8 Kasım 2014 Cumartesi

Bugün sayfamda görmekten çok mutlu olduğum Deren'e ,


Hoş geldin Deren:)

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

İkircikli dalgalar

İlk bakışta görülen ikirciklendirmez mi içi? İlk algılanan, için mi dışın mı algısıdır? İlkten hüküm, peşin hüküm sayılmaz mı? İçini bilmediğimizin dışı ne kadar rehber olur doğru yargıya? Doğrusu, ilkten mi yaftayı basmaktır, biraz ölçüp tartıp mı? Bizdeki eğilim mi? İlkten hep. Aceleci. “Ya öyle değilse”, olasılığı akla gelmeksizin. Akdeniz sıcaklığında. Akdeniz kanıyla.

“İyi bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur” denmemiş mi, ilk algının son yargı olamayacağına ilişkin. İyi kıyafetin içinde hep iyi kişilikler, iyi kalpler, iyi niyetler, iyi insanlar mı dolaşır? Yoksa dolaşık, karmakarışık, dolambaçlı huylar iyi kıyafetler ardına mı saklanır? İyi kıyafetli insanlar da çoklukla çoook iyi görünen yerlerde oturur, oralarda gezer.

Daha en ilkten kestirip atılabilir mi birinin nasıl olduğu? Nasıl olduğunu nasıl anlatır birkaç saniye, birkaç dakika, birkaç saat, birkaç gün ya da ay? Hatta yıl? İyi iyi konuşulmaz mı ortada hiçbir şey yokken biri? İyi iyi bakmaz mı gözler kalbine, kesesine, ruhuna bir şey değmedikçe. Dikenlere rastlamadıkça… Düz yolda.

Ya sarp yollarda nasıl bakar iyi bakan gözler. İyi konuşan diller neler söyler dikenler çıkınca yola. Yollarına gül dökülmeye alışmışsa. Ya da en azından beyaz papatyalarla dolu olmasını istemişse yol boyu.

En baştan söylemek nasıl mümkün olur iyi mi değil mi bilinmedik birine “İyi” ya da “kötü” diye. Yanılmak çokça başa gelirken hem. Yanlışların önderliğinde gidilir yanılgılara. Yanılgılar, yakıcıdır. Yakar. Yaka bağır yırttırır.

En ilkten bilip de yanılmamak, yanmaktan da yanlıştan da ırak olmak demekse de en ilk algıların üstüne ne algılar edinmeli ki maskelerin ardı, iyi kıyafetlerin içi, ışıltılı, parıltılı salonların, yaldızlı koltukların içine girilsin. Girilebildiğince. Mesafeler aralanabildiğince kapatıldıkça: Gerçi mesafe, en iyi korunmuşluklardan biridir eğer maskeli hayatlar hayatın anlamıysa. Maske, yüzdür, yüz ise maskenin önüne hiç çıkmaz olandır öyle hayatlarda.

Ne kadar isabetli okuruz daha ilk görüşte bir bakıştaki pırıltıyı. O pırıltının düştüğü yere yangın saçacak bir kıvılcım olup olmadığını ne kadar anlayabiliriz. Ya da öfkeli, bezgin, yorgunluk, gözlerinin altına torba torba oturmuş bir bakıştaki yılgınlığın ne anlama geldiğini nasıl çözeriz. Hadi sevgi dilenen bir bakışsa o öfkenin ardındaki. Ve biz sadece öfke görebiliyorsak o hep uzanan ellerin geri çekildiği ellerin sahiplerinin bakışlarını?

Kendi dünyasının tanınabilecek en uç dünya olduğunu sanalar için başka dünyaları anlamak ne kadar mümkündür? İlk bakışta? İlk bakıştan sonraki bilmem kaçıncı bakışta? Dünyayı anlayabilecekler mi? Hatalarını, noksanlarını, kusurlarını? O kusurlardan, noksanlardan, hatalardan kaynaklanan kayıplara yol açacak kararlarını, yaklaşımlarını, tutumlarını nasıl değerlendirilecekler o sığlıklarıyla? Sığ olduklarını bilmeksizin denizlerin en derinlerine kafa tutarken balarına neler geleceğinden çok başlara neler getirebileceklerini nasıl anlayabilecekler? Dahası nasıl anlatılabilecek o kendi dünyaları ve kendi dünyalarının içindeki her değerin en uç olduğunu kabul edip, burunları doğrultusunda gidenler.

Kendi dünyalarını dünyanın ta kendisi sanırken herkesin bir dünyası olduğunu ve o herkesin de tek bir dünyada yaşadığını anlamak için ömürleri yetmeyenlere boyutlar, renkler, sonsuzluk nasıl anlatılabilecek. Ne bellediyse doğrusu o ne yaparsa en iyisi o sananlara onlarca beynin beyin fırtınası sonucunda bir karar alabildiklerini anlatmaya kalkmak güneşi elle tutmak gibi değil midir?

İlkten yanılmak, sonralarda yine yine hep yanılmak… Yaka yaka yanılmak. Yanan yanılan olmadan yanılmak… Yanmanın sonu küldür. Kül, artık ne ağaçtır ne orman.

İlk yanılgı, son yanılgı olduğunda erdem olur. İlk yanılgı hep bulunan sebeplerle geçiştirilirse  yakıcı olur. Yanan bir yerde yanılan da yanabilir.

İlk bakışta ya da sonra yanılmak neden olmasın? Yanılmak da insanca. İnsan doğasında. Yanılanın yanıldığını, hatasını, aldandığını ve bu yüzden de istemeden aldatan durumuna düştüğünü bilebilmesi erdemin hası. İnsan olmanın davranışlara atılan imzası. Ruhun olgunluğunun tek ve kesin göstergesi. Arınmışlığın, kendisiyle de her şeyle de barışıklığın ta kendisi. Hatayı kabul etmek, tamirin başlangıcı demek. Amma velakin hatayı kabul edeni bulmak sorun. İsterse hata yapmış olsun tek kabul etsin de hatasını her şey başlasın kaldığı yerden.

İlk bakışta, göze çarpan ilk şeyle değerlendirmek, değersizdir. Boyuyla posuyla, salınışıyla, kükreyişiyle, kültürüyle birikimiyle, bugüne dek süregelmiş doğrularla değil de keyfine göre, istediğince, işine geldiğince tutumlardan şaşmayanlar karşısında şaşırmak aldanmacaların en iflah olmazıdır. Aldanmak ne kelime, kendini aldatmaktır. Her aldanma bir gün anlaşılır. O anlayış, güller içinde, çayır çimen arasında olmaz.

İkircikte kalmak, ikilemlere düşmek bazen iyidir öyleyse. Hayatın her anında, her olayda değil belki; ama ilk bakışta izlenim edinmek yatkınlığında olduğumuzda bizim için de iyidir, çevremiz için de iyidir. Hiç ikiletmeden, hiç ikirciklenmeden kabul etmeli o halde ilkten peşin hüküm, peşin peşin yanıltıcı olur.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.10.2014, 11:43



















Paylaş :

Bugün yeni bir arkadaşım var sayfamda;

İbrahim Gök....

Hoş geldin İbrahim Gök Arkadaşım...

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
.
Paylaş :

7 Kasım 2014 Cuma

“Ah, o yüzme bilmeyen güzel oğullar!” adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/ah-o-yuzme-bilmeyen-guzel-ogullar-makale,448.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

4 Kasım 2014 Salı

“İkircikli damlalar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

2 Kasım 2014 Pazar

Fesleğen ile Reyhan

Gün doğumu.
Yan yana komşuydu Ayvalık’taki yazlıkta Pirnaz ile Zergül. Pirnaz çok uzaklardan gelmişti Ayvalık’a. Zergül, İzmirliydi Balkanlar'dan göçtüklerinden beri.



Pirnaz, zeytinyağlı yemek  yapmaya heves etmişti. Zergül öğretecekti Pirnaz’a zeytinyağlı yapmasını. Önce, Pirnaz’ın evinin arka  bahçesindeki masayı şöyle bir göz ucuyla süzdü Zergül. Sonra da bahçede ekili olanlara bakıp, evinin yolunu tutmuştu, “birazdan geleceğini” söyleyerek. Pirnaz pek anlamadı komşusunun neden durduk yerde gittiğini. Zergül’ün kaytardığını bile düşündü.

Zergül, on beş dakika bile olmadan elinde içi mor fesleğen dolu bir kap ile çıkageldi. Pirnaz bir anlam veremedi fesleğenlere; ama Zergül’ün bir bildiği olmalıydı.

Zergül, Pirnaz’ın bahçesine daha önce kendi elleriyle diktiği ve sıkı sıkı tembihlemesi üzerine Pirnaz’ın bahçeden zeytinyağlı biber dolması için birazdan harç olmak üzere kırptığı  dereotu nane ve yeşil fesleğenin yanına bıraktı bahçesinden getirdiği mor fesleğeni.

 Pirnaz, zeytinyağlı dolma için pirinç ayıklıyordu. Zergül de hemen girişti işe. Dereotu, nane, mor ve yeşil fesleğenleri yıkayıp süzgece koydu suları süzülsün diye.

Bu arada koca bir baş soğanı soyup doğrayacaktı tencereye, zeytinyağında kavurmak üzere. Gözleri yaşaracaktı mutlaka soğan buğusunda. O zaman da baharatları ayarlar, çam fıstığını şöyle bir ateşin üzerinde hafifçe tencerede yağsız çevirir ve kuş üzümlerini yıkardı. Otları en son doğrardı hep.
****
Bir yandan Zergül soğan doğrarken bir yandan da süzgeçte yan yana suları süzülen mor fesleğenle yeşil fesleğen sohbete koyulmuştu.
-Sana durmadan fesleğen deyip duruyor Zergül adlı sarışın mavi gözlü kadın, dedi yeşil fesleğen, mor fesleğene.
-Çünkü fesleğen denilir bize, diye cevap verdi mor fesleğen, yeşil fesleğene.
-Fesleğen mi denilir… Kim demiş fesleğen denilir diye. Benim adım reyhan. Bana reyhan denilir bizim oralarda. Fesleğen değilim ben.
-Demek daha uzaklarda fesleğen yerine reyhan deniliyor bize.
-Reyhanız da ondan, dedi yeşil fesleğen.
-Ha reyhan ha fesleğen. Biz aynıyız. Biriz. İkimiz de aynı köküz, dedi mor fesleğen.
-Aynı kök mü? Bak benim köküm bende, senin kökün sende,  diye höykürdü yeşil fesleğen.
-Biz kardeşiz, ister fesleğen denilsin ister reyhan biz ikimiz de aynıyız. Tadımız aynı, kokumuz aynı, diyordu ki fesleğen, sözünü bitiremeden lafını kesiverdi yeşil fesleğen yani reyhan.
-Rengimiz aynı değil ama. Ben yeşilim; sen mor.
-Canım ne fark eder? Ad ya da renk farklı olabilir. Aynıyız biz. Reyhanız. Ya da fesleğen. Ne sen başka kokarsın benden ne de ben senden başka kokarım.
-Ben başkayım, sen başkasın, diye kestirip attı yeşil fesleğen.
 
Bu arada çocukların bahçeden yolup  güneşte kurusun diye masaya koydukları ayrık otu bıyık altından gülerek dinliyordu mor fesleğenle yeşil fesleğenin konuşmalarını.

-Siz aynı değilsiniz. Ayrısınız. Farklısınız. Üstelik sen mor olan, ikide birde biz aynıyız derken görmüyor musun siz nasıl da farklısınız. Daha ilk bakışta anlaşılıyor ne kadar farklı olduğunuz. Sen morsun. Morla yeşil aynı mı yoksa  farklı mı söyle bana bakayım.

Mor fesleğen durdu bir an. Nasıl bir yaklaşımdı bu böyle. Fesleğenler iki renk hatta bir de küçük yapraklı olmak üzere birkaç türdü. Ama sonuçta fesleğendi hepsi de. Hatta aynı  sitenin fesleğenleriydiler. Aynı topraklarda yetişmişlerdi. Bahçeleri aynı olmasa bile aynı güneşin altında baş vermişlerdi aynı anda. Aynı bulutun yağmuruyla sulanmışlar, büyümüşlerdi. Ne kokuları farklıydı ne de tatları. Bir yerde fesleğen deniliyordu bu bitkiye bir yerde reyhan. Nasıl çağrıldıklarının ne önemi vardı ki. Ha fesleğen denmiş adlarına ha reyhan. Nerden çıkmıştı durduk yerde şimdi bu ayrılık gayrılık? Bu ayrık otu da ne yapmak istiyordu böyle? Körükle mi gidiyordu ne ayrık otu  yeşil fesleğenin üstüne. İyisi mi şu ayrık otunun niyetini bir güzel anlamaktı.
-Neden ayrıyız reyhanla ben,  anlatır mısın lütfen ayrık otu, dedi mor fesleğen.
-Ayrısınız siz, ayrıııı. Sen morsun; o yeşil.
-Renk mi ayırır bitkileri? O zaman ısırgan otu yaprağıyla limon ağacının yaprağı aynı renk olduğuna göre ısırgana limon, limona ısırgan demek yanlış olmaz. Bak şu saksılar dolusu sardunyalara. Hepsinin çiçeği ayrı renk. Beyazı, kırmızı çiçeklisi var yan yana. Pembesi var. Kimi sardunyaların yeşil yaprakları farklı farklı. Sakız sardunyasının yaprağıyla hanımşükriyenin yaprağı bir mi?
-Hanımşükriye değil, ceylan o, diye höykürdü ayrık otu.
-Bakın, gördünüz mü adları başka başka, ama aynılar.
-Siz ayrısınız. Ayrı bahçelerde yetişirsiniz. Bir değilsiniz ve ancak böyle dolma içi yapılmak üzere kıyılacakken bir arada olabilirsiniz.
-Kıyılacakken mi, diye irkildi mor fesleğen.
-Tabii. Sonunda siz kıyılacaksınız. Yetmedi harç olarak kavrulacaksınız. Yine yetmedi pişecek ve afiyetle yeneceksiniz.
-Bundan çok hoşlanacak gibisin ayrık otu.
 
Gevrek bir kahkaha attı ayrık otu. “Evet” diye çınlıyordu gevrek kahkahası.
-Gördün mü? Tüm bahçelere yayılıp ele geçirmiş koskoca, ayrık otu bile aynı olmadığımız, ayrı bahçelerde olmamız gerektiğini söylerken sen kime efeleniyorsun mor reyhan, dedi yeşil fesleğen.

Mor fesleğen anladı ki ayrık otu, yeşil fesleğenin aklını çelmişti. Ve emindi ki ayrık otu yakında o çok derinlere inen köküyle tüm bahçeyi saracaktı. O kökleriyle boğacaktı bahçeyi. Bahçedeki fesleğenler direnmişti besbelli ayrık otunun köklerine. Boğamadığı fesleğenlerle bu şekilde baş edecekti anlaşılan ayrık otu. Ayrıştıracaktı baş edemediklerini. Kendi yapamazsa yaptıracaktı. Moru yeşile, yeşili mora karşı hınçla doldurup birbirlerinin eliyle arındıracaktı bahçeyi. Sonra da köklerini salacaktı dört bir yana keyifle.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin yüksel (Acemi Demirci), 08.10.2014, 17.01


AcemiDemirci



Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci