24 Mayıs 2014 Cumartesi

Şahap, Ferhunde’yi dinledikten sonra


Şahap işten gelmiş, karısı Ferhunde’nin akşam yemeği için hazırladığı mutfaktaki masaya kurulmuştu. Ha bire masaya bir şeyler koyup duran Ferhunde, bir yandan da neden ille de onu kullanması gerektiğini anlatıyordu. Şahap, mutfak duvarına raptedilmiş televizyonu daha iyi duyabilmek için sesini biraz daha açtı bu yüzden.

Ferhunde, tuzlu sudan çıkarıp, kevgirde süzerek sularını akıttığı kıvırcık yapraklarını doğrama tahtasının üzerine koyup, yaprakları elleriyle irice parçalamaya başladı.
-Kıvırcıkları, marulları tuzlu suda bekletiyorum salataya koymadan önce. Ne olur ne olmaz. Börtü böcek, salyangoz hep yeşilliklerde yaşar. Marulun, kıvırcığın, terenin yaprakları arasında. Yumurta filan bırakmış olurlar da sonra. Ama tuzlu suda tüm yumurtalar ölüyor, deyip aferin bekleyen çocuklar gibi yan gözle kocasına baktı. Şahap ses etmedi.  Televizyondaki yarışma programına kaptırmıştı kendini. Birazdan başlayacak haberlere kadar da yarışmaya bakacaktı.
-Domatesleri, salatalıkları, meyveleri de ille elma sirkeli suda bekletip yıkıyorum artık. Bak televizyonda bas bas bağırıyorlar meyvelerin sebzelerin üzerinde pekst.., pestil, peksim…, aman işte.  Ona benzer adı olan bir şey den bahsediyorlar. Çok zararlıymış sağlığa, çoook. Böcek ilacıymış o şey. Kurtlanmasın, böceklenmesin diye tarlada, bahçede sıkılan ilaçlar sebzelerin, meyvelerin üzerinde kalırmış. İyice yıkanmadan da çıkmazmış. Haa, düz suyla ne kadar yıkasan da çıkmazmış yine de. İlle sirke temizlermiş ilaç artıklarını. Parkinson hastalığının en birinci nedeniymiş o ilaçlar, deyip yeniden Şahap’a baktı.

Şahap, yine pek oralı olmamış gibi gözükse de aslında karısının hiçbir sözünü kaçırmadan dinliyordu. Cevap vermeye üşendiğinden Ferhunde’nin her lafını cevaplamaz; ama işine gelmeyen bir şey olursa da hemen karşılığını verirdi.
-Bak, artık cam kaselere yapıyorum salataları. En sağlıklı tabak çanak topraktan, porselenden bir de camdan olanlarmış. Porselenin de iyisi olacakmış. Porselen çok pahalı. Gündeye de kullanılmaz ki o kadar pahalı tabaklar. Toprak dersen içinin sırrının iyi olması, kurşunsuz olması gerekmiş. Ben nereden bileceğim canım toprak güveçliğin sırrı kurşunlu mu kurşunsuz mu diye. Benzin mi bu canım. En iyisi mi cam kase kullanırım ben de. Bak altı tanesi otuz liraya bu cam tabakların. Yeni aldım. Gündelik tabaklarımız artık bunlar. Yani sağlıklı tabaklarda sağlıklı öğünler yiyeceğiz.

Ferhunde, lafını bitirip doğruca ocağın başına gitti. Patlıcan kızartması için hazırladığı sarımsaklı domatesin altını kapadı. Cam kase içindeki patlıcan kızartmasının üzerinde gezdirerek döktü sarımsaklı domatesi. Sonra da masaya oturdu.
-Televizyondaki sağlık programlarında beslenme uzmanları, doktorlar konuşuyor. Kızartmayı çok yemeyin diyorlar. Ama kış boyunca da özledik canım patlıcan kızartmasını. Patlıcanları  televizyondakilerin dediği gibi zeytinyağıyla kızarttım. Sızma ile, deyince Şahap ters ters baktı Ferhunde’ye.
-Sızmanın kilosu kaç lira sen bilmiyor musun? Diğer yağlar neyine yetmiyor?
-Öyle değilmiş işte a benim sağlığını önemsemeyen kocacığım. Sızma başkaymış.
Şahap, “cık cık” diyerek karısının önündeki cam tabağa koyduğu sızma zeytinyağında kızarmış patlıcanlara çatalını aceleyle geçirdi. Ekmeğinden de kocaman koparttı. “Essah be. Sızma ile nasıl lezzetli olmuş bu kızartma” diye geçirdi içinde. Ama ağzını açıp da karısına sızma zeytinyağında kızarmış patlıcanların nasıl lezzetli olduğunu demedi. Belli olmaz, yüz bulur,  Ferhunde her gün sızma ile kızartmaya yapmaya kalkarsa hali ne olurdu sonra?
-Ama kızartma yapılmış yağ, en fazla iki kere kullanılacakmış. Dün karnıyarık yaparken bu yağı kullandım. Bugün patlıcan kızartmasına da  kullanınca ikinci kez kullanmış oldum deyip, elindeki kağıt havlu tomarını dibi yağ dolu tavanın içine atıverdi.
-Ne yaptın sen, tavada daha bir kızartmalık yağ vardı. Hem de sızma.
-Sızma mızma. Ama kullanılmış yağdı tavadaki. İkiden fazla kızartma yapılmayacakmış kullanılmış yağda. Yoksa kanserojen oluyormuş yağlar.
-Offf of, sağlıklı olmak daha sofradan itibaren çok pahalı. Sızmayı öyle kolayca bulabiliyor muyuz ki iki kere kızartma yapıp sonra dökelim. Ha niye lavaboya dökmedin tavadaki yağı da içine bir yığın kağıt havlu doldurdun? Ziyan ettin onca kağıt havluyu?
-Televizyondan duydum. Bir kilo yağ, bin ton suyu kirletiyormuş. Bak çocuklarımız büyüyor. Şimdi bile su sıkıntısı var. Onlar iyice susuz mu kalsınlar bizlerin kirlettiği sular yüzünden. Lavaboya dökersem o yağ gidip bin ton suyu kirletecek. Ben yağı havlulara emdirip çöpe atacağım  artık lavaboya dökmek yerine.
-Hıııı. İyi ediyormuşun, dedi Şahap gönülsüzce.
-Tuzları da atıverdim. İçinde zararlı şeyler varmış. Deniz tuzu ya da kaya tuzu kullanacağım artık. Öbür tuzlara göre daha pahalılar; ama sağlığımız da o kadar ucuz mu canım?
-Artık pahalı tuz mu yiyeceğiz? Desene tadımız gelsin derken tuzumuz kaçacak, diye söylenip somurttu Şahap.
-Bir de tuz öğütücü aldım. Bak, masada. Kendimiz öğüteceğiz tuzumuzu salatamızın üzerine, yemeğimize. Tavayı da değiştirdim. İçi siyah eski tavalar vardı ya. Onlar çok tehlikeliymiş. Alzaymır yapıyormuş. Gebe kadınların bebeklerine bile zarar veriyormuş. Tehlike saçıyormuş anlayacağın. Hele çizilmeleri halinde çok daha beterlermiş. Ne kadar eski tava var, kaldırıp attım.
-Ne yaptım, ne?
-Attım canım. Ailemin sağlığı için. Yoksa niye atayım tavalarımı. Ha bir de dolmalık tenceremle çorbalık kuşhaneyi de attım. Bu tavayı aldığımı sana söylemeyi unutmuşum. Köşedeki markete yeni gelmiş. Bak, içi beyaz. Seramik kaplamaymış içi. Çok sağlıklıymış seramik kaplama tavalar. Tehlikeli değilmiş. Çizilse bile zarar vermiyormuş.
-İyiymiş iyi de kaç liraymış günahı?
Ferhunde, mırın kırın söyledi tencere tava takımının fiyatını.
-Ne diyorsun sen, o parayı biz iki haftalık mutfak gideri diye kullanıyoruz.
-Yok canım, zorlanmayız ödemekte. Kredi kartına taksitle aldım. On iki ayda ödeyeceğiz. Hissetmeden.
-Bir de bana sor sen onu, diye söylenirken sızma zeytinyağında, içi beyaz seramik tavada kızarmış, lezzetine doyamadığı patlıcan kızartmasından bir tane daha attı ağzına Şahap. Biraz da şehriyeli pilav aldı.

Salata lezzetliydi de şu kıvırcıkları ince ince doğramamıştı bugün Ferhunde nedense. Koca koca parçalar ne çatala geçiyordu ne de rahatça ağzına götürebiliyordu.
-Kıvırcıkları doğramayı unuttun galiba bugün?
Ferhunde, istifini hiç bozmadan,
-Yok canım, ne unutması. Bundan sonra marula, kıvırcığa bıçak değdirmeyeceğim. Elimle parçalara böleceğim. Bıçak değerse vitamin filan kalmıyormuş yeşilliklerde. Televizyondaki yemek programlarında yemekleri yapanlar da hep elleriyle bölüyor kıvırcığı, marulu besin kaybı olmasın diye, deyip ekledi Ferhunde,
-Yoğurt da alsaydın patlıcanın yanına. Gerçi sarımsaklı domates ekledim patlıcan kızartmalarının üzerine; ama yine de biraz yoğurt iyi gider. Hem de katkısızından aldım.
-Ver, diye yoğurdu istedi Şahap karısından.
-Yoğurt makinesi de alacam. Televizyonda hep köy sütü alıp yoğurtlarınızı evinizde kendiniz yapın diyorlar. Bizim markette yoğurt makinesi yok. Bir Kızılay’a ineyim, oradan bakarım.
-İnek alsak daha iyi olmaz mı, diye alaycı şekilde sordu Şahap karısına.
-Aklıma gelmedi sanma; ama balkonda inek beslenmiyor, dedi Ferhunde kocasının alaycı tavrını önemsemeyip gayet ciddi bir şekilde.
-Saç boyamı da değiştirdim.
Şahap karısının saçlarına şöyle bir baktı.
-Ben niye fark etmedim renginin değiştiğini o zaman, diye sordu.
-Aman sen de. Rengini mi değiştirdim ben şimdi. Saç boyamı değiştirdim. Artık ya organik ya da doğal boya kullanacağım. Saçınızı boyayacaksanız organik ya da doğal boyayla boyayın yoksa diğer boyaların içlerinde çok zararlı maddeler olabiliyor diyorlar her gün televizyondaki sağlık programlarında.
-İyi,
-Biraz daha pahalı yeni boyam; ama sağlıklı.
-Ne kadar pahalı, diye merakla sordu Şahap
-Eski boyamın birkaç katı kadar.
-Boyatma o zaman. Bırak doğal renginde kalsın.
-Doğal rengi mi kaldı bunca senedir canım. Kırlaştı saçlarım.
-Kına yak o zaman.
Ferhunde, biraz durduktan sonra boynunu bir o yana bir bu yana eğip,
-Bak televizyonda da öneriyorlar onu. Kına sağlıklıymış. Kullanılması yararlıymış üstelik.
-O zaman kına kullan.
-Ama benim saç rengim kızıl değil ki.
Şahap sustu.
 -Domatesler lezzetli miydi, diye sordu Ferhunde.
-Kokusu pek bir güzeldi. İyi cinsmiş, dedi Şahap.
-Sen öyle san. İyi cins olduğundan değil, organik olduğundan. Tozlanmasını arılar yapmış bu domateslerin.
-Ne farkı varmış organik domatesin?
Ferhunde, organik domatesle organik olmayan domatesin farkını sayıp dökmeye başladı.
-Fiyatı da farklıdır şimdi bunun, diye kuşkulu gözlerle bakarak sordu Şahap.
-Olmaz mı canım. Organik domates olacak da fiyatı öbür domateslere benzeyecek değil ya.
Korkarak sordu Şahap domateslerin fiyatını. Ferhunde’den fiyatı duyunca da dudağında uçuk çıktığını hissetti.

Yemek bitmiş, sofradan kalkmışlardı. Şahap, bir çay demlemek istedi yemeğin üzerine.
-Olmaz, diye atıldı Ferhunde. Katiyyen olmaz. Yemek üzerine çay içilmezmiş. Televizyondan dinledim daha dün. Yemekten en az iki saat sonra içilmeliymiş çay. Yoksa demir noksanlığı baş gösterirmiş. Bizim insanların neredeyse hepsinde demir azlığı varmış. Televizyonu dinledikten sonra dedim ki, demek yemeklerin üzerine iki saat beklemeden çay içtiğimiz için herkesin kanındaki demir değerleri az çıkıyor. İki saat geçsin öyle içeriz çayımızı.

Yemeğin üzerinden iki saat geçtikten hemen sonra Şahap mutfağa gitti. Alıştığı çay paketini yerinde göremedi; ama birinin üzerinde “organik”, diğerinin üzerinde “yeşil çay” yazan iki yeni pakete bakınırken Ferhunde mutfakta bitiverdi.
-Artık bu iki paketteki çayı harmanlayıp içeceğiz. Organik çay ile yeşil çay. Yeşil çay antioksidanmış. Televizyondan duydum.

Şahap, antioksidanı pek anlamasa da “karısı televizyondan dinlediyse sağlıklı bir şey olduğu için aklında tutmuştur”, diye düşünüp iki çayı harmanlayıp ocağı yaktı.

Yemekten iki saat sonra organik ve yeşil çay harmanlı, rengi biraz açıkça çayını yudumlarken bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışan Şahap, sağlıksız beslenirlerse çoluk çocuğunun, karısıyla kendisinin hastalanacakları ve bu yüzden de ödeyemeyecekleri tedavilerle karşı karşıya kalacaklarından korkup, hiç olmazsa sağlıklı beslenme nedeniyle sağlıklı sağlıklı  borçlanmayı yeğleyerek her ay yalnızca asgari ödeme tutarlarını ödeyebildiği üç kredi kartına ek olarak yarın dördüncü kredi kartını çıkarmak için başka bir bankaya başvurmaya karar verdi.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.05.2014


 @AcemiDemirci
Paylaş :

22 Mayıs 2014 Perşembe

Yeni Arkadaşlarım,
mmrngzundn makyaj ve Esra Düzgün için:)

   

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Ah, o yüzünün kömür karası, alnının akı olan güzel insanlar


"Ah, o vakitsiz göçen güzel çocuklar" adlı çalışmamda  tema olarak öte dünyaya göçü de simgeledikleri için  kuşları kullanmıştım. "Ah, o yüzünün karası, alnının akı olan güzel insanlar"  adlı çalışmamdaki insanlar da  yuvaları için, aldıkları evin kredi borcunu ödemek için  çalışırken göçtüler. O yüzden bu yazımın teması da kuş ve kuş yuvası oldu.  Kırlangıçlar ve kırlangç yuvaları yani.

 
Kömür karası yaralar açtı Soma. Soma’daki kömür ocağı  yangını, dağladı bağırları. Analar, bacılar, nişanlılar, eşler, sevgililer, evlatlar ağladı. Acılar dağlar. Kömür ocağı alev alev; dağlanan yürekler, evler, ocaklar da pare pare şimdi.

Soma’nın iki bin metre derinliğindeki kara  acı, som bir acı. Katıksız acı. Belki de her sabah evden helalleşerek çıkan helalinden ekmek parası peşindeki Somalı babaların, kardeşlerin, gepegenç ana kuzularının  ciğerlerini dolduran dumanla, Soma’yı ilk kez duyanlar bile darmadağın her yanda.

Bazı ölümler vardır; bilinir, beklenilir. Hatta bazen ölümlere kurtuluş gözüyle bakılır. Çok yaşlı, dayanacak gücü kalmamış, amansız bir hastalığın pençesinde olanlar için “Allah iki iyilikten birini versin” dileklerinde bulunulur. İki iyilikten ilki sağlığa kavuşmaktır. İkincisi malum.

Zaten hep yanı baştaki ölüm, ekmek derdinde olanların karşısına yerin iki bin metre altındaki kara dehlizlerde çıkagelmiş bu kez. Daha on dokuzundakiler var içlerinde. O deli dolu yaştayken kömür ocağındalar hayat kavgasında. Ne kız peşinde haytalıkta ne bilgisayar başında yazışıp söyleşmekte ne son model spor arabasıyla gösteriş peşinde ne  de pineklemekte bir kahve köşesinde. Yazgıları  da elleri, yüzleri gibi kömür karası.

Gepegencinden üç çocuklusuna o maden işçileri, belki paraları yetip bir bilet alıp da sinemaya hatta  iki kilometre ötedeki bir başka köye, kasabaya gidememişlerdi; ama geçim derdi başa düşünce iki kilometre yer altına inecek yürekteydiler. İnişlerinin çıkışları olamayacağını bilerek hem.

Gazete sayfalarında baştan aşağı  madenci resimleri. Madenci tenleri tek renk; kömür karası. Solukları tek nefes; kömür tozu. Resimlerdeki kömür yüzlü madencilerin çoğunun  gözleri yeşil. Umutları, gözlerinde yeşermiş sanki. Sanki kömür tozuyla yazılmış kara yazgılarına nazire yapar gibi hayata kök salış  renginde gözleri. Filizlenmiş her umudun, yeşermiş her beklentinin rengidir yeşil.
 
Hayat, kömür karası onlara.  Tırnaklarının içlerine işlemiş kömür tozu. Solukları olmuş ciğerler dolusu. Kömür olmuş içleri dışları. Kömürden olmuş ölümleri.

Aylardan Mayıs. Geceler soğuk. Sıcak evlerde oturmak olur mu hala soğuk gecelerde, yer altındaki yangın yerindeyken  sevilenler. Ekmek parası derdindeki  yerin altındakiler, kömür dumanları içinde, yangın alevi arasındayken cayır cayır,  üstte oturanlar gece soğuğunda titreşmekte. Kadınların yüzünde keder, erkeklerin yüzünde “bir dahakine sıra kimde” düşüncesi gezmekte.

Acı haber sonrası bekleşiyor analar, eşler, nişanlılar, kardeşler, oğullar, kızlar. Duvar diplerinde. Yan yana. Dizi dizi. O dizili insan sırasından her birindeki yürek, aynı acıyla atmakta. Bağırlar aynı kömür ateşiyle yanmakta.

Umut, o anlarda sığınılacak tek şey. Umut da olmasaydı eğer… Umut, var ama. Sığınmışlar işte ona. Her dilde tek dua; “Allahım, sağ salim çıksınlar yukarıya”.

Duvar diplerindeler, her köşedeler bekleşenler. Toprağın iki kilometre altında evin gideri, kirası, okula giden bebelerinin harçlığı için kömür çıkarmaya inen canlarından bir parçadan haber bekliyorlar. Bekledikleri o haber ağlatsın ağlatmasına da; ama sevinçten ağlatsın istiyorlar.

O hep korkulan maden ocağından gelecek kötü haber ile şu an karşı karşıya kalmanın perişanlığındaki yüzlerde tek damla gözyaşı yok. Her yüz zaten başlı başına bir gözyaşı. Bakışlar, yüz ifadeleri dilsiz birer ağıt. Gözyaşı dökmeden ağlaşanların bekleyişi bu. Gözler yerde. Sanki toprağın altına işlese de bakışlar, candan çok sevilenler ne haldeler bir görülse der gibi her kederli bakış.
 
Belli ki kömür ocağındaki yangın haberini alır almaz koşmuşlar oraya, kömüre dönmüş, köz olmuş yürekleriyle. Gecelemişler kömür karası gecede, göz kırpmadan. Yerin altında kömür kömür yanan yangın yerindeki sevdiklerini, gökyüzünün altında beklerken içleri alıp alıp vermekte. Battaniyelere sarılmışlar. Kiminin saç baş dağılmış çoktan, kimisi çenesinin altında bağladığı eşarbının sarkan uçlarına dikmiş gözlerini. Karşılara bakılamıyor hiç. Karşılar gelecek demek çünkü. Gelecek…. Yarına çıkıp çıkamayacaklarından emin olmayanlarca anlamı hiç bilinmeyen sözcük “gelecek”.  Gelecek, korku onlar için. Zira hepsinin içinde yılan gibi kıvrılmış tek bir korku yatmakta; belki de bir gün madendeki bir göçükten, yangından kocaların, babaların ölüm haberi gelecek. İşte, tek gelecek, bu gelecek madenci aileleri için.
 
Karşılara küskün o bakışlar için karşılar, ulaşılamayacak ufuklar demek. Ulaşılacak ufuk ne gezer onların dünyasında. Battaniyeye sarılmış soğuktan, korkudan, acıdan titreşen eşlerin, evlatların, anaların babaların, kardeşlerin aklı, yerin altında. Yer gök yok şimdi onlara. Her yer zindan olmuş kara haberi alanlara. Tek gerçek, girilmesine girilebilir kolayca; ama belki de sağ  salim çıkılamayacağı biline biline inilen yerin  iki kilometre altı.

Battaniyelere sarılmış oturuyor, bekleşiyor kadınlar. Yüzlerindeki çizgilerin her biri binlerce  sözcükle, bakışları cümle cümle anlatıyor her şeyi. Ne konuşuyorlar ne yere yıktıkları bakışlarını kaldırıp da sağa sola bakınıyorlar. Ama o yüzler, acının satır satır yazıldığı sayfalar. Bekleyiş çilesinin kitabesi onlar. Gözler, sessiz ağıtların, çığlıkların renginde.

Her şey ekmek parası için. Alın teriyle kazanılan ekmek parası için. Helalinden. Alnın teri kara aksa da ne gam. Ter akarsa  para gelir, karın doyar, kira ödenir, çocuk okutulur.

Çoook derinlerde yangın yeri, çoook. Gün yüzünden çok ıraklarda. Bağırsalar duyulmaz, bağırsan sesin gitmez. Bir kendileri bilir madenciler canhıraş çığrışlarını, dumandan nefes alamazken kesik kesik öksürüşlerini. Bir kendileri duyarlar “Ah anam”, “Yandım anam”  deyişlerini, anasının ak sütü gibi helal para kazanmak için sayıları belli olmayan,  yüzlerinin karası alınlarının akı olan o madenciler. Hayatlarındaki kara olmayan tek şeydir alınlarının akı.

Lisedeki oğlunu okutabilmek için iki kilometre yerin dibine inmeye yüreği yetip, alnının akıyla para kazanmayı boşlamamış babanın ölümüyle nasıl okuyacak geride kalan liseli oğul? Kim bakacak evine, barkına? Kim verecek kirasını? Kredi kartı borcunu kim ödeyecek? Kimse… Ya da birkaç yıla kalmaz geride kalan liseli delikanlı. Babasının kaldığı yerden o devam edecek iki kilometre yerin altında kazma sallamaya. Belki o da yeşil gözlerini, kapkara kömür duvarlarla kaplı dehlizde gün ışığı görmeden kapayacak bir patlamada, bir yangında.
 
Orada on dokuzundan belki kırk beşine kazma sallayanlar vardı. Hepsi de yerin dibinde para kazanmaktaydı. Aslanın ağzından diye bilinir ekmek; ama yerin dibindeyken madenin ağzı can alır. Ekmeği kolay kolay vermez öyle.

Ekmek parası kazanmak için can vermek… Kaçıncı kez duyuşumuz bu haberi. Kaçıncı kezdir de “bu son olsun” dileklerini söylüyor bekleşenler, yüreği sızlayanlar. Onların canının yangısını kendi içlerinde hisseden her yerden herkesler.

Son olsun Soma, son. Bu acı, bir daha tadılmayacak bir acı olsun. Son kez dilenen “son olsun” dileği olsun herkesin dilindeki dualar.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.05.2014, 10:23


@AcemiDemirci
Paylaş :

“Şahap, Ferhunde’yi dinledikten sonra” adlı çalışmama,




linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


Acemi Demirci
21.05.2014

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

18 Mayıs 2014 Pazar

Ipıssız insanlar


Ipıssız oldu insanlar. Ipıssız kadını erkeği. Kalabalık içinde ıssızlar, çoklukta teklik gelmiş başlarına.

 İnsan dolu yerlerde çalışırken, insanlarla dolu servislerde gidip gelirken altlı üstlü, yanlı karşılıklı komşular ile doluyken sağları solları, boşlukta gibiler. Issızdalar. Yalnızlar.


Kimi ıssız mı ıssız. Yapayalnız. Hayat, tek kişilik onun için. Bazen tek kişilik hayatlar da sıkar. O zaman bir can yoldaşı gerek. O da bir köpek.

Yalnızlık, sessizliktir. Çıt çıkmamasıdır odalarda. Tek ses, eve girerken yuvasında anahtarın dönüşü bir de  kapının açılıp kapanması,  o kadar. Telefonlar bile küskündür yalnızlara. Bir keresinde bir evlendirme programında gözüme çarpmıştı yaşlıca biri. Antalya’danmış. Neden evlenmek istediğini sorduklarında “Yedi yıldır bayramlarda bile kapımı çalan olmadı. Kapının çalınmasını özledim. Aranılmak, sorulmak istiyorum” demişti. Bayramlar da ıssız şimdi. Şen olan ne kaldı ki?

Feyzbukta rastladım bir gönderiye geçenlerde. “Bugün henüz kendine hiç selam gönderilmemişlere selam” ediliyordu. Bir yoruma takıldı gözüm “İlaç gibi geldi. Sağ olasınız”. O selam neyse de, neler anlatmıyordu neler o yorum!

Yalnızlık, selamsızlıktır. Alınamayan, verilecek kişi bulunamayan. Yalnızlık, şehir hayatının doludizgin o yöne koştuğu karanlık boşluktur.

Yalnız da büyümedi hiç kimse aslında. Belki şimdilerde tek kalmış birkaçı için bu zaten kaçınılmazdı; ama geri kalanı? Geri kalanının ebesi, dedesi, ninesi, dayıkızı, amcaoğlu, herkesten herkesi vardı. Ama eskiden vardı onlar. Büyüyünce her şey değişir. Hayat daralır büyüyünce. İnsanlar uzaklaşır. Yakınlar uzak olur,  el olur. Ellerden yeni yakınlar edinme yoluna bakılır. Bakılır daaaa... Olmaz ama. Binde bir olursa da ne ala. Boşuna söylenmemiş “Bir dost bulamadım gün akşam oldu” şarkısı. Hem artık bütün yollar “ Burası Huş’tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor, acep ne iştir” türküsünde sitem edilen Huş yolu adeta. Yani gidenlerin gelmediği yol.  Tek yön mü oldu gidilen yolların tümü ne? “One way ticket” şarkısı hiç eskimeyecek anlaşılan. Maviliklere değil ama şarkıdaki gibi. Issızlığa.

Kimi okumak için gitti ta başka kıtalara kimi evlenip. Yaban ellere gidenlerin kimisi  el oldu, başka ellerde. Yaban oldu. Yabancılaştı. Kan bağı da yetmiyor bazen. Soğuk bakışlar, çıkarcı yaklaşımlar öğrenildiyse sonradan, kan ne yapsın? Kan bağı ne kadar bağlayabilir akrabaları?

Yalnızlar için sessizlik, katlanılamaz bir dert. “Duvarlarla konuşasım geliyor” diyenler olur. Bunu demek için de ya kuaföre giderler hiç olmazsa saçını kesenle konuşmak için ya da otobüs, kasa kuyruğundayken önündekine, arkasındakine  laf atarlar. Kuaförler konuşkandır zaten. Orada iyi vakit geçer. Ama kuyruktakiler belli olmaz. Gerçi geçim derdi konusu açılınca ağızlar da açılır.
 
Eve dönüşü var bunun. Belki sokakta belki apartman girişinde bir iki seram verilecek, “günaydın”, “iyi akşamlar” denilecek üç beş kişi çıkar. O üç, beş kişi ile de tüm konuşma budur. Üç, beş sözcük. Buncağız olan biten. Sözlük, binlerce sözcükle doluyken.

En çok kapıcılarla konuşulur apartmanlarda. Onlar günde birkaç kez görülür ne de olsa. Sabahları, akşamları rastlamak olağandır onlara. Apartmanda ne olup bitiyor, ne var yok onlardan öğrenilebilir. Sabah gelen ekmek, süt alınıp akşam çöpler verilip kapı kapanınca sohbet de kapanır. Şöyle uzun boylu sohbet haramdır yalnızlara.

Çın çın çınlayan ıssız evde bir yalnızlar görür eşyaların yerlerini değiştirdiklerinde evin aldığı hali. Bir kendileri görür yeni dolaplarının nasıl da zevkli olduğunu. Hani şöyle sevinci, mutluluğu paylaşacak biri olsa ya. Ne nimetmiş meğer  evde bir can yoldaşı.

O zaman gençlik günlerine dönülür. Kendine kızılır. Ne vardı armudun sapı, üzümün çöpü  denileceğine huyu suyu iyi, insan evladı birisine evet denilseydi diye iç hesaplaşmalara girilir. Sonuç hep aynıdır bu hesapta. “Şimdiki aklım o zaman olsaydı….” O zaman başkadır gerçekten hayattan beklenilenler, hayata bakış. Tek kalınan yaşlılıkta bambaşka. Yaşlanırken katı, kupkuru yanlar belki de pişmanlık  gözyaşıyla yaş bağlar, yavaş yavaş.
 
İyi ki şu televizyonlar var. Ses mi duymak istedin, bas bir düğmeye. Açılıversin. Haberleri sunanlardan öğrenilir olan biten. Maç sonuçlarına sevinilecekse tek başına nara atılır, üzülünecekse dizlerin dövüldüğünü bir tek sızlayan dizler bilir. Doğalgaza zam geldiyse tek başına üzüntü duyulur ya da kızılır. Tek başına dinlenir dünyada ne var yok. Dünyadan haberdar olunur da tek başınayken, ayak sesini duyduğun, pişirdiği yemeğin kokusu yan taraftan ta buralara gelip yayılan,  hala tam olarak yüzü bile bilinmeyen komşunun senden, senin o komşudan haberin olmaz ama. Dünya bazen çoook küçük bazen de yan komşudan bile haberdar olunamayacak kadar büyük.
 
Ipıssız insanlar kuşattı her yanı. Tek olmanın en zor zamanları yaşlılık. Kötü yakalandık yalnızlığa. Yalnızlığa hazırlıksız yaşlandı toplum. Üstelik parkinson, alzaymır gibi hastalıklar giderek artarken.

Hadi tek yaşayanın kardeşleri de olsun akrabaları da. Sekseninde bu hastalıklara tutulanların kardeşleri on sekizinde olacak değil ya. Yeğenleri bile ellisini geçmiş neredeyse, altmış yaşında olmalı en azından. Nasıl koşturacaklar bunca yorucu hastalığın pençesindeki o tek kişiye. Nasıl yetişecekler kendi işleri güçlerine yetişemezken, asgari ücretten biraz hallice aylıklarıyla hem de? Onları da suçlamamak lazım. Evet, bazen bilerek ilgilenmeyenler çıkar bir yakınlarıyla; ama ilgilenmek isteyenler olsa da hayat şartları ortada. Ne iyi olurdu yaşlılara, ister kalabalıkta ister tek başına yaşayan hastalara el uzatacak yeterli sayıda yerler olsaydı. Gidiş kötü zira. İster iki ister beş evladın olsun. Bu geçim derdinde bu hayat şartlarında, doyulan yerler kim bilir nereler iken beş evlat kim bilir kaç evladına koştururken, borçlarla depreşirken üstelik de, hasta yakına bakabilmesi, baksa bile bunu yıllar yıllar boyu sürdürebilmesi ne kadar mümkün olacak? Issız insanlar böyle hastalıklara ne yakalanırlarsa ne büyük bir felaket o ıssızlıkta. O yüzden hep yazacağım bu kokuyu. Hep.
 
Ipıssız evler. O evlerdeki kütüphaneler dolusu kitaplar. Dokunan olmamış o ciltlere onları oraya dizenden başka bir el. Bilgiler, öyküler, sevdalar saklı kalmış sayfalarda. Gün ışığına çıkmamış daha neler neler, bir el uzansa da kapağını açsa diye bakar  cilt cilt, sayfa sayfa.

Ipıssız insanların evlerinde yemek kokmaz. Tek başına yemek zevkli değildir zira. Hele bulgur pilavı. İlle de kalabalıkta yenir. Sofra kurma telaşı kalabalıkta güzeldir. Masada tek bardak, tek tabak, tek çatal kaşık. Hepsi öyle bir haykırır ki yalnızlığı. Doymak nasıl bir mutluluksa tek sayılı sofralar bir  o kadar çokluğa acıktırır.

O yüzden olacak kimi tek yaşayan insanlar telefonla sipariş verirler yemeklerini. Ya da çalıştıkları işyerlerinin kantinlerinden pide, tavuk, köfte yaptırırlar. Belki gençliklerinde işyerine  sabah kahvaltıları, öğle yemekleri taşıyorlardı çantalarında. Tek kalınca tersine döner taşıma. İşten eve taşınır bu kez.

Bazen yakındaki ev yemekleri yapan eli yüzü temiz bir kadının küçük dükkanıyla anlaşma yapılır. Her öğün yemek gelir o küçük dükkandan ıssız evin, ıssız sahibine. Ne alışveriş ne yıkama, pişirme ne de bulaşık derdi yoktur artık. Ama “o dertler meğer ne keyifmiş” dedirtir bu hal. Çünkü bu hal, olağan hallerden değildir. Üstelik başa gelmezden önce akla hiç gelmeyen hallerdir bunlar.

Belki birkaç yakın bir bakıcı tutarlar yaşlı ve hastalanmak üzere ya da hasta yalnıza. Kadının insafına kalmıştır her şey; tek yaşlıyla tek başına kaldığında. Dilleri uzar, “ben, sana arkadaşım. Evinin temizliğini yapamam. Ver bir yüz lira bir kadın gelsin temizlesin. Ben aşçı olarak gelmedim. Yemek yapamam. Ben sana arkadaş olmak için geldim. Bak karşıdaki büyük alışveriş merkezinde yemek yapan nice yer var. Kalk gidelim. Orada yiyelim. Ben de biraz insan yüzü göreyim canım” der. Ve kalkıp oralara giderler. Yani yaşlı ve yalnız olmak, ev yemeklerine hasret kalmaktır. Evin de mutfaktan taşan yemek kokusuna hasret kalmasıdır.

Ipıssız oldu insanlar. Şu an evin içindeki cıvıltıya aldanmamalı. Hele bir çocuklar büyüsün. Hele bir işe girip başka şehirlere hatta başka ülkelere gitsinler, evlenip geçim derdine düşsünler hele bir. O zaman adı ıssızlık olan kalıcı misafirin ilk adımı, kapıya doğru yürümektedir. Kapıyı çalan el, yalnızlığın ağır yumruğu olmak üzeredir. 

Issızlıkta her günün her sabahı, bir dost bulamadan gün akşam olur. O akşamlar şarkıların akşamları da değildir üstelik. Sahicidir Sahidendir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.04.2014

 @Acemi Demirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci