14 Kasım 2014 Cuma

"Monet'in fırçasından sakladım bahçemi; kalemime gizledim"

adlı çalışmama;


http://www.kadinhaberleri.com/monetin-fircasindan-sakladim-bahcemi-kalemime-gizledim-makale,453.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

11 Kasım 2014 Salı



Bugün, sayfamda görmekten çok mutlu olduğum yeni arkadaşım;

Elçin Hanedan,

Hoş geldin...

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

10 Kasım 2014 Pazartesi

Kasım pusu

1881-∞

Kasım’ın bağrı yanıktır. Onu geldi mi…

Kasım ayı Ankara’nın pusa boğulduğu günlerdir.  Dumanlı bir gök oturur Ankara’nın üstüne. Şehri boğarcasına çatılara çullanmış gözükür uzaklardan. Hüzünlü bir bulanıklık perdesini açar Kasım'da İstanbul'dan Ankara'ya. 

Otuz katlı blokların tepelerinde duman duman gezer Kasım pusu. İsi, sisi.

Bir Kasım sabahı camdan bakılınca tek renkle boyanmış  bir tablo görülür Ankara'da.  Ankara Kasımı öyle bir ressamdır ki  göğü, ufku, havayı boyamak için paletinde tek renk bulunur. Grinin dumanlı tonları. Onlarca  katlı blokların pencerelerinden görünen tek şey, koyusundan  açığına gri olur  Kasım'ın boyasıyla. Sanki tüten bacanın içindeymiş sanır kendilerini Ankaralılar. Dumana boğulmuş  koskoca şehrin pusta nasıl yittiğine tanık olunur günlerce Ankara'da. Kasım’da.
 
Görünen uzaklar, ufuklar değildir etraf duman altıyken. Olsa olsa daha alçak kalan  yan bloğun bacasıdır  mesela. Yukarıdaki kasvetli pusa kendi çapında nispet yapan bacalar, denizleri besleyen  nehirler gibi tüte tüte beslerler pusu. Püfür püfür tüten bacalar, puslu havayı daha da puslandırmak ister sanki.

Kırmızı kiremitli çatılardan yükselen bacalar, blokların duman kusan  boğazları gibi görünür ilk bakışta. Sanki içinde düzinelerce hane olan blok boğazını temizlemekte, ne var ne yoksa gırtlağına takılan püskürtüp atmaktadır dışarıya savurduğu dumanla. 

Bacalar  tüterken yollara ahtapot kolları gibi uzanan otlar, kuruyup da ağaçlardan düşmüş, rüzgarla oraya buraya savrulmuş yapraklar ıslaktır. Pus, ıslatır. 

Pusun ufukları göstermediği  Kasım günlerinde güvercin sürüleri,  ak tüylü kanat içlerini  göstere göstere çatılardan havalanır. Sürüler halinde  uçuşurlar hep batıya. Her yağmur öncesinde, yüklü bulutlarla kaplı günlerde güvercin sürüleri görürüm ardı ardına batıya uçan. Göçmen kuşlar sanır insan onları ilkten.Hani göçlerin çoktan tamamlandığını bilmesek... 

Güvercinler göçmen kuş değildir. Onlar göğün kurşuni bulutlarla kaplandığı  günlerde bir çatıdan az ötedeki başka bir çatıya göçerler en çok.

Kasım’ın kararsızlığı başından bellidir. Çiçekler açar kasımpatı adında. Beyazlı, pembeli, turunculu. Uzun uzun sapların üstünde, sıra sıra yapraklı. Beyazı kartopu gibi. Göbeği sarılı.

Kasım, iki arada bir derede kalmış bir aydır. O yüzden puslar içindedir. Ne yazdır ne güz. Ne de tam anlamıyla kış. Sonbahardan devraldığı sarı bayrağı, beyaz bayrak olarak kışa devreder sonunda. Sonbaharla kış arasında yitip gitmiştir Kasım ayı. Buna çok içerlediğini düşünürüm.

Yaprakların hüznünü en çok Kasım ayı yaşar. Düşen yaprakların gözyaşıyla ıslanır Kasım’da sokaklar. Her yaprağın düşüşünde biraz daha soğur bağrı.

Atamız'ın elyazısı 
Ekim’in sıcaklığına vurgundur Kasım. Vazgeçmek istemez sıcacık güneşten. Çabalar ha gayret, biraz daha uzasın sıcaklar, çarçabuk gelmesin kış diye. Pastırma yazı yapar önce. Sonbaharın güzelliğini gösterir bir bir.  Yeşilin kızıla yolculuğunu solgun bir senfoniyle anlatır. İlkbahar yeşilinin, dallarda sonbahar sarısı olup düşüşünün öyküsüdür Kasım ayı. Ankara göğünün dumanı izin verse de görülse o kızıl mısralar çitlerdeki sarmaşıklarda, ıhlamur ağacı yapraklarında, her rüzgarda üç beş solmuş yaprağını daha kaybeden kavak ağaçlarında.

Kasım,  Ekim ayına öykünür; ama nafile. Ne de olsa sıcak günlerin hala yaşandığı aydır Ekim. Ama ötelerden  Aralık seslenmektedir “Oyalanma geçmiş aylarla, gelmek üzereyim  sarılıkları silip, beyaz örtü sermek için. Hazırlıklarını yap kışa” diyen haberci rüzgarla duyurur kapı eşiğinde  olduğunu. Bazen camlarda dağılan sert yağmurlar döker Kasım. 

Başka bir ayın adına çiçek var mıdır bilmem; ama Kasım ayı, kederinden açar kasımpatlarını. Kolay mı daha kapıdan girer girmez her çiçeğin, her yaprağın solup "ah" çeke çeke  düştüğünü görmek. Kasım, ağaçların, çiçeklerin, yaprakların  tek tek düşüşünü görür. Dertlidir bağrı. Dayanamaz onun dayandığına başka sine. 


Ne uğur böcekleri gezinir Kasım günlerinde ne o daldan bu dala konan kuşların cıvıltısı duyulur. Ne de yuvadaki aç yavru kuşun annesini çağıran cılız ötüşleri gelir  kulaklara. Kuşlar, pısmıştır puslu havada. Boyunlarını içlerine çekip çatıların bir köşesine tünerler sessizce. Cıvıltısız bir aydır Kasım. Rengi gri. Pus tonunda.

Gri… Renklerin en aradası. Çıkışsızı. Ne açığı ne koyusu. Ne kapkarası ne de bembeyazı. Kimliksizi. Yitiği. Melezi. Kasım’ın rengi gridir.

Kasım da isterdi yeşilin etrafı halı gibi kapladığı, burcu burcu yasemin,  hanımeli kokan günleri olsun. Kasım da isterdi Nisan’ın iç kıpırtıları yaşansın yeni yetmelerde Kasım günlerinde de.

Kasım, düşen yapraklara, solan çiçeklere kendince dertlenir pusuyla. Kederlenir sisiyle. En çok da günlerden on olduğundadır kederi. Hala unutulmayanı, hiç unutulmayacak olanı bir Kasım gününde uğurlamanın kederi büker en çok belini. On dedi miydi Kasım…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 

28.11.2013,12:40

 @AcemiDemirci




Paylaş :

Bugün sayfamda görmekten çok mutlu olduğum yeni arkadaşlarım var;

Gülşah, Burcu ve Hasibe.

Hoş geldiniz...

acemidemirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

9 Kasım 2014 Pazar

Ah, o yüzme bilmeyen güzel oğullar!

Derin diplerde olduğu için kara değildi o kuyular. Kömürdü yanı ardı, sağı solu, ondan karaydı tünel tünel duvarlar.
Her sene gördüğüm birkaç yüzyıllık zeytin ağacı.

Derinlere daldı o gün madenin yüzleri güneş yanığı değil kömür karası  oğulları, kocaları, babaları. Karanlıklarda kalmış derinlerin denizleri değildi gerçi indikleri galeriler, tüneller. Maden ocağının derinleriydi. Deniz dibi olmasa da yanı başındaydı su yine de. Kova kova değil hem su, tonlarca.

Kömür karasını iyi bilirdi ocağa inenler… Kömür karası, bahtlarının boyasıydı. Babalarından, ağabeylerinden, dayılarından, emmioğullarından bilirlerdi bu boyayla boyanmanın anlamını. Madenin ağzından madenin midesine inilirdi. Çıkışı yoktu kimileyin o girişin.

Çıkılmaz girişlerde kaybolanların ardından geride hep ağlayan kadınlar kalır. Gençten kadınlar. Yanlarında ikişer, üçer bebeleri. Çökmüşler madenin ağzı başına, çoktan çökmüş omuzlarıyla. Ne ağlayacak halleri var ne konuşacak. Bir gün bunun olacağını bilirmiş gibi hepsi de. Hangi birine ağlasınlar? Dün ölenlere mi, şimdikilere mi? Yan yana ölen kocalarına mı kardeşlerine mi? İki evladı da madenden çıkmayan ana hangisine yansın? Kömür bu, kibritsiz, alevsiz de yakar. Kömür demek, kara ağıt demek…
 
Kimi, anne karnındayken kaybetmiş babasını madende. Baba nedir bilmeden büyümüş gencecikken dul kalmış annesinin yok yoksul çatısı altında. Kardeşi kalmış sonra madende. Dayısıyla. İki oğlundan biri beş biri bir buçuk yaşında. Şimdi, daha anne karnındayken babası madende kalmış anne ve iki oğlu bekleşmekte madenin ağzında. Sıra onda. Annesi de beklemişti ya. Kardeşinin karısı da. Bir gün belki oğullarının karıları da. Ne takat kalmış ciğerde bir şeyler demeye ses çıkabilecek kadar ne gözyaşı kalmış gözpınarlarında ağlayabilsin, o neye yanacağını kime kızacağını bilmeyen yürekler. Nerede kömür madeni varsa, kara yazgı var oralarda. Bunu bellemişler yediden yetmişe. Kara yazgı var, daaa… Para yok. Para, kara  yazgıya açılan yol. Ne karın doyuyor parasız ne defter kitap alınabiliyor çocuklara. Sofraya bir somun ekmekle bir baş soğan bile koyulamıyor yoksa para. Paranın rengi oralarda kara. Kapkara.
 
Ora babaları,  en son resimlerinde hep kırk beş yaşındadır. Madende kalmazsa eğer bir madenci, kömür ocağında soluduğuyla ancak o yaşa kadar yaşar. Ciğerleri biter kömür tozundan.  Hele bir de olması gerekenden iki misli kişi çalıştırılıyorsa ocakta. İçeri verilen havayı paylaşıyorlarsa bir de.

Kömür ocağında kazma sallayan evin direği, eve ekmekle geleni de istemez evlatları babasız büyüsün. Çocuklarının düğünlerini hiç göremeyeceğinden korksun. Çünkü bilir ki pek az düğün babalıdır oralarda. Karısı gençken dul kalsın istemez hiç biri… Ama…Aması var. Aması, ekmek parası. Ekmek, madenin midesinde saklı.

Tek suçları kömür ocaklarına yakın köylerde doğmaktı o babaların, oğulların. O yüzden hiçbir ana sevinemedi doya doya kucağına oğlunu aldığında. Bebeğinin yüzüne her bakışında aklına oğlunun bir gün madene gireceği geldi. Girip de geri gelmeyeceği… Daha önce babasının, kardeşinin, dayısının, amcasının başına geldiği gibi.

Madenci babalar,  ya zeytin ağacının yeşilinden  ya kömür ocağı karasından çıkaracaktı ekmeğini oralarda. Bahçesi olanlar  biliyorlardı o yüzden zeytinlerinin kadrini kıymetini. Hasatta yanlarında işçi de çalıştırıyorlardı, köylerinden komşu köylerden. Maden ocağında çalışmaya benzemezdi zeytin bahçesinde çalışmak. Zeytinleri görmek için başın her kalkışında güneş görünürdü. Göz kamaşırdı ışıktan. Tabii zeytinler ayaktayken tek.

Madene inenler başını bile kaldıramazdı bazen dar tünellerde. Gözleri tek karayı görürdü her yanda. Bazen yeşil gözlü bir maden işçisinin kömür tozuna bulanmış yüzünde iki yeşil zeytin gibi ışırdı gözleri. Kendine ait tek renk olarak. Tırnak içlerine kadar kara olurdu zira tenleri, yüzleri, ciğerleri.

Fakir anaların da yürekleri olur. Fakir analar da oğullarını severler; en az  zengin analar kadar. Belki daha fazla severler onlar oğullarını sevecek başka varlıkları, zenginlikleri olmadığından. Hep oğullarını tez kaybedecekleri korkusunu kara bir gerçek gibi içlerinde taşıdıklarından. Ne bileklerinden dirseklerine kadar bilezikleri, boyunlarında beşibiryedeleri ne de  dosyalar dolusu tapuları, çiftlikleri, yalıları, apartmanları, köşkleri konakları yoktur madenci analarının. Tek, gönül köşkleri vardır. Orada da oğulları, evlatları oturur.

Tek istek vardı o kömür tozuyla kararmış; ama yeşil zeytin gibi bakışlı yüreklerde. Ev geçindirme, çoluk çocuğunun başını sokacağı ev almaydı gaileleri. Hallicesinden bir ev. Kredi çekip ödeyebileceği cinsten. Kredi nasıl ödenir para kazanılmazsa? Her ay para nasıl bulunur taksit taksit? İş olursa anca. İş, maden demek orada. Ha Soma’da ha Ermenek’te ha Bartın’da. İş, kömür. İş kara. İş dehlizlerde. Yedi kat yerin altında.

Her madene gidişte helalleşerek çıkılır maden köylülerinin evlerinden. Her adım atışta aşağılara, ecele yaklaşılmaktadır belki bir soluk daha. Her soluk, belki sondan bir önceki soluk. Soluk soluğa madenlerde yaşamak. Yemek, kara duvarlar arasında. Ekmek dersen o da  kapkara. Çavdar ekmeği olduğundan değil karalığı, kömür tuzuna bulanmış da ondan. Madenci ekmeğinin katığı, kömür tozu. Sofraları, bir gazete kağıdı ya da karton bir kutunun açılmışı. Üzerinde evden çıkına ne konduysa. Üç, beş somun. Biraz zeytin, biraz köy peyniri. Sıcak bir şey girmez kursaklara. Soğuktur madenin yüzü. Soğuktur madenin derin karanlıklarındaki kömür tozu katıklı öğlen öğünü.

Ermenek’tekiler de öğlen yemeğini yiyorlardı. Kapkara kömür tozuyla dolu tırnak diplerine aldırmadan  tutmuşlardı kömür tozlu ekmeklerini. Katıkları kömürdü madencilerin öğünlerini yerken; belki bir bardak da su içeceklerdi. Oysa su tonlarcaydı başlarının üstünde.
 
Daha belki ilk lokmalarını yutmamışlardı bile. Midelerine ilk lokmaları henüz inmemişti belki de. Su gümbürtüsü patladı birden üstlerinden. Hep korktukları grizu değildi bu kez. Hiç akla gelmeyecek şeydi madende su altında kalmak. Ama başa geldi.  Deniz gibi boşaldı su…

Başlarına gelecekleri anlayanlar olmamış değil o an. Hatta “Kaçın, kaçın, gelmeyin” diye uyaranlar da olmuş arkadaşlarını. Kaçış yoluna nasıl bakındılar kim bilir alınlarının akı, yüzlerinin karası olan zeytin bakışlılar. Karanlıklara gömüleceklerini anlamışlardır daha o an zaten kara bahtlılar. Öleceklerine değil, geride kalan eşlerinin, yaşlı analarının kirayı, ev taksitlerini nasıl ödeneceğine yanmıştır kömür tozuyla kavrulmuş içleri.

Derinlerdeki dehlizler su dolarsa nereye kaçılır? Hele de yüzme bilmeyen oğullar, o sularda nasıl batmadan kalır?

Pamuk saçlı, saçı renginde tülbentli  bir ana, oğlunun yolunu gözlüyor kömür ocağını ağzında. O doymaz ağız, yutmuş yine. Suyla yutmuş hem de. Oğlunun yüzme bilmediğini biliyor anacığı. Oğlunu denize göndermemişti. Madene göndermişti bu ana. Gözleri madenin kapısında, yüreği hala  umut dolu. Analar  oğullarından umudu keser mi hiç? Çok derinlerde oğlu. Toprağın altında. Altlar kömür balçıklı suyla kaplı. Dehlizler suyla dolduysa ne yapılır? Olsa olsa yüzülür . Ama oğul yüzme bilmiyorsa… Umuda kara  gölgeler düşer o an. Kömür tozundan. Zaten o analara umut etmek haram.
 
Umut hala yürekteyken tasalanmamak elde mi oğul yüzme bilmediğinde? Oysa hiç denize girmemiş oğlu, madene girmişti. Denizi de madende görmüştü ilk. Madende yüzme bilmek gerektiğini kimse söylememişti ana oğula.

Kırış kırış yüzü o annenin. Gözleri fersiz. Maden yolu gözleyen gözde fer mi kalır? Bakışlar çaresiz. Göz göze gelmeye cesaret edemez insan, oğlu yüzme bilmeyen anayla. O bakışlarda okunacaklar, duyulmak istenmeyen her şeydir. Hep bugünden korkarmış gibi bakan gözleri işte bugün kömür madeninin ağzında bakıyor şimdi. “Hani Soma son olacaktı” der gibi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.11.2014, 19:39

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci