20 Haziran 2014 Cuma

2012 yılında Aksaray’da 90lı yaşlarında vefat eden Yeşilovalı Sultan Aba’nın kayınvalidesinden, Sultan Aba’dan da annemin öğrendiği  ve öykümün sonunda yer alan üç satırlık tekerlememsi kısa anlatıyı, unutulmaması dileğiyle öyküleştirmek istedim.

Piselek

Dokuz kardeş olarak doğmuşlardı. Küçücük bir delikte. Öyle fakir bir evin merdiven altındaydılar ki annesi, evin kedisi yavrularını kapacak korkusunu bir yana bırakıp peynir, ekmek, fındık ne olursa bulmak için dışarılara çıkar olmuştu daha yavruları henüz  üç günlükken. Yaşadıkları evde en fazla ekmek kırıntısı bulabiliyordu. O da evin çocukları somundan  kocaman bir lokma koparırken birbirlerine sataşır da kırıntının düştüğünü fark etmezlerse.

  Piselek, dokuz yavrudan en küskün tabiatlı olanıydı. Annesi onları beslemek için kedilerle boğuşmayı hatta av olmayı göze alıp evin mutfağında, sokakta, komşu kilerlerde, kayıt damlarında fink atarken o, karnı acıkır acıkmaz kendini beslemedi diye annesine küserdi. Annesi gelince de önce bir güzel nazlanır sonra da sanki  istemeye istemeye emiyormuş gibi yapar, annesinin sütünün çoğunu bitirirdi.   


Piselek’in erkek kardeşleri büyüdüklerinde bu fakir evde kalmayacak olsalar bile bu köyde kalacaklardı kesinlikle. En fazla üç beş ev öteye gidecek, orada bir delik bakacaklardı. Kız kardeşleri de kendilerine iyi, girişi kedinin patisinin  içeri dalamayacağı kadar küçük; ama içi onca yavruyu ferah ferah büyütecek kadar geniş bir yuva bulmuş birini bulur bulmaz baş göz olacaklardı. Yuvalar dar olunca ne yavruları ne de kendileri güvende olamıyorlardı. Evin kimileyin sarman kimileyin tekir ya da Ankara kedisi, patisini içeri sokarsa bulduğu yavruyu kaptığı gibi midesine indiriyordu.  Gece olup, evde el etek çekildiğinde ortaya çıkan anne fareler kediye yakalandığında öyle hemencecik bir lokmada kedinin midesine inmeyeceklerini iyi bilirlerdi. Kediler, yakaladıkları farelerle bir güzel oynarlar, patileriyle vurarak onları sersemletirler, kendilerince tatlı sert dövüşler yaparlar, önce oyun keyfi ardından yemek keyfi çekerlerdi farelerle kendilerine. Bu, tüm fareler için en büyük kabustu.

Piselek’in annesi birkaç kez yakalanmıştı evin sarman kedisine. Birinde zıplayıp hoplayarak açık kapıdan fırladığı gibi merdivenleri düşercesine inmiş, soluğu yuvasında almıştı. Birisinde de mutfaktaki tel dolabın içinde tıkır tıkır kuru erzakları, unu karıştırırken kedi çıkagelmişti gözleri parlayarak. Sarman kedi, tel dolaba doğru fırlarken kendisi de tam kapanmamış üst çekmecenin içine dalıvermişti bir çırpıda. Sonra da hiç sesini çıkarmadan, ciklemeden beklemişti çekmecenin dibinde. Dışarı çıkmaktan ödü kopmuştu. Çünkü kedi, Piselek’in annesinin nasıl olsa acıkınca ya da susayınca dışarı çıkacağını biliyordu. Susamıştı; ama çıkmamıştı tel dolaptan.

Kıt kanaat geçinen ev sahibi, yufka ekmeğin içine  yumurtayla  taze soğan koyup  dürüm yapmıştı çocukları acıktığında. Yumurtalara tuz ve kırmızı biber serpmek için tel dolabın yanına geldiğinde sarman kedinin mutfakta dolandığını görünce kızmıştı. Ayağıyla şöyle dokunuvermişti kediye. Bir de söylenmişti  ki. “Sana yiyeceğini veriyoruz. Biraz da sen kedi ol da fare yakala, öyle beslen. Bizim somun bize yetmiyor zaten. Hadi bakim ordan.” deyip ayağıyla kakalamıştı kediyi. Kedi kızgınca miyyaaavvv diyerek az öteye gitmiş, merdiven başında beklemeye koyulmuştu. Ev sahibi, bu kez daha çok öfkelenmiş ve merdivenin başına gelip bir kez daha kovalamıştı sarman kediyi. Kedi, ev sahibinin ayağını yeniden karnında hissetmemek için merdivenleri indiği gibi eve girmekte olan ev sahibinin kocasının yanından ok gibi dışarı fırlamıştı.

Ev sahibi, tel dolabın kapağını açınca Piselek’in annesi ile göz göze geliverdi. Piselek’in annesi,  kadının korkudan çığlık atarak yerinden zıplamasını fırsat bilip dolaptan fırladığı gibi merdiveni inmiş, ev sahibinin kocasına gözükmeden de merdiven altındaki yuvasına kaçıvermişti. Ev sahibiyle kocası, hala bulamadıkları fare yuvasını günlerce aramışlardı evde. Her tarafa kapanlar kurmuş, zehirler saçmışlardı. Hepsini atlatmıştı Piselek’in annesi.

Anneleri, Piselek ve kız kardeşlerine yuvaları zengin evlerde olan kocalar bulmalarını tembihledi hep. Piselek’in kız kardeşlerinden bazısı bunu unutmayıp zengin evlerin tok fareleriyle evlendi. Kimileri de meraklarını yenemeyip köyün dışına çıktı. Kimisi hanlara yerleşti, kimisi handa konaklayanların at arabalarına saklanıp uzaklara göçtü. Hatta bazı kuzenlerinin bu yolculuklarını sahillere kadar sürdürüp gemilere bindiklerini ve oradan da bambaşka kıtalara göçtüklerini duydular. Piselek, aç uyuduğu gecelerde annesine hak verirdi. Tok evin tok faresi olmak varken ne diye yokluk çeksindi. O gece kararını verdi. Zengin bir koca bulana dek evlenmeyecekti.
 
Piselek, tüm kız kardeşlerinin arkadaşlarının, kuzenlerinin dahası ne kadar hısım akraba varsa onların kızlarının gelin olduğunu gördü. Ama kendisi bir türlü evlenmedi. Kendisi ile evlenmek isteyenler,  düşünü kurduğu zengin evlerin fareleri değildi çünkü.

Küskün yapılı Piselek’in yaşı iyice olgunlaşmıştı. Kendisiyle evlenmek isteyen de çıkmıyordu artık öyle kolay kolay. Piselek herkese, her şeye küser, kendi kendine alınır, darılırken çoğu kez fare dağa küsmüş de dağın haberi bile olmamış olgusu da gerçekleşiyordu.

Piselek, neredeyse umudunu yitirmişti ki köye, bir fare çıkageldi Aksaray’dan. Bu fare biraz meraklı bir fareymiş. Kedilerden korkmadığından uzun zamandır eve uğramadan orada burada gezmiş meraktan. Ama ortalık kedi dolu olduğundan eve dönüşü çok sürmüş. Kaç kez tehlike atlatmış eve dönüş yolunda. Bazı hanları, konakları da çok sevmiş. Rahatı da yerindeymiş oralarda; ama hem başka hanları konakları da merak ettiğinden  hem de  annesini, akrabalarını çok özlediğinden eve dönmeye karar vermiş. Eve dönüp annesini kardeşlerini gördükten sonra da köye yakın, kayıt damı ağzına kadar erzak dolu bir taş konağa yerleşecekmiş, evlenip barklanıp.

Köyün yaşlı farelerinden biri, gurbet ellerden dönen  meraklı fareye Piselek’i önermiş. Yaşı yaşına uygun, tok ev bulursa “evimi, annemi, köyümü bırakmam” demeyecek bir fare olarak anlatmış Piselek’i, meraklı fareye. Meraklı fare ile ilk görüşmelerinden sonra hemen evlenmek istemiş zengin konağa gelin gideceği için pek heyecanlı Piselek.

Piselek, meraklı fare ile evlenmiş. Kayıt damı ağzına kadar dolu konağa gelin gitmiş. Taş konakta sofralar kurulup kaldırılıyormuş bir kuş sütü eksik. Arta kalanlar köpeklere, kedilere veriliyormuş. Piselek ile kocası da nasipleniyormuş bu sofralardan fazlasıyla.

Piselek, daha düğün günü anlamsız yere surat edip küsmüş başta kocası, herkese. Kocasının anasına, babasına, kardeşlerine hepsine yüzünü asmış. Kocasının annesi “Malağı salladı daha ilk günden“ demiş Piselek için. Malak, ineğin yüzü demekmiş Aksaray’da da Yeşilova’da da. Malağını sallamak da yüzünü asmak anlamına geliyormuş.
  

Kocası önceleri Piselek’in malağını salmalarına dayanamaz, karısını nazlar, bir dediğini iki etmezmiş. Ama konağın kedileri çokça yavrulayıp ortalık kedi dolunca adamcağız ortalıkta fink atan kedilerden kaçarken çok yorulmaya başlamış. Yorgun argın, üstelik de beslenmesini kocasından bekleyen Piselek’in  yüz asmaları giderek artmış durduk yerde. Olmadık yere. Piselek, havadan nem kapıp ikide birde küsmelere başlayınca kocası da sert çıkmaya başlamış.

Bugüne dek beslenmek için bir ekmek kırıntısı dahi olsun aramaya çıkmamış Piselek, küsse de surat da assa ille de beğenilsin, konağın prensesiymiş gibi davranılsın istiyormuş kendisine. Kocası, Piselek’e “Piselek’in sadece konağın bir deliğinde saklanan  fare olduğunu, gerçekleri kabul etmesini, akıllı, mantıklı olmasını” söyleyince doğruları kabul etmek bir yana Piselek kavga çıkarıp küsüyormuş. Meraklı farenin canına tak etmiş bu surat asmalar, küsmeler.

Bir gün Piselek, hiç olmayacak bir şeye alınmış. Yine küsmüş kendi kendine. Tavırlar almış, konuşmamış kocasıyla günlerce. Adamcağız nerdeyse konağı terk ediyormuş ki yeni doğan yavrularına bakıp acımış hallerine. “En iyisi Piselek ile barışmak” demiş. Piselek’in yanına gitmiş. Karısına kibarca seslenmiş,
-Ver elini Piselek, demiş.
-Ben sana  küselek, demiş Piselek, suratı yerlerde.
-O zaman depgili, depgili, demiş kocası Piselek’e tekmecikler savururken.
Yani tepmiş Piselek’i.

Zaten siniri burnunda adamcağız  yavrularını filan unutmuş, o küçücük ayağıyla Piselek’in karnına doğru  okkalı bir tekme savurmuş, gerçi Piselek’i yerinden kımıldatamamış bile bu vuruş. Ama karısına tekme savuran bir fare olmuş Piselek’in kocası. Fareler arasındaki tüm itibarını yitirmiş böylece meraklı fare.

Piselek, o gün kocası hem bir anne fareye, bir kadına yani kendisine tekme savurduğu için kocasına hem de aslında barışmak istemesine rağmen kocasıyla barışmadığı için kendisine küsmüş. 
 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL /Acemi Demirci), 02.06.2014, 14:55

Paylaş :

18 Haziran 2014 Çarşamba

Bir tekerlemeden hikayeleştirdiğim “Piselek"adlı çalışmama;

adresinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Acemi Demirci, 18.06.2014


@AcemiDemirci
Paylaş :

17 Haziran 2014 Salı

5. Evre

5 Haziran 2014 tarihinde kaybettiğimiz yirmi beş yıla yakındır parkinson hastası olan Sevgili Babam’a ithaftır.
5. Evre
Altıncısı yok. Hepi topu beş evre. Beşincisi, sonuncusu.

 En gerçek sözcüktür “son”. Nokta demek, bitti demek son. Devamı yok demek. Gelecek de geçmiş de tükendi demek. Ufuksuzluk demek. Dahası yok.


Son, bir halden bir hale geçiş demek. Dünyadaki misafirliğin bitmesi, giriş kapısından itibaren yol alınan çıkış kapısından çıkmak demek son. Ölüm ile eş anlamlı kimileyin. Dünya mekanında çekilen filmin bitmesi demek. Filmin bitimindeki bildik yazıdır “son”.
 
Parkinson, beş evrelik bir hastalık. Beşinci evre, son evre. Parkinson hastalığının son hecesidir de son.  Zaten hastalık daha adının sonlanışıyla kestirip atıyor  hastaların geleceğini. Son hece, hastalığın sonunu kestirmeden anlatıyor.

Beşinci evrenin başlaması, sona saniyeler kalması demek. Geri sayım demek. Geri sayım bazen beşten başlar bazen dokuzdan bazen ondan. Ama sayılar mutlak tükenir. Sıfır, sondur. Sonsuzluktur. Yokluktur. Bitmişliktir.

İnsanın nasıl güçsüz, yetersiz kalabildiğini yüze alenen çarpan gece karası çaresizliğin, gündüzün göz alıcı çiğ ışığında yılışmasıdır beşinci evre. Beşinci evre, evire çevire döver hastaları da yakınları da. Yakınların yakınması, tek çaresizliktendir. Söz geçmez beşinci evrenin göz göre göre ettiklerini bir yaşayanlar bilir. Yaşamayanlar mı?  En çok bilmediğimiz, hiç fikrimiz olmayan konularda akıl vermez miyiz biz hep, üstelik de o dertlerle boğuşanlara. Teker kırılınca yol gösteren çok olur mantığı uyarınca olur olmaz her türlü aklı vermeye kalkanlara o hastalığın çetin şartları anlatılmaya çalışılır. Yorgunluk diz boyu bile değil dağlar boyuyken yol gösterenler de ayrı bir yorar insanı.
 
Parkinson, yakalamasın bir. Ne durur ne durak bilir. Dur durak bilmeksizin yola çıkmıştır beş duraklık yol boyunca. Hükmü yerine ille de gelecektir.

Başlarda hayatı çok etkilemez. Yürüyüşteki, halde tavırdaki farklılıklarla  bir şeylerin yolunda olmadığını açık açık anlatır parkinsona yakalanmış bedenler; ama yine de kendi kendine yetinilebilmektedir başlarda. İlaçlarla yavaşlatılabilir hastalığın gelişimi. Hastalık haberi ne kadar yıkıcı, üzücü ise hastalığın seyrinin yavaşlaması o kadar neşelendiricidir. Ama o neşe de bir yere kadardır. Sürgit olsaydı keşke. Oysa ne gezer. Kısadır. Kış gününün aldatıcı güneşi gibi.

Boyunduruktur bu hastalık. Kıskacı güçlü, sökülüp atılmaz bir boyunduruk. Boyunduruğa bağlananların hali malum. Esaretin, en özgür alanda yaşanılanıdır. İnsanlar, bedenlerinin esiridir. Beden, laf söz dinlemez.

Beşinci evreye kadar nispeten daha rahattır hayat. Tatile de gidilebilir. Merdivenler de inip çıkılabilir. İhtiyaçlar karşılanır ki bu ne büyük nimettir.
 
Beşinci evre, başa gelince… Her şey farklılaşır.  Güçlükler, öyle çoğalır ki ne güç bırakır hasta yakınlarında ne de vaktinde hasta ne kadar güçlü kuvvetliyse ondan eser bırakır.

Düşmek, zaten bu hastalığın getirilerindir. Ama beşinci evrede düşmek  önlenemiyor. Kaldırmaya çalıştıkça nasıl olduğu anlaşılmadan ters dönüveriyor hasta. İskelet yapısı ve kaslar da hastalık öncesi gibi olmadığı, denge en büyük sorunlardan olduğundan herhangi bir insanı kaldırmak, kucaklayıp yerine koymak gibi olamıyor yatağından düşmüş bir parkinson hastasını yerine koymak. İçiniz acıyor. Bağrınız yanıyor. Burnunuzun direği sızlıyor. Ama elden bir şey gelmiyor.

Elden bir şeyin gelmemesi… Bu, çaresizliktir. Çaresizlik koskoca dünyada sanki tekmişiniz gibi hissetmektir.

Onca senedir süren hastalık boyunca hasta zaten giderek kötülerken yakınındakiler de giderek yorulur. Hal kalmaz. Hayat da bir kararda değildir, farklı şeyler sunar. Halledilecek, baş edilecek başka konular açar. Bu, ayakta durmanın hiç kolay olmaması demektir.

Babanızın bu hastalıkta nasıl eridiğini görmek öyle acıdır ki. Yorulmak nedir hiç bilmemiş, evlatlarından bir bardak su dahi istememiş, çocukluğunda bağda bahçede, gençliğinde, iş hayatında arıları kıskandıracak kadar çalışmış, şehrin içinde belediye otobüsüne bir kez bile binmemiş, her yere yürüyerek giden, voleybol oynamış  babanızın her konuda nasıl eridiğini görmek, yaz sıcağında buram buram terlemekten beterdir.

Beşinci evre acımasızdır: Gaddardır. Öyle bir zalimdir ki zulmü ancak alevden kalemlerle yazılabilir.

Başına bu hastalık gelmiş, beşinci evreyi tamamlayıp hayattan göçmüş hastalardan birinin bir yakınıyla tesadüfen tanışsanız ya da onun iyi niyetle, yardımcı olabilmek amacıyla internette bir siteye bıraktığı bir ileti adresine yazsanız ilk duyacağınız şey “İşiniz çok zor. Allah yardımcınız olsun” cümlesidir. Bu cümle, beylik  ilk cümledir ve hiç değişmez.

Beşinci evre geldiğinde bilirsiniz ki bu evrenin diğer adı sondur. Yani eliniz her gün yüreğinizde. Hep tetikte. Ha bugün ha yarın diye. Son, kapıda çünkü.

Kırılan tabak sesleridir beşinci evre. Hiçbir şey tutamaz olur voleybol oynamış eller. Tutsa da bardaklardaki sular dökülür ve bardak da düşer hiç gecikmeksizin. Her yerde cam kırıkları porselen parçalarına rastlamaktır beşinci evre.

Yapılacak ilk iş bir bakıcı kadın tutmaktır o evre gelince. Herkes bakıcı olmak istemez bu evrede. Bakıcı kadınlar, kendilerine daha çok zaman kalacak, televizyonu rahatlıkla seyredebilecekleri, telefonu kesintisiz konuşabilecekleri işlerde çalışmak isterler. Ama şu gerçek ki eğer biri hasta bakımı işine girmek isterse o işsiz kalmayacaktır. Her türlü hastalığın elinde kıvranan bakılacak daha pek çok hasta olduğu iyi bilinmektedir. Nazlanırlar o yüzden beşinci evrede bir parkinson hastasına bakmak konusunda.

İşini iyi yapan, hastaya iyi bakacak bir bakıcı kadın bulmak hiç kolay değildir. Üstelik bakıcı kadın tutmak pahalıdır. Eni konu pahalıdır. Çok maaştan çoook yüksektir bu hastalıklardaki bakıcı gideri. Kaç asgari ücret tutarındadır, kaç. Bir iki aylık bir bakım da değildir bu hastalıkların süreci. Hadi gücü yetti,  bir aylığına tutanlar oldu diyelim, ya sonrası… Bakımın  devamlılığı, çok kişilerce sağlamaz. İki evi olanlardan evlerinden birini satanları duydum, bakım masraflarını karşılayabilmek için. Bankadaki yüklü paralarını sırf bu işe ayıranları biliyorum.

Hastaların, hastanelerde yatması akla gelen en akılcı çözümken bunun mümkün olamaması her konuda alınan bir darbedir.

Beşinci evre bir hasta eğer asansörsüz bir apartmanın üst katlarında oturuyorsa hastaneye gitmesi hiç kolay değildir. İlle de ambulans gerekir. Bu da kolay değildir.

Bu hastalık giderek yaygınlaştığından daha çok bilinir olurken düşünmeden edemediğim bir şey var. Kalabalık kentlerin yapayalnız insanları, gurbet yollarına düşen kardeşlerinden, evlatlarından uzak kalanlar bu hastalığa yakalandıklarında dördüncü, en beteri de beşinci evreye gelince hallerinin ne olacağı. Bu hastalığa yakalananların bir ailesi olsa bile hastaya bakanlar da insan olduklarından bu uzun süreçte onlar da yaşlanacaklar, yorulacaklar, hayatın sunacağı bambaşka sorunlarla boğuşacaklar. O zaman  her birinin hallerinin nice olacağını düşünmeden edemiyorum. Ve biliyorum ki tek benim düşünmem çare etmiyor!

Çok uzun süreli bir hastalık olan parkinsona yakalanmış hastaların yakınları, bu uzun sürede hep aynı kalmayacaklar. Hayat mücadelesi içinde  olacaklar. Sağlıkları aynı kalmayacak. Yorgunluk, hasta bakımındaki verimliliklerini düşürecek. Tüm bu zorluluklarla tek başına baş edilemeyeceğinden onlara mutlaka her türlü desteği verebilmek için neler yapılmaktadır, yapılanlar yeterli midir, daha yapılması gereken neler neler vardır  diye düşünen başkalarının da olduğunu  umuyorum. Hasta ve hasta yakınlarına ulaşacak, onları hastalık konusunda bilgilendirip eğitecek ve ihtiyaç duyulan her alanda destek verecek ister gönüllü ister başka türlü kurumlara öyle büyük ihtiyaç var ki. Hem de hemen, derhal.

Eğer bu hastalara evde bakım gibi  destek konusunda merkezler olursa pek çok kişi de ekmek kapısına kavuşur. Hastaya bakacak kişi bulmak da o kişilerin hastaya nasıl baktıkları da dağ gibi bir sorun olmuşken şimdilerde, birileri ekmek kapısı bulmuş olur, hastalar iyi bakılır ve yakınları da  tedirginlik yaşamaz.

Parkinson, alzaymır gibi hastalıklarda, hasta giderek yürüyemez, yatağa bağlı, ihtiyaçlarını karşılayamaz olduğu,  sık sık düştüğünden yüzü, bacakları yara bere içinde kaldığından bu hastalıklarla sadece aile içinde baş edilmesi mümkün değil. Evet mevcut şartlarda ediliyor başa gelince. Ama bu hastalık giderek tek başına yaşayanların yoğunlaşmakta olduğu toplumumuzda çözülmezse, kördüğüm bir sorun olacak. Keşke parkinson ve alzaymır hastaları ve hasta yakınları için gerçek anlamda destek olacak gönüllü ya da başka nitelikte, başta maddi konular olmak üzere her konuda başvurulacak kapılar olsa, bu hastalıklar artık kapıyı sık sık çalarken.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 2.06.2014, 12:08

5 Haziran 2014 akşamı, Babalar Gününe beş kala parkinSON hastalığının son hecesini yaşadık. Babam, artık hiç düşmeyecek. Ama bizim gözlerimizden sicim gibi yaşlar  düşüyor.

11.06.2014, 00:04
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci