7 Ağustos 2014 Perşembe

“Alıp başını giden kayıklar gibi” adlı çalışmama;


 

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemircci
Paylaş :

5 Ağustos 2014 Salı

Tabelaların Gözyaşı

Kimisinin yarısı Türkçe yarısı yabancı dilde kimisinin tamamı yabancı dilde ara sıra da çok şükür ki Türkçe tabelaları sıkça gördüğümüzden ben bu yazımın teması olarak o hep gördüğümüz hangi dilden olduğu belli olmayan tabela resimleri yerine Türkiye’nin ilk, Ankara’nın en eski tabelalarını seçtim tema olarak!

Felicita Park Residans, Lila Lilyum Concept Evleri, Siesta Oranj Towers…
 

Tabelaların üstlerindeki isimler artık böyle. Anlı şanlı, allı pullu, geceleri ışıl ışıl gündüzleri yorgun caddelerdeki tabelalarda zaten bu tür adlar epeydir gırla giderken şimdi de -yoksa home diye İngilizce mi yazmalıydım- oradaki her şeyde kendimizi yansıttığımız, oranın da her şeyiyle bizi yansıttığı, yuva bellediğimiz  evlerimizin olduğu sitelerin tabelalarında böyle yazıyor. Evlerimizin tabelalarında böyle yazarsa, bu yazılar için bir  yazı yazmak da evla olur!


 
                              *****

Sekiz, dokuz sene önceydi. İş için  Fransa’nın güneyine gidecektik. İki bayandan oluşan küçük bir kafileydik. Toplantı tarihi çok önceden belliydi. Önerilen otellerden birini seçtik. İki oda ayırtılması isteğinde bulunduk. Bir de teyit istedik odalarımızın ayrıldığına dair. İçimiz rahat etsin diye.

Bir türlü teyit gelmedi. Ama bizim hareket günümüz geldi çattı. Önce Paris’e oradan Fransa’nın güneyine uçacaktık. Orly Havalimanı’nda epeyce beklememiz gerekiyordu güneye gidecek uçağımızın kalkışı için. Bu da gece saat ondan sonra varacağımız anlamına geliyordu Fransa’nın güneyine. Uzun bir yolculuk olacaktı Ankara, İstanbul, Paris ve sonrası hesaplandığında. Yorucu olacaktı elbet bu uzun yolculuk. Gider gitmez yerleşip, uyumalı ve ertesi günkü iş toplantısına  hazır olmalıydık.
 
Yola çıkacak olmamıza rağmen hala  otel teyidimiz gelmemişti. Oysa kaç ileti atmıştık otelde yerlerimizin ayrılmış olduğunun teyit edilmesi için. Posta kutusuna her baktığımızda bir kez daha bakmak gerektiğini anlıyorduk. Bir türlü gelmiyordu teyit. Ertesi gün yola çıkacaklar olarak akşam üzeri posta kutusunda yine göremedik. Rahatsızlık verici bir histi bu.

Biz yola çıkmışken işyerimizden telefon ile Fransa’yı aramışlar. Otel teyidini sormuşlar. Telefona çıkan sekreter, telefonu açan kişiye önce mırın kırın ettikten  sonra patronunu bağlamış. Çünkü telefon açan kişi İngilizce konuşuyor. Sekreter, Fransızca konuşmayı yeğliyor İngilizceyi bilmesine rağmen. İş görüşmelerinde kullanılan  dil İngilizce oysa.

Meğer otel rezervasyonumuz  teyit edilmemişmiş. Fransızca değil de İngilizce yazdığımız için iletimiz rağbet görmemiş anlaşılan. Biz iki bayan, otel rezervasyonumuzun teyit edildiğini sanıp gönül rahatlığıyla gecenin bir vakti hiçbir tanıdığımızın olmadığı Fransa’nın güneyindeki otelimize gitseymişiz  eğer, ortada kalacakmışız. Çünkü tam o günlerde orada havacılık fuarı olduğundan tüm oteller doluymuş. Tek bir oda dahi yokmuş boş.

Uzun yolculuğumuz boyunca otel durumumuz aklımızdan hiç çıkmadı. Ya bir aksilik olduysa kaygısıyla  neler yapabileceğimizi düşündük. O zaman bir taksi tutup, başka otellere bakacaktık. Daha da olmadı  yer bulamazsak havaalanına geri dönüp orada geceleyecektik.

Gece saat onu geçmişti biz Fransa’nın güneyine indiğimizde. Hava kararmıştı. Gümrükten çıktık. Havaya kalkmış bir elin tuttuğu kağıtta adlarımızı görünce otele gidemeyeceğimizi hemen anladık. Demek ki biz havadayken Ankara’dan yapılan telefon görüşmesi sonucu indiğimizde karşılanmamızı gerektirecek bir durum çıkmıştı ortaya.

Bizi karşılayan, Ankara’daki yetkilinin Fransa’dan görüştüğü yetkiliydi. Kocaman, minibüsümsü bir aracı vardı. Bagajımızı ona yükledik.

Havacılık fuarı nedeniyle tek bir konaklayacak oda dahi bulunmayan burada bize bir öğrenci yurdu ayarlamış bu yetkili. Çoğunlukla uzak doğuluların kaldığı bir yurt olduğunu gördük gidince. Fuar nedeniyle her yerin dolu olduğunu öğrendiğimizden bize bir yurtta yer bulunmuş olmasından mutluluk duymadık değil.

Yurt, çok geniş bir yerleşke içindeydi. Pek çok bina vardı yerleşkede. Yurt binasına girip odamıza doğru giderken ilk dikkatimizi çeken, koridorların çok uzun, çok dar ve zikzaklı olmasıydı. Yer, halıyla kaplıydı. Turuncuydu galiba.

Odamıza girdiğimizde hemen karşıdaki yatakların dar mı dar ve küçük mü küçük olduğu anında fark ettik. Biz de öyle pek boylu poslu değildik; ama bize bile küçüktü. Sanki Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’in cüceleri konaklıyordu burada. Bir de odada keskin bir baharat kokusu duyuluyordu. Burada uzak doğulu kursiyerlerin kaldığını hemen hatırladık baharat kokusunu alınca.

Oda, her ihtiyaca cevap verecek nitelikte değildi. Yine de bu gece konaklayacak bir yer bulduğumuz için sevinçliydik. Yarın fuarın son günüydü ve otellerde  boşalan yerler olabilirdi. Yarın eli yüzü düzgün bir otel bakmaya karar vererek arkadaşımla birbirimize iyi geceler dileyip odalarımıza çekilmeden önce iletilerimizi  Fransızca yazmadığımız için hem de böyle, otellerde tek bir boş odanın dahi bulunmadığı civcivli günlerde az daha neredeyse havaalanında sabahlayacak olmamızı konuşup, Fransız sekretere kızmak ne kelime içten içe o kadıncağızı takdir bile ettik. O an aklımıza bizim tabelalar gelmedi değil. Kimisinin yarısı kırık dökük İngilizce yarısı Türkçe  ne yapıldığı,  niye yapıldığı bilinmeden asılan o tam anlamıyla curcuna tabelalar.

Hep diyorlardı ya zaten “Fransızca, Fransa’nın çimentosudur” diye. Sekreter kadın, çimentoya tek bir fiske dokundurmak istememekte kendince haklıydı. Ülkesi için bir şeyler yaptığını düşünüyordu. Ben böyle insanları olsa olsa ancak takdir edebilirim. Ve bizi gurbet ellerde gece yarısı otelsiz bırakacak kadar bile olsa  çimentosunu sağlam tutan herkese çok saygılıyım. Çünkü onlar ne yaptığını biliyor. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?

*****

Fransızca konuşmayanların neredeyse oraya gittiklerinde otelleri teyit edilmediği için sokakta kalacakları Fransa’dan döndükten sonra özenti bile denemeyecek kadar anlamsız, neye hizmet ettiği düşünülünce akla tek bir seçenek dahi gelmeyen bizdeki hatta kimisi yarı Türkçe yarı İngilizce tabelalar daha bir gözümüze battı. Diken batar gibi. Dokundu.

Bir kebap evinin, bir dönercinin, Türk geleneği olan simit evlerinin yabancı dildeki tabelaları altında ya da tabelasında Sunset Towers yazan evlerde oturunca biz, başka bizler mi oluyoruz?  O tebelalarda kullanılan dillerin simgelediği, ta nicedir özendiğimiz medeniyet seviyesine bir tabela ile anında ışınlanıyor mu oluyoruz? Uygarlaşıveriyor muyuz konutlarımızın, alışveriş merkezlerimizin üzerinde yabancı dilde tabela asılı olunca?
 
Başka dillerde tabela merakı ne demektir? Ne içindir, bunu biliyor muyuz? Bilmediğimiz kesin. Başka ülkelerde Türkçe adlar mı veriliyor en ünlü restoranlara, alışveriş merkezlerine? Bir tabelada yarı İngilizce yarı Türkçe bir ad yazılıysa o tabela hangi dilden tabeladır? Üstelik o yarı Türkçe yarı İngilizce tabelalardaki İngilizce sözcükler de çoğunlukla yanlış yazılır. Türkçeye ettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de İngilizceye eziyet ederiz böylece.

Böyle tabelalar neden tercih edilir, asılır? O tabelalar altında yediğimiz, içtiğimiz, alışveriş yaptığımızda kendimizi nasıl hissediyoruz? Tabelasının üzerine adı bir batı diliyle yalan yanlış yazılmış bir çayevinde çay, kahve molası verdiğimizde ya da bir sitede yaşadığımızda kendimizi kim gibi hissediyoruz? O dilin simgelediği medeniyet ile sadece bir tabela sayesinde özdeşleştiğimizi mi sanıyoruz  yoksa?  Peki o tabelanın altından kalkıp trafiğe çıktığımızda o dilin sahibi ülkedekiler gibi mi uyuyor muyuz trafik kurallarına? Kırmızı ışıkta duruyor muyuz yahut da “bu hızla şimdi kim duracak” diyerek gaza basıp yol kendisinin  olduğu için hareket etmiş, içinde çocukların da olduğu araçlara çarpıp canlar mı yakıyoruz? Lüks ve yabancı marka arabamız ile seyirdeyken orta halli, eski ve ucuz arabalar ile bayan sürücüleri  sağa sola kaçıştıracak makaslar atarak mı ilerliyoruz şehrin göbeğindeki trafikte?
 
Bir kuyruğa girdiğimizde kaynak mı yapıyoruz yoksa sıraya, hakka saygı mı gösteriyoruz? Oralarda hiç yabancı dilden tabelalı dükkanlar olmadığından mı buruşturulmuş sigara paketi, içindeki patates gevrekleri  bittiğinden boş ambalajı, su şişeleri, kağıt mendiller, kolonyalı mendiller  fırlatılıyor arabalardan kara yollarına? Onun için mi piknik yapılan mesire yerlerinde yenilip içilen her şey önce bir poşete dolduruluyor sonra da o poşet orada bırakılıyor? Çöpleri poşete doldurmakla mı uygar olunuyor yoksa o çöp poşetini kır gezilerimiz için artık nadir rastladığımız yerlere ve parklara, bahçelere bırakmamakla mı? Tabiatın ortasına bırakıp gittiğimiz o çöp dolu poşetlerini kim toplayacak bizim arkamızdan?

Bir memurun emekli olduğunda alabileceği ikramiye kadar neredeyse yıllık masraf yapılarak  yabancı dil öğreten okullarda okutulan çocukların nasıl bir eğitim aldığını onların habire parmaklarının oynadığı telefonlarıyla gönderdikleri mesajlara bakarak anlamak mümkün. Bir de bilgisayar yazışmalarına. Bir ömür verilip çalışılarak sonunda hak edilen emekli ikramiyesini aratmayacak paralarla okutulan çocukların, aldıkları eğitimi yansıtmaları beklenir her halleriyle. Ama en pahalı eğitimi almış çocuklardan yansıyan, mesajlardaki ucube dilden başka bir şey değildir. Diyelim ki “Diyor” fiili “Dio” oluveriyor. Kısaltma filan ile de açıklanamaz bu. Çünkü kısaltmalar, apaçık ki kaliteyi kısaltıyor. Dilimize çok büyük zarar veriyor. Eğitim, zarar vermek için alınmaz oysa. Hele bir de bir kucak dolusu para dökülen eğitimse! Şimdi akla nasıl gelmez Fikret Kızılok’un Why high one why şarkısı?

Ya egzozlar? Arabaların egzoz borularından havayı kirleten onca gaz saldığımızda gocunacağımız bir şey yoktur eğer az önce yabancı adlı bir tabelanın altında kapiçino içtiysek. Ve birazdan gideceğimiz evimizin olduğu sitenin adı da zaten medeni bir ülkenin dilindense.  Green Forest Park Residans Konutları gibi. Ne kadar uygar olduğumuz tabelalarımızın üzerinde yazanlardan belliyken şimdi kalkıp ne kadar medeni olduğumuzu irdelemeye ne gerek var? Dükkanların, alışveriş merkezlerinin ve sitelerin adına bakmak yeterli uygarlık düzeyimizi anlamak için. Şimdilerde bizim uygarlık ölçütümüz yabancı dilde yazılmış tabelalar yani. Davranışlar değil!
(Her hakkı saklıdır).
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.08.2014

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci