18 Nisan 2014 Cuma

 Hiç dinlenmesine fırsat vermesem de bunca çocuk ölümünün üstüne yazdığım bu yazıyı yayınlamadan edemedim!

"Ah, o vakitsiz göçen güzel çocuklar"adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci


@AcemiDemirci
Paylaş :

17 Nisan 2014 Perşembe

İzleyiciler'de gördüğüm yeni arkadaşlarıma hoş geldiniz derim mutlulukla.
Mavi Yasemin. İmza niyetine:)

Ve kendi çektiğim çiçek resimlerini onlara görsel olarak  olabilse de ancak,  sunmak isterim.

Sevgi ve Hüdaydalı selamlarımla:)

Acemi Demirci ya da AYY

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

PS: Dear gabusiek,

I wouldn't be able to be a follower of your blog.

As I see, there is a problem for registering the blog. I will try again and again till I will be a member of your blog.


Have nice evening.

Acemi Demirci or AYY

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :


Sevgili Hazel’in blogunda benim 2011 yılında Deneme Dalı’nda birincilik alan “Evlerimizin gözleri: Sardunyalı pencereler” adlı çalışmam yayında. Tüm arkadaşlarımdan,

http://hazioz.blogspot.com.tr/2014/04/acemidemirci-sardunyal-pencereler.html#comment-form_4656999713894994334
linkini ziyaret etmelerini istesem…

Çok teşekkürler şimdiden ziyaret edecek olanlaraJ


Acemi Demirci ya da AYY
Paylaş :

16 Nisan 2014 Çarşamba

Canlı bir öykü: İlkay

Bu öykümün yayını  tam kanlı ay tutulmasına denk geldiği ve öykümdeki gerçek kahramanın adı –ay ile bittiği için bu sabah saat altı sıralarında yakalayıp çektiğim  kırmızı ay fotoğraflarını seçtim tema olarak.


Adım başı rastlamayız İlkay gibisine.

İlkay, benim gördüğüm canlı bir öyküdür. İlkay, zorlukları eğen kadın bileğinin de adıdır. O bileklerde hiç bilezik görmedim; ama onun bileğine kendi gayretiyle ne bilezikler taktığını hep gördüm. En son bileziği, özel çocukların eğitimi işine girdiği özel okul sahibi olmakla eğitim bileziği oldu.
Çok yakınım olmasına rağmen hep uzaktık onunla. Hiç aynı şehirde olamadık; bir çok şeyi kaçırdık bu yüzden halakızı İlkay ile hayatımızda. Gerçi birlikte oyun oynayamazdık aynı yerde de büyüsek. O oyun çağındayken ben okulluydum zira.



Liseden sonra okumayı  değil de ticareti seçenler vardır ya. Hani Bill Gates’in de aralarında bulunduğu üniversite okumanın kendileri için vakit kaybı olacağını düşünenler… İlkay onun için mi okumadı üniversiteyi bilmem; ama İlkay şu an yanında onlarca üniversite bitirmiş çalıştırıp, onların hayatlarını kazanmasını sağlıyor. İlkay, pek çok üniversiteliye iş veriyor şimdi.

Bir yaz tatilinde halamlara gitmiştik, Çine’ye. Liseliydim. Halamın en küçük çocuğu  İlkay’ın sıra dışı biri olduğuna ilk orada kanaat getirmiştim. İlkokulluydu; ama benim diyen tüccara pabucunu ters giydirecek bir ilkokulluydu İlkay.

Yaz sonuna denk gelen daha sonraki bir ziyaretimizde ben artık çalışıyordum. İlkay, eve giren ne var ne yoksa çayından şekerine, pirincinden tuzuna fiyatını biliyordu. Bazen fiyatı çok bulduğu da oluyordu. Bir ürünün maliyetini kafasından hesaplayıveriyordu bir çırpıda. Bakış açısı ticariydi. İlkay gibi bakmak, başka tür bir zekaya sahip olmak demekti. Ticari zekaya.

Küçük yerdi mimarisi de doğası da nefis mi nefis Çine. Çok sevimliydi. Memuru azdı, iş imkanı neredeyse yoktu çalışmak isteyenler için. Mimari, olağanüstü güzeldi. Tek katlı eski evlerin kapılarının, pencerelerinin etrafı beyaz nakışlarla sarmalanmıştı. Asar Tepesi ve kanyondaki taş köprü harikaydı. Buraları bize gezdirirken kuzen İlkay’ı daha bir yakından  tanıdım. Cin gibiydi. Kandırılabilecek biri değildi asla. Tam anlamıyla bir külyutmazdı o.

Babasının; yani eniştemin  kullandığı kırmızı Anadol’a doluşmuştuk. Etraftaki dağlar zeytinle kaplıydı. Maddi olarak hiçbir sıkıntıları olmamasına rağmen İlkay, bazı tepeleri eliyle gösterip “oralardan yabani zeytin topladığını ve zeytinyağı fabrikasına verdiğini” söyleyince  daha on sekizinde birinin bunları nasıl  düşünüp yaptığına  şaştım. Öyle ya normalde hayat böyle akmazdı. Kızlar belli bir yaşa gelince tepelerdeki zeytinler değil gelecek düşünülürdü. Çoklukla da evlenilir, çoluk çocuğa karışılırdı. Oysa İlkay, dağlardaki zeytinlerden başka bir şey düşünmüyordu. Kendi zeytinliklerinden topladıkları zeytinler dışında. Yamacından geçtiğimiz bir tepedeki zeytin ağaçlarını gözüyle süzüyor “bu tepeden bilmem kaç ton zeytin ve zeytin yağı çıkacağını” söyleyip ardından da maliyet kar hesabı yapıyordu. Kafası zehir gibi işliyordu ticarette. Neredeyse çarkların sesini duyuyordum o düşünürken. Tıkır tıkır diye.

Çine’nin kendine has, sade; ama işçilikli mimariye sahip evlerini çok beğendiğimi görünce bana adım adım Çine’yi gezdirmeye başladı. Sokaklar o güzel nakışlı, bugün koruma altında olduğunu duyup sevindiğim evler ile doluydu. Çağla yeşiline ya da gri maviye boyalı. Her evin önünde dakikalarca durup resmini çekerken yoldan geçenler de İlkay’la selamlaşıp konuşuyorlardı. İlkay herkesi tanıyordu. Çocuğundan yaşlısına herkes de İlkay’ı.

Daha ziyade orta yaşın üstünde, ellerini arkalarında kavuşturmuş emeklilerle esnaf, İlkay’ı görünce ille de vergi iadesi konusunu açıyor, “faturaları, fişleri kendisine ne zaman vermeleri gerektiğini” soruyorlardı.

Şimdilerde uygulamadan kalkan vergi iadesi, o zamanlar tüm çalışanların, emeklilerin başındaydı. Yıl boyunca yapılan alışverişlerden toplanan fiş ve faturalar biriktirilir, sene sonunda da bunlar vergi iade zarflarının arkasında yer alan listeye yazılır sonra da ilgili kurumlara teslim edilirdi. Bu işlemin sonunda KDV olarak kesilen vergiler, belirlenmiş bir orana göre iade edilirdi.

O zamanlar, bu konulara pek çok kasabalının, köylünün aklı ermediğinden bu işleri kotaranlara başvururlar, fişler ziyan olup gideceğine  iade edilen tutarın belli bir kısmını kendileri adına vergi iade zarflarını doldurana vererek vergi iadesi almaktan mahrum kalmamış olurlardı. Hem kendileri hem de kendilerine yardımcı olan da karlı çıkıyordu bu durumdan.

Çine’de bu işleri halledebilecek  bir iki kişiden biriydi İlkay; belki de tek kişiydi. İlkay, hem kazandırıyor hem de kazanıyordu fişlerle, daha on sekizine varmadan. Lise öğrencisiyken. Hem de hemen hemen   iş imkanı olmayan küçük bir kasabada kendine iş bulmuştu.

Mahkeme önünde arzuhalcilik yaptığı da oldu İlkay’ın. Neredeyse hiç biri dilekçe yazmayı bilmeyen kasabalıların, köylülerin dilekçelerini yazarak  zeytincilik dışında da epeyce para kazandı.

Çine’ye yerleştiklerinden beri hiç bağlarını koparmasalar da artık memleketteki tarlaları, bağları, bahçeleri ile ilgilenemez olmuşlardı. İlkay’ın babası ölünce Aksaray’daki bağlara, tarlalara yetişmek daha zorlaştı. Mecburen sattılar ne var ne yoksa memlekette. Ellerine geçen para ile de Çine’de yeni zeytinlikler aldılar. İlkay artık eni konu zeytin topluyor, çiziyor, topladığı zeytinleri salamura ediyor ve yağını çıkarıp ticaretini yapıyordu. Tek başına değil. Hasat boyunca yanında çalıştırdıklarıyla yapıyordu bunları. İşverendi de yani artık.


Dağlara gitmek için rahat arabalara ihtiyaç vardı. İlkay, babasından kalan emektar kırmızı Anadol’dan sonra kendine arazi kamyonetleri almaya başladı. Hanım ağalar gibi kuruluyordu kamyonete. Giysileri de ona göre rahattı. Bir kot, üzerine yazsa bir penye bluz; kışsa bir kazak. Giyside miyside değildi gözü. Aklı fikri artık semeresini görmeye başladığı ticaretteydi.

Taaa vergi iadesi zarfı doldururken bir yandan da mahkeme önünde arzuhalcilik yaptığı günden bugüne  ticarette adım adım ilerledi İlkay. Bulunduğu  basamakta kalmadı hiç. Hep daha üste tırmandı. İvmesi hep yukarıya doğruydu. Bu arada ne evlendi ne çoluk çocuğa karıştı. Ticareti her şeyden daha çok sevdi. Bir de yeğenlerini.

Aklı ticaretteydi; ama kalbi her zaman yufkaydı. Yakınlarından, arkadaşlarından birinin başı sıkıştığında ilk o koşar, elinden geleni yapardı. Her zaman kıymeti bilinmezdi, kalbinin kırıldığı da oldu yardım ettiği bazıları tarafından; ama o yine de ne yardımsever olmaktan vazgeçti ne de ihtiyacı olan birinin elinden tutmayı bıraktı. İşlerini ilerletme, büyütme düşüncesini de bırakmıyordu bir yandan. İş, onun hiç bitmeyen tek sevdasıydı.

İlkay’ın aniden okul işine girdiğini duyduğumda “Bu da nereden çıktı”, “Aklına nerden geldi okul konuları” diye düşünmeden edemedim. Meğer aklına filan gelmemiş; ama kısmet ayağına gelmiş.

İlkay, mahallenin muhtarı da olan manava alışverişe gittiğinde sohbet ederken manav muhtar kendisine akıl danışmış. Muhtarın bir arkadaşı ile ortak olduğu,  özel eğitime muhtaç çocuklar için bir okulu varmış. Ortağı ile bir bina kiralamışlar, okulu açmışlar, üç beş de öğrenci bulmuşlar, o kadar.  Ne vergi yatırmışlar ne de sigorta. Hiç akıl edememişler bu okulun vergisi olur, sigortası olur diye. Yatmayan vergi ve sigortalar birikmiş, on beş bin lirayı bulmuş. Muhtarın o an denkleştiremeyeceği  bir meblağmış on beş bin lira.

Muhtar, “bu parayı nasıl karşılayacağını, karşılayamaz ise hapse düşüp düşmeyeceğini” sorarken bir yandan da  “bir alan olsa da borcunu ödemek karşılığında okulu ona devretse” diye dert yanarken İlkay, borç batağındaki, öğrencisi bile neredeyse kalmamış okula talip olmuş. İlkay, beş sap pırasa ile bir göbek marul almaya gittiği manavdan üç, beş öğrencisi olan, on beş bin lira da borcu olan okulu alıp, okulun yarı hissesinin  sahibi olarak dönmüş.


Hemen ertesi sabah kolları sıvayıp işe koyulmuş. Dağ bayır, köy köy gezerek özel eğitime ihtiyaç duyan çocukları bulup okulunun öğrencisi yapmış. Herkesle konuşmuş bu tür çocukların yaşadığı köyleri bilen. Kimden özel eğitime ihtiyacı olan böyle bir çocuğun yaşadığı köy duysa, dağ bayır, gece gündüz dememiş; atlamış kamyonetine gitmiş. O çocukları okulunun öğrencisi yaparken, o çocukların  her birinin nasıl acıklı öykülerinde pupa yelken gezmiş. Onlara yardımcı olabilmek için pervane olmuş o öyküleri dinledikçe, gördükçe, öğrendikçe. Her öğrencinin ayrı bir hikayesi varmış. İç burkan. İlkay, bu öykülerde içi sızlasa da, gözleriyle gördüğünde yüreği dağlansa da belli etmemiş. Her öğrencisine dört elle sarılıp onlara faydalı olmaya çalışmış.

Kısa zaman içinde öğrenci sayısı otuzu bulmuş. Çalışanlar da artmış. Özel öğrencilere ders verecek öğretmenler, fizyoterapistler, muhasebeciler, aşçılar, temizlikçiler, sekreter, öğrencileri taşıyacak servis şoförü derken İlkay epeyce kişiye de iş kapısı sağlamış böylece.

Öğrencileri köylerinden getirip götürmek için servis aracı olarak kullanılmak üzere bir midibüs, şehirlerarası yolculuk yaparken bineceği siyah bir jip bir de günlük normal binek araç almış kendine. Daha önceki zeytincilikten gelen birikimleriyle. Zeytinciliği de bırakmamış; ama onu da mevsimi gelince tuttuğu adamlara yaptırmış.  Onlar dağlarda zeytin toplarken İlkay da o dağlardaki köylerden öğrenci topluyormuş her gün.


İki yıl içinde okulun tüm borçlarını ödediği gibi okulun diğer yarı hissesine sahip muhtarın arkadaşından geri kalan yarıyı da almış. Böylece okulun tamamının sahibi olmuş. İlkay, artık tam anlamıyla patron oluvermiş o günden başlayarak. Çalışanlarının kendisine sürpriz olarak hazırladığı kutlamalarla karşıladığı doğum günlerinde, pastanın üstündeki mumlara  patron odasındaki masasında üflemiş.

Çalışanları onu çok seviyor belli. Hepsi de onu üzmemek için gözünün içine bakıyor. Ama bir gün bir çalışanı yüzünden iki gözü iki çeşme ağlıyordu İlkay. İlk kez bir şeyin hesabını kitabını yapamıyordu.
İlkay’ın sadece yalnızken ağladığını biliyordum. Kimselerin yanında ağlamaz. O, herkesin yanında dimdik, işini yapan, işine koşturandır. İşi, hayatıdır. Ama yalnız kaldığında İlkay olur. Canının yandığını yalnız kalınca hatırlar tek. Acısını, üzüntüsünü hep yalnızken yaşar. Onu herkesin içinde böylesine ağlatan hikayeyi dinledikten sonra ağlamayacak kimse yoktu zaten. Hem de orta yerde, saklısız gizlisiz. Bazı hikayeler, ağlatan cinsten.

Henüz otuz üç yaşındaymış İlkay’ın yanında çalışanlardan biri olan  Ramize. Ufak tefek, bakımlı, güzelce. İlk kocasına kaçmışmış daha on beşindeyken. Oğlan da on dokuzundaymış kaçtıklarında. Askere bile gitmemişmiş henüz. Eli iş tutmuyor oğlanın daha o sıralar. Babası kıt kanaat geçinen biriymiş zaten. Geçim derdi başlamış, tatları bozulmuş kaçtıktan bir müddet sonra. Nikah bile kıyılmadan ayrılmış Ramize, kaçtığı oğlandan. Ayrıldığında Ramize,  artık bir kız annesiymiş.
İkinci kocası aklına estikçe dövermiş kadıncağızı. Dayağa daha fazla dayanamamış. Boşanmış dayakçı kocadan. Daha yirmi yaşındaymış  o sırada.

Bir daha evliliği hiç düşünmese de bu kadar gençken daha fazla bekar kalamamış. Kendisinden yirmi yaşa yakın büyük bir adamla evlenmiş  bu kez. Ölen karısından iki oğlu olan adam, doğru düzgün işi, aylığı olan biriymiş. Bir kızı da bu adamdan olmuş Ramize’nin.


Gün geçtikçe yaş farkı giderek hissedilmeye başlanmış Ramize ve kocası arasında. Adam, huzursuzluk çıkarıyor, olmadık yerlerde kıskançlıklarda bulunuyormuş. Ramize’nin canına tak etmiş; ama bir kez daha ayrılmayı göze alamamış. İlk evliliğinde olan kızı zaten çok kızgınmış Ramize’ye. Kardeşi ile de hiç görüşmüyor, anneannesinin yanında kalıyormuş kız. Küçük kızı da hiç tanımadığı ablası gibi kendine kızacak, zaten büyük kızının olduğu baba evine nasıl gidecek, nerede kalacak diye tasalanmaya başlamış Ramize. Eğer çocuklarıyla başını sokacağı bir göz evi olsa, ortada kalmayacağını bilse bir dakika bile durmayacakmış dayakçı olup çıkmış kocanın yanında; ama biriktirdikleriyle  de ev alınacak gibi değilmiş ki.

Ramize’nin babası farkındaymış kızının çıkmazda olduğunun. Baba yüreği bu, dayanamamış, “Kalk gel kızım bu adam seni öldürecek bu gidişle” demiş. Her defasında da “Çocuğum için katlanacağım” lafını işitmiş babası Ramize’den.

Bir ara eni konu bozulmuş Ramize ile kendinden yirmi yaş büyük dayakçı kocasının araları.  Küsmüş Ramize; alıp başını babasının yanına gitmiş büyük bir kıskançlık krizinin ardından. Adam, elçiler göndermiş barışmak için. Baktı olmuyor, sonunda kendisi çalmış kapıyı.

Ramize’nin aklına güvence istemek gelmiş barışmanın koşulu olarak. Adamın önceki evliliğinden iki oğlu olduğundan hadi adama bir şey olursa ortada kalacağını ileri sürüp oturdukları evi kendi üzerine yapmasını istemiş. Adam,  “Hayır” demiş.

Ramize, babasının evinden bir türlü dönmeyince adam, evi Ramize’nin üzerine yapmış. Barışmışlar böylece. Ama kocasına hiç güvenmeyen Ramize’nin ortada kalakalacağı korkusu bir türlü geçmemiş. Ya kocası evi yeniden kendi üzerine almak isterse, ev elinden giderse korkusu her gün biraz daha depreşmiş içinde. Sonunda evi, yurtdışında çalışan kardeşinin üzerine yapmış. İçi çok rahatlamış böylece.

Emekliliğin ardından esnaflığa başlayan Ramize’nin kocası, bir gün öfkeyle çıkagelmiş. Evi sormuş. İmalarda bulunmuş. Ramize, korktuğunun başına geldiğini, evin tapusunu kardeşinin üzerine geçirdiğini kocasının öğrendiğini anlamış. O günden sonra kocasının imaları hep sürmüş, tartışmalar alıp başını gitmiş.

Ramize, o sabah sofrayı kuruyormuş kocası mutfağa daldığında. Adam, evi sormuş yine hışımla.  Ramize, kocasını tersleyince adam tezgahtaki siyah saplı et bıçağını kaptığı gibi Ramize’nin sırtına saplamış. Ramize hiç direnemeden yere düşmüş. Adam bıçağı bu kez Ramize’nin kalbine saplamış. Tam yirmi yedi bıçak izi varmış Ramize’nin göğsünde.

İlkay, Ramize’nin  cenazesiyle, defnedilmesiyle her şeyle ilgilenmiş. Annesi mezara, babası hapse giden Ramize’nin küçük kızını her hafta onca kilometreyi kat edip, her şeyden çok düşündüğü işlerini bırakıp ziyarete gitmiş elinde oyuncaklarla, hediyelerle. Yanında çalışanlar, İlkay’ı ne kadar tanısalar da bu olaydan sonraki tavırlarıyla onu daha bir sevmişler, takdir etmişler. Buz kalıbı gibi gördükleri İlkay’ın nasıl eridiğine tanık olmuşlar içlerinden birinin, Ramize’nin acı ölümü karşısında.


İlkay, çalışanlarından biri olan Ramize’nin ardından gözyaşı döker, Ramize’nin geride kalan küçük kızı için elinde oyuncaklarla her hafta ziyarete giderken hiç ağlamayacak sanılan insanların nasıl da içten ağlayabildiklerini görmüş Ramize’nin iş arkadaşları, okul çalışanları.  Maun masasında oturan patron İlkay’ın içindeki saklı, gizli mi gizli o kırılgan, duygusal, sevilmeyi beklemekten belki sevgisini göstermeye vakit bulamamış İlkay’ı görmüşler daha önce hiç kimselerin göremediği, ikl kez gördükleri  İlkay’ın gözyaşlarında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.12.2013, 15:40
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @Acemi Demirci


Paylaş :

14 Nisan 2014 Pazartesi

“Canlı bir öykü: İlkay” adlı çalışmama;

 İlkay'ın Ankara ziyaretinde, Papazın Bağı'nda. 

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci
Paylaş :

13 Nisan 2014 Pazar

Telefonun öbür ucundakiler


Ender olarak rastlasak da ara sıra çevremizde kendinden çok başkalarını düşünenler gördüğümüz olur. Bu öyküm, benim denk geldiğim öyle insanlardan esinlenmedir. Ve tüm başkalarını, sevdiklerini  kendinden çok düşünenlere adanmış bir öyküdür.

Telefonun öbür ucundakiler 

Telefon dahi çalsın istemeyen Çağla, telefon çaldığında masadaki işini bitirmek üzereydi. Sadece yetişecek işleri olduğundan değil ağzını açamayacak kadar yorgun olmasındandı bu isteği. Yakınlarda hastaneden çıkan babasının başını beklemişti son üç haftadır. Tüm iznini alıp, hastanelerde gecelemiş, sabahlamıştı. Uyumamıştı bile doğru dürüst günlerce, hastanede kolçaksız iğreti bir koltukta sabahlarken. Sadece fiziksel değil ruhen de hissediyordu yorgunluğunu. Bu da kendisini korkutuyordu. Çünkü bugüne dek ruhunun yorulduğunu hissettiği hiç olmamıştı. Telefon çalmaya devam ediyordu Çağla gözünü açabilmek için kahvesini yudumlarken.


Çağla, telefonu açtığında araya yaz tatili girdiğinden uzunca bir zamandır görüşemediği arkadaşının sesini duyunca sevindi. Eski oda arkadaşı, yazlığında aylardır yaptığı tatilinden döndüğünü haber veriyordu.  Şirketteki iş arkadaşlarıyla  anlaşmazlığa düşünce  yirmi yılını doldurur doldurmaz hemen emekli olan Şermin, zaman zaman  Çağla’yı arardı aramasına da bir “Merhaba” dedikten sonra ardı ardına sorular sıralar, Çağla’yı sorguya çekermişçesine konuşurdu. Şermin, özellikle emekli olmasına neden olanların ne durumda olduğunu öğrenmek isterdi Çağla’dan. Çağla, bunu bilir, öyle ayrıntıya girmeden, laf taşıyıcı durumuna düşmeden, suya sabuna dokunmayan şeyler söylerdi Şermin’e. Yine de Şermin bir söz, bir kelime yakalar, başlardı onunla ilgili sorular sıralamaya bu kez de. Sorular uzar da uzardı. Çağla’nın kısa cevaplarından, es geçtiği ayrıntılardan haz etmeyen Şermin, azarlar gibi keserdi lafını Çağla’nın. Soruları  sormaya baştan başlar, canından bezdirirdi Çağla’yı. Çağla, bunca sorudan bunalıp konunun akışını değiştirmek için kendisi soru sorunca da Şermin’in cevabı hep aynı olurdu. “Bildiğin gibi”; “Nasıl olsun işte”. 



Çağla, Şermin’in kendisini uzun uzun sorgulaması yetmezmiş gibi bir de yakaladığı en ufak bir şeyi deşip onu da ince ince öğrenmeye çalışmasından hiç haz etmese de o kadar uzun zamandır arkadaştılar ki Şermin’i incitecek bir şey de yapamıyordu. İkisi arasındaki telefon konuşması sanki Çağla’nın Şermin’e işte olan biten ne varsa onu rapor etmesi imişçesine sürüyordu. Hep Şermin sorardı soruları; böylece onun konuşmak istediği konular açılırdı. Kazara Çağla bir kez olsun kendinden bahsetse Şermin zaten yüksek olan sesini daha da yükseltir kısacık bir cümleyle akıl vererek konuyu kapatır hemen ardından da yeni bir soru sorardı. Dinleyemezdi Şermin öyle kendi meseleleri dışındaki şeyleri. Hele de sorunlu şeyleri. Çağla, böyle akıp giden telefon konuşmalarından çok bunalmıştı. Ama ne yapsın. Şermin onun arkadaşıydı.

Şermin, Çağla’nın sesini duymaktan çok sevinmiş kahkahamsı bir sesle, “Merhaba” dedi. Çağla da merhabayla karşılık verdi."N’apıyorsun Çağla?”
-Çalışıyorum.
-Nasıl işler, bir değişiklik filan var mı?”
“Yok. Aynı.”, diyen Çağla aslında Şermin’in, “emekli olacaklar var mı, işteki yönetim kadrolarında bir değişiklik var mı, çalışanlar arasında baş gösteren huzursuzluk, çekişme, kavga dövüş var mı” diye sormak istediğini biliyordu sorusuyla. “Sen neler yapıyorsun Şermin, nasılsın?” diye sordu Çağla. “İyiyim. Nasıl olayım”, dedi Şermin.
-Eşin nasıl, çocuklar nasıl?
“Nasıl olsunlar, iyiler”, diyerek yine iki, üç kelimelik cümleler ile geçiştiriyordu Şermin. Ama kendisi bir paragraflık sorular soruyor, merak ettiği konuların ıcığını cıcığını evire çevire öğrenmek istiyordu. Şermin, şirkette ne var ne yok  eni konu sorduktan sonra “Çağla’nın son günlerde hafta sonu gezileriyle  bir yerlere gidip gitmediğini” sordu. Bu soru ile de kavgalı gürültülü ayrıldığı şirketteki eski tur arkadaşları ile Çağla’nın gezilere çıkıp çıkmadığını öğrenmek istiyordu. Çağla, “Hafta sonları hiçbir yere gitmediğini hatta neredeyse üç yıla yakındır artık turlara çıkamadığını” söylerken yutkundu, sesi çıkmadı nasıl olduysa. “Ne oldu, hasta mısın yoksa”, diye sordu Şermin.
-Yorgunum. Sesim bile çıkmıyor artık.
-Çok mu yoruyorlar seni şirkette? Zaten onlar sesi çıkmayan birini buldular mı çalıştırır çalıştırır sonunda da posanı çıkarıp atarlar. Sana da çok yüklendiler di mi?
-Öyle değil. İşteki yorgunluğumdan çıkmıyor değil sesim. Hatta işte dinleniyorum bile ben. Zira oturuyorum en azından iş yaparken.
-O zaman etrafındakilerle mi sıkıntın var?
-Etrafımdakilerle bir sıkıntım da yok. Babam hastaydı. Hastanede yirmi gün kaldım onunla. Babam daha iyi; ama ben uykusuzluktan, yorgunluktan şu sıralar pek kendimde değilim.
-Baban düzeldi mi?

-Hayır. Evlerimiz de uzak. Gelip gitmek filan derken, demişti ki  Şermin lafı ağzına yıkadı Çağla’nın. “Aaaa. Ocakta yemek var. Bak unutuyordum az kalsın. Telefonu kapatıp bakayım da yanmasın. Hadi görüşürüz”.  “Görüşürüz”, dedi Çağla, telefonu kapatırken. Ne zaman Şermin’in öğrenmeyi dört gözle beklediği  konular dışında Çağla bir şey anlatmaya başlasa Şermin’in mutlaka tam o anda bir işi çıkardı. Ya kapı ya cep telefonu çalar ya  ocakta yemek olur ya da  çamaşır makinesi durduğundan  çamaşırları asmaya gitmesi gerekirdi.  Çağla alışmıştı. Şermin’in kendi halini hatırını sormak için değil de sadece şirkette içini soğutacak bir şeyler olup olmadığını öğrenmek için arıyor olmasına. Çağla’nın buna üzülecek hali yoktu. Şermin böyleydi. Dostane olmaktan uzak bu telefon konuşmaları canını sıkar olmuştu; ama bugün Şermin’in canının kendisinden daha çok sıkılmış olduğuna da emindi. Zira Şermin, kanlı bıçaklı ayrıldığı insanlar hakkında tek bir laf işitememişti. Hazır telefon elindeyken Bursa’daki kız kardeşini aramak istedi Çağla. Kardeşi biraz yardıma gelse ne iyi olurdu. Ayakta duracak hali yoktu Çağla’nın. Bir hafta dinlensin başka bir şey istemiyordu.


Uzun uzun çaldırdı Çağla kız kardeşinin telefonunu. Kardeşi telefona bakmıyordu.  Çağla, telefonunu çekmeceye tıkarken “Cevapsız aramalarda görünce nasıl olsa beni arar” diye düşündü. Öğle tatilinde Çağla’nın cep telefonu çaldı. Kız kardeşi arıyor sandı; ama arayan Balıkesir’de yaşayan ağabeyinin karısı Seher’di. Seher, Çağla’nın yorgunluktan çıkamaz olmuş  sesini duyunca, “Boğazın mı ağrıyor, sesin çıkmıyor” diye sordu.
-Yorgunluktan çıkmıyor sesim.
-Ne oldu ki?
-Atamadım hala yorgunluğu. Dinlensem iyi olacak; ama dinlenecek zaman yok. İznim de bitti.
-Dinlenirsin canım bir ara. Yavaş yavaş geçer yorgunluklar.

Babasının hastalığı sırasında hiç yardımda bulunmamış Seher’in duyduklarından hoşlanmadığını hemen anladı Çağla.
-Kamil baba iyi mi?
-Daha iyi. Ama evden çıkamıyor. Sıkıntıda o yüzden, demişti ki, “Geçer canım. Her şey geçer. Sabırla. Pat diye iyileşecek hali yok ya”, deyiverdi Seher.
Çağla, babasını yoklamaya bir kez bile hastaneye gelmeyen Seher’in sırf aramamış durumuna düşmemek için aradığını; yardımcı olmak şöyle dursun böyle bir talep duyacağı korkusu taşıyarak konuşmaya sık sık müdahale edip konunun akışını değiştireceğini iyi biliyordu. Ama ne yapsındı? Seher, abisinin karısıydı ve terslemek olmazdı. İdare edecekti artık Seher’i her türlü densizliğine rağmen. Çağla, konuyu değiştirdi ,“Siz nasılsınız”, diye sorarak.
-Nasıl olalım. Biz de çok yorgunuz?
-Hayırdır, ne oldu?
-Vize almak için uğraşıyoruz. Yurt dışına gideceğiz de bayram tatilinde.
Çağla bunu duyunca çok şaşırdı. Hiç olmazsa bayramda abisi ve yengesi Seher, Balıkesir’den gelseler de biraz yükünü hafifletseler istiyordu. Hiç olmazsa bayram tatilinde  bir, iki gün evde kalabilse de dinlense istiyordu. Ama olamayacaktı besbelli. Daha babasını görmeye hiç gelmemiş abisi, karısı Seher ile bayram tatilinde yine her şeyi Çağla’ya yıkıp keyiflerine bakacaklardı. Çağla’nın sesi çıkmadı. Ortalığı sessizlik kaplayınca Seher pür neşe konuşmaya başladı, “Vize için koşturup duruyorum oradan oraya. İtalya’ya gidince de koşturacağız tabi dokuz gün boyunca gezip tozarken. Onun için bir de şöyle rahat ayakkabılar alayım dedim. Gerçi var birkaç tane; ama bir de yeni olsun yanımda. Yolculuk bu, belli mi olur? Bakarsın onca gezmekten sonra ayağımdakiler patlar. Oralarda ayakkabıcı arayacak halim yok ya. Tam tedarikli gidelim istiyoruz kızlarla. Onlarla çıkınca alışveriş uzuyor. Ayaklarımıza kara sular indi kaç gündür. Nasıl yorgunuz anlatamam.”
-Yaa, dedi Çağla. İyi tatiller dilerim.

-Haaa, bir de geniş bellekli bir fotoğraf kartı alacağım. İş çok anlayacağım. Sabahtan akşama kadar dükkan dükkan gezmekten ayaklarımın halini hiç sorma.
-Bilmez miyim, dedi Çağla.

Seher, her zamanki densizliği ile biraz da sonradan görmüşlüğün verdiği pervasızlıkla şakradıkça şakradı. Telefonu kapattığında, Çağla rahat bir nefes aldı. Öğle tatilinde de dinlememişti Seher’i dinlemekten. Yorgunluğa yorgunluk katmaktan başka bir şey değildi Seher ile konuşmak. Öğle tatilinin bitmesine az kalmıştı telefon yeniden çaldığında. Kız kardeşi Banu, cevapsız çağrılarda numarasını görmüş ve kendisini arıyor olmalıydı.

Arayan Esra idi. Eski arkadaşlarındandı Esra. Son zamanlarda huyu suyu epeyce değişmiş, kavgacı olup çıkmıştı. Aramasan, aramazdı neredeyse artık. Şimdi aradığına göre de mutlaka bir işi düşmüş olmalıydı. “Haaa, bak seni neden aradım biliyor musun”, diye başladı telefonda konuşmaya. Merhaba bile demeden. Şakaya vurdu Çağla, “Merhaba demek için aramışındır”. “Hııı”, diye kaba bir gülüşü andıran asabi bir cevap verdi Esra.
-Neden aradın söyle o zaman?
-Yedi Göller turuna gideceğiz de. Üç hafta öncesinden yirmi kişi olup kayıt yaptırırsak adam başı on beş lira az ödeyeceğiz. Sayımız tutmadı. Adama ihtiyacımız var. Sana haber vereyim dedim. Adını yazdırıyorum. Kızlar olarak gidiyoruz. Kocalar yok. Tek kişi katılacaksın.
-Haber verdiğin için teşekkürler; ama gelemeyeceğim.
-Sen hep böyle yaparsın zaten? Oyunbozan.
-Oyun bozmakla ilgisi yok. Babam hasta. Evden dışarı çıkamıyor. Ben yetişiyorum onlara da.
-Bir hafta da sen bakmayıver. Abinler gelsin.

Çağla bir şey demedi. Esra yine haddini aşıyordu. Esra’ydı bu. Dilinin kemiği yoktu asla. Karşılık vermedi Esra’ya. Esra daha bir yüklendi bu kez. “Biz hafta sonları turlara çıkmayı, doğa gezilerini, kır yürüyüşlerini senden öğrendik. Bizleri buna alıştırdın. Sen çağırınca biz hemen koşar gelirdik. Sana, katılırsan sayımız tam olacağından grup indirimden yaralanacağız, adam başı on beş lira az ödeyeceğiz diyorum. Sen oralı bile olmuyorsun”.
“Esra iyiden iyiye  cozuttu” diye düşündü Çağla. O yüzden hiç üstelemeyecekti her ne kadar içinden “O, on beş lirayı ben sana vereyim de başımı daha fazla ağrıtma” demek geçse de sustu.


-Seni aramakla halt ettim zaten. Sen hep böyle yapıyorsun. Neymiş, babası hastaymış.  Kocası evde çocuklarla tek kalacakmış, onlar ocağa yemek bile koyamazlarmış. Aklı evde kalırmış. Falan falan. Bundan sonra böyle. Seni aramayacağım, deyip telefonu çat diye  kapattı Esra.
“Çok iyi edersin” diye geçirdi içinden Çağla, sonuna gelmiş olmasına rağmen telefon konuşmaları yüzünden bir türlü bitiremediği işine yeniden eğilirken. İşini bitirince kız kardeşi Banu’yu aramak için çekmeceyi açıp telefonunu aldı. Uzun uzun çaldırdı telefonu yine. Kardeşi duymuyordu sanki. Belli ki telefona bakmak istemiyordu. Telefonu kapatıp yerine koyacaktı ki vazgeçti. Biraz öfkelenmişti konuşmaktan  kaçan kardeşine. Aylardır babasını ziyarete bile gelmemişti Banu. Hep de bir bahanesi vardı. Ya çocuklarından birinin  arkadaşının doğum günü olurdu ona giderlerdi ya grip olurdu ya arabasının bakımı çıkardı. Sanki bu tür şeyler Çağla’nın hayatında hiç yokmuş gibi bahaneler uydurur dururdu Banu. İşin ucundan tutmaz, hiçbir yaraya ilaç olmazdı. Dili de pabuç gibiydi. Çağla’nın nasıl yorulduğunu bilmiyor değildi; ama giderse kendisinin nasıl yorulacağını daha iyi bildiğinden hiç oralı olmuyordu. Çağla’nın aklına Banu’nun telefonla mutlaka konuşacağı bir yol geldi. Çarşamba günleri evde olacağını bildiği üniversite üçüncü sınıf öğrencisi yeğenini aradı Çağla. Daha üçüncü çalışta telefonu açtı yeğeni. Hoşbeş ettikten sonra Çağla, yeğeninden telefonu annesine vermesini istedi. Birkaç saniye içinde telefon Banu’nun elindeydi.


Banu, bin dereden su getirirdi hep. Bu kez de “kocasının işleri çok yoğunmuş, evin tüm alışverişleri, faturaları ona kalıyormuş, ona buna koşturmaktan fırsat bulup da beş saat uzaklıktaki Bursa’dan kalkıp Ankara’ya gelemiyormuş bir türlü” diye dert yandı Çağla’ya. Çağla, ağzını açıp gözünü yummak istedi. Kaç aydır hem kendi evinin her işiyle hem de babasının hastalığıyla ilgilendiği gibi bir de anne babasının evinin her işi, alışverişi  ile tek başına uğraşmakta olduğunu söylemek istediyse de sustu.
Çağla’nın tek istediği bir hafta olsun dinlenmekti. Sonra kaldığı yerden yeniden başlardı her işe koşmaya. Ama şu haliyle ayakta durmaya takati kalmamıştı. Bir yerlerde tansiyonu düşüp kendisi de düşüverecek diye korkuyordu.  Kardeşine kolaylıklar dileyip, telefonu kapattı.

Epeyce bir konuşmuştu bugün telefonla daha akşam bile olmadan. En çok da aranmıştı. Arayanlar, aradıklarının hallerini hatırlarını sorarlardı telefon konuşmalarında normalde. Adet öyleydi ol git. İnsanlık da öyle gerektirirdi. Aranılmıştı; ama hali hatırı hiç sorulmamıştı bugün. Öylesine, kalıplaşmış birkaç cümle dışında. Ya ağzı aranmıştı ya on beş lira daha ucuza tura katılabilmesi için  kendisine işi düşen birinin yokladığı insanlardan biri olmuştu. Kardeşi bile Çağla kendisine halini  anlatacak diye telefonu açmamıştı. Telefonun öbür ucundakiler, karşı taraftakileri dinlemek için değil kendi dertlerini dinletmek için arıyorlardı.


Çağla, elindeki  telefona uzun uzun baktı. Düğmesine basıp telefonunu tümden kapadı. Eğer hali hatırı sorulmayacaksa ne diye telefon konuşması yapsındı ki?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.11.2013, 10:51


Not: Bereketli, yeşertici yağmurlar beklediğimiz olur kimileyin; oysa doluya tutuluruz yağmuru beklerken. Yağmur gibi serinletici, ferahlatıcı konuşmalar duymak isterken telefonun öbür ucundan dolu taneleri gibi sertçe çarpan  sözler işittiğimiz olur. Telefonun bu ucunda doluya tutulanlar için  dün Ankara'ya yağarken  çektiğim dolu resimleri, bu çalışmamın teması  oldu.
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci