12 Haziran 2014 Perşembe


5 Haziran 2014 tarihinde kaybettiğimiz Sevgili Babam'a ithaf ettiğim,


"5.Evre" adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/5-evre-makale,343.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
Acemi Demirci

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@Acemi Demirci
Paylaş :

11 Haziran 2014 Çarşamba

Tunalı’da bir öğle vakti


5 haziran 2014 tarihinde ben, 9 Haziran 2014 tarihinde Sevgili Yeğenlerim babalarımızı kaybettik. İki büyük acıyı ard arda yaşamış biri olarak ne tesadüf ki yayınlamam gereken yazımın kahramanlarından biri de bir baba. Sırf bu yüzden, sırf  adında "Baba" var diye tema olarak iskele babalarını seçtim!

Artık şehrin bir ucunda olduğumuzdan Tunalı’ya gitmek günün yarısını alıyor. Özlemiyor değilim zaman zaman çocukluğumun geçtiği, büyüdüğüm, liseyi orada okuduğum, annemle babamın ve lisemin  hala orada olduğu caddeyi. Kimse uzun uzun Tunalı Hilmi Caddesi demez, ayakları oralara değmemiş tek bir Ankaralı’nın bulunmadığı o caddeye. Tunalı’dır oldum olası orası.



Tunalı’da araba park yeri bulunmaz. Bu soruna bir çözüm de bulunamaz. O yüzden eşimle katılacağımız turun ödemesini yapmak üzere Tunalı’ya giderken arabayı Emek metro girişinde park ettik. Ankaray ile  Kızılay’a inip Tunalı’ya yürüdük. Hava sıcak. Mesafe uzun. Yaz günü cesaret ister aslında yaptığımız.

İşimizi halletmiştik; ama dört saat de geçmişti. Yürüyeceğimiz için hafif bir kahvaltı ile çıkmıştık evden. Haliyle acıktık. Tunalı’daki İnegöl köftesi yapan o çok bilindik köfteciye girdik.

Bir atölyedir, bir laboratuardır böyle yerler. İnsanların harman olduğu yere düşüverirsiniz kalabalık yerlerde. Ruhu, hali tavrı,kendi içinde harman olanların harmanıdır bu laboratuarlar.

Pek geniş olmayan yere kadar camlı girişteki caddeye bakan iki masa dolu. Birkaç basamakla varılan üst kata çıkmadan, köşelerde köşeli koltuklu masalar var. Orta da iki masa. Birkaç kademe yukarıda bulunan üst katın başlangıcındaki kasada dükkan sahibi oturuyor.  Yukarıda boş masalar hayli çok; ama alt kat daha ferah. Alt kattaysa, asma üst kattaki kasanın tam altına düşen iki kişilik küçücük masadan başka boş masa yok. Az ilerideki  ocaktan yayılan  buram buram İnegöl köftesi kokuları, olduğu gibi o küçük masaya tütüyor. Daha köfteleri yemeden  kokusuyla doyuruyor.  

İçeri girer girmez öğrenciye benzeyen genç garson çocuklar etrafımızı sardı. Hemen boş kalan ortadaki, köfte kokulu masanın sandalyelerini çekelemeye başladılar. Bordo önlüklü, beyaz gömlekli, siyah pantolonlu çocuklara “Bu masanın çok ayak altı olduğunu, biraz dolaşıp öyle gelsek daha iyi olacağını söyleyince” genç garson çocuk, cam kenarındaki masayı işaret edip,
-O masa, iki dakikaya kalmaz boşalıyor. Şimdi aldım hesabı, dedi.
Gözümü masaya çevirdiğimde belli ki vaktinde bayağı güzel, hala bakımlı, kumral, orta yaşı neredeyse geçmekte olan zayıf bir kadının yeşil gözleriyle karşılaştı gözlerim. Kadın, garsonun bize söylediklerine kulak kabartıyor gibiydi. Aynı anda da bir yandan cüzdanından bahşiş olarak çıkardığı ve tamamını vermek istemediğinden bir kısmını öteye iteklediği  bozuk paraları sağ elinin işaret parmağı ile tek tek sayıp avucuna alırken  yanındaki genç kız  ve karşısında oturan  biri de genç kızın annesi olan başka kadınlara laf yetiştiriyordu.

Köfte kokulu, küçük masaya iğreti olarak oturduk. Üç numaralı masanın boşalmasını beklemeye koyulduk. Nasıl yorgun ve açtık.

Üç numaralı masanın biri genç, birkaçı orta yaşa yakın ve biri de orta yaşı geçkince, hepsi de bakımlı hatta güzel kadınları, köftelerinin üzerine dükkanın ikramı olan çaylarını içiyorlardı Genç kızın annesi, büyücek bardaktan kocaman yudumlar alıyordu üst üste. Belli ki bir an önce kalkmak istiyordu. Dükkanın masasını daha fazla meşgul etmek istemeyecek kadar kibar birine benziyordu. Genç kız da bardağı elinden bırakmadan içiyordu çayını. Bardağın dibinde en fazla iki yudumluk çay kalmıştı.

Zarif, kısa saçlı, geçkince; ama hala güzel kadının yeşil gözleriyle bizi izlediği hissine kapıldım. Başımı üç numaralı masaya çevirdiğimde de yanılmadığımı anladım. Bize bakıyordu. Elindeki çay bardağını sallaya sallaya konuşurken bardağın dibini bulmuş çayından bir yudum dahi içmiyordu dakikalardır. Kaş göz süzerek ha bire konuşuyordu. Sanki bir reklam filminin deneme çekimlerinde gibiydi. Bizi süzmeyi de hiç ihmal etmiyordu.

O an anladım kadının halini. Üç numaralı masanın hemen boşalacağını söyleyen garsona kulak kesildikten sonra sanki inadına yaparmışçasına ağırdan hareket ediyordu. Tuhafıma gitti; ama böyle insanlarla ilk kez karşılaşmıyordum. Bekleyecektik.

Yeşil gözlü, kot kumaşını andıran elbiseli kadın küçük bir yudum aldı çayından, sonra yine susmamacasına konuşmaya başladı. Genç kızı lafa tuttu. Genç kızın annesi, sıkıntıyla sağa sola bakındı. Bu arada kapıdan giren bazı müşteriler girişte boş masa olmadığı için gerisin geri çıkıyorlardı köfteciden. İnegöl köfte yiyemeden.

Garson çocuklardan biri, geçici oturduğumuz masaya mönü getirdi. Kapı ağzında bekleyen daha büyük yaştaki garsonlardan biri yetişip,
-Sonra getirirsin. Bu masayı, üç numaralı masa boşalınca oraya alacağız, diye yüksekçe sesle homurdandı. Yeşil gözlü kadın,  bıyık altından gülerek kaçamak bir bakış attı bizim idareten oturduğumuz masaya. Sonra çayını bitirdi.

Sanki mutsuzdu yeşil gözlü kadın. Bakışına, gülüşüne, yüzüne oturmuştu mutsuzluk. Sanki tek kendisi mutsuzmuş gibi de buruktu. Şu kısacık zaman içinde birilerini mutsuz edebilir, onların da gözlerinde mutsuzluk ifadesi görebilirse sanki tek olmadığını anlayıp sevinecek ve başkalarının da mutlu olmadığını görerek yalnız olmadığını düşünecekti. Hali tavrı böyle bir izlenim uyandırıyordu yanılma payı bırakmadan. Keşke, mutlu sandığı herkesin, mutluluğu kadar mutsuzluklarının, üzüntülerinin de olabileceğini hiç unutmamış olsaydı. İşte o zaman mutlu olabilirdi. Ölümlü kalımlı, acılı kederli hayatta hangi insan mutsuzluktan olmasa bile  sıkıntıdan, üzüntüden birazcık da olsa nasibini almamış olabilirdi ki? Yeşil gözlü kadın, hiç böyle düşünmemiş görünüyordu.

Garson çocuk, yeşil gözlü kadın çayını bitirir bitirmez üç numaralı masaya koşturup şakır şukur seslerle çay kaşığını bardağa koyup çay tabağı ve bardağını almış gidiyordu ki yeşil gözlü kadın seslendi, “Bir çay daha rica edeceğim”.

Yeşil gözlü kadının karşısında oturan kadıncağız yine sıkıntıyla etrafa bakındı. Çantasına yöneldi sonra bakışları. Çantanın fermuarını çekiştirdi. Artık gereksiz yere oyalanmak ve masayı meşgul etmek istemediği bizim masadan bile anlaşılıyordu. Yeşil gözlü kadın, anlamamazlıktan geldi karşısındaki kadının can sıkıntısını.

Garson çocuk, alelacele ikinci bardak çayı getirdi. İnce belli büyücek bardağın kenarından iki parmak aşağısındaydı çay. Garson çocuk, yeşil gözlü kadın çayı bir an önce bitirsin de kalksın  istiyor gibime geldi nedense. Hem bize hem de kapıdan bakıp yer yok diye giden başka müşterilere yer açılsın istiyordu besbelli. Oysa yeşil gözlü kadının umurunda değildi dakikalardır masayı boş yere meşgul ettiği, bizi beklettiği. O kendince bir oyun oynuyordu. Eğlenen de sadece kendisiydi.

Yan tarafımızdaki, duvara bitişik köşeli kanepeli masadaki aile durumun farkındaydı başından beri. Bir yandan köfte yiyorlar bir yandan da bir geçici oturduğumuz bizim masaya bir yeşil gözlü kadının oturduğu masaya bakıyorlardı.

Yeşil gözlü kadın çayını bitirince garson çocuk masayı silip temizlemek için yine hamletti. Yeşil gözlü kadın bu kez “Lavabonun nerede olduğunu” sordu. Garson çocuk, masayı sileceği bezi arkasına saklayıp, “Alt katta” dedi.  Yeşil gözlü kadın, döne döne inen metal kaplama merdivenlerden yavaşça indi.

Yeşil gözlü, kot kumaşını andıran ince kumaştan elbiseli kadın, aşağı ineli on dakikayı geçmiş olmasına rağmen hala dönmemişti. Bu arada gepgeniş köşeli masadaki aile, köftelerini bitirmiş, hesabı ödemiş ve üstüne çaylarını da içmişti. Daha bekleyemediler ve kalktılar.

Eşim, garson çocuğa, “Üç numaralı masa olması şart değil, boşalan köşe masa da olur” deyince garson çocuğun yüzü nihayet güldü. Hemen masayı temizleyip, servis kağıtlarını masaya yerleştirdi. Bir yandan da, “Üç kez sattım size yaptığım köfteyi. Nasıl olsa bir, iki dakika içinde kalkarlar, sizi daha fazla bekletmeyelim diye köfteleri hazırlattım. Ama üçünü de yeni gelen müşterilere verdim. Size çok mahcup oldum” derken başıyla asma üst kattaki artık neredeyse tamamı dolu olan masaları işaret ediyordu.

Güldük, “Güzel bir Akdeniz salatası da yaptırırsın o zaman bize” diyerek siparişimizi verdik. Önce salatamız geldi. Dayanamayıp salatadan atıştırmaya başladık. Biraz sonra köftelerimiz de geldi. Köftelerimizin yarısına gelmiştik ki metal kaplı merdivenleri tırmanan ağır adım seslerini duyduk. Yeşil gözlü kadın nihayet yerine dönüyordu.  Geçici oturduğumuz masanın boş olduğunu görünce hemen gözleriyle bizi aradı. Bizim yan masaya oturduğumuzu görmesiyle yüzü ekşidi. Oyunu bitmişti. Yerine oturmadan “Kalkalım, çok geciktik” dedi.

Yeşil gözlü kadın, genç kız, annesi ve diğerleri köfteciden çıkarken bir kız çocuğu koşturarak içeri girdi. Yeşil gözlü kadın, koştururken kolu kendisine çarpan küçük kıza kızgınca baktı. Kızın arkasından “Yavaş ol, kimseyi rahatsız etme” diye tıslayan sesi duyuldu.

Siyah saçlı küçük kız ve babası, bizim geçici olarak oturduğumuz masaya oturdu. Kızın kısa saçları, tutamlar halinde oradan buradan sevimli şekilde toplanmıştı. Küçük kızın babasının giydiği markasının amblemi bakılır bakılmaz görünen, pahalı, önden iki düğmeli ve yakalı, sapsarı penyesi kırış kırıştı. Ütü görmemişti. Ayrıca ya bol giyinmeyi seviyordu adamcağız ya da son zamanlarda çok zayıflamıştı. Penyesinin kolları, kendine en az üç beden büyük duruyordu.

Adam sandalyesine oturmadı bir türlü. Kızının etrafında fır dönüp duruyordu. Sandalyesini çekiştiriyor, garson çocuğun getirdiği köfteleri nasıl böleceğini bilemiyor, tedirgin hareketlerle bir o yana geçip biraz salata yedirmek için çatalı kızının ağzına uzatıyor bir bu tarafa geçip kızına biraz da köfte yedirtmeye çalışıyordu. Oysa en az üç yaşında olan kız, kendi başına köftelerini yiyebiliyordu. Sarı penyeli babanın elleri titriyordu. Konuşmaları ürkekti. Mutsuzluğu, bir şeylere küskünlüğü yüzünden, gözlerinden okunuyordu.

Az önce yeşil gözlü kadın, genç kız, annesi ve diğerlerinin kalktığı masaya genç bir çift ve küçük kızları oturmuştu. Küçük kız, tedirgin babanın kızı ile aynı yaşlarda olmalıydı.

Yeni gelen ailenin kızının saçları açıktı. Kendisine çok yakışan bir de elbise giymişti. Her şeyi yerli yerlindeydi. Ne annesinde ne de babasında tedirginlik de yoktu. Sık sık şakalaşıp gülüşüyorlardı. Kızları da sağa sola göz atarak ortada dolanmaya başlamıştı. Kendisi için “Bebek sandalyesi aradığını” söylüyordu. Tedirgin babanın saçları ordan burdan tutturulmuş kızının gözleri yeni gelen, bebek sandalyesi arayan küçük kıza kaydı. Köfte yemeyi bırakıp kızı izlemeye koyuldu.

Belli ki annesi ve tedirgin babası ayrıydı saçları tutam tutam tutturulmuş küçük kızın. Hafta sonları görebildiği babasıyla köftecide vakit geçiren bu küçük kız, anne ve babasıyla köfte yemeye gelen kıza imrenmişti. Belki çocuksu bir kıskançlık içindeydi.

Tedirgin baba, kızının elinde biber turşusunu görüp, “Turşu mu yemek istiyorsun? Acıysa ağzın yanar” deyince kız eline baktı. Belki o an fark etmişti elinde rengi sarımtırağa çalmış biber turşusu tuttuğunu. Kız huysuzlandı. Şımarmaya başladı. Nazların biri diğerini izledi. Tedirgin baba daha da tedirgin oldu. Kızını memnun edemiyordu. Kızı, annesine bunları anlatırsa anne kızacaktı belki de. Kızı, babasıyla geçirdiği anlardan  memnun kalmadığı için.
“Ben de bebek sandalyesi isterim” diye tutturdu tedirgin babanın kızı. Baba, hemen kalktı. Yandaki bebek sandalyelerinden birini kaptığı gibi geldi.
-Hayır, ben onun sandalyesini isterim, derken dudağı sarkmış, yüzü eğilmiş, sağ elinin işaret parmağı ağzına gitmiş sanki dönüp duruyordu. Gözleri, gülüp oynaya köftesini yiyen öbür küçük kıza takılı halde.
-O sandalye kardeşin. Bak bu da aynısı.
Kız, mırın kırın etti. Öbür kız, ona bakıp gülünce mırın kırın etmeyi bırakıp şaşkın şaşkın gülümseyen kıza bakarken sandalyeyi de unuttu. Bu arada babası ağzına biraz köfte verdi. Köfteyi yemeye koyuldu. Bebek sandalyesini tümden unuttu. Babası ve annesiyle köftelerini yiyen küçük kız, neşe içinde yiyordu köftelerini. Babasıyla yemek yiyen kız ise, yutmayı unutmuşçasına uzun uzun köftelerini çiğnerken gözleriyle neşe içindeki kızı izliyordu.

Yemeğimizi yedik. Çaylar da bitti. Hesabı ödüyorduk.
-Anne, bir köfte daha bölsene bana, dedi açık saçlı kız.
Saçları oradan buradan toplanmış, babasıyla köfte yiyen kız, çatalını sertçe tabağına vurdu öbür kızın seslenişini duyunca,
-Baba sen köfteleri bölemiyorsun. Annemi isterim. Annem gelip yedirsin bana köftelerimi.
Tedirgin baba daha bir titredi. Biz köfteciden çıkarken saçları ordan buradan tutam tutam toplanmış kızın “Anne” diyerek ağlayan sesi caddeye, Tunalı’ya taşmıştı. İçime işledi o ses. Yaşamın ta kendisiydi küçük kızın o sesi. Buruk çocuk yüreğinin sesiydi. Yeşil gözlü yetişkin kadının mutsuzluğu, küskünlüğü kadar da gerçek bir küskünlüktü o sesin kırıklığı. Acaba bu küskün küçük kız da bir gün o yeşil gözlü küskün kadına benzeyecek miydi?

Evlilikler kadar ayrılıklar da hayatın gerçeğiydi. Herkes belki de hayatının en mutlu günlerini yaşıyordu evlendiğinde, çocuğu doğduğunda. Kimse nasıl bir gelecek için imza attığını bilmeden yeni bir hayat kuruyordu. Kiminin payına mutluluk kiminin payına mutsuzluk düşerken mutluluk da mutsuzluk da iki kişilik olmaktan çıkıyordu. Evlenirken mutlu olanlar ayrıldıkları vakit, mutsuzluğa en çok çocukları ortaktı. Ama mutsuz bir evlilikte  çocuklar belki çok daha mutsuzdu.  Hayat, mutsuzluğu bazen çok erken sunuyordu, küskünlüğü daha çocukken öğretiyordu;  lokmaları boğaza düğümleyerek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  21.08.2013, 15:34



Paylaş :

8 Haziran 2014 Pazar

Babamı tanıyanlar, babamın vefatından bir hafta önce çektiğim bulutu, babama benzeteceklerdir




5 Haziran 2014.
Akşam üstü...
İşten dönüp yayın duyurumu yaptığımın hemen sonrası.



Vakitsiz bir telefon sesi.
Arayan kardeşim.
O saatlerde Babam'ın yanında olur hep.



Telefonu ne duyulacağı neredeyse bilinerek açmak...
Açmak istemeyerek açmak bir telefonu.


Bir uçta telefonu açmaktan kaçınan olmak, bir uçta en acı haberlerden birini veren olmak zorunda kalmak.


Yirmi yılı geçkindir parkinson hastalığına dünyayı dar eden, parkinsonun da yıllarca zehirli dişlerini bir hamlede geçiremediğinden çoook kızgın olduğu Babam'dan haber alacağım kesin. O haberi almak istemediğim de kesin.


Kaç yaşında olunursa olunsun analı babalı olmanın hatanızla, eksiğiniz noksanınızla  karşılık beklenilmeden  sevilip o sevginin   en pek arka, dayanak, korunak olduğunu biliyorken üstelik, babanızı artık  anaların, babaların hatta bebeklerin yattığı, babaların  topluca ziyaret edildiği yerde,  bir taşın başında ziyaret edeceğiniz gerçeği ile yüz yüze gelmek. Sadece bir telefon sesi ile.



5 Haziran akşamı babaların, babasız bıraktığı gün oldu bizim için.


Ardından 7., 52. günlerin sayıldığı gün oldu.
Acı oldu Babalar Günü'ne beş kalmışken  5 Haziran akşamı.


Gerçek anlamda kapı gibi, kale gibi, baba gibi Babam'ın göçtüğü gün oldu  5 Haziran 2014.


Allah rahmet eylesin Baba.

Nur içinde yat  Baba.
Cennet, mekanın olsun Baba.


Her taziye telefonunda işittiğim tek bir yargı var senin hakkında, birbirini tanıyan tanımayan onca kişiden;


"Örneksiz, benzersiz, karşılıksız  yardımseverliğin, fedakarlığın ve hiç ödün vermediğin dürüstlüğün".


Haftaya Babalar Günü.
Babasız ilk Babalar Günü.
Hiç böyle ağlamamıştım.

Acemi Demirci

 







Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci