11 Ekim 2014 Cumartesi

Tek edilmiş bir evin dokunaklı öyküsü

Evlerin de öyküleri vardır. Sessiz; ama görsel. Evler, öykülerini sözle anlatamazlar kulaklara. Önce dışları, sonra içleri anlatır gözlere terk edilmişliklerini. İçleri de dışları da dökülürken hiç el sürülmemişliklerini. Salaş hale gelmelerine sahiplerince göz yumulmuşluklarını.Sahipleri tarafından ne kadar umursanıp umursanmadıklarını. Sahiplerinin o eve kaç zamanda bir uğradıklarını görüntüleriyle anlatırlar evler. Boyalarıyla, pencere cilalarıyla. Pergoleleriyle.
Bahçede kum yığılı onarım için. Çatı zaten yok gibiydi. Bu yüzden yere indirildi.

 Terk edilmiş, sahiplerince değil onarımdan geçirilmek yirmi yılda ancak üç beş kez gelip yoklanmış, damı akıyor mu, neresi yıkılmış, daha yüksekte olan bahçe duvarı daha alçakta olan yan eve doğru kaymış mı diye hiç meraklanılmamış evler zamanla köhneleşir, harabeye dönüşür. Her gelen geçen, en önce de bitişik komşular şikayetçidir yıllardır bu terk edilmişlikten, ilgisizlikten. Görüntü olarak da aykırı kaçar salaşlığı diğer bakımlı, her yıl elden geçen evler arasında.

Hem de deprem bölgesindeki bir evin hiç bakılmaksızın öylece terk edilmesi, aklı eren, okuma yazması olan her kişi tarafından tehlikeli bile bulunur ilk anda. Bir de okumuşlar nasıl bulabilir acaba böyle bir terk edilmişliği? Fizik kurallarına göre mesela? Yoksa kendilerinin duyarsızlığına hiç bakmadan sadece tüm sorumluluğunu başkalarının omuzlarına yıktıkları  eve mi söylenirler, "durduk yerde yıpranıyor, eskiyor da başına iş açıyor" diye. Oysa o ev zaten başkalarının başına senelerdir açılmış işken, dertken. Ve… Hiç evin gözyaşlarını gördüler mi acaba? Yani şarıl şarıl akan, kevgire dönmüş damını?

Temeli seksenlerin başında atılarak yapımına başlanmış evler, ancak  doksan yılında oturulmaya başlanıncaya kadar çoğu boş kaldığından mesela diyelim ki Çeşme gibi bir yerin  rüzgarında, fırtınasında, kış neminde olabildiğince yıpranmış haldedir elbette. Sahiplerince en az on beş yıldır hiiiiç aranıp sorulmamış, on beş yıl öncesinde de öylesine turistik ziyaretler gibi ziyaretlerle  görülüp iki, üç dakikalığına dışarıdan bakılıp gidilmiş evler, hiçbir zaman bakımlı ev görünümünde olamazlar. Sahipleri ne ekerse onu biçeceğinden elbette. Sahiplerinin onlarla ne kadar ilgilendiğini veya ilgilenmediğini evlerin dışları da içleri de haykırır. Sesini, sahipleri duymaz, aslında duymamazlıktan gelir, o başka.

Üstelik de elli liradan biraz daha fazla aidatı olan bu evler, bir de yalnızca o aidat karşılığında –ki sahipleri için bu para oldukça komik bir paradır, paradan bile değildir-,  tek o aidat kiracı tarafından verilsin diye kiralanırlar sonunda.

Oturulabilir olması için çok emek ve masraf gereken evlerin önündeki ilk malzemeler.
Otuz yıldır olduğu gibi bırakılmış, diyelim ki mesela Çeşme gibi bir yerin  fırtınasının kırdığı, savurttuğu kiremitlerinin yerine tek bir yenisi konulmadığından hatta sörf yapılmasına izin veren o hırçın rüzgar çatı kapağını uçurduğundan içeri çağlayanlar gibi yağmur suyunun aktığı dam,  süzgece dönmüştür. Damın  kalasları çürümüştür. Çatıda tuğla kalmadığından dam, artık yağmur suyunu tutan bir havuza dönüşmüştür. İyi, duyarlı, ilgili ve sorumlu bir ev sahibinin bu havuz problemini bir çırpıda çözmesi beklenirken ha deyince kaç saatlik uçak yolculuklarına bana mısın demeyen evin sahipleri,  kalkıp bir saat bile tutmayan yolculukla şurdan şuraya kendi evine bakmaya gelmez. O gelmemek, ev sahibinin nasıl bir ev sahibi olduğunu kendi davranışlarıyla açık açık tanımlamasıdır… "El, elin eşeğini türkü söyleye söyle çığırır” ata sözünü bilmezmiş gibi evinin tüm sorumluluğun yabancılara yıkar. Ama gel gör ki eller arar eşeği de, sahibi türkü çığıra durur. Nasıl olsa eşeğini arayanlar, eşek yüküyle yükü kendileri yerine taşıyanlar vardır. Ve kendisi parmağını bile oynatmadan, elini cebine hiç atmadan eşeğini arayanlardan evini en üst kaliteye çıkarmasını bekler. Henüz bunun nasıl gerçekleşebildiğini bulan kimse yok sanırım. Para dökmeden, zaman harcamadan, emek vermeden  yıkıntıya dönüşmüş bir ev, nasıl bakımlı ve pırıl pırıl olabilir bilen varsa bana da anlatabilir mi?


Yine de zaman zaman oturan kiracıların bakımlarına rağmen sıvası dökülmüş, pencerelerinin camı kırılmış, içi harap, doğramaları çürümüş, damı  da çürümüş ve bu yüzden indirilmiş ev!
Hiç ilgi görmeyince  böylesine salaş, harabe, altyapısına kadar yıkık dökük, banyosu dört duvar, tüm katlardaki lavabolar kırılmış, soğuğun, yağmurun hep içerde olduğu evlerde yalnızca bir aidat karşılığı kimler oturabilir? Okula, alışveriş yerine de hayli uzakken böyle bir ev. Orman içindeyken. Memurlar mı oturur? Ya da benzeri meslek grupları mı? İş adamları mı? Sanatçılar mı? Kesinlikle onlar oturmaz. Oturamaz. Oturulacak bir yanı kalmamış, yıkılmak üzere, dört duvardan ibaret bir evde otursa otursa çok mecbur kalanlar arasından ancak o evi ele güne muhtaç olmadan, inşaatçılara para vermeden kendi eliyle onarıp bir nebze de olsa oturulacak hale getirebilenler oturur. Bunu ilkokula giden bir çocuk bile kolayca idrak edebilir.

Kendi adlarına, kendi yerlerine birilerinin eli değsin ve sanki hokus pokus değmişcesine  evleri yepyeni, şıkır şıkır olsun isteyen sorumsuz ev sahipleri hiçbir zaman doğrudan iletişime geçmezler evlerinin yükünü yıktıkları kişilerle. Aracıları vardır. Çenebaz, işini bilir. İşine geldiği gibi konuşan. En yakınlarıdır onlar da. O aracılarla iletişim sağlanır. Bazen o aracılar da yine en yakınlarını, kardeşlerini, yeğenlerini  rica minnet alıp gelirler evleri göstermeye, yanlarında sıkı bir usta ile. Usta, yıkılmakta olan eve şöyle bir bakar.  Önce “Bu evin sahipleri yaşıyor mu, hayatta mı”, diye sorduktan sonra  “Bunun evlik hali kalmamış, yıkıp yeniden yapılsa daha sağlam olur, daha da ucuza gelir” der. Ve evin bakımının, elden geçirilmesinin, oturulabilecek hale gelmesinin kaça mal olacağını hesaplar.
Boyalı olan kiracılı ev. Diğerinin çatısı çoktan indirilmiş. Çünkü çatı, kevgire dönmüş.

Şimdiye kadar hiç para harcanıp sahibince bir dış sıvası bile yapılmamış eve çıkan maliyet hesabından da hoşlanmaz ev sahibi. Usta, sinirli bir şekilde ayrılır, bir gün kendisini avara ettikleri, iş yapacağım diye geldiği burada bir de işinden geri kaldığını söylene söylene gider.

Ustanın gidişinden diyelim ki mesela yedi, sekiz sene sonra ev hala ustalara hasretken şükürler olsun ki satılabilir.

Daha tadilatın başında  yığılan malzemeler.
Ama bu rahatlamayı evin tüm sıkıntısını, sahiplerinin her kaprisini ve huysuzluğunu çekmiş yaşlı  ve sağlığı hayli bozuk insan göremeyebilir. O yaşlı insanla birlikte hem salaş evin kahrının  hem de yaşlı insanın hastalığının üstesinden gelmeye çalışan yaşlı insanın evlatları da çok sıkıntıya düşer. Öyle ki sahibinin sahiplenmediği tüm sıkıntısı üstlerine yıkılan evin satılması için dua etmektedirler, Başlarından gitse de kurtulsalar diye.

Öykülere çok düşkünüm. Böyle bir öykü biliyorum. Kaçırılmayacak bir öykü olduğundan bu terk edilmiş, sahibince ne aranmış ne sorulmuş; ama evin her türlü sorumluluğu sağlığı bozuk ve yaşlı kişilerin başına atılarak onlardan bu evi hem aidatı karşılığında kiraya vermeleri istenmiş hem de o evi kiralayanların evi, etrafındaki diğer bakımlı, her sene tonla para dökülen, her an sahiplerinin eli üzerinde olduğundan  pırıl pırıl, sağı solu tertemiz ve dış görüntüsü de içi de elbette bambaşka diğer komşu evlerin görkemine getirmeleri beklenir. Bu beklenti akıl karı mıdır? Aklıselim midir? Bekleyen, beklentisinin gerçekleşebileceğine inanırsa ne kadar akılcı bir beklentisi vardır? Ne kadar pozitif bir bakıştır bu beklentiyle bakmak?  "Aç tavuk kendini rüyasında darı ambarında görürmüş" ata sözünü hatırlatmaz mı bu beklenti, bu hayalperest yaklaşım? Diğer ev sahipleri nasıl olmuş da düşünememiş acaba bu fikri de kendileri de diğer çalışanlarla birlikte her sene  işçi gibi çalışmış evinin onarımlarında.

Kiracının boyayıp bir de onardığı damın onarım görmüş hali!
Kaçan balık büyük olurmuş. Senelerdir omuzlarına, sırtlarına salaş evin her türlü angaryası yüklenmiş, artık yaşlı, çok ciddi sağlık sorunu olan kişiler, sırf hatır kıymet bildiklerinden hatır için katlandıkları çileden ancak o evlerin satılmasıyla kurtulabilirmiş. O, sahibinin bakmadığı evlere gıkını çıkarmadan katlanan yaşlılar ölene kadar da o yükü taşırmış meğer. Üstelik evin sahiplerinin büyükleri, “Sırf aidat karşılığı  evi birisine kiralamalarını" isterken sonradan kiracıyı beğenmeyip, dediklerini inkar edermiş meğer… “Sen böyle dedin ama telefonda, her geldiğinde" diye hatırlatıldığında da ‘Şimdi onları karıştırma’ diye üste çıkarmış lafazanlar meğer… Yaşlı ve yürüyemeyecek kadar ciddi sorunları bulunan angaryaya sokulmuş kişiler  buna rağmen hala hatır sayarmış … İnsanlık dersi gibi…

Bahçe bile alamamış ilk günden gelen ilk malzemeleri.
Sahiplerinin bakmadığı evlere bakanlar, katlandıkları, göğüsledikleri  tüm sıkıntılar için sıradan bir teşekkürü çooook başka şekilde duyarlar. İnsan oğlu işte. Çiğ süt emmiş derler…

Baş ağrıtmaktan öteye gidemeyen  salaş evin sahiplerinin, bir aidat karşılığı oturmasını istedikleri kiracılarının eve yaptıkları bakımlardan da asla memnun kalmazlarmış ev sahipleri... Bu yüzden böyle evler satıldığında en derinden “Ohhh” çekenler, senelerdir o evin angaryasıyla prangaya vurulanlar olurmuş...  Çok ciddi sağlık sorunları nedeniyle istediği gibi hareket edemeyen yaşlı ve güzel bir insan, kendi eviyle bile baş edemezken bir de sorumsuz ve üşengeç ev sahibi, kendi salaş evini sarar bu güzel insanın başına. Evin asıl sıkıntısını sahibinin de yerine çeken yaşlı ve sağlığı bozuk kişi, son nefesine kadar "oh" değil evin angaryasını ve sahiplerinin kaprislerini çekermiş meğer... Nasıl bir çağdaşlık ya da çağ dışılıksa bu?

Ev sahiplerinin  hiç ilgilenmediği ve beş kuruş bile harcamadığı; ama başkalarının köşke dönüştürmesini beklediği salaş bir ev  için  tek kurtuluş, el değiştirmesi, böylece  kendisini sahiplenecek bir yeni ev sahibine sahip olmasıdır. Yirmi yıl sonra bu olduğunda  evi alanlar,  daha ilk günden evi  sanki yeniden yaparmışcasına tek tuğlası kalmamış, yağmuru oluk oluk içeri akıtan, kalasları çürümüş damını tümden söküp atar, yere indirir. Ev, çatısız kalır sağlam bir çatısı olması için bundan sonra.

Daha ilk onarım gününde gelen malzemeler. Onarım bitene kadar ne malzeme yiyecek  bu tadilat.
Lavaboları çoktan kırılmış, banyosu artık – dört duvardan ibaret,  merdivenleri çıplak, tarabzansız, bahçesi diken dolu, çam doğrama pencere ve kapılar artık sadece çıra olarak hizmet verebilecek haldedir evin yeni sahiplerince alındığındaki hali.  Badana boya hak getire eve çoook sevecen, ona ev gibi davranarak yaklaşmak, evin onarımına damından başlamakla olur.  Ev sahibi bilinci, sorumluluğu ve ciddiyeti, damdan başlar. Temelden başlar.  Ve bilinen tüm ev sahipleri,  evinin işlerini kimselere yüklemez. Kendi yapar. Ortaya çıkan sonucu da ancak bu şekilde beğenme ya da beğenmeme hakkı olabilir.
Yirmi yıldır unutulan ve yükü yaşlı ve hasta bir insana yüklenen evin hali.

Sadece bir aylık izinleri süresince neredeyse gece bile çalışarak evi yeniden ayağa kaldırmak ve bahçesinden, balkonundan, terasından üç adalı manzara izleme keyfi ancak oturulabilecek bahçe, balkon olduğunda gerçekleşebilir. Arkada Sakız Adası, önde iki Türk adası, deniz manzarasına kadar dört yanı orman  çevrili evin keyfini sürebilmek için elbette önce o evin keyfi sürülebilir halde olması gerekir. 

Bakılan, onarılan, çatısı da temeli de sağlam evler, sevinç saçan evlerdir. Böyle bir evin sevince bürünmesi aslında en çok o evin yıkık dökük, harabeye dönüşmüş ve ev sahiplerince el sürülmediği zamanlarda sorumluluğunu, külfetini, sorunlarını yüklenmişlerin sevinci olur. Kimisi bu sevinci tadamadan, omuzlarında o sorunla ve kulaklarında teşekkürden çok başka, kaba sözcüklerle  göçmüştür dünyadan!
Kiracılı ev boyalı ve doğramaları cilalı. Ama yanındakinin çatısı filan kalmamış. Daha onarım başlar başlamaz yığılan malzemeler bile anlatıyor evin halini.. Her gün defalarca malzeme alınmaya gidiliyordu tadilat için.

Öyle ki evin sevincini resimlerle yaşatmak, öksüz bırakılmış bir eve ait bu öyküyü sözcükler kadar resimlerle de anlatmak görev bilinecek bir durumdur. Kulaklara küpe olsun diye.  Herkes evine sahip çıksın, eğer sahip çıkmıyorlarsa evlerinin sorumluluğunu, sorunlarını üstelik de hali olsa kendisine bakacak insanlara yüklemesin diye. Ders olsun herkese diye. Hangi ders mi? Kim ne ad koyarsa koysun. Fizik mi olur, kimya mı, edebiyat mı ben karışmayayım. Ama “insanlık” diyenlerle hemfikirim.
İkiz evlerden yıkılmayan ve kiracısı olduğundan daha bakımlı olan.

İşte sahibinin sadece tapuda sahip olduğu; ama hiçbir zaman sahiplenmediği bir evin tüm yükünü, sorunlarını senelerce tek bir laf etmeden, hayıflanmadan üstelik sahiplerinin tüm kaprisleriyle birlikte  göğüslendiği bir evin yeni sahiplerince sahiplenilmesinin öyküsü…

Ne terk edilmiş ne de  viraneye dönmemişken daha geçenlerde gayet bakımlı, her şeyi yerinde bir ev olarak satılmış komşu bir evin yüz elli  bin lira harcanarak bambaşka bir çehreye sokulmuş olması, evini kendisi salaş hale getirip de yaşlı ve hastalar ile bir aidat bedeline oturacaklardan köşke dönüştürmesini isteyenlerin yaman çelişkisini  ne güzel anlatmaktadır. Bu yaman çelişki, sadece salaş bir evin öyküsü değildir.  
Yani,“Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur”un öyküsüdür.
Yani, “Evden usanırsan boyat; Attan usanırsan sat”ın öyküsüdür.
Yani, “Akça akıl getirir, Çul yürüyüş öğretir”in öyküsüdür.
Yani, “Emeksiz yemek olmaz”ın öyküsüdür.
Yani, ceplerinden sadece bir aidat tutarı kadar para bile çıkmasın isteyerek  evlerine beş kuruş harcamayan; ama elli liradan biraz fazla aidatla kiraya verdikleri evlerinin  tipik Çeşme yazlıkları görümüne bürünmesini isteyenlerin öyküsüdür.

Yani, hazıra konmak isteyenlerin kolaycılığa kaçayım derken ellerindekileri kaçırmalarının öyküsüdür.

Ve elbette sorumluluğun, insanca yaklaşımların, zordan kaçmanın, dört elle kendi işine sarılmanın öyküsüdür. Diyelim ki öykü Çeşme gibi bir yerde geçmiş olsun, bir dahaki oraya  gidişimde, evin son resimlerini çektiğim zaman şimdi ekleyeceğim resimleri sanırım bir kez de onlarla birlikte yeniden ekleyeceğim. Bakımla bakmamanın farkı ancak öyle görülebileceğinden.

Yani, ne bakımı yapılmış ne boyatılmış, ne onarımdan geçmiş  ne para harcanmış bir evin  elde de sihirli değnek olmadığına göre harabeye dönmüşken yeniden hayat dönüşünün öyküsünün evin mutlu gülümseyişiyle bitişini  anlatmak zaman alacak…

Daha çocukken o yaşlı adama abanan, sırtına binen, yükünü veren ev sahiplerinin büyüyünce o günleri unutup, çocukluğundakinden de beter bir çocuklukla hala yaşlı ve sağlığı bozuk o güzel insana yük olmasına aldırmayıp bir de canı ne istediyse  şıp diye olmayınca ne çehrelere bürünebileceğini, salaş bir ev gün yüzüne çıkarabilirmiş tek. 
İkiz evlerden henüz kiracı olduğundan onarıma başlanmayan; ama inşaatçı kiracının elinden geldiğince onardığı çatı.


Eminim ki bir dahaki sefere diyelim ki Çeşme gibi bir yere gidişimde çatısı indirilmiş  o evi hiç tanıyamayacağım. Çok güzel, kartpostallık bir ev olacak. O, Boğaz manzarasını andıran manzarası ve hep esen havasıyla zaten konumu apayrı bir ev. Bahçesi begonvillerle, limon çamlarıyla dolu olacak eminim. Arka bahçeye meyve ağaçlarının dikildiğini göreceğim. Renk renk çiçeklerin envai çeşidi gülümseyecek önünden geçenlere. Ve herkes ille de o evin önünden yürümek isteyecek.
Önde biri fenerli iki küçük Türk adası. Arkada boydan boya uzanan Sakız Adası manzarası.

Bana çok dokunan, sahibi terk etmişken  o evin kahrını bunca senedir çekmiş, omuzları biraz da o evin yüküyle düşmüş, şimdi hayatta olmayan sağlığı yirmi seneden fazladır bozuk yaşlı güzel insanının katlandıkları olmuştur bu öyküde.   Teşekkürü bilmeyip teşekkür yerine kapris ve sivri dil gösterenlere o güzel insan acaba hakkını helal etti mi ? Peki ya o yaşlı adamla birlikte tüm o sıkıntıları yüklenen yakınları, evlatları?  O yaşlı, sağlığı bozuk ve güzel insanın hastalığı, sahibince sahiplenilmeyen  bu ev yüzünden daha kötüleşirken o neler çeken, nelere katlanan evlatları acaba ............? 

Evlerin yeni sahiplerine tüm yorgunluklarını unutturacak muhteşem manzarası..
O yaşlı ve insani değerleri hiç bırakmadan bu dünyadan göçen güzel insan gibi insan artık olmasa da evlatları acaba haklarını helal edecek mi bu çocukluğundan beri yükünü başkalarının sırtına atan kişilere? O evlatlara  sormak lazım tabii cevabı.

Ben  olsaydım mı onların yerinde? Etmezdim… Asla etmem… Teşekkür dahi etmeyenlere üstelik…Zaten edilebilecek her şey, her yardım, her iyilik onlara daha çocukluklarından beri hiç esirgenmeyip edilmişken bir de.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.10.2014, 07:26



Paylaş :

10 Ekim 2014 Cuma

Suzan ve Susan



Bu yazım için ne özel bir yerin ne de kişilerin resmini kullanmak istedim. Tema, yad eller yani gurbet olduğundan benim ve eşimin memleketten uzakta,  yurtdışındaki bazı fotoğraflarımızı kullanmak istedim.

Prag, 2006
Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda altı bin lirası olan, sağlık kontrolünden geçebilen, eli iş tutan çoğu köylü kimisi de şehirli genç erkeklerin neredeyse hepsi işçi olarak Almanya’ya gitmek için sırada bekliyordu. 

Almanya, uzaktı, gurbetti; ama orada işleri olacaktı, elleri para görecekti gurbet yollarına düşenlerin. 

Karınları doyacaktı. Markla kazanıp Türk Lirasıyla harcayacaklardı. Para biriktirip, köyünde toprağı olmayanlar toprak, evi olmayanlar ev alacaktı. Büyük hayallerle Almanya yollarına düşüldü. Kimi ellerinde tahta bavullarıyla, kimisi deriden eski bavullarla, kimi de bavulu olmadığından bir bohça yüklenip koyuldular yola.

Tevfik, dört çocuğunu ve karısı Suzan’ı bırakacaktı geride, Alamanya denilen gurbete giderken. 
Prag, 2006

Gurbeteydi yolları; ama köyünden, komşu köylerden, Aksaray’dan o kadar çok giden vardı ki Alamanya’ya, gözlerini korkutmuyordu bu yüzden gurbet.

Suzan, çok güzel bir kadındı. “Benim diyen yabancı artiste taş çıkartırsın” demişti kocası Tevfik’in onu götürdüğü Aksaray’daki doktor hanım. Doktor hanım haklıydı. Yerden göğe. 

Hokka gibiydi burnu Suzan’ın. Şimdinin hiçbir estetikçisinin veremeyeceği  bir şekilde düzgün inerdi kalkık burnu. Gülünce daha belirginleşen çıkık elmacık kemikleri yüzüne bambaşka bir anlam katardı. Kalınca  ve kavisli kaşları sanki kalemle çizilmiş gibiydi. Gözleri, kara kaşlarının altında kara birer zeytin gibi  uzun kirpiklerinin gölgesinde bakardı. 

İncecikti hala, dört çocuğa rağmen Suzan. Uzundu. O yüzden “Suzan’a şalvar biçmesi için  aldığı kumaşın biraz fazlaca tuttuğu, başka arkadaşlarının karılarının şalvarına daha az para ödediğini” söyler dururdu Tevfik. Suzan en çok kocası Alamanya’da para kazanıp, elleri bollanınca daha uzun kumaş gerektiğinden yeni şalvarlarının biraz fazlaca tutan fiyatına Tevfik’in söylenmeyeceğinden dolayı memnundu.

Çek Cumhuriyeti, Karlovy Vary, 2006
Tevfik, Ankara’da epeyce oyalandı Almanya’ya gidebilmek için İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda. Kardeşinin oradan buradan bulduğu altı bin lirayı almasaydı asla gidemeyecekti Tevfik Alama
nya’ya. Kardeşi, bir de tek bavulunu vermişti abisine, trenle Alamanya’ya giderken eşyalarını koysun diye. 

Viyana,  2006
Tevfik’in kardeşi de üç çocuk sahibiydi. Memur maaşıyla anca geçinen, kira öderken hayli zorlanan biriydi. Tevfik, eli para gördükten sonra nasılsa öderdi borcunu kardeşine diye düşünmüştü; ama Tevfik o zamanların hatırı sayılır altı bin lirasını asla ödemedi memur  kardeşine.

Suzan, yakında trene binip Alamanya’ya çalışmaya gidecek kocasına yeni mintanlar, yeni çamaşırlar biçti. Çoraplar ördü eğirdiği yünlerden. Kenarını işlediği mendiller koydu bavuluna. Sonunda o gün geldi. Tevfik, Alamanya  yollarındaydı işte. Gurbete doğruydu yönü. İş sahibi olmak, para kazanmak üzere.

Paris, Tracadore Meydanı'ndayız, 2004
Tevfik’in işi Köln’deydi. Vasıflı işçi olmadığından ona göre bir iş vermişlerdi fabrikada. Güçlü kuvvetliydi Tevfik, taşı sıksa suyunu çıkarırdı. İşinde çok işine yaradı bu hali. Akşam işten çıkarken hiç yorgun gözükmezdi bu yüzden.

Alamanya nasıl farklıydı Tevfik’in köyünden. Nasıl başka yaşıyordu burada insanlar. Adetleri pek benzemiyordu bize. Yedikleri içtikleri de öyle. Kuru fasulye pilav bilmiyorlardı mesela; varsa yoksa tavuk ve patates kızartması. Ayran, pekmez, bulgur pilavı bilmezdi Almanlar. Turşuları bile bir değişikti. Şöyle köyündeki küpleri dolduran acılı, sirkeli turşuları yoktu. Şekerliydi Alamanlar’ın turşuları. Tatlıydı. Gerçi bunu da sevdi Tevfik. Çikolatanın tadını öğrendiğinden beri de cebinde hep çikolata taşırdı.
Tevfik, arkadaşları arasında biraz cimri bilinirdi. Eli pek sıkıydı. Para tutacaktı belli ki. Böyle giderse ucuz olduğundan öyle aman aman para tutmayacak çikolata harcamaları çıkınca Tevfik memlekete yüklü parayla dönecekti anlaşılan. Kardeşinin verdiği bavulu parayla dolduracaktı belki de yazın köyüne tatile  giderken.

Brugge, 2012
Tevfik’in kız kardeşi de birkaç yıla kalmadan Alamanya’ya gelin gelmişti. Tevfik, artık her akşam kız kardeşinin evinde yiyip içiyordu, silip süpürürcesine sofrada ne var yok. Tevfik artık yemeğe de öyle ciddi bir harcama yapmaz olmuştu. Kız kardeşinin kocası da sesini çıkarmıyordu bu duruma.

Buda Peşte, Tuna Nehri, 2006
Tevfik üç yazdır gidiyordu köyüne tatile. Dört çocuğunun sayısı da yediye çıkmıştı. Tevfik her gidişinde bir duvar saati götürürdü, köydeki evinin kapıdan girer girmez ilk görülen tam karşıdaki duvarına asmak için. Yuvarlak, sarı metalle çerçevelenmiş, mika çerçeveli, yumurtamsı çok ucuz, basit  saatlerdi bunlar. Ama köyde ucuz olduğunu bilen yoktu. Herkes saatleri görmeye gelirdi bir yolunu bulup.

Macaristan, 2006
Her gelişinde Tevfik’in ilk işi, yeni getirdiği saati bir öncekinin yanına asmak oluyordu. Şimdiden yan yana üç saat asılıydı duvarda. Bir de köyde çocukluktan beri yaz kış  hep soğukkuyu denilen,  kışın ayakları dondurup yazın içine kum, taş, su giren lastikler giydiklerinden; yani ayakları doğru dürüst ayakkabı göremediğinden ille de ayağında parlak, yeni bir ayakkabı ile gelirdi köyüne. Hoş geldine gelenler, yepyeni ayakkabılarını görsün diye de ayakkabılarını evin giriş kapısının eşiği önüne bırakırdı. Her gelen soğuk kuyularını, eski, tozlu, adım atılırken bükülen yerleri çoktan yırtılmış ayakkabılarını Tevfik’in gıpgıcır ayakkabısının yanına çıkarırdı, gözleri Tevfik’in ayakkabılarına takılı halde. Alamanya’dan alınmış ayakkabılara imrenerek bakarlardı. Sonra kapıdan girer girmez de duvardaki yan yana asılı saatleri görürlerdi. Tevfik’in bunlardan başka da bir şeyi yoktu Almanya’dan edindiği.
Macaristan, Buda Peşte, Tuna Nehri,  2006

Üçüncü yıldan sonra Tevfik artık bayağı bayağı konuşur olmuştu Almancayı. Fabrikadaki Alman işçilerle de sohbet eder olmuştu. Onlar, fabrika çıkışı asla doğrudan eve gitmezler; bir yerlere uğrar öyle giderlerdi evlerine. Tevfik, köyündekine hiç benzemeyen buradaki hayatı merak etmeye başladı. Zaten göre göre öğrenmişti artık işten çıkınca nereye gidilir ne yenir ne içilir. O da gitti. Tevfik böylece para harcamaya başladı para biriktirmek yerine.

Brüksel, Grand Palace, 2012
Bir akşam Tanya ile tanıştı. Uzunca sürdü bu tanışıklık. Ta ki Ute’yi tanıyana dek. Ute, tombul, neşeli, kıvırcık sarı saçlı, boncuk mavi gözlü bir kadındı. Onu da Helga’yı  tanıyınca bıraktı. Bertina, komşusuydu. Herta, fabrikandı. Margit’i, Frankfurt’a, Gertrudes ve Hilda’yı Münih’e akrabalarını, köylülerini ziyarete giderken tanışmıştı. Zaten sırf bu yüzden sıkça yolculuk da eder olmuştu. O keyfine göre yaşarken Alamanya’da,  köyünde karısı Suzan, yedi çocuğunu tek başına büyütüyor, tarlalarını tek başına sürüyor, kayıtdamındaki yiyecekleri yaza yetirmek için kışın akla karayı seçiyordu. 

Suzan’a artık kenarı yanık mektuplar da gelmez olmuştu.  Ama köydeki diğer gurbetçilerin karılarına, ana babalarına gönderdikleri mektuplarda verdikleri havadisler de çalınmıyor değildi Suzan’ın kulağına. Tevfik’in ne karısı Suzan’ı ne de yedi çocuğunu andığı, isimlerini ağzına aldığı vardı. 

Brugge, 2012
Bayramlarda bile aramaz olmuştu. Vur patlasın çal oynasın  bir hayat tutturmuştu Tevfik gurbette. Öyle ki herkese “yengeniz” diye tanıttığı sarışın Alaman yengelerin birini bırakıp birini getiriyordu kız kardeşinin evine bile. Kız kardeşi, abisinden korkusundan sesini çıkaramıyordu. Bir güzel yedirip içirip hizmet ediyordu Alaman yengelerine. Kocası da abisini örnek alacak diye de aklı çıkıyordu üstelik içten içe.

Brugge, 2012
Yeni Alaman yenge Susan’ı pek sevmişti kız kardeşinin altı, sekiz ve on yaşındaki çocukları. Yazları köye gittiklerinde gördükleri Suzan yengelerine hiç benzemiyordu Susan. Suzan yengesi gibi elleri kınalı değildi; ama tırnakları boyalıydı. Ayak tırnakları bile boyalıydı hem. Suzan yengeleri gibi artık biraz da kahırdan ağarmaya başlamış saçları kınalı değildi; sapsarıydı. Boyamaydı Susan’ın saçları; ama beyaz değildi sen azından. Pek neşeliydi hem Susan. Suzan yenge  gibi bir köşeye çekilip soru sorulduğunda konuşmazdı tek. Hep konuşur kahkaha atardı en ufak şeye. Ama Suzan yenge gibi onlara yemekler filan da yapmazdı, kavurga koymazdı ceplerine. Hatta çekirdek çıtlamayı bile bilmezdi. Evlerine gelir gider, artık Türk adetlerini iyiden iyiye bildiğinden ara sıra bir iki mark koyardı harçlık niyetine ceplerine. Çocukların böyle yaptığında kendisini çok sevdiklerini bildiğinden. Ne yaparsa, çocuklar kendisini sevecek iyi bilirdi Susan.
Brugge, 2012

Susan,  çocukları gerçekten seviyordu. Çünkü kendisi de anneydi. Anneydi; ama ne çocuğunun nerede olduğunu biliyordu ne de yavrusundan haber alıyordu. O yüzden Tevfik’in yeğenlerini görünce hiç haber alamadığı kendi çocuğunu görmüş gibi olurdu. Onlara sarıldığında kendi çocuğuna sarılmış sanırdı. Bu durumdan çocuklar da Susan da mutluydu.  Belki de bu yüzden Tevfik, başka sarı saçlı Alamanlar tanısa da Susan’dan vazgeçmedi.

Hollanda, 2004
Susan’ı artık memlekette tüm köy biliyordu. Evin dışına çıkamaz olmuştu Suzan, biri kendisine Tevfik ve Susan’ı soracak diye. Ama çıkamaması da yetmiyordu. Bu kez kalkıp Suzan’ın sivri kayalar altındaki taştan oyma evine geliyordu köylü kadınlar. Daha hatırları sorulur sorulmaz lafı Alamanya’ya getirip Tevfik’i soruyorlardı. “Köyden Alamanya’ya giden herkesin çoktan çoluğunu çocuğunu, karısını yanına aldırıp onlara iş bulduğu halde neden Tevfik’in en azından karısını ya da büyük çocuklarını oralara götürüp ellerinin para tutmasını sağlamadığını”  öğrenmek istiyorlardı ısrarla. Suzan çok içlenmişti duyduklarından. 

Eskiden köyün en güzel genç kızı, şimdi yedi çocuğa rağmen hala köyün en güzel kadını Suzan artık aydan aya para bile göndermeyen, senede birkaç kez gönderdiği para ile idare etmelerini isteyen kocası Tevfik’e darılmıştı. İncinmişti. Onun gurbette başka kadınları “yenge” diye tanıtması onurunu kırmıştı. Hadi gelgeç olaylara ana babası,  arkası olmadığından istemeye istemeye aldırmazlık etmişti; ama Suzan biliyordu ki Susan kaç yıldır Alaman yengeydi.

Hollanda, Marken, 2004
Suzan önceleri hiç inanmak istemişti kocasının yaptıklarına. Ama geçenlerde Alamanya’dan köye gelen kocasının kız kardeşinin en küçük çocuğuna bir kuytuda soruvermişti “Ben mi güzelim Alamanya’daki yengen mi?” diye. Çocuk, Suzan’ın yüzüne bile bakmadan. “Susan yenge güzel tabii, Suzan yenge. Onun tırnakları boyalı, saçı taralı. O sana benzemez ki. Senden  daha güzel o” deyivermişti. O zaman Suzan’ın içine bir ateş düşmüştü. Yüreği yanmıştı. Gururu kırılmıştı. Bunca yıldır köyde tek başına yedi çocuğa bakmış, kocasının canı istediğinde gönderdiği parayla kıt kanaat çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yetinmiş, kocasının yolunu gözlemişti. Oysa kocası… Oysa kendine nasıl da aşık olup kapısına kim dünürcü gelirse tarlada, harmanda, bağda bahçede sıkıştırıp döven Tevfik… Ah Alamanya… Ah gurbet… Suzan’ın içi öyle bir yandı ki…İç geçirdi. Bir ah çekti ki.
Hollanda, Volendam, 2004

Aynaya da bakmaz olmuştu Suzan. Biraz da çileden olacak gözlerinin altı kırışmıştı. Yüzünde, alnında, dudak çevrelerinde kırışıklılar vardı. Yemenisin altından çıkan saçları artık bembeyazdı. Kabuk gibi elleri, kırış kırıştı. Tozla, toprakla uğraşınca eller kolayca yıpranıyordu. Onun için miydi acaba bıldır gelen, evinde iki hafta bile kalmadan hemen Alamanya’ya dönen Tevfik krem vermişti kendisine. Çalı gibi olmuş, neyi tutsa dikene takılırcasına takılan ellerine sürsün diye. Suzan, pek içerledi Tevfik’e.
Dilinde “Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun? Gördün güzelleri beni unuttun” şarkısı çığıra çığıra küstü Suzan Tevfik’e. Küstüğü adamın evinde duramazdı artık. Duramazdı da gidecek yeri yoktu ki Suzan’ın. Anası da babası da o daha çocukken ölmüşlerdi. Ana baba olmazsa köyde gideceği neresi olabilirdi ki. Suzan, duramayacaktı ama böyle küs küs. Kalktı gitti o da kaynatasıyla kaynanasının evine. Kocasının ana babasının yanına sığındı kocasına küsünce.
Macaristan, Sentendre, 2006

Tevfik’e mektuplar yazıldı. Suzan’ın “Nuh deyip peygamber demediği”  anlatılıp duruldu. Tevfik hiç oralı olmadı önce. Kendisini kandırdıklarını, Suzan’ın kalkıp hem de küs olarak kendi ana babasının evine gitmeyeceğine çok emindi. Küs gitmiş olsa da ne yapacaktı ki zaten? İki üç güne kalmaz geri dönerdi kös kös.

Slovenya, Bled,  2003
Dönmedi Suzan. Adım atmadı evine. Üstelik çocuklarından, köydeki hısım akrabadan üst üste mektuplar gitti hem Tevfik’e hem de kız kardeşine. Köye izne gidip gelenler de Alamanya’ya gelir gelmez soluğu Tevfik ya da kız kardeşinin yanında alıp olan biteni anlatıyordu. Tevfik anlamıştı sonunda kazın ayağının öyle olmadığını. Tevfik’in de içine bir ateş düştü. Susan ne kadar şen şakrak olsa da, kahkahalarıyla ortalığa neşe katsa da Tevfik’in başındaki düşünceler dağılmıyordu. Suzan, hiç ummadığı bir şey yapmıştı. Susan kahkahalar atıp neşe içinde yaşarken Suzan kendisine küsmüş ve evden ayrılmıştı. Hem de anasız babasız Suzan, küs gide gide kendi ana babasının evine gitmişti. Yani kaynatası ve kaynanasının yanına. Hiç aklına gelmezdi bu Tevfik’in. Başına gelmişti ama. Ta Alamanyalar’da üstelik.
Paris, 2004. Resimdeki tarih,  karttaki resimden bu fotoğrafı çektiğim tarihtir.

Tevfik, hala kullandığı kardeşinin verdiği bavulu hiç aklında yokken hem topladığı gibi köyüne gitti. Eve uğradı ilk belki Suzan evdedir diye. Evde sadece çocuklar vardı. Suzan, demek ki taş gibi küsmüştü kendine. Hemen babasının evine yollandı Tevfik.

Anası, karşısında oğlunu görünce pek şaşırdı. Öyle ya insan bir haber verirdi gelmeden önce. Tevfik, Susan’a ,  işine bile haber vermeden çıkıp gelmişti köyüne oysa. Ne nereye gittiğini ne de ne zaman döneceğini söylemişti kimselere. İzin filan da almamıştı. Kalkıp gelmişti.

Prag, 2006
Suzan yanına çıkmadı bir türlü Tevfik’in. Aynı çatı altındaydılar; ama Suzan Tevfik’in sesini duysa da Tevfik, Suzan’ın ne sesini duydu ne de yüzünü gördü. Tevfik o zaman anladı Suzan’ı nasıl incittiğini.

Kırk gün sürdü Tevfik’in Suzan’ı görmek için uğraşısı. Kırkıncı günden sonra gördü. Gördü çünkü  o gün artık Tevfik’in Alamanya’daki emeklilik hakkının yandığı haberi gelmişti köye. Hiç haber vermeden köyüne çıkagelen Tevfik’in artık Almanya’da ne işi ne de emeklilik hayali kalmıştı. Alamanya, artık çok uzaklarda kalmıştı. Suzan bunu duyunca yumuşadı. Biraz da kaynanasının “Kendisi için oğlunun çalışma hakkını, emekliliğini yakıp geldiğini” her defasında acındırarak anlatmasıyla. Artık kırkı çıkmış küslüğün kırk birinci gününde Suzan evindeydi.
*****
Susan, Tevfik’in kalkıp köyüne dönmesine üzüldüyse de şaşırmadı. Bir gün bunun olacağını biliyordu. Tevfik’in kız kardeşinin çocuklarını gördüğü her yerde her zaman onlara sarıldı, sevdi. Sonra gözükmedi. Evlendi diye duydular.
Lüksemburg, 2002

Suzan artık köyde, evinde, yanında olan kocasının, bunca yılda aldığı, eskise de atılmamış onlarca çift, giriş kapısı eşiği önünde  üç beş sıra dizili duran, burunları evinin girişine doğru  ayakkabılarının üzerinden atlayarak eve girmekte zorlansa da kocasının ayakkabıları,  çocuklarının babalı büyüdüğünü anlattığından onlara kızmadı. Ama saat kaç diye duvarda tüm duvarı kaplarcasına yan yana asılı birkaç düzine saatten hangisine bakacağını hiç bilemedi. Zira saatlerin hepsi de ayrı bir zamanı gösteriyordu. Belki içlerinden biri Türkiye’deki vakte diğeri de Alamanya’daki vakte ayarlıydı.




Brugge, 2012

(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.10.2014, 09:15



@AcemiDemirci
Brugge, 2006









Paylaş :

7 Ekim 2014 Salı

Bir bayram öyküsü; Acer esvaplı sabahlar


Annem, Döndü Anneannem ile.
Çocukları ve kocasıyla arifeden  gelmişti Kadriye, Aksaray’ın Yeşilova köyündeki  baba evine. Acemoğlu Mehmet Acır, pek bir mutlu gülüyordu daha arife gelmeden bu yüzden. Onun yüzü hep gülerdi zaten. Ne somurtmuşluğu vardı daha kimseye ne de birinin kalbini kırmışlığı. Bir Ramazan topçusuna söylenirdi söylense söylense. Köstekli saati belki de hep  ileri gittiğinden iftara az kaldı sanıp gümüş renkli tabakasından çıkardığı tütünleri sigara kağıdına sarardı her iftar öncesi. Zeytinle, hurmayla, suyla ya da tuzla orucunu açar açmaz da sigarasını yakardı. Top atılmadan evvel kendi elleriyle sardığı sigarası  hazır olurdu hep. Köstekli saat ileri gittiğinden iftar vaktiğini gösterse de top atılmayınca, işte o zaman biraz söylenirdi Acemoğlu iftar topunu atana. Ama orucunu açar açmaz da oruçtan çıkan topçunun yiyecek bir şeyler bulup bulamadığını, suyu olup olmadığını merak ederdi. Karısı Döndü’nün metalden küçük yuvarlak enfiye kutusu da masanın çekmecesinde hazır beklerdi iftar sonrası için.

 Acemoğlu Mehmet Acır Dedem ve Döndü Anneannem.
 “O benim hem oğlum hem kızım” dediği tek çocuğu Kadriye, torunları ve damadı bayrama gelecek diye zaten kayıtdamı ağzına kadar doluyken yine de  günlerce öncesinden aklına her geleni evine taşımıştı Acemoğlu Mehmet. Yaban kazı siparişi vermişti avcılara iki tane. Torunlarına yedirecekti. Manda sütünden yoğurt çaldırmıştı karısı Döndü’ye. Döndü, kalbura bastıları çoktan yapıp hazır etmişti. Atını Hasan Dağı’na doğru koşturup, kızı Kadriye sever diye çıtlık, tekercin, evelek toplamaya bile gitmişti.

 
Arife günü, kamyondan bozma eski otobüs tozu dumana katarak Yeşilova’nın girişinde gözüktüğünde Acemoğlu, toprak evinin üst katına giden tahta merdivenlere oturmuş yolu gözlüyordu. Sarman kedi ayakları arasında dolanırken kamyondan bozma mavi otobüsten önce otobüsün  havaya kaldırdığı tozu belirir belirmez  hemen oturduğu basamaktan kalktı. Henüz kestiği erişteleri kurusun diye ta atalardan kalma, cevizden kocaman hamur tahtasına yaymakta olan olan karısı Döndü’ye seslendi.
-Çocuklar göründü.
Bir sünnet düğününde Yeşilovalılar.

Döndü, önce yosun yeşili yaşmağının soldaki ucunu çenesi altına getirip eliyle çenesi altında tuttu. Sonra da yaşmağının sağ ucunu, çenesi altındaki ucun içine kıvırıp Yeşilova kadınlarının usulüyle yaşmağını hiç düğüm atmadan bağlayıp kapıya yöneldi. Saatlerdir yolunu gözlediği otobüsün gelişini haber veren tozları görür görmez Acemoğlu Mehmet’in gözleri parlarken Döndü’nün sevinçten dudakları titriyor, kısılmış gözlerinde biriken yaşlar yol bulup akmak için sabırsızlanıyordu.

Somuncular'ın bahçesinde. Soldan üçüncü Döndü Anneannem.
Otobüs kapılarının önüne gelip Kadriye, çocuklar ve kocası indiğinde Döndü’nün gözyaşları artık dinlemedi hiçbir şeyi. Akıverdi.

Kadriye’nin büyük kızı İdil, önce anneannesi ve dedesinin ellerini öptü. Sonra bahçe kapısından girer girmez evin tahta merdivenlerini koşarak çıkıp kapıdan girişte sağ köşede kalan çekmeceli masanın üzerine baktı her gelişinde yaptığı gibi. Beyaz patiska üzerine morlu, eflatunlu çiçekli, yeşil yapraklı işlemeli örtü serili  masanın üzerindeki ilengirin içinde pirinç havan, havaneliyle birlikte duruyordu. İlengirin yanındaki kocaman cam yeşili rengindeki cam kase, leblebi tozu ile doluydu. Dedesi Acemoğlu Mehmet, her zamanki gibi çoktan hazır etmişti İdil için leblebi tozunu.
Döndü Anneannem.
Masanın üzerine leblebi tozundan başka üç torun için atalardan kalma üç tane de gümüş mecidiye  koymuştu Döndü ve Acemoğlu bayram hediyesi olarak. Çocukluk işte; ne İdil ne de kardeşleri mecidiyeye hiç ilgi göstermez; ama leblebi tozunun başına üşüşüverirlerdi hemencecik. Mecidiyelerin bir ikisini evin önünde oynarken çamurdan yaptıkları fırından ekmek almak için çamurların içine koyup unutmuşluğu vardı İdil’in. Sonrasında da  o mecidiyelerin başına ne geldiğini hiç merak etmemişti bile.

Annem, rahmetli babam ve kız kardeşim ile. Büyük olan çocuk benim.
Beyaz kireç boyalı odaya girilir girilmez ilk görülen sanki cumbalı mimarilerdeki “eli belinde”leri andıran duvara sabitlenmiş iki işlemeli demirdi. “Eli belinde”leri andıran işlemeli demir taşıyıcıların üzerindeki meşe ağacından kalın rafın üstünde kocaman bir radyo dururdu. Acemoğlu Mehmet Acır, bu radyodan Yurttan Sesler programındaki şarkıları ve ille de ajansları hiç kaçırmazdı. Duvardan duvara  uzanan üzeri Yeşilova halıları, kilimleri ve Taşpınar halıları ile kaplı sedirdeki pencere önüne denk gelen köşesinde dizlerini kırarak oturur, kolunu halı yastıkların üzerine koyar, gözleri kah toprak ve samandan yapılmış, beyaza boyalı evin bahçe duvarında kah bahçede gezinen ördekler, kazlar ve tavuklarda  dinlerdi radyoyu.

Radyonun az ötesinde duvara sabitlenmiş,  dantel gibi nakışlı tahta lambalığın üzerinde de fitili ve içindeki yağı hep yetiklenen yani yoklanan gaz lambası dururdu.

Döndü Acır Anneannem.
Bayram yemekleriyle doluydu kayıt damı. Etli yaprak sarmaları, börekler, göbeği yıldız kesilmiş baklavalar, Acemoğlu’nun  hep yaptırdığı kasaba bu kez torunları için yaptırdığı tavandan asılı duran sucuklar, kaynar suya atılıp pişmeyi bekleyen mantıların olduğu tepsilerin her biri içleri turşu, tereyağı, pekmez dolu küplerin  üzerlerinde duruyordu. Ayak altında olmasınlar diye. En dipte kalan kuytu ve karanlık köşedeki kumların içinde içi çörekotlu çömlek peyniri basılmış çömlekler ters halde  açılmayı bekliyorlardı. İyice itimiş olmalıydılar. Yani göğermiş. Damakta, diş diplerinde bir yiyenin bir daha unutamayacağı bir lezzet bırakacak kıvama gelmişlerdi çömlek peynirleri, açılmak için torunların gelmelerini beklerken. Ağızları temiz kumla sıvandıktan sonra temiz beyaz bezle kapatılıp kumlara başaşağı gömülü halde.  Bir de Döndü, bıldır İdil’e verdiği cingilin içine yoğurt çalmıştı çocuklar için. Küçük bakır bakraçlara “cingil” deniliyordu  Yeşilova’da.
Öğle yemeğini yedikten sonra Döndü, yüklüğü  kapatan kaneviçe işlemeli, ucu bir karış kalınlığında dantelli örtüyü kaldırdı. Yüklükteki yün döşekleri, atlas satenden ya da kadifeden  sırınmış yığınla yorganları,  yastıkları omuzladığı gibi pencerenin altındaki duvardan duvara uzanan, üzerinde Acem halıları  serili sedire yığdı. Odaya girmeden hemen kapının sağ yanında kalan dışı beyaz kirece boyalı, “ocak” denilen şöminenin üzerinde cızır cızır sesler çıkararak kaynayan, dışı pırıl pırıl kalaylı bakır güğümü ocaktan aldı. Diğer güğümü ocağa koydu.
Döşekler, yorganlar, yastıklar yüklükten  kaldırıldıktan sonra yunağın tahta kapağı göründü.Yunaklar yani ev hammaları hep yüklükte olurdu.  Kapağın bir halkaya geçen,  olta başını andıran  emniyetinin ucunu kapağa sabitlenmiş demir halkadan çıkardı. Kapağı yukarı kaldırıp açınca yunak ortaya çıktı. Şimdi torunların arife suyuyla yunmasına gelmişti sıra. Öncelik hep İdil’in olurdu. Döndü, bir başka düşkündü İdil’e.

.Kendi kalemimden çocukluğumda çizdiğim bebekliğim.
Henüz altı yaşındaki İdil, yunağa girip yunacak olan en küçük kardeşini izliyordu. Döndü, kocaman bir helkeye doldurduğu soğuk suyu, güğümdeki sıcak suyla ılışladıktan sonra kolunu dirseğine kadar sıvadı. Dirseğini helkedeki suya sokup suyun sıcaklığına baktı. Eli, kararını öyle bilirdiki. Yine tam kıvamındaydı suyun sıcaklığı. Hamamtasıyla erkek torununun başından aşağı suları dökerken “Arılık, duruluk” diyordu. Her arife günü torunlarını mutlaka arife suyuyla yıkar ve her su döküşte “Arılık, duruluk“ derdi Döndü. Her seferinde de bu çocukların neden böyle kaburgaları sayılacak kadar zayıf olduğuna da söylenirdi. İlk tas su, çocuklarca mutlaka sıcak bulunduğundan çocuklar biraz tepinirdi. O zaman da anneanneleri, “Dölek dur, su sıçramasın” derdi. Yani uslu durmalarını isterdi. Yunağın hemen kenarında dururdu peşkirler. Kurulanmak için. Peşkir, incecik  dokumalı, havsız  havlulardı.

Akşam yere döşekler serilip, bembeyaz, tertemiz, sabun kokan, arka bahçede onca odunun ateşi üzerinde kocaman bakır kazanda  kaynatılarak yıkanmış çarşaflar serilirdi üzerlerine.  İnce, uzun yastıkların her birinin  başı farklı renkte  satenlerle kaplıydı. En beğenilen renk yavru ağzıydı.  Yastık örtüsünün dantelleri, yastık başlarındaki satenlerin üzerine düşerdi.

Kenarları kaneviçe işlemeli  yastık yüzleriyle kaplı yastıklar koyulup, elde sırıma saten yüzlü yorganlar örtülüp uykuya geçilene kadar yenilip içildi o gün.

Eşeğe binmişliğim de vardır. Hatta küçük bir yolcu ile.
Sabah, İdil her zamanki gibi gün doğarken kalktığında anneannesi Döndü’nün ayak seslerini işitti. Anneannesi, gürültü çıkarmamaya çalışarak ayaklarında mesiyle usulca yürüyordu. Sonra zemberekli tahta kapının açılıp kapandığını duydu İdil. Belli ki anneannesi çalı süpürgesi ile bahçedeki ağaçlardan düşen yaprakları, çeri çöpü süpürecekti. Bugün bayram sabahıydı. Zaten tek bir kuru yaprak, dal düşse hemen onu  yerden alan anneannesi, bugün daha bir tetikte olacaktı besbelli.

İdil, aceleyle kalkıp, üstünü başını giyinip tavuklara, ördeklere, hindilere, kazlara yem atmak için paldır küldür tahta merdivenleri indi. Döndü, kızgınca baktı bu gürültüyü çıkaran kim diye. İdil’i görünce hemen yumuşadı yüzü. Torununun yanına koşturup,
-Acer esvaplarını giydireyim sana, diyerek bahçedeki işlerini bıraktı.

Acer esvaplar, çocuklar için bayramın bir başka sevinciydi. “Acer esvap” diye yeni elbiseleri kast ederdi Yeşilovalılar. Bayram sabahının beklenilen giysileriydi onlar. Acer esvaplar dikerdi Kadriye çocuklarına her bayram. Bu bayramda da dikmişti.

İdil, şeker pembesi renginde ketenden, bisiklet yakalı, kolsuz, belden büzgülü elbisesini giymek için sabırsızlanıyordu zaten.  Pek süslemişti annesi elbisesini. Yakasından  bele kadar su taşları iniyordu. Büzgülü belin iki yanından arkada bağlanıp fiyonk olacak uzun kuşakları vardı. Büzgülü  belden bollaşarak inen eteğin ucuna yine beyaz, iki sıra sutaşı geçirilmişti. Bilekten bağlamalı, burnu fiyonklu, kırmızı rugan ayakkabıları ve bilekte biten beyaz çoraplarını giyerken İdil, bayramlık acer esvaplarını giymenin mutluluğu içindeydi.

Ortada annem, teyzem ve Yeşilova'dan annemin kuzeninin eşi fesiyle.
Bayramın ilk günü İdil, acer esvabına bir şeyler olacak, tozlanacak, kirlenecek, yemek dökülecek korkusuyla yer sofrasına kenardan kenardan ilişti. Beyaz üzerine siyah asmalı, üzümlü, kuşlu, kaplumbağa desenli sofra örtüsünü iyice çekti eteklerine. Anneannesi, ocak kenarındaki temiz, kocaman, peçete niyetine kullandığı beyaz keten bezlerden birini zaten boğazından bağlamıştı önlük niyetine. Hiçbir şeycikler olmadı acer esvaba bayramın ilk günü. İkinci gün de özendi İdil acer esvabına. Biraz yorulmuş gibiydi bu özenden; ama olsun. Şeker pembesi acer esvabını çok sevmişti. Bayramın ikinci akşamı Acemoğlu Mehmet, hepsini birbirinden çok sevdiği üç torununa leblebi tozu yapmıştı yine. Kocaman pirinç havana bir avuç sarı leblebi ve iki kaşık toz şeker koymuştu. Sonra onları un olana kadar bir güzel ezmişti. Tek bir iri tane kalmadan un etmişti sarı leblebileri. Leblebi tozlarını küçük, cam yeşili kaselere koyup vermişti torunlarına. Sedirin pencereye yakın köşesine çekilip bir ayağını altına aldı. Diğer bacağını dizden kırarak kolunu da dizine koyup mutlulukla izledi torunlarını. Ara sıra gözü pencereden dışarıya kayıyordu. Gelen gideni görmek için. Sürekli geleni olan biriydi Acemoğlu Mehmet. Hele de bayram günleri.
Yeşilova'dan başında fesiyle bir Parabaşlı  akraba ve annem.
İdil,  çok severdi leblebi tozunu. Bayram olduğundan mıdır nedir Acemoğlu dedesi biraz fazla koymuştu şekeri galiba. Daha çok sevdi o vakit. Kaşığını silme leblebi tozu doldurup ağzına götürdü. Leblebi tozlarını bir hamlede yutmaya çalışınca tozlar boğazına yapıştı. Öksürük tuttu. Öksürürken saçılan leblebi tozları acer esvabına  yapıştı. Döndü, hemen fırlayıp torununun sırtına hafifçe vurdu. İdil’in öksürmesi kesildi.

Soldan, teyzem, ortada annem ve başında fesiyle bir Parabaşlı kadını..
Döndü, torunu İdil’i tahta merdivenlere getirip üstünü başını çırparken torununun boğazına kaçtığı için leblebi tozuna söyleniyordu.
-Üzü batmıyasıca toz, nasıl yapışmış çocuğun boğazına, diyerek söylendi leblebi tozuna. Yeşilovalılar “yüz” yerine “Üz” derlerdi. “Y” harflerini söylemezlerdi.
-Mirdivanda dur da hava al biraz, diye tembihledi Döndü torununu. İdil, mirdivanın merdiven olduğunu biliyordu. İçeri girmesini istemiyordu anlaşılan anneannesi. Yeniden leblebi tozu yutar da boğazına takılır korkusuyla.

Beyaz sutaşlarında hala kalmış leblebi tozlarını gösterdi İdil anneannesine.
-Biyaz rengin huyudur bu. Lekeyi, pasağı, kiri hemen gösterir, dedi Döndü. Ve o tozları da çırpıp, temizledi. Beyaza da “Biyaz” denirdi Yeşilova’da.
-Hiç toz kalmadı, diye sevinçle ellerini çırptı İdil.
-Kirmiş, pasakmış… Maa vız geliii, dedi Döndü. “Maa vız geli” demek, “Bana vız gelir” demekti.
-Men, bir gözel çırptım tozları. Acer esvabında toz kalmadı hiç, dedi Döndü torununa. Ben değil “Men” denilirdi  Yeşilova’da.

Şeker Bayramı’nın üçüncü günü İdil, oyun oynamayı çok özlemişti. Köyün çocukları da artık ortalıktaydı.Acem Höyük’e tırmanıp duruyorlardı. Üzerlik topluyordu kimisi höyüğün tepesinden. İdil, acer esvabı tozlansa bile Döndü anneannesinin onu yeniden temizleyeceğini bildiğinden Yeşilova’nın çocukları  arasına katılıp, balıkları izlemek üzere Sazın Irmağı kenarına doğru koşturuyordu kardeşleriyle. Elindeki küçük kesekağıdı leblebi tozu ile dolu, şehirli bir çocuk olarak Sazın Irmağı’nda yüzen balıkları göreceği için de bayram yapıyordu İdil o bayram günü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.08.2014, 07:44

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci