11 Nisan 2014 Cuma

“Telefonun öbür ucundakiler” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci,  11.04.2014

acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

10 Nisan 2014 Perşembe

Ihlamur yaprağı kururken


Hiç kuruyan bir ıhlamur yaprağı gördünüz mü? Gördüyseniz, nasıl kuruduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Eğer ıhlamur yaprağının nasıl kuruduğunu elifi elifine biliyorsanız bir kez daha hatırlayın. Yok eğer bilmiyorsanız, şimdi tam sırası ıhlamur yaprağının nasıl kuruduğunun öyküsünü dinlemenin.

Ağaçların en ulularındadır ıhlamur ağaçları. En hoş kokulularından, en şifalılarındandır da ayrıca. Gölgeyi en iyi verenlerdir.

Ihlamurlar, çiçeklendiğinde kokulanır da. Bir koku ki adamakıllı. Bir mahalleden öte mahallede duyulası. Pencereler açılıp, içeri fora olası. Bir koku ki sarhoş etmez, ayıltır. Şifalı olduğundan olacak.
Çiçeklenmiş, buram buram koku salmış ıhlamur ağaçları altında oturmak, hiçbir tahtın, koltuğun veremeyeceği bir gönenç içinde oturmaktır. Soluk soluk ıhlamur ıtırı tatmak, havanın, mutluluğu tatmışından tatmaktır. Hava bile soluklanır ıhlamur kokusuyla. Havanın bile havası yerine gelir o ıtırla.
Yapraklarıyla gölge eden ıhlamurun rengi mattır; sanki kendisi gibi kokmayan, çiçek açmayan yemyeşil yapraklı ağaçlar, kendi yapraklarının parlak yeşiline sevinsin ister gibidir. Ben, ıhlamur yaprağının o mat yeşilini pek severim. Sakin, alçakgönüllü, kendini ne kadar gizlemeye çalışsa da ille de göz önünde bir renktir çünkü ıhlamur yaprağı yeşili.


Keseler, kavanozlar, torbalar dolusu; bele sarılı önlüklerle kucak kucak toplanır mevsimi geçmeden önce ıhlamur çiçekleri. Ihlamur çiçekleri yaşken kokar, kuruyken çay olur, şifa salar.

Çiçeklenirken kokulu güzelliğiyle altında nefes alınan ıhlamurlar, yaz sıcağında gölge eden şemsiyelerdir. Hışırtılı, türkülü. Kuş ötüşlü. Rüzgarın yapraklara dil olup, mırıltılar içinde bıraktığı ağaçtır.

Hep ulu ağaçlar gibidirler ya, kök salmış her şey. O ağaçlar ki ta Anadolu’dan binlerce yıl önce nerelerde yaşadıysak oralardaki köklerimizin hayat ağacıydı. Hayat ağacını o kökler köklendirmişlerdi. Dallı budaklı, köklü hayat ağacıyla, kök salmışlık anlatılır. Kök salmak, ahtapotun pençeleriyle anlatılmaz bu konuda hiçbir zaman.

Kök salmak ağaçlarla anlatılır. En iyi ağaçlar  anlatır çünkü kökü, dalı, filizi, yeni sürgünleri, tohumları. Ama o yaşamı, yeşermeyi, yeniden başlamayı en iyi anlatan ağaçlar, yok oluşları da hüzünlü sarı bir renkte anlatır. Ya yazdan sonra ya da kurumaya yüz tuttuğunda.

Ihlamurların anlatacağı çok şey vardır kök salmışlıkta, kurumanın içindeki dirilikte, diriliğin dışındaki kurmaklıkta da.  Kurumanın nasıl bir can çekişme olduğunu, soluk, kuru sarının yeşili nasıl boğduğunu adım adım ıhlamur yaprağı resmeder, kururken.

Bir ıhlamur yaprağı sessizce yazar ulu bir geçmişten bir yokluğa göçüşü. Yazarken de asla es geçmez detayları. Yok oluşu bile yok olmayacak bir güzellikle betimler.  

Dıştan solmaya başlar ıhlamur yaprakları kurumaya yüz tuttuklarında. Kuru, kupkuru bir solgun kirli sarı olur yaprağın dışı. Oysa yaprağın ortasına kolay kolay işleyemez solgunluk, sarılık. İşler işlemesine sonunda da, zaman alır.

Dış kısımlardan içeriye doğru kurur ıhlamur yaprağı. Kurumaya yüz tuttuğunda yaprağın kenarları kahverengimsi solgun sarıyken içindeki hala canlı damarların etrafındaki dilimli girintiler yemyeşil başka bir yaprak  gibidir. İçte kalan ortadaki damar ve o damardan ayrılan ince başka damarların çevresi  hala canlıdır solmaktaki ıhlamur yaprağının; ama dışı kurudur ve ıhlamur yaprağı kurumaya devam etmektedir. Kurumuş bir yaprağın üstüne düşmüş  yemyeşil küçük bir yaprağı andıran içteki canlı yeşil, yakında dıştaki solgun, kuru ve ölü renge dönüşecektir.


Ihlamur yaprakları yavaş yavaş solar. Solmaya direne direne, kurumaya baş kaldıra kaldıra. Ayak direye direye. Canlılığın rengini, yok olmuşluğun rengine boyamamak için dişiyle tırnağıyla dayanarak. Dışı solmuş, kurumuş, yok olmaktaki yaprağın içinde, kaz ayağı gibi girintili, dilimli canlı ikinci bir yaprakla hayatın hala sürdüğünü, öyle kolay kolay dalından kopmayacağını yeşil bir haykırmayla hiçliğin içinden resmederek solar ıhlamurlar. Avuç avuç, bardak bardak dağıttığı onca şifa, şimdi kendine şifa olamazken.

Ihlamur yaprağı kururken yokluğu ve varlığı, hayatı ve ölümü ya da iyiliği ve kötülüğü siyah ve beyaz renkle bir dairenin içinde  anlatan uzak doğunun simgesi Yin Yang’ı anımsamadan  edemem. Bu uzak kültürün iyiliği  simgeleyen beyaz renkli kısımdaki siyah benek ile iyiliğin içinde kötülüğü; kötülüğü simgeleyen siyah rengin içindeki beyaz nokta ile de kötülüğün içindeki iyiliği anlatması gibi solmuş yaprağın içindeki canlı yeşil kısım, yok oluş ve var olmak ikiliğini anlatır sanki yaprak dilinde, kendince. Her şeyin anlamını anlamak isteyerek bakan gözlere.

Kolay solmayan, ha deyince bir çırpıda dalından düşmeyen ıhlamur yaprağının öyküsü bana o daldaki öyküden gayrı, başka dallardaki öyküleri de çağrıştırır. Yaprakların, kişilerin, toprakların, ellerin, memleketlerin, kilimlerin, türkülerin öyküsünü çağrıştırır. Her şeyin bir öyküsü vardır değil mi? Baş verme, fidandan ulu ağaca dönüşme, sonra uzun zaman içinde ya bir yıldırımla veya ökse otuyla  ya da akşamda sabaha bir baltayla bitiveren öyküleri çağrıştırır.

Sararmaya başlayan yaprak kurur. Kuruyan yaprak ölür. Ölü yaprak, daldan düşen yapraktır.


Ihlamur yaprağı,  hemen baş eğmez kurumaya, solmaya, dalından düşmeye. Sonuna dek direnir. Ama yaprakların tabiatı bellidir. Mevsimi biten her yaprak solar ve kimi hemencecik kimi ıhlamur yaprakları gibi yeşilini sonuna dek sarıya karşı savunarak kurur.

Yapraklar kurur. Bu yaprakların yasasıdır. Baharda dallardan tomur tomur fışkıran yapraklar sonbaharda mutlak kurur. Kurumayan çam ibreleri bile mutlak düşerler yere. Çam altları düştükten sonra sararıp kurumuş ibrelerle doludur. İbret olsun diye belki de.

Yaprağın öyküsünün sonu ilkbahardan bellidir. Sonbaharda sonlanacaktır öykü. Yeşil başlayıp kuru  sarıyla, hüzünlü solgunlukla bitecektir.

Ama  ağacın öyküsü… Ulu ağaçlar yaban bir baltayla yaralanabilir. Hoyrat eller dallarını budayabilir. Hatta modern testereler gövdesine yarıklar açabilir. Ordan burdan fışkırmış acımasız zehirli sarmaşıklar gövdesine dolanıp kıstırabilir. Boğmaya çalışabilir. Ökseotu bırakabilir tepesine bir densiz kuş. Toprağına zehirler saçılabilir. Suyu kesilip, etrafında yangınlar çıkartılabilir.


Yine de bir ağacın öyküsü, toprağın içlerine işlemiş ta derinlerdeki kökleri tek tek  sökülüp çıkarılmadan kurumuş, çürümüş bir göçüşle bitmez. Sakız ağaçları kesilse de çok derinlerdeki kökleri bir yol bulur ve fışkırır; hiç olmayacak bir duvar dibinden hem de.

Ihlamur yaprağının, sakız ağacı kökünün anlattığı öykü, bitti denilen anın aslında başlangıç olduğu; sonbahardaki umutsuzluk rengi solgun kirli sarının da sürse sürse anca ilkyazın yani baharın gelişine dek sürebileceğinin öyküsüdür.

Tohum vermiş hiçbir ağaç korkmamalıdır. Bitiş gibi gözüken anlar, mutlaka baharını beklemektedir yeni fidelerin fışkırması için.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26,03.2014, 12:15
acemi.demirci@yahoo.com.tr


Paylaş :

8 Nisan 2014 Salı

"Ihlamur yaprağı kururken" adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/ihlamur-yapragi-kururken-makale,296.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci ya da AYY

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

6 Nisan 2014 Pazar

İki kardeş: Muhsin ile kısaca Seyfi

Aynı evde büyümüş; ama şimdi ayrı hayatlarda kendi yuvalarının, hayatlarının mücadelesindeki iki kardeşi anlattığım bu öyküm için yuva temasını seçtim. Kuş yuvalarını. Muhsin’i kumrular ile Seyfi’yi saksağanlar ile simgeleyerek.

Şehirde iş olarak kapıcılık bulmaktan başka bir hayali olmayan Muhsin’in hiç aklından geçmezdi böyle bir evde oturacağı. Kapıcı dairelerinde otururdu kapıcılar. Evet, güneş görmez, rutubetli, doğalgaz olmadığı için ne bulursa onu yakacağı, girişin altında, daracık penceresi birkaç saksı çiçekle şenlenecek, küf kokulu küçücük evlerde. Ama kapıcı oldun mu bir kez, sigortan yatardı. Ev kirası verilmezdi. Kazancı olurdu kapıcıların her ay düzenli. Karısı da apartmandan bir iki dairenin temizliğine gitti mi para bile biriktirilebilirdi.

Epeydir kapıcılık bakınıyordu Muhsin. Liseyi bitirip askere girmiş, askerden dönünce de Tahire ile evlenmişti. Oğulları Kağan, üç yaşına basmıştı. Ne bulursa o gün o işi yapan Muhsin, oğlu okula başlamadan önce bir kapıcılık bulma derdindeydi. Bir kez kapıcı oldu mu Ankara’da iyi bir semtte, oğlu iyi yetişen çocukların gittiği bir ilkokula gidecek, kendileri de karınlarının nasıl doyacağı derdinden kurtulacaklardı. Tahire ile nişanlandığından beri Ankara’daki kapıcılık yapan her akrabaya bıraktıkları haberin karşılığını oğulları üç yaşına bastıktan sonra aldılar. 

Ablasının kocasının kapıcılık yaptığı Bahçelievler semtindeki apartmanın sakinlerinden İpar, ablasının kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Giderek gelişmekte olan ve akın akın oralara taşınılan Çayyoluna yakında taşınacak İpar, henüz güvenilir, aklı başında bir kapıcı bulamadıklarını, varsa etrafında böyle birisi, kendisine haber vermesini istedi Muhsin’in ablası Şerife’den. Şerife hemen “Var var, olmaz mı? Kardeşim yıllardır kapıcılık bakıyor” demek istese de ağırdan aldı.

-Sağdan soldan kapıcılık yapmak isteyenleri duyuyoruz. Akşam evde kocamla da bir konuşayım. İçlerinden en güvenilir, akıllı olanı size söyleyelim.

-Şerife, bu zamanda apartmanını dolayısıyla evinin kapısını, güvenliğini teslim edeceğin kişi o kadar az ki. Olanları da biz tanımıyoruz. Çok hayra girersin hem boştaki birine iş hem de bize sağlam bir kapıcı bularak. Hadi göreyim seni.
Şerife mutluca gülerken İpar, bu mutluluğun neden kaynaklandığını biliyordu aslında.

Muhsin, Çayyolu’ndaki sitedeki işine çarçabuk başladı. Koskocaman bir bahçesi vardı bloğun. Henüz ağaç filan dikilmemişti. Boz topraktı etraf. Şerife, apartman sakinlerinin gözlerine girmesi için ilkten görülür işler yapmasını, apartmandakilerin işe gidiş ve geliş saatlerinde mutlaka göz önünde olup çalışmasını tembihlemişti Muhsin’e. Muhsin, ablasının sözünü unutmadı. Sabah erken kalkıp ekmekleri, gazeteleri aldı, siparişler varsa saat on bire doğru onları getirdi, asansörlerin içlerini temizledi aynalarını parlattı, kapılarda el izi kalmamasına dikkat etti. Bloğun girişinde tek bir çöp görse yerde bırakmadı. Pırıl pırıl parlattı aparmanın içini dışını.

Fıstık çamındaki yuvasında kuluçkadaki kumru.
Bunlar bitince Muhsin, koruyla kaplı arkadaki koskocaman  tepeye bakan sitenin bahçesine, köyünde sık sık yaptığından pek iyi bildiği gibi ağaç yuvaları açmaya başladı. Arka koruluktaki keklik sürüsünden bir, iki keklik bazen sulanan bahçeye konar, su içerlerdi. Muhsin kekliklere ilişmez, koruluktaki dağ tavşanlarını görünce onları ürkütmemek için ön bahçeye geçerdi.  

Muhsin, Ankara’ya iki saat uzaklıktaki köyüne gidip geldikçe ağaçların altından çıkmış fideleri söküp getiriyor ve altı dönümlük bahçede açtığı yuvalara dikiyordu. Aparmanın dört bir yanına iğde dikiyordu ki bahara çiçekleri mis gibi koksun, koktukça da aparman sakinleri “Ellerin dert görmesin Muhsin. Ne güzel koktu iğdeler böyle” desinler istiyordu.

Muhsin ne kadar fidan dikerse diksin koca bahçenin tamamını yeşertemeyeceğini biliyordu; ama yine de bloğun etrafı o boz görüntüden kurtulmuştu. Üstelik apartman sakinlerinden kimisi de “Bizim de dikili bir ağacımız olsun” diyerek kendileri de birer ikişer ağaç dikmeye başlamışlardı. Bazı sakinler memleketteki bağlarından, bahçelerinden getirdikleri ceviz, ıhlamur, ladin, meyve ağacı  fidelerini dikmişlerdi. Muhsin, canla başla çalışıyordu. Ama o apaydınlık, yepyeni evine adım atar atmaz yorgunluğunu unutuyordu.

Kapıcı dairesi Muhsin’in hayalindekinden çok farklıydı. Bir kere bodrum katı değildi. Giriş katının son dairesiydi. Kocaman dairenin bir kısmı gepgeniş bir toplantı salonu olarak apartman toplantıları için ayrılmış olsa da iki oda bir salon ev, Muhsin, karısı ve oğluna yetiyordu. Günlük güneşlikti ev. Eğer böyle üstelik de yepyeni, bembeyaz badanalı,  mutfağı gepgeniş bir dairede kira verip oturmaya kalksa aldığı aylığın buna yetmeyeceğini iyi biliyordu. Oğlu, odasında uyuyordu. Bu ne mutluluktu Muhsin ve karısı için. 

Apartman sakinleri de sabahın altısından gün batımına kadar bahçenin dört bir yanında ağaç yuvası açan, fideleri sulayan, temizliğe koşturan Muhsin’den memnundu.

Muhsin, akşamları hem sabaha bir alınacak olup olmadığını sormaya hem de çöp almaya geldiğinde kapıyı çaldıktan sonra en az üç, beş adım geriye çekilip bekliyordu. Başını kaldırıp evin içine göz atmıyordu. Konuşurken mahcuptu. Saygılıydı. Denileni de hemen anlıyordu.
Muhsin gibi lise mezunu olan karısı Tahire de ev temizliğine, saatlik olarak balkon camlarını silmeye gidiyordu dairelere. Mutluydu karı koca; hoşnuttu bloktakiler kapıcılarından.

Muhsin, baharın sonunda yaza doğru izne çıkınca İpar “Köye mi gideceksin? Tarla tapan işleri için erken değil mi? Hayırdır?”, diye sorduğunda duyduğu cevapla çok şaşırmıştı.
-İpar abla, ben açık öğretimde okuyorum. İki yıllık bir önlisans programında. Sınavlara hazırlanmam gerek. Ders çalışacağım.
İpar, hiç beklemediği cevap karşısında önce donakalmış sonra gülerek,
-Ooo. Ne güzel. Aferin sana Muhsin. Başarılar dilerim, demişti.

İpar, Muhsin’in gururlu, efendi kişiliğinin hep farkındaydı. Öyle ki Muhsin kendinden hep “apartman görevlisi” olarak bahsederdi. O yüzden kapıyı kocası açtığında asla İpar’a “Kapıcı geldi, mutfaktaki çöpleri getir misin?” diye seslenmezdi. “Apartman görevlisi” ya da  “Muhsin geldi” derdi. Daha sonraki bir gün İpar, Muhsin’e sınav sonuçlarını sorduğunda da sınavların çok iyi gittiğini ve Muhsin’in okulu bitirmek üzere olduğunu öğrendi.

Apartmanın çevresi Muhsin’in gayretleriyle üç yıl içinde yemyeşil olmuş, her yer çimle kaplanmış, sulama sistemi kurulmuştu. Muhsin, sulama sistemini kendi elleriyle döşemişti. Boruları birbirine ularken metal tutturaçları sıkmak öyle zorluyordu ki Muhsin’i sol kolunun bileği ciddi şekilde zedelenmişti. Ama bloğun altı dönümlük bahçesi de adeta parkı andırır olmuştu. Her yana türlü türlü ağaç fidesi, çam türleri dikilmişti. Güllerin her rengi vardı etrafta. Yemyeşil olmuştu bloğun etrafı. Zümrüt gibi.

O akşam çöpleri topladığı saatte kapıyı çaldı yine Muhsin. İpar açtı kapıyı. İçeri gidip mutfaktaki çöp kutusundan çöpleri getirip Muhsin’in elindeki koskocaman kalın siyah poşetin içine attı. Kapıyı kapatmak üzere Muhsin’e “İyi akşamlar” dediyse de Muhsin yerinden kıpırdamadı.
-İpar abla, hakkınızı helal edin.
-Hayırdır Muhsin? Neren çıktı şimdi bu?
-On beş güne kadar ayrılıyorum da.
-Ayrılıyor musun? Memnun olmadığın bir şey mi oldu?
Muhsin birden sert bir hareketle başını kaldırdı,” “Yooo İpar abla. Hiç olur mu? Çok memnunum üstelik. Ama böyle olması gerekti. Ben de epeyce düşündüm taşındım; ama başka yol bulamadım”.
-Hayrola Muhsin? Neden ayrılıyorsun peki?
-Memur oluyorum abla. Sınava girdim. Kazandım. Epeydir de atanmayı bekliyordum.
-Deme Muhsin. Kutlarım. Tabii, doğrusunu yapıyorsun. Nerede çalışacaksın?
-Ankara’ya yakın. Nevşehir’e atandım. Şoför olarak başlayacağım. Ama iki yıllık önlisansımı dört yıla tamamlayıp  lisans düzeyine ulaşınca sanırım memur olacağım. Çalışmaya devam yani abla.
-Aferin be Muhsin. Senin elinden her şey geliyor. Çalışmanın her türlüsü geliyor. Bahçede de, ders başında da. Hayırlı olsun.

Muhsin, kendisinden sonra yerine abisinin apartmana kapıcı olarak alınmasını önerince Muhsin’i çok seven apartman halkı hiç düşünmeden kabul etti. Muhsin, abisini kat kat gezdirerek dairelere tek tek tanıttı, herkesin evlerinde olduğu saatte, çöp toplama saatinde.
-İpar abla, yeni apartman görevliniz, Seyfettin. Abimdir.
Sinekkaydı tıraş olmuş, saçlarını ıslatarak taramış Seyfettin hemen gülümsedi,
-Kısaca Seyfi diyebilirsiniz.
İpar, gülmemek için zor tuttu kendini kısaca Seyfi’nin sözlerini duyunca.

Muhsin, ertesi gün ayrıldı. Seyfettin ya da kısaca Seyfi artık bloğun yeni kapıcısıydı. Seyfi, kardeşi Muhsin gibi her an bir ağacın dibine çömelmiş çapa yaparken, ağaç yuvası kazarken, fideleri gübrelerken, sulama sistemini açıp kaparken görülmüyordu. Ama sabahları elinde bir toz bezi, bloğun giriş kapısında durup cam kapıların tozunu alıyormuş gibi yapıyordu. Aklının o an alt kata inen asansörden ineceklerde olduğu o kadar belliydi ki daha asansörden çıkan olur olmaz toz bezli elini selamlarcasına şöyle bir sallıyor ve gözlerini asansörün kapısından çıkana dikip, o yanından geçerken de kırk yıllık kadim dost edasıyla  “Günaaaydınlarrrr” diyordu. Bazen de otoparkta, arabaların arasında gezinerek cep telefonuyla konuyordu.

İpar, kısaca Seyfi’den pek  hoşlanmamıştı. Bunun, Seyfi’nin,  çok benimsedikleri, yol yordam bilen, çalışkan Muhsin’in yerine gelmesiyle de ilgisi yoktu.

Seyfi, akşamları çöp almaya geldiğinde zile uzun uzun basıyordu.  İpar kapıyı açtığında da Seyfi’yi kapının eşiğine çıkmış buluyordu. Kapıyı açan, Seyfi ile burun buruna geliyordu yani. Seyfi, kapı açılır açılmaz başını uzatıp evin içini süzmeye koyuluyordu. İpar, bunu anlar anlamaz kapıyı ardına kadar açmayıp hafifçe aralamaya başlamıştı. Ama Seyfi öyle meraklıydı ki İpar, çöpleri getirmek için mutfağa gittiğinde de kapıyı itekleyip açarak içeri bakmaya çalışıyordu. Bir keresinde de İpar’ın kocası Arda, çöp gelmeden evvel kurduğu evin güvenlik alarmını çözmeden kapıyı dalgınlıkla açınca alarm sinyal vermiş, Arda da alarmı çözerken Seyfi başını uzatıp alarmın şifresini görmeye çalışmıştı. Allah’tan Arda çoktan ilk üç rakamı girdiğinden şifreyi tam görememişti kısaca Seyfi.

Yaz tatilinde balkonunda uzun bir saksıda yetiştirdiği çilekleri, sardunyaları ve betneleri apartman sahanlığına, hemen evin dış kapısının yanına serdiği geniş naylonların üzerine yerleştirip sulanmaları için pet şişelerde yeterince de su bırakmıştı İpar. Seyfi’ye de tembihlemişti çiçeklerine bakar olmasını. Seyfi’nin yapacağı tek şey, on dördüncü  kata geldiğinde şişelerde  hazır haldeki su ile çiçekleri sulamaktı. Zaten topu topu beş saksıydı.

Tatil dönüşünde İpar, çiçeklerini kapının önünde göremedi. Cumartesi günü dönmüşlerdi. Ertesi gün Pazar olduğundan iş günü olmayan Seyfi ortalıkta gözükmedi. Pazartesi günü akşam İpar, Seyfi’ye çiçeklerini sordu.
-Onları aşağıya indirdim.
-Neden, ben sana çiçeklerin yerlerini değiştir demedim ki.
-Burada güneş göremiyorlar diye indirdim.
-Neden getirmedin peki geri, biz geleceğimiz zaman?
Seyfi yılıştı. Cevap vermedi.
Pazartesi günü İpar, iş dönüşü çiçeklerini kapıda göremeyince bahçeye indi. Çiçekler bahçede de yoktu. Akşam Seyfi’ye çiçeklerini sordu.
-Onları bizim balkona aldık.
-Seyfi, ben çiçekleri buraya bıraktım. Evet güneşi tam görmeseler de apartmanın içi aydınlık. Üstelik bizim tepemiz cam tavan ve üstümüzde sadece bir kat var. Tavandan güneş geliyor. Çiçekler biz gelene kadar biraz etkilense de bir şey olmuyor. Çiçekleri getir. Bekliyorum.

Seyfi, hiç de memnun olmayan bir tavırla aşağı idi. Saksıları on dördüncü kata çıkardı. İpar, çileklere bakınca Seyfi’nin neden saksıları aşağıya indirdiğini anladı. Onlarca çilek kökü olan uzun dikdörtgen saksıda üç, beş kök çilek kalmıştı. Betneler yani eşeveryalar koparılmış, sardunyaların dalları kırılmıştı. İpar, hiçbir şey demedi Seyfi’ye. Yüz göz olmak istemedi. Ama eğer Seyfi kendinden isteseydi seve seve fide ya da çelik vereceği çiçeklerinin, emanet ettiği kapıcı tarafından bu hale getirilmesinden de hiç haz etmedi. Hiç memnun kalınacak bir şey değildi bu.

Arka tepelerdeki kekliklerin sesleri duyulmaz olmuştu epeydir. Duyulan tek keklik sesi Seyfi’nin beslediği iki kekliğin sesiydi. Seyfi, keklikleri kafese koyup, kafesi de arka bahçedeki ağaç dallarından birine asıyordu. Koruluktaki keklikleri çekmek istiyordu belli ki. İpar, kısaca Seyfi’yi de iri yarı, kaba saba, yuvarlak kafalı  bir çocuk olan oğlu Levent’i de sık sık kafesteki keklikler ile korulukta görüyordu. İpar o zaman anladı ki Seyfi ve oğlu Levent,  koruluktaki keklik sürüsünü böyle avlıyor ve yiyordu. Keklik, keklikle avlanır diye bilirdi avcı eniştesinden öğrendiği kadarıyla İpar. Koruluktaki koca keklik sürüsü, Seyfi ve oğlu Levent oralarda gezmeye başladıktan sonra yok olmuştu. Sabahları artık keklik ötüşü duyamaz olmuş İpar neredeyse ağlayacaktı.

Arda, iş dönüşü posta kutusuna atılmış bir zarfla gelmişti eve. Zarfın üzerinde apartman yönetiminin damgası vardı. Açıp okudular içindeki kağıdı. Ağızları da açık kaldı okur okumaz.  İpar’ın “bu yaşa kadar acaba ne iş yapıyordu” diye hep merak ettiği Seyfi meğer memlekette ortak bir iş kurmuş. İş batmış. İcralık olmuşlar. Seyfi hacizden kurtulmak için muhtarlığa adres olarak apartman yönetiminin adresini vermiş. Apartmanın yaşlı yöneticisi, kapısı haciz memurlarınca çalınınca öğrenmiş gerçeği. Zaten yaşlı adamın başı bu günlerde Seyfi ile dertteymiş. Çünkü apartmanda oturmayan kat maliklerinden biri, iki aylığı yedi yüz lira olan aidatı Seyfi’ye elden vererek apartman yöneticisine iletmesini istemiş. Oysa Seyfi, aidatı yöneticiye değil vermek, haber bile vermemiş. Aidatı Seyfi’ye elden veren adam, her ay apartmanın internet sitesinden baktığı bilançolarda, ödeme durumlarında iki aylık borçlu olduğunu görünce hemen yöneticiyi aramış. Yönetici, “Seyfi’nin kendisine iki aylık aidatı iletmediğini” söyleyince adam kıyametleri koparmış. İpar, bunu duyunca çilek fideleriyle kurtulduklarına sevinmeden edemedi.

Yaşlı yöneticiden birkaç hafta sonra ikinci bir kağıt alıp Seyfi’nin başka başka vukuatlarını öğrendiklerinde artık hiç şaşırmadılar. En çok da Seyfi’nin haciz gelmeden bir ay önce yöneticiye “kendisini işten çıkarmasını, yerine karısını almasını” istemesine şaşmadılar. Duyduklarına göre kısaca Seyfi böylece işten çıkıp tazminat alacak, onunla borcunu ödeyecek; belki başka bir işe girecek ve artık  karısının baktığı apartmandaki o güzel evde oturmaya devam edecekmiş.

İpar, ikinci kağıdı okuduktan sonra aklına Muhsin geldi. Muhsin ve Seyfettin yani  kısaca Seyfi, iki kardeşti. Ama kardeş olmak yetmiyordu insan olarak birbirine benzemeye. Dış görünüşün benzemesi de yetmiyordu kişilik  olarak benzemeye. Ne kadar kardeş olunsa da belki hamur ve maya belki hayat şartları bambaşka, apayrı iki insan çıkarıyordu ortaya. Muhsin ve kısaca Seyfi gibi.

İpar, kınamadı. Kınamak huyu yoktu onun. “Hayat böyle işte” deyip artık keklik sürüsünün ötmediği arka koruluğa baktı.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.11.2013

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci