21 Mart 2014 Cuma

Dalga İzi


Kimi izler, yalnızca iz değildir. İmzadır da. Dalga izi gibi.

Kimi imzalar da göz açıp kapayıncaya kadar atılmaz öyle bir anda. Kağıtlara atıldığı gibi.

Bazı imzalar yüzyıllarda, bin yıllarda atılır. Mürekkebi deniz tuzudur o imzaların. Sayfası da heybetli kayalar.

Oynaşa çırpına, öfkelene kabara,  dalga dalga  atarlar imzalarını tuzlu sular.  Köpük köpük. Tuz tadında.

Sarp kayalara tırmanmak gibidir hayat. Tırmanılan bazen yalçın bir dağın zirvesi, bazen bir tepebaşı bazen bir tümseğin üstüdür. Düz yol değildir hayat. Dağı, tepesi, zirveleri vardır. Zirvenin zirve  olması için ille de uçurumların da olması şarttır.

Dağcıya kalmıştır tırmanmak. Her göz yemez yükseklere tırmanmayı. Kolay mı yalçınlara tırmanış; bıçak gibi sivri kayalarda eller parçalanacak, dizler yaralanacak, yukardan taşlar yuvarlanacaktır başa. Oksijen artacaktır tırmandıkça bir de. Fırtına kopacak, bitki bile kalmayacak iki bin metrelik yükseklerde.  Kartallar döne döne gezinecek başın üstünde. Yırtıcı tiz çığlıkları, iç titretecek.

Her dağcı tırmanışa geçmez belki; ama her dağcı hayatın o ille de sarp yollarından geçer.

Dağcı tırmanışlarında dizleri parçalayan, elleri yaralayan, tuzaklarla dolu  sarp kayalar hep yerli yerindedir.

Görünüşleri de neredeyse hep aynıdır. Rüzgar yıpratır tek yalçın dağları. Dalgalar aşındırır tek kıyılarda uzanan kayaları. O da, bir günde olmaz.  Zaman içinde.

Bir koçbaşlarını bilirim inatla geçilmezlere yüklenen bir de dalgaları. Aceleci değildir ikisi de. “İmzaları hemen şimdi, birazdan ya da yarına atılıp bitsin” gayretinde değillerdir. Aslında dalgaların işleri, hemen yarın bitecek şeyler değildir zaten.

Açılmaz kapılara açıncaya kadar kaç kez yüklenir koçbaşları. Var güçleriyle yüklenirler gedik açmak istediklerinde. İlk yükleniş, ilk adımdır. Ne kapılar örselenir ilk yüklenişle ne de koçbaşlarının zafer çığlıkları duyulur. Bir daha bir daha zorlarlar kapıları. Gedik açmak, yarın olmayacaktır bu durumda; ama yarının yarını, onun da yarını vardır. Yarınlar birbiri ardı sıra, ardışık gelecektir. O yarınlardan birinde de kapı ardına dek açılacaktır. 

En sağlam kapıların en zorba anahtarıdır koçbaşları. Belki onuncu belki onlarca onuncu vuruşun sonu bellidir. Zorlu kapılar, bunca zora gelemez. Kapalı kapılar sonuna dek açılır elinde koçbaşı tutanlara.  

Koçbaşlarının hamleleri uzun solukludur; ama dalgaların dövüşleri daha daha uzun solukludur. Bir an gelir ki o an ne kapılar dayanır  zorlanmalara ne de kayalar. Kapılar yıkılır geçilir koçbaşlarınca, dalgalar  delerler kayaları.


Dalgalar,  usuldan usuldan belki; ama hafife almayarak bitirirler işlerini.

Deniz kenarlarında dimdik dikilen kayalar, dalgalarca yoklanırlar an be an. Allah’ın her günü. Her an. Yazında da kışında da. Kah yumuşakça kah hırçınca dövülerek.

Dalgalar, suyun yontucu elidir. Su, kayaların yontu ustasıdır. Eğesidir.

Okşar gibi göründüklerinde bile kayaları dövüyorlardır aslında dalgalar. Dalgaların tatlı bir süzülüşle usulca kaya diplerine gelip okşaması, okşamak değildir. Yavaştan yavaştan yontmaktır dağları, taşları dalgadan törpülerle. Bazen gümbür gümbür bembeyaz bir öfkeyle birkaç insan boyunda patlayabilirler yüzlerce, binlerce yılda oyacakları kayalarda.

Gören nasıl da samimi bulur dalgalarla kayaların  muhabbetini. İki candan arkadaş, eski dost gibi gözükürler. Dalgalar hep kayaların dibindedir, yanı başındadır, ayakucundadır. Günün her anı, seneler boyunca, asırlar devirmişlerdir su sesli sohbetlerinde. Gece demeden gündüz demeden. Kaç dört mevsimde. Kayalarla dalgalar dipdibedir zamanın geçmişinde, şimdisinde. Ve geleceğinde elbet.

Kayalar bir yerlere gitmez. Neredeyseler oradadırlar sabah akşam, yıllar sonra, asırlar geçse de. Ama dalgalar öyle değildir. Onlar gelir, gerisin geri çekilir gider; sonra katlana katlana bembeyaz çizgiler halinde ya da dipten  tekrar döner gelirler. Onları her seferinde karşılayan kayalar ne karşılık verirler ne de bir adım geri gidecek halleri vardır.

Dik kayalar, diklenir aslında hırçın dalgalara. Geçit vermezler. Dalga dalga deniz suyu dakka başı dövercesine çullanır kayalara çullanmasına da  çarptıkları kayalarda adamakıllısından bir dövülüp dağılırlar tane tane.  Koca denizin suyu, toz  tanesi gibi uçuşan zerre zerre damlalara dönüşür kayalara çarptığı gibi. Kükreyen  dalgalar halinde geldiği kayalardan damla damla, zerre zerre düşerler denize, ana kucağına düşer gibi.

Öyle gelir ki bana deniz, hayat yollarını döven öfkedir. Kindir kimi zaman. Nefrettir. Oysa kirli kavramları suyun temizlemesi beklenir. Yıkaması yuğması, tuzlu suyla arındırması beklenir.

Dalgalar inatçıdır. Kin duydu mu bir kez kayalara,  çırpıntılı süzülüşle,  tsunami öfkesinde gelip gidip döver kayaları. İçlerine işler. Sabırla aşındırır o koca kayaları. Yarıklardan çatlaklardan sızarlar içerlere. Kaya girintilerinden sızan su, akar belki gerisin geri; ama tuzu kalır. Dantel kenarı gibi iz bırakarak. Dalga izinin rengi, güneşte pırıldayan tuz rengidir; tadı deniz tortusudur.

Kayalıkların çatlaklarında hayat bulan canlılar da olur. Oralara yapışır yaşarlar. Azgın dalgaları karşılayan kayalar, çatlaklarında saklar onları.

Dalgalar usul usul tatlı bir selamlayışla gelse eğer, kayalarda yosunlar yeşerse dalga ıslaklığında, canlılar barınsa suda, kayada elele yaşayıp gidecekler; ama tabiat buna izin vermez. Tabiatları da izin vermez buna, suyun, taşın.

Bir gizli çekişmedir dalgalarla kayaların buluşması. Dik, heybetli kayaların  bazen tatlı oynayışlı bazen kabarmış usanmaz törpüsüdür dalgalar. Kayalar,  en heybetli devirlerinde hiç akledemeseler de, yıllar kuma çevirir eteklerini o tatlı tatlı sokulgan dalgaların aşındırmasıyla.

Gün dememiş, sene dememiş, asırlar dememiş her an kayaların eteklerini sabırla yontmuş dalgalar, yavaşça açar gedikleri, oyukları. Denize pençe atmış kayaların kökleri, un ufak olur dalgaların yontucu elinde. Kuma dönüşür tane tane. Üzerinde koşuşan bir çocuğun ayaklarına yapışır. Ta nerelere kadar gider üstelik.

Dağlar vakurdur elbet, dalgalar dövmeye başladığında. Tuzlu deniz suyu dağları kum kum ufaladığında, kayalar oyulduğunda, böğürlerinde pareler açıldığında  dalgaların belki yüzyıllarca belki binlerce yıllık sabrının imzasını taşırlar artık. Katman katman.

Dalgalar onca senenin uğraşıyla sarp kayaların eteklerini kuma çevirirken dimdik yalçın kayaları o un ufak kumlar korur. Küçücük kum taneleri kaya etrafında bir hat çizer  denizden beride kalmış. Dalgalar, oluşan kumlarda soluklanır artık.

Koçbaşları, kayalar kadar uzun uzadıya uğraşmaz. Önce zorlar. Tekrar zorlar. Zorlananda direnç kalmaz. Direnci kalmayan giderek zorlanmaya dayanamaz. Koçbaşları alenen döver. Kızgınca ve çarpa çarpa.

Kapılar açıldığında koçbaşlarında yorgunluk da olmaz. Yorulan da, yıkılan da dövülen kapılardır.

Su, kayayı döverken sever görünür. Kayaların dalgalarca okşanması, kim bilir ne zaman sonlanacak tuzlu bir imzanın daha en başıdır.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.12.2013, 13:33

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

20 Mart 2014 Perşembe

“Dalga İzi” adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/dalga-izi-makale,284.html


 linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

 Acemi Demirci   


acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

17 Mart 2014 Pazartesi


En sevdiğim şiir olan Cahit Sıtkı’nın “Hepimize Dair” adlı şiirinden,

“Sivrisinek de halinden memnun değil,
Vızıltısı şikayet makamındandır”

dizelerinin örtüştüğü durumlar için yazdığım ve gürültüden çok çeken herkese armağan ettiğim,

“Sivrisinek Vızıltısı” adlı çalışmama;


 linkinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Bir hatırlatma: Ev, iş ve koşturduğumuz yaşlılarımızdan kalan zaman yetmiyor demek ki, bazen yazım hatalarım oluyor. Ancak kadinhaberleri’nde yayınlandıktan sonra çalışmalarımı fotoğraflarıyla kendi blogum ,


adresinde yayınlıyorum. Sürekli elim üzerinde olduğundan burada çalışmalarımın gözden geçirilmiş halleri, fotoğraflarıyla yer alıyor.

SaygılarımlaJ
Paylaş :

16 Mart 2014 Pazar

Pencereden içeri dalanlar


Eski siyah beyaz filmleri izlediğim olur eğer bir yerlerde rastlarsam. Telif hakkı bile bulunmayan o filmleri severim de hatta. Alfred Hichcock filmlerini nedense renkli halde düşünemem.

Teknolojinin aya, Mars’a kadar uzanmadığı, yerleşik telefonların antikamsı olduğu filmler, bugünün çoğu filminden güzel bile gelir bana bazen.

Daha ortaokuldayken okuduğum Rebecca adlı romanın filmini ilkten siyah beyazdan izlediğimden midir bilemeyeceğim o romanın filmi ille de siyah beyaz olacaktır benim için. Oysa romanın sonunda  olayın geçtiği evde, kızıl alevlerin göğü kapladığı büyük bir yangın çıkmış olsa da siyah beyaz filmdeki gri dumanları, beyazımsı alevleri yine de renklisine yeğlerim.

Bir film izlemiştim. Çok oluyor. Şimdi kaç yıl geçtiğini bile çıkaramayacağım kadar çok oluyor. Renkli miydi, siyah beyaz mı onu bile unuttum.

O zaman telif hakkı bulunmayan otuz yılın üzerindeki filmleri birbiri ardı sıra yayınlayan bir kanal vardı. Bu kanalda  zaman zaman eski filmlerden  hoşuma gidenler çıkınca oturup izlediğim olurdu. “İyi ki izledim” dediğim epeyce de filme rastlamıştım. Bunlardan biri savaşın doğurduğu bütün acı sonları, sonuçları irkilterek anlatan konusundan çok ürpertici gerçekliği ile aklımda kalan Han Suyin’in romanından 1950 yılında Hong Kong’da çekilmiş, William Holden ve Jennifer Jones’un oynadıkları Türkçe adı Aşk Güzeldir olan film. Şarkısı dillere pelesenk olmuş o zamanlar; Love is a many very splendored thing. Daha kanlı savaş filmleri olabilir; ancak savaş filmi denilince aklıma ilk bu film gelir.

Ama bir film var ki onu eni konu yazmadan edemeyeceğim. Uzun zamandır yazmayı aklıma koyduğum; fakat yazmak için sıralamayı yoluna koyamadığım bir film bu.

Beni bunca etkileyen filmin adını dahi hatırlayamıyorum şu an. Ama adın ne önemi var. Konusu öyle çok başlık taşıyacak cinsten ki.

Eskilerden biri izleseydi “ibretlik, ders alınacak bir  film” derdi. Ben de ona katılırdım. Şimdi de farklı düşünmüyorum tabi. Aynen öyleydi zira film.

Bir Hollywood filmiydi. Fakir ve neredeyse sürünerek yaşayan bir kızın öyküsüydü başlarda. Kız, çok ünlü bir Hollywood yıldızının evine miydi, kostüm odasına mıydı şimdi çıkaramayacağım, pencereden sızarcasına giriyor. Gizlice. Kaçak olarak.  Ama küçük kaçak yakalanıyor. Çok ünlü, zirvedeki  yıldız onu yakalayıveriyor.

Ünlü aktrist ve kocası kızın öyküsünü öğrenince ona acıyor. Onu kapı dışarı etmiyorlar. Ona o kadar acıyorlar ki hatta,  mesleğinin doruğunda tek başına olan akrist, kıza yanında iş veriyor.

Kız, bu iyiliğe canla başla karşılık vermeye çalışır gözüküyor. Akristin güvenini kazanıyor en önce. Bir de öyle kotarıcı bir kişiliği öyle uz eli var ki aktrist onu artık yanından ayırmıyor, film çekimlerinde bile onu yanında istiyor.

Kız, ünlü akristten her şeyi öğrenmek için çabalıyor. Ve öğreniyor. Hem de öylesine öğreniyor ki.

Gün geliyor akristin kocasını elinde alıyor. Sonra da en tepedeki ünlü yıldızın rollerini. Kız, akristi koltuğundan  edip yeni yıldız oluyor. Artık sönmüş, eski ünlü yıldız durumuna düşmüş akristin evinin yeni hanımı oluyor, yerine geçiyor. Yani aç, yoksul, acınacak durumdayken gizlice evine  girdiği ünlü yıldızın gıpta ettiği, öykündüğü nesi var nesi yoksa ona hiç acımadan elinden alıyor. Bir zamanlar kendisine acımış ve bugünlerin temelini farkında olmadan atmış eski ünlü yıldıza son tekmeyi atmayı da ihmal etmiyor.

Şimdi hanımı olduğu eve gizlice giren eskinin yoksul ve sürünmekte olan kızı öyle acımasız öyle hırçın öyle katı biri kesiliyor ki hiç kimse onun bir zamanlar yalvaran ve merhamet dilenen biri olduğuna inanamıyor. Kız, merhametsizlik abidesi olup çıkıyor.

Artık çok ünlü bir yıldız, o görkemli evin sahibesi olan kız, etrafındakilere mum tutturuyor; kasıp kavuruyor. Ne geçmişini hatırlamak istiyor ne de bir zamanlar kendisine fazlasıyla gösterilen merhamet duygusunun en ufak bir kırıntısının bile içinde yaşamasına izin veriyor.

Yine ortalığı kasıp kavurduğu bir gün çok yorgun. Etrafında kimse kalmamış halde. Bir koltuğa yığılmış gibi otururken arkasındaki açık pencerenin perdeleri oynuyor. Hışırtıyı andıran bir ses duyuyor eskinin sefili şimdinin doruktaki aktristi. Başını çevirdiğinde arkasında üstü başı perişan, açlıktan gözlerinin feri sönmüş zapzayıf bir genç kız görüyor. Evine gizlice giren genç kızı yakalamış oluyor böylece.

Kıza “neden gizlice evine geldiğini” soruyor. Kız da ağlamaklı halde sefaletini anlatıyor.

Eski sersefil günlerinde, açık penceresinden  içeri gizlice girdiği evde ünlü akrist ve kocasına yakalanan  şimdinin en ünlü yıldızı, tıpkı bir zamanlar kendi yaptığı gibi evine gizlice giren partal giysiler içindeki aç ve sefil görünümlü kıza nasıl oluyorsa acıyıp yanına alıyor.

O pencereden daha önce kendisi sızmıştı gizlice; şimdi kendi evinin penceresi olan o pencereden bir başka kız sızmış oluyor böylece.

Film burada bitmişti. Başlarken pencereden bir kız sızmıştı içeri. Biterken o pencereden içeriye başka bir kız sızmıştı.

Bundan sonra olacakları anlamak için filmi yeniden izlemeye de  gerek yoktu. Filmde anlatılanlar tekrar işleyecekti, her şey bir kez daha el değiştirecekti. Pencereden gizlice içeri dalanlar, içeridekilerin yerini alacaktı adım adım, sabırla, sinsice. Bu kaçınılmazdı öykünün akışında.

Sersefil aç kızın, saray yavrusu evinde kocasıyla ihtişam içinde gayet mutlu yaşayan ünlü akristin yerini alması ne bir günde olmuştu ne de bir ayda. Ama olmuştu zaman içinde. Zira açık bir pencere bulmuştu bir kere içeri girecek. Girmişti de üstelik. İçeri girdikten sonra gerisi kolaydı.

Yuvadan içeri gizlice dalanlardan biri de guguk kuşlarıdır. Başka cinsten kuşların ta nerelere kaç kez uçarak toplayıp getirdiği dallardan yaptıkları yuvalarına sinsice dalan guguk kuşları, kendi yumurtalarını bu yuvalara bırakırlar. Yuvanın sahibi kuşlar, guguk kuşu tarafından yuvalarına bırakılmış yumurtaları kendi yumurtaları sanıp o yumurtadan çıkacak yavrulara bakar, besler, büyütürler. Belki o hiç doymayan guguk kuşu yavrularını beslerken yeterince bakamadığı kendi yavrularından biri açlıktan ölür.

Başka kuş yuvalarında başka kuşlarca büyütülmüş guguk kuşları, kendi yumurtalarını aynı yuvada büyüdükleri yuvanın gerçek sahibi yavruların yuvalarına bırakacaklardır kuşkusuz. Guguk kuşları, zahmetsizce anne kuş olurlar.

Açık pencerelerden, yuvalardan, kapılardan içeri davetsizce, sinsice, gizlice dalıverme örneklerinden en etkileyicisine bir kitapta rastladım. Ama bu öyküye başka hiçbir tarih kitabında rastlamadım.

Kızılay’a indikçe, zamanım da varsa kitapçılarda biraz vakit geçiririm. Çıkarken poşet dolusu kitap ile de ayrılırım.

Öyle yeni çıkmış kitap raflarına bakmam illa. Çok çeşitli raflarda oyalanırım. Sanat tarihinden, arkeolojiden, tarihten, bitki bilimden, seyahatten, güncel konulara kitap dolu  raflara bakmak, yaprakları, çiçekleri, meyveleri apayrı renklerde  bambaşka ağaçlardan önce birinin sonra bir diğerinin altında gölgelenmek gibi gelir bana. Itırı dünyaları tutan ıhlamur dalından, bembeyaz çiçekler açmış hatmi ağacı dalına konuk olmaktır benim için ayrı konuların kitapları.

İşte öyle anlardan biriydi. Raflar arasında geziniyordum. Ara ara henüz okumadığım bir kitabı raftan alıyor önce arka kapağa göz atıyor sonra önsözde göz gezdiriyordum. 

Bir kitap ilişti gözüme. Kitabın üzerinde Afrikalı olduğu besbelli kara derili bir Athena büstü. Kitabın adı Kara Athena. Hiç daha önce ilkten böylesine vurucu bir kitap adı ve kitap kapağı ile karşılaşmamıştım. Yazarına baktım. Martin Bernal.

Sanata, sanat tarihine, arkeolojiye, tarihe merak duyan biri bu kitabı hemen eline alıp evirir çevirir. Ben de aynen öyle yaptım. O an koca kitapçıda tek bir kitap varmış hissine kapıldım. Martin Bernal’in orijinal adı Black Athena, çevirideki adı Kara Athena olan kitabı, görür görmez tılsım etkisiyle kendine çekiyordu dikkatleri. Kitabı aldım.  

Kitabı kaybettiğimden çok az bir kısmını okuyabildim.

Kara Athena kitabında Martin Bernal, bir açık pencereden sızış öyküsünü topluluklar, kıtalar, kültürler arası boyutta anlatıyor, öne sürüyordu.  Bildiğimiz, okullarda öğretilen, hala elinize aldığınız bir sanat tarihi kitabında, bir uygarlığı anlatan makalede, araştırmada sunulanlara hiç benzemeyen şeyler anlatıyordu Martin Bernal.

Soluğunuz kesiliyor onları okurken. Okuduktan sonra da tarihe bakışınızı sorguluyorsunuz. “Tarih, aslında en derin giz, en çözülemez bilmece, en başkalaşmış öyküler silsilesi” diye düşünüyorsunuz. Kendi tarihi diye başkalarının tarihini benimsemiş olanların öyküsüne tanık oluyorsunuz o sayfalarda. O başkalarına ne mi olmuş? Unutulup yok olmuşlar. Silinmişler.

Kaybettiğim kitabın okuduğum kadarından aklımda kalanlar şuydu; Antik Yunan medeniyeti aslında bugünün Yunanlıları’na ait değilmiş. Bugünün Yunanlıları’nın antik Yunan medeniyeti ile hiç mi hiç ilgisi yokmuş bile. Bize Antik Yunan diye öğretilen medeniyet aslında yanlış hatırlamıyorsam doğu Akdeniz ya da Etyopya, Afrika’dan Ege’ye gelmişmiş. Yani ne büyük bir medeniyet olduğunu hepimizin tartışmasız kabul ettiğimiz Antik Yunan medeniyeti, Asya ve Afrika kökenliymiş. O başka kıtalardan gelenler, böylesine büyük, gelişmiş bir medeniyetin üstüne oturmakla kalmamışlar bir de o medeniyeti sahiplenip herkese de kendilerinin belletmişler.

Bunları anlatıyor, bu iddiaları öne sürüyordu aklımda kaldığı kadarıyla Martin Bernal. Ve sonradan bazı gazetelerde bu konuda rastladığım haberler, Martin Bernal’in Kara Athena kitabının ikinci hatta üçüncü cildini yazdığını haber veriyordu. O kitapları almadım dolayısıyla da henüz  okumadım. 

Başını sokacak bir evi, karnını doyuracak bir lokması, beş kuruşu, üstü başı olmayan perişan haldeki kızdan, guguk kuşuna , eğer doğruysa Asya-Afrika’dan gelen apayrı birileri tarafından sahiplenilen Antik Yunan medeniyeti hakkında iddia edilip anlatılanlar,  kapılara, pencerelere sıkı sıkı sahip çıkılması konusunda yeterince ders verici.

Burada “sıkı sıkı sahip çıkılması” tabiri  elbette sözün gelişi. Anlatılmak istenen, açık pencerelerden, kapılardan içeri sızanların içeri neden daldıklarının, niyetlerinin  iyi bilinmesi. Hemen yarın değil; ama birkaç on yıl, birkaç asır sonra o davetsizce içeri girenlerin nasıl sızılara, çatlaklara neden olabileceğinin ince elenip sık dokunması.

İnce eleyip sık dokumayanların hallerini yükseliş ve çöküşü anlatan o siyah beyaz film, başka yuvalara dalıp yumurtalarını o yuvalara bırakan guguk kuşları ve daha önce duymadıklarımızı yazan kitaplar açık açık gözler önüne seriyor.

O halde bu bahar aylarında pencereler  yağmur habercisi, kır kokulu, aşılayıcı rüzgarların dolması için temkinli bir şekilde açık olsun.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.02.2014, 13:50

acemi.demirci@yahoo.com.tr

 
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci