25 Ekim 2014 Cumartesi

Kandırmacaların En Eskisi ?

“Yeni” sözcüğünün büyüsü, Kaf Dağı ardında gizli kalmış her şeyin kokusudur. Yeni  ile tanımlanmış her sözcük birdenbire başkalaşır. Yeni sözcüğü, yalanların en güzelidir. Kandırmacaların da en eskisi.

Kapak resmi farklı bu yeni kitabı, eski kitabı bulamadığımdan kullandım.
Yeni peşinde koşarız; hep eskilerden medet umarız. Dönüp dolaşıp eskide konaklarız sonunda. Eski, kadimdir, yeni bilinmedik. Ama doğru mudur eğri midir bilinsin bilinmesin yeni, avuç içi gibi ezbere bilindik eskiden daha hatırı sayılırdır hep.

Ne yeniyse o gözdedir; ama soluk ille de kimilerinin nostalji dediği güneşte kurumuşlarda yani eskilerde alınır. Yeni hevestir, civa gibi  akan deli kandır. Birkaç zamana kalmaz belki de yitecek olandır. Eski vazgeçilmezdir; ama yeninin önünde hep arka dönülendir. Eskilere kökü ermemiş bir yeni hiçbir zaman eskiyemez. Şimdi yenidir; az sonra yitik. Unutulmuş.

Yenilerin gözüktüğü gibi mi, duyumsanışlarının gerçeğin algılanışı mı yoksa yanıltıcı bir yansıma mı olduğunu anlamanın süresi kestirilemeyen bir  zaman alacağını düşünürüm. Ama eskiler… Onların ne olduğu bellidir. Kayıtlı kuyutludur onlar. Kendilerini öyle ya da böyle ispatlamışlardır. Az çok haklarında fikir sahibi olunmuştur eskilerin.

Yeniler öyle değildir. Kapalı kutudur. Bazen Pandora’nın kutusudurlar. Açınca neler çıkar dışarıya o yeni, yepyeni kutulardan. Amber kokusu beklerken çürük kokusu duymak olasıdır.

Yapboz gibidir tarih okumak. Yapbozun bir parçası kayıp olabilir ya da doğru sandığımız parça apayrı bir yapbozun parçasıdır da hiç haberimiz olmaz. Bilmece çözmek, derin dehlizlerde, karanlık labirentlerde el yordamıyla gizli kalmışları aramaya benzer tarih sayfalarında gezinti. O yüzden sanırım her yeni yazıt ele geçtiğinde bu haberi gazetelerden “Bir mağarada bulunan yazmalarla tarih yeniden yazılacak” diye okuruz.

Okumaktaki doğru adım, önyargısız okuyabilmektir. Önyargı daha yazardan, yayınevinden başlar. Bazı yazarları okumayı tercih etmeyebilirim, okuduklarım yeterince fikir verdiğinden; ama yayınevi ayrımı hiç yapmam. Bakmam bile kitap hangi yayınevinden diye. Aslolan kitabın künyesi değil içindekidir benim için. Onca emek verilmiş, sayfalar dolusu bilgi, belge ile perçinleşmiş bir çalışma elbette okunmaya değerdir ilkten. “Hadi doğruları yazıyorsa” diye yaklaşmak da önceliktir. Öyle ya, doğrunun yalnızca o an için bilinen neyse o olduğu, doğru bilinenin aslında gülünç olmaktan da öte saçma yanlışlar olduğu sabit fikirliliğinden,  taa dünyanın aslında bir tepsi gibi dümdüz değil yuvarlak olduğu ve döndüğü söylendiğinde  buna gülenlerin gerçekte ne kadar da yanlışa düştüklerinin anlaşıldığı o ilk andan vazgeçilmiş olması gerekmez miydi? İnanıp inanamamak sonraki iş okunacaklara; ama bilmek, okumaktan geçer. Okumak, bilmeye götüren tek yoldur, gidilip gözle görülemeyen, kaybolup gitmiş  binlerce yıl ötesini.
 
Eskileri sevdiğimden olacak, tarihe, sanat tarihine, arkeolojiye pek düşkünüm. Gezilecekse gezeriz, görülecekse görürüz  tarih kokan yerleri. Çektiğimiz fotoğraflarını sayısı belirsiz buralarda.

Tarihin pek çok dönemine açılan kapıların raflarda sıralandığı kitapçılarda ille de tarih, sanat tarihi, arkeoloji rafları önünde epeyce oyalanırım. Seneler seneler önce böyle bir rafın önündeyken gözüme bir kitap ilişti. Kitabın üzerinde zenci bir büst vardı, yandan. Kitabın adı da öyle vurucuydu ki “Kara Athena: Klasik Medeniyet'in Afro-Asyatik Kökleri (Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization). Vurdu da zaten ilk bakışta bu ad beni.
 
Athena. Hani şu mitolojideki Athena. Heykelleri bir çok ören yerinde, müzede. Pek çok müzede, kitapta  rastlamışlığım vardı Athena’ya. Benim bildiğim Athena kara değildi ama.

“Klasik Medeniyet'in Afro-Asyatik Kökleri” diye bir alt başlık taşıyordu aslında dört bölüm olan kitap. Diğer bölümler, Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi, 1785-1985 (1987); Arkeolojik ve Belgesel Kanıtlar (1991); Dilbilimsel Kanıtlar (2006).

İmal edilen uygarlık… Yani kurulmuş adamakıllı bir uygarlıkla hiç ilişkisi olamayacak, kurulmuş o uygarlığın yanından yöresinden geçemeyecek kadar o uygarlığa  tümüyle yabancı bir topluma, adamakıllı uygarlığı kuran bir başka toplumun uygarlığını mal etmek… Hibe etmek ya da. Veyahut da uygarlık, kültür aşırması mı desek, hırsızlığı mı yaptırtmak… “Dünya bu… Neler neler olmuş şimdiye kadar. Neden böyle bir şey de olmuş olmasın?” diyerek öne sürülenleri okumak isteği uyandırıyordu kitap. Gördüğüm ve okuduğum en cesur, bilimsel olarak beslenmiş, bilinenlerin üzerini; ama yeni savların da altını çizen bir kitaptı Kara Athena. Okumadan olmazdı. Asla.

Kitap daha kapak çalışması ve ismiyle hiç düşünmeden kendisini aldıracak cinstendi. Aldım tabii. Hiç düşünmeden.

Okuduğum ve okuyabileceğim nadir çizgide bir kitaptı. Tarih denizinde hiç yol alınmadık bir rotada ilerliyordu.  Korsan gemilerinin daha önceden yağmalayıp en ıssız adalardaki en gizli mağaralara sakladıkları defineleri teker teker bulup kilitlerini açarak  saklananları gün yüzüne çıkarmaya nasıl çabaladığı apaçıktı yazarın. Mısır’daki, Asya’daki limanlarda dolanıyordu Kara Athena adlı gemi. Afrika’ya yelken açıyordu. Fenikelilerle haşır neşirdi. Rüzgarı, tarihin soluğuydu. Rotası, bulunmamak üzere saklanmış, üstü kapatılmış, unutturulmuş, tümden karanlıklara gömülmüş yaşanmış asıl tarih, tarihin doğruları… Başkalarının uygarlıklarının üzerine kendi uygarlıklarıymış gibi oturup keyfini çıkaranların tek doğrularının ise, o korsanlarca saklanmış gerçek tarihin hapsedildiği kutu bir açılırsa  uygarlığın üzerinde şimdi oturanlara değil, aslında bambaşka toplumlara ait olduğunu herkese haykıracağından Pandora’nın kutusunun  asla açılmaması iken üstelik.

Kitap, tarih gemisinin kaptanlarının bugüne dek bilerek doğru rotalarda yol almadığını anlatırken belgeler koyuyordu. Öne sürdüğü her şeyi bir şeye dayandırıyordu. Örneklemeleri, kanıtları vardı. Tarih gemisini yalan kayalıklarına oturtmak değil, saklı gerçekler rotasında ilerletmek için yüzlerce sayfadan oluşuyordu kitap.

Dünyayı küre gibi eline alıp tersyüz ediyordu yazar. Bir kaleydoskopu çevirdiğinizde karı andıran tanecikler nasıl öbür uca saçılırsa öylesine darmadağın ediyordu tarih kitaplarında öğretile gelmiş uygarlıklara ait bilgileri. Bugüne dek uygarlık ve uygarlığın beşiği diye bildiğimiz bilgileri unutturup hiç bilmediğimiz, hiç öğretilmeyen, hep saklanan gerçekleri öne sürerken yalanları yanlışları kanıtlarıyla ortaya koyuyordu. Bildiklerimiz tersyüz edilirken altı üstüne gelen de uygarlıklardı. Birilerinden çalınmış ve birilerine mal edilmiş uygarlıkların öyküsünde gezinirken zamanda yolculuğun gerçekleşmesini, her şeyi tarih kitabından okuyarak değil de o zamanlarda gezerek gözleriyle görüp öğrenmeyi  ne çok istiyor insan.

Üstüne oturulmuş uygarlığın asıl sahiplerini medeniyetten uzak bilirken o uygarlıkla uzak yakın ilgileri olmayanların medeniyetin gerçek sahibiymiş gibi gösterildiği tarihin ninnilerini  birer birer ortaya koyarak öne süren kitap, dünyanın ne çok sır  sakladığını da hatırlatıyordu.

Hani o uygarlık denilince ilk akla gelen eski Yunan uygarlığının ta Afrika’dan, Mısır’dan, Asya’dan gelip de sanki Avrupa’nın uygarlığıymış gibi iç edilmesinin ıcığını vıcığını çıkarıp yalanlarla uyutula geldiğimizi anlatırken öne sürülen görüşler, şimdiye dek nasıl bir kandırmaca ile, nasıl bilinçli bir sunum ile hiç olmayacak toplumlara hiç olmayacak uygarlıkların nasıl cömertçe mal edildiğini anlatıyordu. Kitabın daha adını okuyunca yazarının çok cesur ve karşılaşacağı her türlü tepkiye aldırmadan yazacağı bir konu bulmuş olduğunu düşünmüştüm. Kitabı okudukça öne sürülenler beni böyle düşünmekte yanılmadığım konusunda haklı çıkardı.

Her çocuk eline aldığı tarih kitabında uygarlık olarak ilk  antik Yunan uygarlığını öğrenir. Olimpiyatından mitolojisine, antik kentlerinden, sanatından düşünürlerine hayranlık  duyulacak ne varsa içerir o uygarlık. Oysa... Yazılanlar bu uygarlığa yine saygı duyulmasını engellemiyor; ancak o uygarlığın hep öğrendiğimiz, sandığımız gibi Yunanlılar’a ait olmadığını anlatıyordu.

Elbette kitabı okuyalı hayli vakit olduğunu ve birkaç bölümlük kalın mı kalın kitabı baştan okumaya kalksam bu yazımın hayli gecikeceğini de dip not olarak eklemeliyim. Ama hepimiz biliriz ki hiçbirimiz okuduğunuz kitapları satır satır hatırlamayız fakat o kitabın ne anlattığını; yani özünü taptaze hatırlarız. Bu öz belki bir sayfa tutar; kitap kaç cilt olsa da.
 
Kitabın yazarı Martin Bernal, antik Yunan uygarlığının Yunanlılar’a ait olmadığını, bu uygarlığın Afrika, Fenike ve Asya kökenli olduğunu, özellikle de antik Yunan olarak adlandırılan ve Yunanlılar’a atfedilen uygarlığın Mısır’a ait olduğunu öne sürerken Yunanlılar’ın geçmişinin nerelere dayandığını da açıklıyordu. Batılıların, antik Yunan uygarlığının Afrika, Doğu Akdeniz ve Asya kökenli olması fikrini hazmedemediklerini, kendileri dışındaki tüm uygarlıkları yok sayıp onları geri olarak nitelendirerek sömürgeciliği haklı duruma getirmeyi amaçladıklarını öne sürüyordu Bu fikri anlar anlamaz aklıma olimpiyatlar geldi. Çünkü özellikle koşu denilince Afrika kökenlilerin yetenekleri gelir akla. Ve daha sonra yazılarına internette rastladığım  bazı Afrikalılar,  kendi oyunlarını çalan Yunanlılar’ın bu oyunları Olimpiyat adı altında Yunanlılar’a  mal ettiklerini öne sürüyorlardı. Demek ki en yaman hırsızlık, uygarlıklarla dolu  tarih konusunda oluyordu.
 
Cambridge Üniversitesinde Çin dili çalışmalarında çok başarılı olan Martin Bernal’in  Yunan dili ile ilgili öne sürdüğü görüşleri de vardı. Yunan dilinin, Hint-Avrupa dilinden etkilendiğini, Yunan dilindeki gelişimin Mısır ve Sami dillerinin etkisiyle  gerçekleştiğini öne sürmekteydi kitabında. Yunanca’da bulunan birçok Mısır ve Sami kökenli kelimeleri de örnek vermişti.

Kitabı okuduğum sıralarda bu konuda yazılmış başka bir çalışma bulamadım; ama internette çokça kaynağa rastladım. Bir internet kaynağında, antik Yunan medeniyeti diye bir uygarlığın olmadığı Etiyopya’dan, Nijerya’dan yani Afrika’dan antik Makedonya’ya gelen, her haliyle tipik Afrikalı kölelerin zamanla melezleştiği, her şeyi ele geçirip antik Makedon uygarlığının üzerine oturduğu ve dağdan gelenlerin bağdakileri kovmakla kalmayıp uygarlıklarına sahip çıkarak Makedon uygarlığını, antik Yunan uygarlığı olarak kendilerine mal ettikleri öne sürülüyordu. Yani antik Yunan uygarlığı aslında antik Makedon uygarlığı idi.

Tarihin sokaklarında geçmişe açılan tüm kapıları çala çala, o kapılardan içeri girip ne var ne yok gözlerimizle görerek gezememek ne acı! Gözlerimizle görememek, o zamanlar neler yaşandığını hakkıyla bilememek demek. Ne sunulmuşsa ona inanmış olmak demek. Bu da akla İtalyanlar’ı getirmiyor değil tam bu noktada. DNA testi bugün bilinmiyor olsa idi İtalyanlar kendilerini kimlerin torunu sanacaktı acaba? Ya da kimlerin torunları olduklarını sanıyorlardı şimdiye dek? Bilimsel araştırmalar ile DNA testleri sonuçlarına göre  yüzde yüze yakın bir oranla İtalyanlar’ın  atalarının eski Türkler olan Etrüskler olduğu ortaya çıkalı çok olmadı, tarihten bugüne akıp gelen zamanın uzunluğuyla kıyasladığımızda.  Ayrıca İtalya’da Etrüsk abecesi ile yazılmış dikili taşların bulunduğu da malum. Bu da şu demek; doğruluğuna inana geldiğimiz çok şey, aslında basit bir testin gerçeği ortaya koyacağı şimdiye kadar inandığımız yalan yanlışlardır.

Tabi ki ne şimdiki Yunan uygarlığına ne de kendilerini Avrupa uygarlığının beşiği gören Yunanlılar’a hiçbir kasti düşüncemiz olamaz bunları yazarken. Ama bu kitabın konusu da, antik diye hep saygı duyulan uygarlığın öznesi de onlar. O yüzden yazıda adları geçecek olanlar da onlar oluyor tabii. Ve bir uygarlığı sahiplenenler, o uygarlığın eğer başkasına ait olduğu gerçeği ortaya çıkarsa o gerçeğe saygı duyup kabullenecek kadar da uygardırlar mutlaka.

Her uygarlığa ne kadar saygılıysam gerçeklere de en az o kadar saygılı olmanın gerektiğine yürekten inanıyorum. Uygarlıklara ve gerçeklere saygı duymak, en uygarca davranışlardan olmalı. Tarihi, kendi dosdoğru gerçekleri içinde oldukları gibi kabul etmeyip, yeni tanımlamalarla başkalaştırmak uygarlık olabilir mi?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.10.2014

 @AcemiDemirci

Paylaş :

20 Ekim 2014 Pazartesi

“Kandırmacaların En Eskisi ?” adlı çalışmama;

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

19 Ekim 2014 Pazar

Koç Yiğit Göde Hasan

İstanbul, Feshane’de Aksaray Günleri’nin gerçekleştiği bugünlerde, gelmiş geçmiş tüm Aksaraylılar ve Aksaray için.
Aksaray'ı ikiye ayıran Ulu Irmak ve kenarındaki taş konaklar.
  
Çok değil daha düne kadar il olan Aksaray’ın, bin dokuz yüz otuz üç  yılında çıkarılan hususi kanunla kendisinden çok daha küçük olan Niğde’ye bağlı bir kazaya dönüşmüş olması kederinin on yıldır Aksaraylılarca derinden duyulduğu günlerdi bin dokuz yüz kırk dört yılı.  Aksaraylılar, “kaza” derlerdi ilçelere. Aksaray işte kazara kaza olmuştu ilken hem de.

Yine de Aksaraylılar, kentin ortasındaki mavi çinilerle süslü, görkemli mimarisiyle görenleri büyüleyen Vali Konağı'na hele hele de üzerindeki “Aksaray Vilayeti” yazısına gözleri gibi bakmaya devam ediyordu.  Günün birinde yeniden il olmayı düşleyerek. Demir yolu kendi memleketlerinin içinden geçmediği için de esnafın dertlendiği yıllardı o yıllar.

Aksaray'ın Ulu Irmak boyunca taş konakları ve toprak evleri.
O yılların en güzel sokağında, böğrünü, sokağın iki yanındaki evlere dayayıp, sokağın üzerine kemer gibi oturmuş, altından faytonların geçtiği, üstünden kuşların uçtuğu taş ev, hala yerli yerindeydi o sıralar. Bu evin altında kalırdı Kemeraltı Sokağı.

Altından sokak geçen evdi, dışı incelikli işçilikle yontulmuş taşlarla kaplı, kemerin üstündeki ev. Taş evin duvar ve pencere kenarları nakışlarla kaplıydı. Demirli pencerelerinden bazen sırtını hemen pencere kenarındaki sedirin Taşpınar halı yastıklarına dayayarak  oturan evin büyük hanımının beyaz yaşmağı görülürdü.
Aksaray taş konağı.
Pek seyirli olurdu Kemeraltı Sokağı’ndaki boz renkli taştan evin pencereleri. Altından faytonlar geçerken duyulan nal sesleri, tatlı bir müzik gibi gelirdi evin kadınlarına. Misafirliğe gelen komşular, pencere kenarlarına oturup geçen faytonların tekerlek, atların nal şıkırtılarını dinlemeye doyamazdı. Üzerinden kayış kanat kuşları da denilen çığırtkan kırlangıçlar uçardı evin, gün batımlarında. Bu ev, Kemeraltı Sokağı’nın yüzüğüydü.

Aksaray taş konağı.
Bir benzeri de yoktu Kemeraltı Sokağı’nın ne Aksaray'da ne de bildik yakınlarda. Aksaraylılar'ın henüz hiçbiri, Avrupa'daki eski sokakların  kimisini birbirine bağlayan kemerlerin üstünde kemer tokası gibi duran evlere ait kartpostalların o şehirlerden postalanan ilk şey olduğunu bilmiyordu o günlerde. Kemeraltı Sokağı’nın da, sokağın kemer üstüne kurulu evinin de kıymetinin hiç bilinmediği yıllardı o yıllar.

Göde Hasan, Şeyh Hamit Mahallesi'ndeki sokağından Nevşehir Caddesi'ne çıktıktan az sonra bu evin altından geçen sokağa girerdi Buğday Pazarı’na  doğru yürürken.
Aksaray taş konağı balkonu.
Boz renkli kesme taştan örülü ya da ahşabın oyularak dantelleştiği biblo gibi konaklar Ulu Irmak boyunca sıralanırken, düz damlı, beyaz kirece ya da çivit maviye boyalı saman ve topraktan yapılmış, altı ahır üstü hane olan toprak evler de seçilirdi kavak ağaçları arasından. Ulu Irmak, bazen o kadar gümbürtülü akardı ki kurbağalar seslerini duyurabilmek için var güçleriyle şişirirlerdi boğazlarını. Göde Hasan, Kemeraltı Sokağı’ndan geçtikten sonra kurbağaları dinleyerek Ulu Irmak boyunca yürümeyi pek severdi bahar günleri.
Kavaklar arasından Hasan Dağı zirve çanağı.

Her evin kah düzgünce taşlardan örülmüş kah samanla karışık toprakla sıvanmış duvarının gerisinde çoklukla hünnap bazen dut bazen ıhlamur ağacının altında oturan kadınlar, kenarları yaldızlı, üzeri mine çiçek işlemeli buğulanmış bardaklarda soğuk gül şerbeti içerdi. Boncuk ya da iğne oyasıyla çevrelenmiş beyaz yaşmakları ya da allı güllü yemenileriyle mahalleli komşu kadınlar, işleri olmadığı zamanlarda bahçelerde eğleşirlerdi. Kadınlar bazen kanaviçe bazen de etamin işlerlerdi. Yaygı kenarlarına geçirilecek dantel örneği arayanlar için en uygun yer, bu ağaç altı sohbetleriydi. Şeyh Hamit Mahallesi'nin komşu kadınları, hanım göbeği kayısı, zerdali, erik, hünnap, iğde ağacı yapraklarının gizlediği bahçelerinden yoldan gelen geçene bakarak otururken bir yandan da ellerindeki nakışları işler, dantellerini örerlerdi. 

Evin beyi her ne kadar dış kapıyı açmadan önce kapı önünde uzunca öksürüp  geldiğini haber etse de, hayli zamandır misafirlikte olan komşu kadınlar,  daha o öksürmeden geldiğini duyup, derli toplu olmaya dikkat ederlerdi.

Aksaray evlerinin kendine has demirli pencereleri.
Ev işlerini bitirip bahçede oturan kadınların her gün beklediği biri vardı yoldan geçen; Göde Hasan.  Sık dallı ağaçların yapraklarının arasından elverdiğince görünen yoldan geçen Göde Hasan'ı görünce kadınlar ellerindeki işlerini bırakır, onun yüz ifadesinden bugün kızgın olup olmadığını anlamaya çalışırlardı.

Göde Hasan, otuzlu yaşlarındaydı o sıralar. İki taraflı kamburdu. Kısacık boyluydu. On bir yaşındaki bir çocuk görünümündeydi. Evliydi Göde Hasan. Çoluk çocuk sahibi iyi bir babaydı.  Akıllı, uslu, çalışkandı çocukları. Okulun en çalışkan öğrencileriydi üstelik onun kızı, oğulları.
Göde Hasan, pembe evle eski cami arasındaki sokaktan seslenirmiş rüzgara.

Buğday Pazarı’nın kenarında bir yerlerde tezgâhını kurar, seyyar satıcılık yapardı cesaretinden ve öfkesinden ötürü “Deli” diye anılan Göde Hasan. Tablacıydı. Tezgâhında kilitli iğne, yorgan iğnesi, dikiş iğnesi, anahtar, don lastiği, iplik, küçük cep aynası bulunurdu. Geçimini çalışarak, alnının teriyle kazanırdı.

Göde Hasan'ın caddeye çıktığı sokak pembe evin olduğu sokak.
Göde Hasan'ın tezgâhının başından ayrıldığı da olurdu zaman zaman.  Kahveye uğrar, bir çay içer, ısınırdı kış günleri. Ya da yaz günleri kahvenin çardağında biraz oturup dinlenir, radyodan ajansları dinleyerek haberleri öğrenirdi. O başında değilken tezgâhı, Buğday Pazarı’nın hemen girişinde, başıboş öylece durur, kimse dokunamaz; hiç kimse ondan habersiz tezgâhtan tek bir iğne alıp gidemezdi. Göde Hasan'ın hiddetinden, öfkesinden çekinirdi çünkü onu tanıyanlar. Göde Hasan bir kızdı mı gözü hiç bir şey görmez, “Tepeleyeceğim” diyerek adamın üzerine yürürdü.

Ağaçlar içindeki, bahçeli, topraktan eski Aksaray evi.
Göde Hasan, küçük tezgâhını çoğunlukla Buğday Pazarı’nın girişindeki Hacı İbas'ın Murat Emmi'nin kocaman zahire dükkânının önüne açardı. Oldukça iri kıyım olan, heybetli görünüşe sahip Murat Emmi, tam bir keyif adamıydı. Keyfe geldikçe kalkar iki eline alıp çaldığı dört tahta kaşıkla bir güzel Aksaray oyunları oynardı. “Dala bastım dal kırıldı” diyen Aksaray havasında iyice kaşık oyunu oynayıp yorulduktan sonra da dükkânının önüne oturup dinlenirdi. Göde Hasan, tezgâhını böyle seyirli ve keyifli bir yere açardı işte. O da çok keyif alırdı Aksaray türkülerinden, kaşık havasından.

Artık sahiplerinin oturmadığı, içinde bağı olan, kocaman bahçeli, çocukluğumda çok oynadığım Somuncular2ın evi.
Murat Emmi'nin yan komşusu Daylak'ın Musa da yağ, tuz, şeker, bakliyat satardı dükkânında. Orta boylu, çıplak kafalı, yapılı Musa ile Murat Emmi, canları sıkıldıkça oynamaktan başka şeyler de yapıyor akıllarına estikçe. En sevdikleri şey de Göde Hasan'ı kızdırmak.  Hacı İbas'ın Murat Emmi ile Daylak'ın Musa kafa kafaya veriyorlar o gün. Göde Hasan'ı biraz kızdırıp, haline bakıp eğlenecekler güya.

Pembe evin sokağı, Şeyh Hamit Mahallesi.
Hacı İbas'ın Murat Emmi ve Daylak'ın Musa, Göde Hasan’ın kahveye gidip tezgâhının başından ayrılmasını bekliyor dört gözle. Göde Hasan kahveye gidip tezgahı boş kalınca da doğruca tezgâha gidiyorlar. Göde Hasan'ın özenle sıraladığı, dizdiği, birbirinden ayırdığı iğneleri, kilitli iğneleri, iplikleri, lastikleri birbirine karıştırıyor; tezgâhın altını üstüne getiriyorlar. Sonra da dükkânlarına geçip sakince oturarak Göde Hasan'ın tezgâhın  başına dönmesini bekliyorlar. Seyrine bakacaklar akıllarınca kızdı mı tam kızan, hiddetinden herkesin korktuğu Göde Hasan'ın.

Buğday Pazarı'nda buğday tüccarlığı yapan Acemoğlu Mehmet Acır'ın kızı Leman, olan biteni muzipçe izliyor bir kenardan. O da Göde Hasan'ın gelmesini bekliyor çocukça bir merakla.  Neler olacağını az çok sezinliyor sekiz yaşındaki Leman.

Göde Hasan tezgâhının başına gelip, darmadağın edilmiş, altı üstüne getirilmiş mallarını görünce şöyle bir çevresine bakıyor. Leman'ı görüyor ilk olarak. Hemen küçük kıza yanaşıp “Tezgâhımı kim karıştırdı?”, diye soruyor. On bir, on iki yaşındaki çocuk görünümündeki Göde Hasan'ın yüreği aslan gibi. O kadar cesur ki kükrüyor sağa sola bakınıp “Kim yaptıysa ayağımın altına alırım”, diye esip gürlüyor. Leman'ın babası Mehmet Acır, “Orçunun biri karıştırmıştır, hadi birlikte düzeltelim. Sinirlenme. Aldırma.” diyor. Göde Hasan duymuyor bile. Leman'a bir kez daha soruyor tezgâhını kimin bu hale getirdiğini. Hiddetten tepinip, “O yapanı ayaklarının altına alacağını” söyleyerek. Göde Hasan'ın küçük oğlunun sınıf arkadaşı olan Leman, Göde Hasan'ın öfkeden parlayan gözlerine, sinirden kıpkırmızı olmuş yüzüne bakıyor. Göde Hasan etrafına doluşanlara sürekli “Kimin yaptığını bulursam onu tepeleyeceğim, ayağımın altına alacağım” diyor. Leman, gülmeye başlıyor. Bir yandan da koskocaman, iri yarı, kapılardan girmeyen boyuyla dükkânının önünde güle güle Göde Hasan'ın öfkelenmesiyle eğlenen Murat Emmi'yi gösteriyor babasına;
       -Baba, bak.  Hasan amca, Murat Emmi'yi ayağının altına alacakmış, diyor çocuk saflığıyla.
Kıymeti hiç  bilinmeyen eski konaklarla dolu Aksaray.

Leman'ı duyan Göde Hasan yumruğunu sıkıyor ve Murat Emmi'nin dükkânına doğru fırlıyor. Murat Emmi'nin karşısına dikiliyor. Murat Emmi’nin katıla katıla gülmekten yanaklarına ağrı giren yüzü bembeyaz kesiliyor karşısında Göde Hasan’ı bulunca. Korkudan soluğu kesilmiş halde Göde Hasan'a bakakalıyor. Göde Hasan'ın kendisine indirmek üzere sıktığı yumruğu görünce can havliyle dükkânına kaçıyor.  Kapıyı da arkadan kilitliyor.  Bu olay kısa zamanda duyuluyor ve hiç kimse değil Göde Hasan'ın tezgâhını karıştırmak, tezgâhın yakınından bile geçmiyor bundan böyle.

Çocukluğumda oynadığım, kirpilerin gezdiği evin bağlı bahçesi.
Kemeraltı Sokağı’ndaki evlerde oturan kadınlar, bahçelerinde Göde Hasan'ın Murat Emmi'ye sıktığı yumruğu konuşuyor günlerce, o gelip geçerken.

Bahar geliyor, hava ılıyor, bahçeler çiçekleniyor. Kuş cıvıltısı bürüyor her yanı. Tatlı bir rüzgâr esiyor Aksaray'ın sokaklarında.

Aksaray'ın biraz dışındaki  evinin önüne sahibi kadife çiçeği dikerken.
Yaz kış, kimi yeri yamalı , yama bulunamayan yerleri yırtık içindeki aynı eski gömleğiyle gezen Göde Hasan, kahvedeki radyodan ajansı dinleyip eve dönerken Şeyh Hamit Mahallesi’nin boğaz gibi esen dört yol ağzında yüzüne tatlı bahar yeli vuruyor. Bağrını açık bırakan eski gömleğinden içine doluyor bahar yeli. Göde Hasan, rüzgâra karşı dönüyor. Gözlerini yumup başını yukarı kaldırıyor.  Elleriyle eski gömleğinin yakasını, bağrını iyice açıyor ve rüzgâra sesleniyor;
-Es koçyiğidin bağrına, es.
Tesadüfen gördüm Aksarayspor otobüsünü. Ve çektim.

Bahçelerdeki kadınlar, koçyiğit Göde Hasan'a, eski caminin altında oturan Derviş Emmi'nin Buhara ağzıyla “Çok iri adamımdan cesur bu adam” dediğini hatırlayıp gülmekten kaçınsalar da rüzgâra seslenen Göde Hasan’ı duyunca birbirlerinin gözlerinin içine manalı manalı bakmadan da edemiyorlar.

Sonbaharda kadınlar yaprakları sararmış hatta dökülmüş hünnap, dut, ıhlamur ağaçlarının altında oturup, sert esen güz rüzgârının uğultusunu dinlerken bahçelerin son demlerinin tadını çıkarıyorlar. Beş şişle çorap, erkeklere süveter, kendilerine hırka, yelek örmeyle meşguller kıştan hemen önce. Göde Hasan'ın sesini duyuyorlar birkaç güne kalmaz artık oturulamayacak kadar soğuk olacak bahçedeki kadınlar. Göde Hasan evine dönerken, dört yol ağzında sert esen rüzgâra karşı dönmüş yakınıyor;
-Buldun benim gibi garibi, es bakalım bağrıma bağrıma, diyor delercesine dokunan güz rüzgârına Göde Hasan.
(Her hakkı saklıdır)

‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21 ‎Şubat ‎2012 ‎Salı


@AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci