23 Ağustos 2014 Cumartesi

Çırası yanan evlere karşı


 Bu  çalışmama tema olarak çektiğim resimler arasında en sevdiklerimden olan duvara dayalı çocuk bisikleti, arabası, bebek arabası silsilesini, çocukları gerçek dünyadan ayırmak için değil  üzerinde saksı saksı sardunyalar yetiştirilmesini dilediğim  duvarları ve başıboş köpek sürüsünün hışmına uğrayan Harun gibi, başıboş bir kedinin ağaçtaki yuvalarını darmadağın edip annesini yedikten sonra kendisi de yuvadan düşerek ölen karatavuk yavrusunu seçtim. 

Bu çalışmam, yetimlere duyarlı olduğunu bildiğim Sevgili Hazel ÇELİK’e ithaftır.

Sessizce atladı yüksekçe duvardan gün inerken. Akşam yemeğinden beri bu anı bekliyordu, yine sessizce. Gözyaşlarına kadar sessizdi Harun’un.

Duvarın öte tarafı, yirmi dakikalık yürüyüşten sonra kasabaya giden yola çıkardı. Beri tarafı da yetimhane. Kimi görseler eteğine “anne” diyerek yapışan, sevgiye aç, gözleri boncuk boncuk yaşlı, kimseye nazlanamayan, kimsenin şımartmadığı çocuklarla doluydu yetimhane. Üç aydır o çocuklardan biriydi,  üç aydır sessizliğe bürünmüş Harun.

Babası, annesini yolun ortasında yirmi dokuz yerinden bıçaklayıp öldürdükten sonra Harun ve kardeşlerine anneannesi bakıyordu. Babaannesi çoktan ölmüştü zaten kahrından. En son ne içiyorsa oğlu ondan alabilmek amacıyla önce kolundaki bileziği ardından kulağındaki küpeleri aldıktan gayri kadıncağız iflah etmemişti. Zaten hep tekleyen kalbi daha fazla dayanamayınca bir sabah yatağından kalkamamıştı.
Annesinin ölümüyle babası hapse girmiş Harun, üç kardeşiyle anneannelerine sığınmıştı.  Anneanne, sapı kaç yerinden kırıldığından ordan buradan yırtılmış eski çaputlarla bağlanmış gözlüğünü takar, çorap örerdi geçim için. Kendinden hallice komşular, sırf iki üç günde bir de olsa eve ekmek girebilsin, Harun ve kardeşleri hiç olmazsa ekmekle karınlarını doyursun diye çorap alırlardı yaşlı kadından. Giymezdi bile çoğu aldıkları çorapları. Ama öğretmenler gününde ya da başka çocukların doğum günlerinde çocuklarının ellerine tutuşturur, hediye olarak gönderirlerdi çorapları sağa sola.
Havanın iyi olduğu, kendinde de güç kuvvet hissettiğinde çorap satmak için pazara giderdi anneanne zar zor. Kışın üşürdü; yazın sıcaktan kavrulurdu çoraplarına alıcı beklerken. Yağmur altında ıslandığı çok olmuştu baharda. O ıslanmaların, üşümelerin, yanmaların ardından günlerce yattığı, bu yüzden çorap öremeyip konu komşuya muhtaç oldukları çok olmuştu.

Bir sabah kendileri uyanmalarına rağmen hala uyanmayınca Harun başına gitti anneannesinin. Seslendi, uyanmadı anneanne. Eliyle omzuna dokundu yine uyanmadı. Salladı, sarstı; ancak bir türlü uyanmadı kalbi hasta anneannesi. Duraksadı o zaman Harun. Aklı az çok eriyordu. Hemen en yakın komşuya koştu. Ve hayatının ikinci şamarı olan o geçeği duydu. Anneannesi ölmüştü. Başlarındaki tek büyük yani. Kimsesizlerdi şimdi.

Anneannesinin ölümün ardından Harun ve üç kardeşi yetimhanelere dağıtıldılar. Her biri ayrı bir yetimhaneye savruldu. Küçük kardeşinin çığlık çığlığa ağlayışını hiç unutamıyordu. Ortanca kardeşleri ile sarılıp ağlaşmışlardı. Çaresizdiler. O sarılan kolları birbirlerinden ayrılırken ne kadar çaresiz olunursa o kadar çaresizdiler. Birbirlerini unutmamaya söz vermişlerdi. Dudakları acıyla gerilmiş, gözyaşları kirli yüzlerinde iz bırakarak akarken hıçkıra hıçkıra  ayrıldı kardeşler. Ne çok ayrılık yaşamıştı Harun ve kardeşleri şu günlerde. Anneleri ölmüştü. Annelerini yirmi dokuz yerinden bıçaklayarak öldüren babaları hapisteydi. Zaten onun yanında olmak da istemezdi Harun. Hem annesine neler yaptığına aklı erecek yaştaydı hem de babası çocuklarını her gün  döverdi. Kemeriyle.  Gidecekleri tek kapı olan anneannesi de ayrılmıştı bu dünyadan. Şimdi de kardeşler birbirinden ayrılıyordu. Dokuz yaşında olup da bunları gören bir yürek, asla dokuz yaşında kalamıyordu. Harun, sorduklarında dokuz yaşında olduğunu söylese de aslında henüz dokuz yaşında bir çocuk olduğuna başta kendisi inanmıyordu.
 
Yetimhaneye geldiğinden beri iyice sessizleşen Harun, bazı çocukların halini çok garipsemişti. Kendisinden yaşça daha büyük, hoyrat, gaddar çocuklar vardı yetimhanede. Bu çocuklar, akla gelebilecek her şeyi yapacak cinstendi. Yetimhanedeki çocuklar içinde kendinden küçük çocuklara çok kötü davranıyordu kimi. Bir de başka bir kentteki yetimhaneden gelen yedi yaşındaki bir oğlan çocuğunun hali çok tuhaftı. Oğlan,  bir yetişkin görünce titremeye başlıyor ve kaçacak, saklanacak yer arıyordu. Sık sık da doktora gidiyordu o çocuk. O oğlanın başına çok kötü şeyler geldiği, o şeylerin çocuğun ruhi durumunu bozduğu çalınmıştı Harun’un kulağına.  
Çok korkmuştu Harun. Ne sığınabileceği biri vardı ne de kaçabileceği bir yer. Tek şey hissediyordu buraya geldiğinden beri; korku ve özlem.

Gün geçmiyordu ki tam donmak üzereyken çöpten bulunmuş, cami avlusuna bırakılmış, parkta ya da hastanede terk edilmiş bir bebek gelmiyor olsun yetimhaneye. O bebeklerden evlat edinilenler oluyordu. Harun, evlat edinilmenin fena bir şey olmayacağını, iyi insanlarca evlat edinilen  kimsesiz çocukların bir evde büyüyeceğini, “Anne, baba” diyebileceklerini, okula gidip okuyabileceklerini düşündükçe belki kendisini de evlat edinmek isteyen birileri çıkar diye hayaller kurmaya başlamıştı.  Ama hayal kurmaya fazla devam edemedi. Uzun zamandır yetimhanede kalan çocuklardan, evlat edinenlerin en fazla iki, üç yaşındaki bebekleri alıp kendilerine göre yetiştirdiklerini duyunca evlat edinilip hep istediği okuma hayalini gerçekleştirdikten sonra kardeşlerini bulup bir çatı altında toplama düşünü de kuramaz oldu. Bir ev. Tüm hayali bir evdi. İçinde şefkatli büyüklerin olduğu bir ev. Hepsi o kadar.
Annesi sağken evlerinin çorba koktuğu geldi aklına, hızlı hızlı yürürken. Kah tarhana kah şehriye kah yoğurt çorbası. Gecekondularının kapısından çıkınca her taraf nane, maydanoz, yeşil soğan ekiliydi annesinin elleriyle dikilmiş. O nanelerden de katardı annesi çorbaya. Tek patates yemeğini bilirlerdi çorba dışında. Bir de  pazarda sağa sola atılmış sebzelerden toplayıp yemek yaptığı olurdu annesinin. Ne toplayıp getirmişse pazardan onları atardı tencereye. Türlü gibi bir yemek çıkardı ortaya. Ayçiçek yağlı ve etsiz; ama olsun tadı tarhanadan da diğer çorbalardan da farklıydı. Sevinirlerdi kardeşleri başka tatta yemek yedikleri için. Harun artık çorba kokan evlerini özlüyordu tek. Yemekhanedeki koku, evlerinin mutfağındaki kokuya benzemiyordu.
Kimsesiz kalmanın onca çocuk içinde apaçık anlaşıldığı yerdi yetimhane. Her bir çocuk, oradaki her bir başka çocukta kendini görüyordu. Her çocuk ya babalarının annelerini öldürmesinden sonra gelmişti buraya ya da sağ da olsalar annenin de babanın da istemediği çocuklardı. Kimisi de anne ve baba kendilerine bile bakacak halde olmadıkları için bırakılmışlardı  yetimhaneye. Dokuz yaşında buraya gelen Harun, ev istiyordu. Anne kucağı istiyordu. Bir kol olsun onu saran, bir el olsun başını okşayan istiyordu. “Oğlum, evladım” denilsin istiyordu kendine. Aile, yuva  istiyordu. İmkansızı yani.

Duvardan atlar atlamaz hızlı hızlı yürümeye koyulduğundan beri on beş dakika geçmiş olmalıydı, kasabanın hemen karşısına kurulduğu mesire alanı olan tepeler gözüktüğüne göre. Mesire yerine geldiğinde biraz korktu. Hava karardığından ağaçların arasında tek başına yürümek onu ürküttü. Ama yürümesi gerekti. Tepenin üstüne çıkması gerekti. Karşıdaki evleri görebilmesi için.

Harun, tepenin üstüne çıktığında karşıdaki apartmanlara bakındı. Bazı apartmanların pencerelerinden  ışık sızmıyordu. Bir apartmanın her katında yanan ışıklar vardı. “Çırası yanıyor” denirdi lambası yanan evlere kendi evlerinde. Annesinin ölümünden sonra çıraları sönmüştü. Anneannesinin ölümünden sonra da hepten sönmüştü. Şimdi çırası yanan evlere bakarak giderecekti evine özlemini.

Çırası yanan evlerin çok olduğu apartmanı görecek şekilde oturdu tepede. Bir ağacın altına. Sırtını ağacın gövdesine dayadı. Gözlerini çırası yanan evlere dikti.

Bu sıcak yaz gününde akşam yemeğini balkonunda yiyordu kimisi. Tabak çatal şıkırtılarını duyuyordu Harun olduğu yerden. Acaba onlar da çorba mı içiyordu.

“Anne, pirzolamı bitirdim” diye şımarıkça seslenen oğluna “Aferin benin akıllı oğluma. Bir tane daha yersin di mi benim güzel oğlum” diyen sesleri duydukça içini çekti. Bazı evlerin açık balkon kapılarından televizyonda oynayan dizilerin, filmlerin, yarışların sesi Harun’un kulağına kadar geliyordu. Sinek girmesin diye balkon kapısını  örten tülü koparırcasına çekip bağıra çağıra bir içeri bir balkona koşturup haylazlık yapan çocukların seslerini işitiyordu Harun. Nasıl isterdi o çocukların yerinde olmayı. Kardeşleriyle  bir arada  olmayı.
Bazen yalancıktan ağlayan çocuk sesleri duyuluyordu çırası yanan evlerden. Anne, baba ya da evdeki bir büyük yetişiveriyordu hemen çocuğun yanına. “Ne olmuş benim güzel kızıma” diye kucakladıkları gibi nazlıyorlardı çocuğu. Ah şımartılmak, ah nazlanmak… Hiç bilmiyordu Harun bu duyguları. Oysa o da çocuktu. Ama bunları bilmeyen bir çocuktu. Bunları öğrenememiş bir çocuk, bunların değerini en iyi bilen çocuk demekti.

Bir balkonda henüz iki yaşında bile olmayan bebekleriyle çay içiyordu ev sahipleri misafirleriyle karşılıklı.  “On yıldan sonra bulduk biz yavrumuzu. Dile kolay. On yıl hasret çektik. Sonunda bulduk. O bizim sadece bebeğimiz değil; gözbebeğimiz”. “Bir tanemiz”. “Kıymetlimiz” diyen kadının gümbür gümbür sesi geliyordu. Annesi ha bire çocuğun ağzına bir şeyler tıkmaya çalışırken babası da agular gulalarla çocuğu hiç kendi haline bırakmıyordu.
Dört kardeşti Harunlar. Kıymetlisi oldukları; ama bunu ağzından hiç işitmedikleri, ağzından sadece babasına “ Dövme, vurma” gibi yalvarışlar duydukları annesinin yokluğunda hiç miydi o halde Harun şimdi. Belli ki kimsenin umurunda olmayınca hiç oluyordu çocuklar.

Çırası yanan  evlerde yemekler yenildi. Üstüne çaylar içildi. Karpuzlar, dondurmalar  da yenildi çaydan sonra.

Çırası yanan evlerin kimisinin balkon ışıkları sönerken Harun gövdesine yaslandığı ağacın altında uyuyakalmıştı.
*****
Yetimhaneden kaybolan çocuğu arıyordu herkes her yanda, sabahın erkeninde. Polisler, kasabalılar. Akşam yemeğinden beri haber alınamadığına göre şehir dışına kaçmış olabileceği geldi akıllara. Ama hiçbir otobüs şoförü böyle bir çocuğu hatırlamadı. Garajdan onu gören çıkmadı. Aramaya devam etti kasaba halkı da polis de dört bir yanda Harun’u.
*****
Harun, tam evlat edinildiğini görüyordu rüyasında, gün sökerken. Kocaman bir eve götürmüşlerdi onu. Kendisini kimin evlat edindiğini görememişti bir türlü. Ama sevinmişti bir evi olacak diye. Evin bir de köpeği vardı. Harun’u görünce hoplayıp zıplayarak havlamıştı.

Köpeğin sesi giderek yaklaştı. Hatta arttı. Birken üçe, beşe çıktı köpekler. Harun, rüyasından köpek ısırığıyla uyandı.

Geceleri tepelerde gezen köpekler kuşatmıştı Harun’un etrafını. Bağıracak gibi oldu. Ama dört bir yandan etrafını sarmış başıboş köpek sürüsü, yüzüne, bacağına, boynuna her yanına saldırıyordu.
*****
Gazeteler, sorunlu, konuşmadığı için asosyal olan bir çocuğun muhtemelen hırsızlık amacıyla girmek için evleri gözetlediği tepede köpeklerin saldırısı sonucunda öldüğünü yazıyordu Harun’un bulunmasının ertesi günü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.08.2014

@AcemiDemirci
Paylaş :

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Kanat sesi


Kuşundan kedisine, köpeğine yardıma muhtaç her canlıya elini uzatmakta hiç tereddüt etmeyen Sare Gülay Temren’e ithaftır.





Cumartesi filan dememiş saat yedide kalkmıştı küçük kızının iki gündür istediği gözlemeyle elmalı pastayı yapmak için. Onları yapmakla kalmayacak Ağustos ayının bu son günlerinde gök domatesle turşu da kuracaktı Gülay.

Gülay, kızının istediklerini hazırlayıp kahvaltı masasını kurduktan sonra lavabonun başına geçip gök domatesleri yıkamaya koyuldu.

Henüz olgunlaşmamış yemyeşil gök domateslerden birini yıkıyordu ki duyduğu kanat sesi ile gözlerini hava boşluğuna bakan mutfak penceresine çevirdi.

Yukardan aşağıya çivileme uçarcasına inen bir güvercin çaresizce kanat çırpıyordu hava boşluğunda. Gülay’ın ödü koptu güvercinin kanatlarına bir şey olacak diye. Güvercinin kanat sesleri hala duyulduğuna göre henüz zemine konmamış olmalıydı. Gülay, yüksekçe giriş katında oturduğundan ayak parmakları üzerinde kakıp hava boşluğuna bakınmaya başladı.

Bir dakika bile sürmedi kanat sesleri. Hava boşluğunun zeminine konmuş güvercin, uçmaya çalıştı yukarılara. Dimdik yükselemediğinden kanatları duvarlara çarptı.

Gülay, güvercini  görebilmek için hava boşluğuna bakan mutfak  penceresinden başını uzatıp  loş zeminde gözlerini gezdirdi. Güvercin, içine düştüğü hava boşluğundan nasıl çıkacağını bilemediğinden zeminde dolanıp duruyordu. Belli ki dimdik uçarak çıkabileceği bu dar alandan kurtulmanın yollarını arıyordu. Gülay’ın kendisine baktığını gören güvercin ürktü.  Zeminde saklanacak bir yer aradı. Saklanacak bir yer bulamayınca da duvarın dibine tüneyip boynunun içine çekti.

Gülay hemen erzak dolabını açıp kavanozlardan birini aldı. Kavanozdaki iri taneli bulgurun tamamını mutfak lavabosunun önündeki açık pencereden hava boşluğuna boşalttı.

Güvercin susamış da olabilirdi. Suyu nasıl verecekti. Boş plastik bir kaba su koysa kabı zemine indirmesi gerekirdi. Hava boşluğunun zemini ile mutfak penceresi arası hayli yüksekti. İnemezdi o yüzden zemine. Su dolu plastik kabı zemine atsa, bu kez sular dökülürdü.

“Belki uçar, çıkar buradan” diye düşündü Gülay. Parmakları üzerinde yükselip pencereden iyice abanarak hava boşluğuna doğru sarktı. Güvercin, attığı bulgurları yemeye koyulmuştu.

Güvercinin hava boşluğundan bir an önce çıkıp yuvasına belki de yavrularının yanına dönmesi gerektiği aklına gelince Gülay, güvercini hava boşluğundan nasıl çıkarabileceğini düşünmeye başladı. Hava boşluğuna inemezdi. Atlanamayacak kadar yüksekti hava boşluğu. İple de sarkamazdı. Pencereden iple yüksek bir merdiven sarkıtılabilirse ancak öyle inilebileceğinden başka bir yol gelmeyince aklına doğruca kapıcının oturduğu daireye  gidip kapısını çaldı.
 
Üzerinde pijaması, Pazar günü rehavetiyle kapıyı açan kapıcı, bu saatte kendisini rahatsız eden Gülay’a ters ters baktı. Sonra da “Buyur” dedi.

Gülay, “Hava boşluğuna bir güvercin düştü, çıkamıyor. Sen daha iyi biliyorsun ki hava boşluğu bir güvercinin uçması için çok dar. Oradan bir çıkarıversen güvercini”,  dedi.

Kapıcı önce çenesini sonra başını kaşıdıktan sonra;
-İyi diyon da hava boşluğuna nasıl inecem. Bir adam bulmak lazım. Yüz liraya filan çıkarırlar kuşu oradan.

Gülay, kapıcının güvercini kurtarmak için açık açık yüz lira isteyemediğini; ama eline yüz lira verirse çıkaracağını anladı. Neredeyse “Tamam yüz lirayı sana vereyim de güvercini oradan çıkar tek” diyecekti ki  cüzdanında yüz lira olmadığı aklına geldi. Yine de emin olmak için eve gitti, hemen çantasını açıp cüzdanına baktı. Tam hatırladığı gibiydi cüzdanındaki parası. Yirmi liraydı. Ay başına bir gün kalmışken cüzdanında yüz lira ne gezerdi.

Mutfağa gidip pencereyi açarak beline kadar hava boşluğuna sarktı. Güvercin kanatlarını çırpıp uçmaya çalışıyor biraz havalanıp yere konuyordu. Dimdik havalanıp uçabilse çıkacaktı bu dar yerden; ama güvercin de bunu yapamıyordu. Gülay, pencereyi kapatırken güvercinin kanat sesleri hala içeri doluyordu.

Aklına itfaiyeyi aramak geldi. Hemen telefona koştu. Numarayı çevirdi. İtfaiyeye hava boşluğunda bir güvercin olduğunu ve oradan bir türlü çıkamadığını anlatıp yardıma gelmelerini istedi. Adresini yazdırdı.

Sokağa giren itfaiye aracının sirenini duyan  sokak halkı, pencereye üşüştü. Apartmanda yangın var zannetti apartmandakiler de. Karşı apartmandakiler de  mahallede yangın var sanıp evlerine de sıçrayabileceği korkusuyla kendilerini  dışarı attılar.

İtfaiyeciler, güvercini yakalayıp yukarı çekmek  için kıskaca benzer metalden bir şeyi hava boşluğuna salladılar. Güvercin, kaçmaya çalıştı her seferinde. Bazen uçmak için kanat çırpıyor biraz havalanıyor; ama duvarlardan birine çarpıp yere düşüyordu. İyice sersemlemişti güvercin.

Sonunda itfaiyeciler güvercini kıskaçla yakaladılar. Yavaş yavaş yukarıya çekerken kıskaçtan kurtuluverdi güvercin. Düşerken kanatlarını çırptı, zemine kondu.

Bir kez daha kıskaçla yakaladıklarında bu kez kıskacı deminki kadar gevşek tutmadılar. Biraz daha sıktılar ki güvercin düşmesin, yukarı kolayca çekebilsinler diye.

Güvercini kıskaçla yakalayıp hemencecik yukarı çeken itfaiyeciler de Gülay da sevinçle çığlık attılar. Güvercin kurtulmuştu sonunda hava boşluğundan.

Kendisini yukarı çeken boynundaki kıskaç açılırken güvercinin gözleri kapanıyordu. Gülay, güvercini itfaiyecinin ellerinden aldı. Güvercinin boynu yana düşüverdi. Gözleri de kapalıydı.

Gülay’ın sevinci birdenbire söndü. Güvercini yere bıraktı. Güvercin sırtüstü düşüverdi ayakları havaya gelerek.

Güvercin kurtarılmış; ama ölmüştü.

Gülay, gözlerinden akan yaşları silerken  “Kuş kadar canı var derler. Doğruymuş” diyebildi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.12.2013, 12:00

Paylaş :

“Çırası yanan evlere karşı” adlı çalışmama;


http://www.kadinhaberleri.com/cirasi-yanan-evlere-karsi-makale,390.html
linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.



@AcemiDemirci
Paylaş :

17 Ağustos 2014 Pazar

Matruşka Dünyalar

Bu yazımda, çok Sevgili Arkadaşım, Kardeşim Yulia’nın bana hediyesi olan matruşka bebekleri  ve hemen yanı başımızda yaşayan, yavrularını büyüten; ama devamları bir avcının, bir haylaz çocuğun elindeki sapanın insafına kalmış keklikleri ve yavrularını seçtim. Yan yana yaşayan; oysa apayrı hayatlar içinde, her birimizin matruşkanın içindeki bebeklerden biri olduğumuz canlılardan kekliklerin resimlerini de bu sabah çektim.

Bakıyorsun  gözünü çevirip etrafa, tek bir dünya var. Tek. Sayısal değeri bir.

Bir kez de dünyaya bakıyorsun bu kez gözünü açıp. Tek dünyada ne çok dünya var. İç içe. İrili ufaklı. Birbirine geçmiş halde; ama birbiriyle hiç ilgisi olmayan. Tek dünyanın çok dünyaları bir arada yaşarlar da birlikte yaşayamazlar. Ne biri diğerinin ne de öteki berikinin dünyasında yaşayamaz. Tüm dünyaların koynunda barındığı o tek dünyanın katmanıdır, katranıdır onca ayrı dünya. Tek bir bağırda.  O tek dünyanın dağlarında. Sularında. Kentlerinde, köylerinde.

Dünya bu… Karanlıkta kömürlerin arasında saklanmış  elmas gibi ışıyan, kimsenin mehtaplı bir gecede oturup da parmağıyla göstere göstere saymaya kalkışamayacağı, hadi kalkışsa da sayamayacağı göğün onca yıldızından biri. Yıldızların mavisi. Maviliği, suyundan. Yeşilliği, oksijeninden. Karası, içinde neler neler saklı, dışına ağaçlar, çiçekler  doğuran toprağından. Evrende ışıltılı bir nokta sadece. Bizim gözümüzde koskoca dünya ama.

Dünyanın altı üstü hayat. Suyunun derini, güneş ışığının erişemediği okyanusun dibi, hayat. Ta göbeğinde cayır cayır yanan alevler, ateşten nehirler oluşturan başka bir hayat. Onca yıl susmuş sonunda dünya öksürdüğünde zirve çanaklarından yani kraterlerden lavdan ırmaklarla konuşmuş yanardağlar, dilsiz bir dünya. Okyanuslar dolusu suyu olan dünyanın ateşten dünyası o dünya. Suda bile yanan dünya üstelik.



Uzayıp giden gecelerinin soğuğuna dayanılmazken gündüz sıcağında susuzluktan karaka karaka can verilen çöller, kupkuru, sapsarı bir dünya. Susuz çöllerin bitimindeki denizler bambaşka dünya. Kıpırtılı, köpüklü, kopkoyu maviden suların dünyası.

Dünyanın bunca  dünyasının içlerinde de alt dünyalar var.  Suyun altı, başlı başına bir dünyayken suyun altındaki her bir canlının apayrı kendi dünyaları var. Onların dünyası da birbirine benzemez, biri diğerinin dünyasında edemez, barınamaz.

Balığın dünyası, kerevitin, yengecin, balinanın dünyası, yosunun, deniz kaplumbağasının, yunusun, mercanın, içinde inciden hazineler saklayan istiridyelerin, su kuşlarının dünyası iç içe olsa da  hiç biri, bir diğerinin içinde değil; ama her biri dip dibe, yan yana. 

Orman, yeşil dünya. Balta değene kadar. Balta, bambaşka bir dünya. Ormanın cehennemi. Kibrit ile birlikte.


Orman dünyasında envai tür dünya barınır ağaç kovuklarında, dallarda, ağaç kabuklarının altında, toprağın altına oyulan karınca yollarında, toprağın üstünde höyük gibi yükselen kermit kolonilerinde.

Derelerin dünyası, şırıltılı bir dünyadır. Ama tek bir çakıl taşını yerinden oynatsanız o taşın altında sürüp gitmekte olan bir dünyayı bozarsınız. Mikroskobiğinden gözle görünürüne yaşamlar sürmektedir sularda. Alabalıkların dünyası değildir sadece dereler. Kurbağaların, kenarlardaki sazların, su terelerinin her birinin dünyasının ince, akıp giden yoludur çaylar, nehirler.

Dağlar, esintili dünyadır. Görüşün tepeden olduğu, tırmanmadan ulaşılamayan dünyalardır. Eteklerindeki hayat türlü türlü iken  zirvelerdeki dünya sayısı tek tüktür. Dağların kokusu, havası, bulutu, sisi o dünyanın resmedilesi güzelliğidir. Dağlar, dünyanın doruklarıdır.

Dağların yaban dünyasında kaç dünya yaşar, kaç… En tepelerde yaşayan kartalından, tırmanıcıların en gözüpeki keçilerden, kaya çatlaklarının konukları çeşit çeşit kertenkelelere kadar.  Dağlar, iki bin metreye kadar yeşilken iki bin metreden sonrası ağaçsız kalır; ama dünyasız kalmaz. Biraz daha az çeşidi olsa da en zirvelere kadar dünyalar barındırır içinde. Kartalların dünyası yükseklere kuruludur.

Kentler ayrı birer dünyadır, kasabalar, köyler ayrı birer dünya. Doğusu, kuzeyi, batısı, güneyi ayrı ayrı dünyadır. Kimi kentler dolmuş taşmıştır. Dünyayı da küstürürler bu dolup taşmışlıkla. Başta kendilerini sonra dünyayı zehirler bu kentler onca kalabalığın çöpüyle, egzozuyla, kiriyle, atığıyla. Deniz kenarlarındaki kentlerin kirlenmişliklerini denizler de temizleyemez, onca suyu varken. Denizler de kirlenmiştir zira. Balıkların dünyası biter o sularda. Karabatakların hatta kaplumbağalar ile yunusların. Kent büyüdükçe, kentin dünyası kara deliğe düşer.

Böyle kentleri görmüşlüğümüz vardır. İzmit böyle bir kent mesela. İzmir de artık neredeyse böyle bir kent. Sanayi kentiyse eğer bir kent, o kentin havası, suyu, denizi, deresi ilk safiyetinde kalmaz. Katıklıdır her şeyi. Zehirlisinden.

İzmir’e girerken daha, şehrin üstünü kaplayan kirli hava karşılar gelenleri. Bir de kötü kokar ki o hava. Nasıl kokmasın, vaktinde zeytin dikili yerlerin üzerleri irili ufaklı sanayi olmuş çıkmış. Kim var kim yok, hangi iş açılacak bir kente doluşmuş. Kentin de bünyesi var, bağışıklık sistemi var. Darası var. Ne bünye dayanmış ne de bağışıklık sistemi kalmış tıklım tıkış olmuş kentlerde. Darası dolmuş taşmış. Daralmış.
 
Tek dumandan değil İzmir’de kirlilik. Işıktan da. Işıklar da göğü kirletir.  Şehrin ışıkları parladıkça  gök buğulu gözükür. Yıldızlar silik silik ışıldar. Ne takım yıldızlar şeçilir açık açık ne de kutup yıldızı. Silik, bulanık, leke halinde gözükürler puslu İzmir göğünde yıldızlar. Ama Muş’ta öyle mi? Hani nüfusunun  çoğunun İzmir’de yaşadığı o kent.

Muş, dağların, nehirlerin şehri. Hem de ne nehir; dümdüz de akmıyor, kıvrıla kıvrıla. Kıvrımları uzun mu uzun. Yani ip gibi aksa bir tarlayı sulayacakken onca uzun kıvrımla binlerce tarlayı suluyor. Havadan bakmaya doyum olmuyor Karasu’nun kıvrımlı akışına.

Bir ana cadde, iki de hatırı sayılır caddeden oluşuyor Muş. Sakin ve henüz kirlenmemiş. Havası puslanmamış. Trafik sorunu, park sorunu nedir hiç bilmiyor. Olsa olsa tek dertleri var oralıların, şehirden yana elbet, o da soğuk. Oysa soğuğun, karın buzun  olmaması asıl dert şimdi, bir kentte. Karın buzun olduğu kentler, suyu olan kentler demek. Yağış alan kentler demek. Tarladaki ürünün susuzluktan kurumaması, bağa bahçeye bahar yağmurunun düşmesi demek kar da buz da. Barajın dolması demek. İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde yaşayanların gözleri gibi gözlerin Temmuzla birlikte baraj suyu seviyesinde olmaması demek. Yazın Ağustosta kurumuş barajlardan evlere su gelmeyince alışveriş yerlerindeki, bakkallardaki şişe sularının kapılıp, bulaşıkların, ellerin markalı sularla yıkanmaması demek. Su, hayat demek. Susuz metropollerdeki hayat nasıl olacak? Susuz kentler ağzına kadar dolup, sulu şehirlerden oralara akın akın kayılırken?
 
Muş’ta bir gökyüzü var ki… Havayı kirleten sanayinin, göğü pusa bürüyen şehir ışıklarının  olmadığı Muş’ta tarihi köprüye gidip başınızı yukarı kaldırdığınızda göğün siyahını görüyorsunuz. Ankara’dan, İzmir’den böyle siyah gözükmez gecenin bir yarısında gök. Metropollerde pusludur gökyüzü, grimsi siyahtır geceleri o yüzden yıldızlar öyle çabalar ki ışıkları hiç olmazsa kirli bir benek gibi gözükebilsin diye. Muş’ta yıldızlar, bilmem kaç karatlık gülümsüyor simsiyah gökten.
 
Muş’ta geceleyin başınızı kaldırıp göğe baktığınızda zifiri karanlığı ve o zifiri karanlık kadifeye gömülmüş gibi duran elmasları kıskandıracak ışıltıyla yanan yıldızları görüyorsunuz. Meğer göğe oradan bakılınca yıldızlar ne kadar büyük görünüyormuş. Her biri Kaşıkçı elması sanki. Meğer yıldızlar nasıl parlakmış! Takım yıldızlar nasıl da açık seçikmiş meğer! Büyük ayı, küçük ayı nasıl da belirgin aynı gökte; ama ayrı şehirde. Gök, gök gibi Muş’ta. Yıldız, yıldız gibi. Kirlenmemişlik işte bu. Kirlenmişlik, bitmişlik ile eşanlamlı.

Gökteki yıldızlar ne kadar birbirine uzaksa, tek bir dünyamızda  aynı apartmanda otursalar da  birbirine yıldızlar gibi fersah fersah uzak olan insanların dünyaları da birbirine hiç benzemez. Her dünyanın katmanları farklı. Oksijeni az ya da çok. Kiminin zehirli gazı çok. Kimisi mavi. Kimisi Mars yüzeyi gibi çorak. Kimisi de ay gibi sırlarla dolu. Yakın sanırız ayı dünyaya, her gün gördüğümüzdür; ama kimi insanların dünyalarının ay gibi, bilmediğimiz başka dünyalar gibi çözülememiş nice sırları vardır.
 
İnsanların her biri de ayrı bir dünya aslında. Herkes kendi dünyasındadır, herkesin dünyası kendinedir. Başka bir dünya tanımaz çoğu kişi. Başka dünyalara dünyasını kapamıştır. Kapıları da sıkı sıkı kilit altındadır. Başka dünya tanımayanlar, tek bir dünya tanırlar iyisiyle kötüsüyle. Eğrisiyle doğrusuyla. Yalanıyla yanlışıyla.  Kendi dünyalarını.


Tek dünya tanımak, dışarıdaki o tek bir dünyanın içinde matruşka bebekler gibi iç içe geçmiş yaratılan türü sayısınca, hatta yaratılan sayısında dünyanın tümünü eliyle itip kendi dünyasını tanımak fakirliğidir. O tek fakir dünya, sadece etrafı kuşatmaz. Kafanın içindedir. Yani dünyası, kafasının içindekidir o ayrı ayrı sürüsüyle dünyaların da olduğunun farkında olmayanların. Ya da farkında olup da farkındaymış gibi davranmayıp bu olgunluğa, erdeme kavuşmak hevesinde olmayanların. Tek kişilik, tek olguluk fakir dünyalarında kafalarının içindekiyle yaşarlar tek yöne doğru. 

Tek kalmaktır o dünyaların sonu her ne kadar önünde sonunda o tekliği hissedecek olsalar da. Başlarda onca başka dünyaya karşı dursalar da. Oysa dünyaya karşı konulabilir mi? Her şey sakinken belki,  tamam da… Ya dünya homurdanırsa deprem deprem? Ya kükrerse yanardağ ağızlarından? Ya dalga olup gelirse açık denizlerden? Ya suyunu çekerse bereketli ovalardan? Mavi dünyanın bu haşmetine nasıl karşı koyacak öteki dünyalardan habersiz, kendi kabuğundaki  fakir dünyalar?

Kapısı kapalı bile değil hiç kapısı olmayan fanustan dünyalıların sonu, o dünyada boğulmaktır. Havasızlıktan. Soluk alamamaktan.

Tarzlardır insanların dünyasında o dünyanın surları, kaleleri, zirveleri. Hiç kimsenin yediği içtiği, lafı sözü başkasının lafına sözüne, inancına, yaşamına, osuna busuna benzemez. Benzemez; çünkü Allah öyle yaratmış. Beş parmağın beşi bir mi?

Her birinin kendi dünyası olan insanların fikirleri başka başkadır. Görüşleri de başka başka. Ama hepsi insandır. Ayrı ayrı dünyalarıyla,  o tek aynı dünyada yaşamaktadırlar.

İlk bakışta tek; ama gören göze o teklikte sayısız çoklukta, kabuğu yeryüzü olan bir matruşka bebek iç içeliğinde yaşamaktadır insanından ormanına, denizinden dağına her renkten, türden, havası farklı bileşimden oluşan dünyalar. Kokusu başkadır bir dünyanın, rengi farklıdır bir diğerinin. Ne kardeş kardeşe benzer ne insan insana. Fikirleri de benzemez birbirine benzemeyen insanların, halleri tavırları da. Erdem, benzemeyen her şeyin tek bir dünyada; ama ayrı dünyalar olduğunu bilmekte. Kabullenmekte. Kimsenin bir başka dünyayı kendi dünyasına benzemesi için zorlamamasında. Ayrı dünyaları da sevmekte. Hoş görmekte. Saygı göstermekte. Çünkü hepsini Allah yarattı.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.08.2014


 Acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci