağrısından şikayet ederek kuş sütünün eksik olduğu kahvaltısının başına oturuyordu. Bir şarkı yarışmasındaki jüri üyesinin evini kapak yapıp anlatan derginin on üç sayfası yetmemişti evin ihtişamını anlatmaya.
Elleri hiç ısınmayan kırk günlük bebeğinin donarak ölmesinin ardından bebeğinin cenazesine gelecek parası olmayan asker baba Mehmet, komutanı kendi cebinden yol parasını ve harçlığını verdikten sonra yola çıkabilmiş ve henüz yüzünü hiç görmediği elleri hep üşüyen oğlunun cenazesine öylece ulaşmıştı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.01.2014
 

 
 
 
 
 

 
Paylaş :

6 Mart 2014 Perşembe

8 Mart Kadınlar Günü kapıdayken  eğitimsizlikten işsizliğe, şiddet görmeye pek çok sorunla boğuşan kadınlar için yazdığım,

"Geniş halka, dar halkayı boğduğunda" adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/genis-halka-dar-halkayi-bogdugunda-makale,274.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci ya da AYY
Paylaş :

3 Mart 2014 Pazartesi

Soğuktan titreyen hatta ölen tüm kırk günlük bebeklere ithaf ettiğim,

“Elleri hep üşüyen bebek” adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/elleri-hep-usuyen-bebek-makale,273....

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci