22 Kasım 2014 Cumartesi

Saklı sokakta saklananlar

Dilimiz yetmez olur bazen. Anlatmaya. Gözümüz yetmez olur bazen Ağlamaya.

Her yürekte sözcükler var dağarcık dağarcık. Sineler dolusu. Sözcükler sessizdir bazen.

Ne cümleler var, içlisinden, incesinden, dertlisinden. Gel gör ki her an kullanılamazlar. Uluorta söylenemezler. Adet öyle.

O zaman bir gelinin, bir ananın, bir yeni yetmenin dilinin bağı sohbete kapalıysa, türküde açılır. Nesi var nesi yok içinde yaktığı türküye döker. Koyar içindeki derdini söz söz, anlatmak istediklerinin önüne. Karşılıklı sohbetle iç dökmeye kilit vurulduysa, türküyle çözülür dil bülbül gibi.

Kiminin dilini, elini bağlayan bir şey yoktur. Yoktur daaa… Korkuları, tasaları çoktur. Çekingendir, ürkektir, utangaçtır. O zaman ya şair olunur ya da besteci.
 
Şairler farklıdır. İçleri başka belki, ama dışları bambaşka. Söz zenginliği alabildiğine gitmiş; ama cepleri delik. Ben demiyorum bunu, Orhan Veli diyor “Cep delik cepken delik, kevgir misin be kardeşlik” diye.

Şairler, küskündür. Kime küs olduklarını kendileri de bilmez. İnce bir ruhun kırılganlığından olmalı. Hassas ruhların serzenişti olmalı bu küslükler. İyi ki küsler ona buna. Nedensiz.  Yoksa nasıl okurduk o şiirleri.

“Şiir devri bitti şuur devri başladı” diyenler, sözle anlatamadıklarını  elleriyle, göz nurlarıyla  anlatanlardır. Neler gelmez ki elden. El işinden, halı kilim dokumadan, kumaş biçmeden, çiçek dizmeden, duvar örmeden.

Belki nasıl da yetenekli olduğu konular çoktan sönüp gitmiş, on altısında anne olmuş bir kadın, bir fırsatını bulunca çıkarır yeteneğini gün ışığına. Dantel örer en işçiliklisinden. Motifler çıkarır kendiliğinden. O motifi, o uydurmuştur. Hesap kitap işidir motifler. Geometri bilgisi gerektirir, ölçü gerektirir. Hiç eğitimi olmasa da bu konuda, o kadında “göz kararı” vardır zaten bu eğitim. Falanca kurama, denkleme göre değil yalnızca göz nurunun sonucu olarak.

Derdini söze dökemeyen; ama makasıyla konuşan bir terzi, iyi bir mühendistir çoğu kez. Bir alanı en iyi değerlendiren, bir alana bir çok şeyi en uygun şekilde yerleştirendir. Hatta ressamdır kıyısından köşesinden. Giydirdikleri, onun tablosudur. Zarif bir görüntü de verebilir diktikleriyle, kavgadan yeni çıkmış biri görüntüsünü de.

Ne, ne istediği sorulmuş ne de istediğini yapabilmiş kadınların çokçasının yaşadığı topraklardır İç Anadolu. Yakın zamana kadar kadınlarının değil konuşmak ses sakladığı Aksaray’ından Nevşehir’ine dek. O kadınların güzellik kavramı çiçektir. Çiçek gibi düzerler evlerini. Çiçek gibi kokuturlar evlerini barklarını. Çiçek gibi giydirirler yavrularını. Çiçek, onların ortak dilidir.

Bahçeleri varsa eğer o kadınlar çiçeklere bezerler sağı solu. Ev işinden, çocuk büyütmeden, elde çamaşır yıkamaktan başlarını alınca. Çiçek gibi bir hayat isterler. Bahçelerinden başlarlar işe.

Kadife çiçeği vazgeçilmezleridir. Karanfili de severler renginden, kokusundan dolayı. Horoz ibiği pek alımlıdır; rengi parlak, cafcaflı. Bir de boylu. Bahçeye taç olmuş gibi.

Girişe kokululardan, evin önüne yaprağını dökmeyenlerden dikerler çiçeklerini. Ihlamur ağacını evi gölgeleyecek; ama yolu, evin önünü kapatmayacak şekilde. Üstlerine peyzajcı yoktur yağ kutusunda sardunya yetiştirenlerin. Ama ünvanları da yoktur “peyzajcı” gibi. Ünvansız, isimsizdirler. Güzelliklerin gizli elleridir onlar.

Kimi çiçeği oyalara taşır. Başlarına dolarlar yemeni kenarlarında. Hatta fesleri üzerine birkaç dal da çiçek takarlar. Kır çiçekleri kokar başlarında. Her gün başka kokarlar hem. Hangi çiçekten varsa başlarında o gün o çiçeğin kokusuyla gezerler. Kokuların hası  ile dolanmak, kokuyu baş tacı etmek yine çiçek seven kadınların işidir.


Derdini oturup da etraflıca anlatamayan kadınların çoğu, hepten içine de atmaz. Kimi derdini dışına eliyle atar dokuya dokuya. Bir bakarsınız bir kilime döker içini. Dili olmayan kilimler, halılar neler anlatır o dili bilene. Kilimlerdeki nakış, en zahmetli sözcüklerdir.
 
Neler saklıdır bir bahçede, fese iliştirilmiş çiçekte, bir terzinin makasında, bir kilimde. Günyüzü görmemiş mektuplardır kilimlerin dili. Saklı bir sokaktır her nakış, her desen. Saklı sokaklarda saklıdır sözcükle anlatılamayan her şey.

Saklı olduğundan gezilemeyen, görülemeyen o sokaklar kilimlerdir, bahçelerdir, oyalardır. Sözle söylenemeyenlerin, sesli anlatılamayanların haykırışı, basıp çiğnenen kilim desenlerinde gülümser.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.02.2014, 10:30


 @AcemiDemirci
Paylaş :

21 Kasım 2014 Cuma


“Güneş vuran koltuklarda” adlı çalışmama;


http://www.kadinhaberleri.com/gunes-vuran-koltuklarda-makale,457.html


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanla keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

19 Kasım 2014 Çarşamba

Mürekkepli cehalet


Bu yazım için yontu işi olduğundan heykel temasını seçtim.

Okumuşun cehaleti kavidir. Zorludur. Cahilinkine benzemez okumuşun cehaleti. Cahil, “Biz cahiliz.  Köylüyük, bilmeyiz” derdi; öyle söyledikleri duyulurdu. Ama diplomalı cahil öyle midir ya? “Ben üniversite mezunuyum. “Sana mı soracam?”,  “Senle mi bilecem?”,  “Ben mürekkep yaladım” der çıkar işin içinden.


 Mürekkep yalamışlar giderek çoğalıyor. Diploma almalar kolaylaşıyor. Anne babalarımızın ortaokulu, liseyi bitirirken girdiği bitirme sınavları çoktan  beridir yok. Sınıf geçmeler, üniversite kazanmalar, üniversite okumalar sudan kolay. Oyuncakla oynar gibi kolay hem.

Gerçi herkes üniversite mezunu olmak zorunda değil. Üniversite, şart da değil. Üniversite,  bir insanın sadece diplomalı olmasına araç; ama insani değerleri kapsamaz o diploma. Kişisel yetenekleri kapsamaz. Diplomasızların, diplomalıdan daha yetenekli olduğu ve bazı işleri daha kolay kotardığı da malum. Hatta çoğu dünyadaki sayılı zenginlerin, işadamlarının üniversite okumayı zaman kaybı bulup üniversiteyi terk ederek bir an önce iş hayatına atıldığını “Ne akıllı adammış şu Bill Gates” diyerek okumaz mıyız?
 
Üniversite bizim için dört yılın sonunda askerliği kolaylaştırmakla kalmayıp  işe girerken yöneticilik hayali kurulmasına yardımcı bir kağıt parçasına sahip olmak ise, işte cehalet tam buradan başlıyor. Ve o kağıt parçasına sahip mürekkep yalamışlarla dolu ortalık.

Mürekkep nasıl yalanır? Diploma adlı bir kağıt parçasına öyle ya da böyle sahip olarak mı? Eğer öyle olacağı düşünülüyorsa o kağıt parçası, dirsek çürütülerek, gözler bozularak, kütüphaneler gezilip onlarca kitap devrilerek, okunanlar özümsenip beyne kazındıktan sonra bakış açısına, tavırlara yansımıyorsa o diploma yalnızca mürekkep yalanmışlık sonucu elde edilmiş bir kağıt parçası olur. Mürekkeple tüm yakınlığı da altına mavi mürekkeple atılmış bir imzadan ibarettir. Mürekkebin lekesini bile taşımaz o kağıtlar. O kağıtlar ki ne çok var şimdilerde.Oysa bir diploma, akıl yürütmeye, davranışa, irdeleme biçimimize yansıyorsa hakkıyla bir diploma olur.

Mürekkep yalamak, o mürekkebin tadına bakmaktır. Mürekkep tadı, kekre, buruk, acımtıraktır. Ballı, şekerli olmaz. Çünkü yiyip yutması emek ister, zaman alır. Mürekkep sadece yalanmakla kalınsa iyi de onunla kalınırsa  öğrenilmiş bir şey olmaz, çıkın boş kalır. O tadı kekre, acı mürekkep yutulmalı; bazen ham iğde, ham ayva gibi boğaza dura dura. O Sindirilmeli mideler ağrıyarak. Sonra damarlara taşınmalı, damarda dolaşan o mürekkep her hücreye taşınmalı. Besin olmalı her gözeye. Bazen her hücreye taşınamayabilir. Ama bilgi gıdası taşınmış hücreler,  beslendikten sonra besleyici olacaklardır. O da yeter.

Mürekkep yalamak sadece bir üniversitenin dersliklerinden geçmez. Bir üniversiteye giden yolun duraklarından başlar. Otobüs beklemekle başlar.  Şimdilerde servisle gidiliyor. Önce  duraklarda yapılan sonra da üniversite kantinlerine, bahçelerinde çimlerin üzerinde süren sohbetlerdir. Üniversitenin sadece tabelasının altından geçilerek girilen binada ders görmek demek değildir yani mürekkep yalamak. Daha yoluna düşmektedir. Durağında sıcakta soğukta beklemek, yağmurda karda ayaklara su girmesidir. Şimdi duraklarda servis beklenerek daha kolay ulaşılabiliyor olabilir üniversitelere. Ama ayaklarına hala su girenler olduğunu biliyorum. Ben hiç servise binmedim. Servis yoktu o zamanlar. Kızılay’da, Kocabeyoğlu Pasajı’nın önünde beklerdim  otobüsümü. Tıroleybüsler arasından çıkagelmesini. O zamanlar tıroleybüsler, nazlı dirsekleri havada, elektrik tellerine tutunmuş gelirlerdi otobüslerle birlikte.

Mürekkep yalamışlık sadece iş hayatı için lazımda hiç yalanmasın daha iyi. Sadece basamak tırmanmak için bir araçsa, boşuna. Mürekkep yalamak tepeden tırnağa davranışa yansırsa, diploma görülmese de olur. Hali tavrı diplomasıdır zaten o insanın.

Üniversite okumak, bir ayrıcalık değildir. Hatta mezunların elinden hiçbir iş gelmezken çoklukla endüstri meslek liselerinden mezunların elinden pek çok iş gelir. Daha kolay iş bulur. Muhtemelen daha çok kazanır. Muhtemelen en azından üniversite mezunuyla aynı yerde tatil yapabilecek güçtedirler. Çocukları aynı okula gidebilir. Eğer üniversite okumak ve üniversite diplomasına sahip olmak üstünlük sayılıyorsa cehalettin battal boyu işte o gözde, o görüştedir. Diploma  insanın  bazı basamakları tırmanışını kolaylaştırabilir. Bu basamaklar insanlık olgusunun basamakları olduğunda hep hatırlanacak değerdedir. Ve üniversite okumak diplomadan ibaret değildir. Unutulmamalı, diploma sadece bir kağıttır.

Üniversite, gözde çok büyütülmemelidir. Üniversite mezunu onca genç var ortada. Diplomaları bir çare olamıyor onlara. Elbette bu, iş bulmamaları ile ilgili; ama üniversite yalnızca diploma veriyor. Zanaat vermiyor, kola bilezik takmıyor. O halde üniversite okunmak istenirse okunsun elbet; ama tarım bölgesinden biri tarımı da iyi bilsin. Gerçi tarımdan karnı ne kadar doyar, tarımdan gelir elde edebilecek midir, etse de tarım için harcadığı paraları geri kazanıp borçlarını ödeyebilecek midir o da başka bir dert.

Zanaat da öğrenmek gerek. Şehirde bu pek mümkün değil apartmanlarda çekmecelere girmiş de konsülde hapsolmuş gibi yaşarken. Ama özellikle turistik yerlerde olası.

Mesela Safranbolu’da hayattaki tek semerci ustası ile tanışmıştık on üç yıl önce.  Resimler çektirmiştik. Tek kalmanın sevincini değil hüznünü okumuştuk gözlerinde. Kendisi giderse mesleği de gidecek diye. Semerciliği öğrenmek isteyen kalmamış şimdilerde. O öğrenmek istemeyenler de kendilerince haklı sebeplere sahiptirler; ancaa atlar oldukça semerlere de ihtiyaç olacaktır mutlaka. Bilmek, güçtür. Diploma dan da güçlü bir güçtür bir zanaatı bilme.
 
Yine Tokat’ta tarihi Taş Han’ın üst katında pek çok zanaatkar, sanatkar çalışır. Yemeniye kalıp basarlar. Sofra bezlerini desenlerler.

Yemeni denilen ayaklara giyilen bir tür çarık vardır. Onun ustası da azalmış. Belki kursların faydası olmuştur sayılarının artmasına. Onca halk oyunumuz,  varken tiyatrolarda köy oyunlarında giyilecekken yemeni yapmayı bilmek mutlak altın bileziktir.

Dokumacılık da öyle. İpeklisinden pamuklusuna. Hatay’da gördüm ipeklerin en hasını. Ve Bursa’da tabii. İnsan içinden sadece duvara asılı bir diplomanın esiri olmaktansa herkesin boğazında asılı fularları dokuyan el olmayı isteyenlere hak vermeden yapamıyor. Dediğim gibi, üniversite okumak, insanı daha insan yapmaz. Daha yetenekli yapmaz. Zanaatkar  yapmaz. Üniversite sonrasında iş bulamazsanız eğer yine elinizden diyelim ki marangozluk gibi, gümüş işi gibi, sedef kakmacılığı gibi bir iş geliyorsa aç kalmazsınız.  

Onca diplomalı ile dolu ortalık. Onca mürekkep yalamış ile yani. Kim o zaman o, en lüks arabalarla trafikte yolları kendilerinden başkalarına haram edenler? Kim o zaman o, en seçkin semtlerde en kaçınılması gerekenleri yaparak apartmandakilere, mahalledekilere dünyayı dar edenler? Kim?  En yakından gözlemleyeceğimiz örneklerle dolu kim oldukları. Mesela bir apartman hayatında. İş hayatında daha geniş ölçekte.
 
Apartmanların, blokların yangın merdivenleri hayatidir.  Bir yönetmeliğin bir maddesi yerine gelsin diye yapılmaz o merdivenler. O merdivenler, yangın durumunda kaçış yerleridir. Yangınlar her gün olmaz elbet. Ama oluyor. İtfaiye sirenleri yeri göğü çınlatıyor.

Hiç başa gelmesi istenmeyen öyle durumlarda yangının merdivenlerinden kaçılacağından yangında bu merdivenlerine koşturanlar eğer oraya önceden bırakılmış bir düzine lastiğin tutuştuğunu görürse ne olur? Neler olmaz… Neler olmaz… Kaçış yeri; yani çıkış yanarsa neler neler olmaz. Ve seçkin semtlerin hepsi de belli bir okulun diplomasını duvarına asmış insanlarından birileri koymuştur o katın yangın merdivenlerine, sahanlığına onca lastiği. Üstelik diplomalarını bir kağıt parçası yerine koymuş mürekkep yalamışlarca. O mürekkep yalamışların bu vurdumduymazcılıkları, is yutturur kaçmak isteyenlere. Kaçtıkları aleve nazire edercesine alevler kaplar kaçış yollarını. İki alev arasında kaçamadan kalanlar ya?
 
Apartman hayatının işkencesi olan gürültüyü yapanlar da diplomalıdır çoğu zaman. Hem de ta nerelerden alınmış diplomalarını daha tanıştığınızda adlarından sonra söyledikleri ilk özellikleridir. O zaman sizi gülümsetseler de bu tavırlarıyla  gürültü yaşattıklarında gülemezsiniz. Hal kalmaz çünkü.

Şimdiki şartlar illa diploma dedirtiyor olabilir. Ama şartlar da değişiyor. Ne harcamalar yaparak, tarlalar, arsalar satılarak, emekli ikramiyeleri adanarak daha ilkokuldan itibaren kurslara, servislere, yemeklere, özel okullara  kucak dolusu paralar dökülerek okutulan çocuklar elbette hayattan büyük beklentiler içindeyken hayat onları umursamadığında altüst oluyorlar. Tepetaklak geliyor kendilerine güvenleri, diplomalarına inançları. O zaman anlıyorlar  araba tamircisi işsiz kalmaz; ama onca emek, harcama sonucu alınmış diplomaların sahipleri işsiz kalır.

Diploma ne sihirli değnektir ne de insani tavı pekiştiren bir dokunuş. Diploma, mürekkep yalamışlığın kestirmeden anlatıldığı  sözcüktür. Mürekkep yalamışlık, diplomada hapis kaldığında diplomalı cahillerin, diploma cehaletinin saltanatı başlar. İnsani, hayatı kolaylaştırıcı her düzenin de sefaleti…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.10.2014, 09:13





Paylaş :

18 Kasım 2014 Salı

Monet’in fırçasından sakladım bahçemi; kalemime gizledim

Bir bahçem olsun. Sadece birkaç dönüm. Şöyle altı ya da yedi dönüm yeter. Fazlası, bahçesizlere kalsın. Herkesin çiçek kokan, çim kokan bir bahçesi olsun zira. Bahçesinde tarhları olsun sıra sıra. Yeşilinden  moruna fesleğen dikili. Manava gitmeye gerek kalmasın bir demet maydanoz, iki sap nane  için. Dedim ya… Altı dönüm hepi topu. Oncağız. Yedi olsa daha iyi olur gerçi. Daha çok kök dikerim diye.  Aç gözlülüğüm oyalayıcı mala değil, ekine.


  
Fazlasında gözüm yok. Aslında altı, yedi dönümde de gözüm yok. Gözüm, altı bilemedin  yedi dönüme bile sığmayacak  kadar ağaçta, otta. Çiçekte, çalıda. Oraya buraya her cinsten hiç olmazsa  ikişer kök dikebilmekte. Budamakta, sulamakta. İçlerinde kuşların saklanacağı fidelerin, fidanların ilkbaharda yeşermesini, sonbaharda kurumuş kızıl yaprakların toprağa çizdiği  desenleri görmekte.
Bir bahçem olsun, duvarı taştan örülü. Elde dizme. Bir hizada. Alçak olmasın duvarım. Üzerinde salyangoz izleri parlasın güneşte. Dışarıdan bakınca ağaçlar gözüksün; ama ha diyen atlayamasın duvardan beri. Her atlayan ağaç sevmez ki. Ya elinde balta olan da atlarsa. Baltalar uzak olsun bahçemden. Bin bir emek dikip, gözüm gibi baktığım, kaç kuşağa meyve vermesini dilediğim, asırlık gövdelerinde kovuklar açılsın istediğim ağaçlarımdan.
Bir bahçem olsun ki baharda kayısı çiçekleriyle bezensin. Narlar, arsız renkte tomurcuklansın. Hünnaplar, mercandan küpeler takınsın. Zeytinler olsun dört bir yanda. Trilyesinden, delicesine. İncirle birlikte. O zeytinler ki her dinde kutsal. O zeytinler ki bugünün neslinin kaç yedi göbek ötesini doyurmuştu. Bugünün neslinin yedi göbek ve bir o kadar daha sonraki kuşaklarının kahvaltısı olacak sofralarda. Yemeklerde tat, sabunlarda arılık olacak. Eğer el değmezse zeytin ağaçlarına. Eğer kökleri açıkta kalmazsa. Olur a...

Bir bahçem olsun yemyeşil, koyu gölgeli köşeleri kaçamağım olsun yakıcı Temmuz sıcaklarında. Ihlamurlar altında okuyayım kitaplarımı. Yasemin açmış dallar altında yazayım uzun uzun. Hamaklar kurayım ağaçtan ağaca. Fıstık çamıyla  demir çamı arasına. Kuş sesleri ninnim olsun uyukladığımda. Kah ister ibibik densin ister çavuş kuşu isterse hüthüt işte o siyah sırmalı kuş ötsün  her köşesinde bahçemin. Zira o kuş, sevgiyi temsil eder. Sevgi, eksik olmasın dört bir yanımdan.
Bir bahçem olsun, kanaatkarından. Gösterişi, sadece ağaçların yaprağının yeşilinde, çiçeklerinin gülümseyişinde olsun. Yoldan geçen durup bakmadan geçmesin yediveren güllere, erguvanlarıma. Duvarların örtüsü gibi uzanıp gitsin mor salkımlar. Kokusu sarhoş etsin hanımellerinin, yaseminlerin.  Ta uzaklara kaçıp gitsin rüzgarlarla kekik ıtırı. Limon çiçeklerinin kokusu uyandırsın sabahları konu komşuyu. Limon kokuları varken başka kokuyu sürünmesin hiç kimse.
 
 Mor başlı ince lavanta sapları  salınsın akşam yelinde, eve giden iri taş döşeli yol boyunca. Rüzgarda eğilip eğilip kalksınlar. Her salınışta taptaze bir koku salsınlar. Sabahları beyaz çiçeklerini toplayayım yasemin dallarının altından. Avuç dolusu çiçekler, tertemiz yastıkların üzerine bırakılır, bilirim annemden. Uykuda bile doğayı solumaktır bundan amaç. Düşen çiçeğin kokusu bile ziyan etmeye gelmez.

Bir bahçem olsun, tüm görkemi kendi içinde. Aman ha, sakın ola dışarıya gösterişli gözükmesin. Gösteriş, vakur benden uzak olsun. Bahçem demek, doğam demek. Mülkiyet demek değil. Mülkiyet kime kalıcı olmuş ki. Dünyada şu bastığımız topraklar kimlerin mülkiyeti olmamış ki. Sadece kullanma hakkına sahibiz biz şu an “Benim”, “Bizim” dediğimiz toprakların. Dünyanın başlangıcından bu yana kimler dememişti ki şimdi basılan yerlere “Benim”, “Bizim”. Sadece, sıra şimdi bizde.
 
Köpek giremez işareti olur ya bazı bahçe kapılarında. Benim bahçemin kapısında “Balta giremez” işareti olsa?

Bir bahçem olsun, tek masa yetmesin dostları ağırlamaya. Dizilsin masalar yan yana, ardı ardına. Bir uçtan bir uca. Bir baştaki, diğer baştakinin sesini duymasın. Öyle avaz avaz gülünüp konuşulmasın da hep bir ağızdan. Hep bir olup kuş sesleri dinlesin, tek bir yürek olup doğa solunsun. Oksijenin tadına varılsın. Yaprak hışırtıları konuşsun lakırtı yerine. Kanat sesleri duyulsun, lafazanlık olmaksızın. Müzik, doğanın çaldığı olsun tek. Ürkek sincaplar izlesin masadakileri saklandıkları dalların arasından.
Bir bahçem olsun ki akla gelince ilk hatırlanan, huzur olsun. Yeşilinden. Gül kırmızısından. Hatmi çiçeği beyazından. Çamından manolyasına, nilüferine kozalak dolu olsun her yan.

Nilüfersiz olur mu bir bahçe? Hem de yedi dönümse. Havuzum olsun sığından, etrafı iri taşlısından. Yüzme havuzu filan değil. O her yerde var nasılsa. Ben bir karış da olsa toprağı ekmeyi severim. Nilüfer, suya ekilir. O halde nilüfer havuzum olsun. Koza koza açsınlar kocamanından. Kurbağalar başlarını çıkarıp bağırsınlar yassı, yuvarlak yaprakların arasından. Bazen de yaprakların üzerinde güneşlensinler. Adaları olsun kurbağaların, nilüfer yaprağından. Kertenkeleler su içsin usulca. Göçmen kuşlar geçsin bahçemin üzerinden.
Kirpiler dolaşsın akşamları bahçemde.  Kuru yaprakların altındaki yuvalarından çıkışlarının habercisi olsun yaprak hışırtıları. Beyaz dikenli kirpi yavrularıyla dolsun dört bir yan. Kirpileri severim. Onlar haşere ilacının doğal halidir. Kirpilerim olsun, kuşlara, kaplumbağalara, kurbağalara arkadaş.

Kovanlarım olsun bir köşede. Onlarca. Artık hangi arı cinsiyse çiçek balı yapacak, buyursun gelsin çiçeklerime. Kovanları doldursunlar burcu bal kokusuyla. Polen toplasınlar her çiçekten. Ayaklarının taşıyamayacağı yükte.

Her yönden, kuzeyden güneyden, doğudan batıdan ağacım olsun bahçemde. Karadeniz’den Akdeniz’e, Ege’den doğuya. Kara yemiş olsun mesela Doğu Karadeniz yaylalarından konuk. Koca yemiş de olsun, kırmızı küpeler sarksın çalı çalı dallarından. Her yerde koca yemiş denmez ona. Kimi dağ çileği der kimi davulga kimi de ayı yemişi. Ne güzel. Üç hatta dört adı olan yemişim olsun zor bulunanından.
Hünnap ağacım  olsun şöyle bir düzine. Hünnap… Çok aradım onu bulana dek. Zor ağaç, zor tohum. Olunca hünnap ağacı da olsun tam  on iki tane.

Zeytin olsun en çok. Nuh tufanının güvercin ağzındaki dalı. Barış anlamlı. En saygın ağaç, en görmüş geçirmişinden hem. İki bin yıldan yaşlısı var bizden daha güneylerde. Kimde varsa zeytin ağacı orası rahat, zengin, tok. Her yerde olmaz zeytin ağacı. Olanlar şanslı. Tek dalı kırılmayacak bir ağaç o. Kültürün hası. Uygarlıkların simgesi. Tüm kutsal kitapların adını andığı ağaç o, meyve o. Kur’an’da nasıl bahsedildiğini bilmeyen var mı zeytinden? Zeytin… Altın akıtan meyve. Yağı şifa. Kendi şifa. Yaprağı da. Posası bile para.
Bir bahçem olsun betonsuz… Taşla sınır olmuş olsun yeşillikler çiçek tarhlarına, otlar sebzelere. Bal kabakları, yerden kaldırılamayacak kadar ağır çeksin. Damlar dolusu tatlı kabağım olsun. Babaannemin, Peri Bacaları diyarındaki kesme taştan evinin düz damında çocukluğumda gördüğüm gibi.

Bir bahçem olsun ki, benim bahçem bellense de herkesçe  çiçeklere, ağaçlara, otlara ait olsun esas. Arıların, yusufçukların, uğur böceklerinin, kelebeklerin cenneti olsun. Herkesin yolu düşsün. Oturup bir çay içelim. Ben meyve çayı içeyim bahçemden topladığım papatyaları kurutarak yaptığım. Çayım, ağacımdan topladığım ıhlamurumdan, zeytin ağaçlarının yaprağından, bahçede kendiliğinden bitivermiş biberiyelerden,  sarı kantaronlardan olsun.
Biberleri, patlıcanları ipe dizeyim kurusunlar diye güneşin altında. Kurutayım kışlık niyetine. Kak yapayım meyvelerden. Elmaları dilimleyeyim yuvarlak yuvarlak. Gün kurusu meyveler, ısırınca elma şekeri tadı bıraksınlar damakta. Suyu çekilmiş elmalar daha bir tatlanır.

Armut kurutayım bir de. Ankara armudundan. Karasından beyazına dut ağacını çırpmakla baş edemeyeyim. Tek biz yemeyelim dutları. Kurtlarla kuşlarla paylaşalım. Kuşlarla köşe kapmaca oynayalım önce kim toplayacak diye. Kayısılar zerdali olsun. Hanım göbeği olsun. Erikler mürdüm. Yeşili, can eriği olsun. Bademler, ister nurlusundan olsun ister başka cins. Gerçi nurlu badem tek Datça’da olur. Biterse benim bahçemde de olsun nurlu badem.
 
Çilek tarhları en neşeli köşesi olsun bahçemin. Eğilip toplayayım, yıkamadan tadalım hatta. Olmasın üstlerinde ne ilaç ne kimyasal. Doğal olsun, doğallık uygun tabiatıma. Reçel yapalım konu komşu kim varsa benim bahçemin çileklerinden. Haziran ayında ocakta fokur fokur kaynayan çilek reçeli kokusuyla dolsun sokaklar. Komşu evlerin kahvaltı masalarında, benim bahçemin tarhlarından toplanmış çileklerden reçeller yediğini bileyim etraftaki  çocukların.
 
Çocuklar… Hani meyve hırsızlığını, hırsızlık addetmeden yapan afacanlar. Komşu bahçelerden meyve aşırmadan yaşanan çocukluk, çocukluktan sayılmaz. Öyle çocukluk, çocukluğun anlamını es geçmektir. Benim etrafımdaki çocuklar, es geçmesin çocukluklarını. Doya doya yaşasınlar. Kuytu bir köşede, böğürtlen çalılarının ardından gözleyim ben de gülerek bahçemden meyve aşırırken eline diken batsa da yakalanacağı korkusuyla sesini çıkaramayan; ama yüzünü buruşturan afacanları. Çocuklara, çocukluklarını yaşatsın benim bahçem. Bir de yitirdikleri çocukluklarını hediye etsin tüm çocuk olamadan büyüyenlere.
 
Koca bir taş fırın olsun bir köşede. Kapağını açıp içine köy ekmekleri, mayalılar atılsın. Çörekler çekilsin. Tepsilerde Aksaray tavaları yapılsın. Çiçek kokularının içine sızsın gizlice fırında pişen ekmeğin kokusu. Çalı çırpı yakayım bazen fırınımda. O zaman ortalığı köy kokusu kaplasın. Hani daha Anadolu köylerinin tozlu yolunda köye az kalmışken köye yaklaşıldığını haber veren o koku vardır ya. O koksun işte yanan ocağımdan. Köy tadında.
 
Kokusu olsun yani bahçemin kendine has. Ağacından fırınına, reçeline. Kokudur bahçe. Kokudur ekmek. Kokudur reçel. Çiçek. Bu kokuların hepsi olsun bahçemde.

Kahkaha, bahçemin müziği olsun. Öyle iç acıtan, kesikler attıran müziklerle zaten aram hoş değil. Bahçemin senfonisi, insanların neşesi olsun. Neşeli, mutlu insanlar atar kahkahaları. Öyleyse mutlu olsun insanlar benim bahçemde.
Köyün, kırın şiiri olsun benim bahçem, her  mısrası ayrı bir ağaç tarafından yazılmış. Her satırı başka bir çiçeğin koksusunda. Itır ıtır. Kafiyeli olsun mutluluk sözleri. Birisinin mutluluğu birisinden daha katmerli olmasın. Ama hepsininki de tortulu olsun. Demlenmiş yani. Bozulmadan sürmüş. Öyleymiş vaktinde, hala öyle gidiyor cinsten.

Bahçem olsun, arada bir çiçekler gibi farklı kokuda, cinste, renkte insanların dolup taştığı. Ama yazmama, okumama, budamama da zaman tanıyan insanlar olsun onlar. Monet’in, hep aradığı; ancak bulup da  çizemediği bahçe; o bahçe  işte benim bahçem olsun. Bir kez bahçeme ayak basanın içi, bahçe, doğa, ağaç sevgisiyle dolsun. O insanlar birbirine hiç küsmesin. Küserlerse tek, baltalara küssünler sonsuza dek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.11.2014,  11:20

Acemi.demirci@yahoo.com.tr
 @AcemiDemirci




Paylaş :

“Erişilmez Ufuklarda Saklı Beklentiler” adlı çalışmama;

 
linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci