29 Kasım 2014 Cumartesi

Dal budak dokunuşlar

Takım tutmak gibi değil ki istenerek, duyumsanarak bir konuyu yazmak… Bir yazıyı severek okumak, derinlere  kulaç atmak, köklerin emdiği suya dokunmak, en üstlere çıkıp bulutlara yukardan bakabilmeye cesaret etmek, zirve çanakları kenarında  dolaşırken lav selinden korkmamaktır.

Takım tutmaya benzemez ki konularda gezinmek… Takım tutmak, sadece iki renge gönül vermek… Oysa demetler var her renk çiçekten oluşan. Gökte asılı renkler var, göğe kuşak dolayan. Üzümler bile renk renk. Ya elmalar… Kırmızısından pembesine, yeşiline. Niye benim konularım, satırlarım tek renk bilemedin iki renk olsun o halde.

Tek renkten demet olmaz. Tek tek her rengin neşesi bir demette rengarenk olur. Her renkte gezinir benim gözüm. Arı gibi. Her rengin özünü toplar kalemim. Arının ön ayakları gibi.

Her renkten bir alacağım var, tek renkte kalırsan yoksul düşer  dağarcığım. Her rengin parıltısında  elden geldiğince yolum.

Kimi tek renkte durur kalır, kimi iki renkte. Kimisi birkaçında. Bazısı hepsinde. Hepsinde gezmek isterim. Solgununda, canlısında. Yol verirlerse.

Renk renk satırlara bürünsün her başlığım. Her birinde bir başka çiçek öne çıksın. Papatya kadar sade  olsun bazısı, orman gülü gibi koyu,  yeşillerde saklı olsun kimi.

Ya tek renk sever biri okursa yazdıklarımı… Ya küserse tek renk olmayan rengarenk demetimdeki diğer renkleri görüp. Neden olmasın? Olmaz olmaz.

Tek renk satır yazan çok. Tek konu. Tek yön… Oysa dört yön var. Rengin envai çeşidi her yanda, dört bir bucakta. Gride solmak değil; kristalde kırılan ışığın çokluğunu görmek gerek.

Her rengin, her yönün tek tek  güzelliğini devşirmek varken tek bir yönü gösteren oklar doğrultusunda burnunun dikine gitmeyip her konunun, her rengin, her iklimin deresinden su avuçlamak var. Tatlısından tuzlusuna, kükürtlüsünden kekresine.

Ne hatalıysa da doğrudur belleyip bir odağa sabitlenebilirim ne de tek bir yöne saplanıp kalmış eş dost, arkadaş, hısım akraba bundan haz almayacak korkusuyla patikalara sapmaktan, bulvarlarda gezmekten, ara sokaklara dalmaktan vazgeçebilirim. Onlar isterse tek bulvarda yürüsün ister patikadan başka yolda ilerlemesin.

Hiç birbirine benzemeyen yazarları da okurum, hiç birbiriyle ilgisi olmayan konuları da. Ne kolay kolay siyaset yazarım ne de okunacağından emin olduğum moda konusunu. Yazılacak çok şey var. Duyana. Duyumsayana.

Hiçbiri bir diğerine benzemeyen, her biri ayrı zevkte, alışkanlıkta, gelir düzeyinde kişiler değil mi her bir arkadaşımız, dostumuz, yakınımız? Hiçbiri bir diğerinin tıpkı basımı, izdüşümü değildir insanların. Kaldı ki insanların gölgeleri bile kendilerinin tıpkı basımı değildir.

Tıpatıp değil farklı olan onca insan gözleriyle konuk olsunlar satırlarınıza istersiniz. O satırlar ki konukları ağırlamak için elinden geleni yapan ev sahibidir. Her göz, gördüğüyle yetinmezse ya… Ya görmek istedikleri başka olursa.  Kendilerince. Ve onları bulamazsa satırlarımda. O zaman sözcük sözcük incirden oluşan satır satır çuvallar berbat mı olacak? Buruşturulup bir kenara mı atılacak? Atana hiç rastlamadım.

Satırların, sözcüklerin kişiliği, her renkten; ama her rengin tek renkliliğinde olabilmektir. Doğruya doğru, eğriye eğri derken doğruyu doğrunun rengiyle eğriyi eğrinin rengiyle söyleyebilmektedir. Okuyan herkesin  kendini,  kendi sokağında gezinir hissetmesidir. İyi görüneceğim, güzel algılanacağım diye ara sokaklara ışıldaklı vitrin lambaları asıp, ara sokağı bulvar diye pazarlamamaktır. Yani samimiyettir.

Herkes gözlerini satırlarda başka beğenilerin, başka başka kültürlerin ışığında gezdirir. Başka görüşlerin  başka fikirli kişileridir her bir kişi. O başka kişilerin ayniliği, insan olmalarıdır. Bu çağın şehirlisi ya da köylüsüdürler. Aynı sabah telaşını farklı yerlerde yaşarlar farklı kişiler olarak. O telaşın terini hissettirmektir işte satırların gayesi.

Bir satır, birinin nasıl da hoşuna giderken biri o satıra diş bileyebilir. Küsebilir o satır için, yazana. Arkadaşı bile olsa. Ama yazan, okuyan insanların hatırı için mi yazar, doğruluk için mi? Doğru, en doğrusu değil midir?

Herkesin gönlünü yapamaz satırlar. Okşadığı gönüller de olur, tırmıkladıkları da. Bırakalım okşasın  da tırmıklasın da zaten. Bazen de daha önce gönlü okşananları tırmıklar başka bir başlığın altındaki satırlar. Tırmıkladıklarının da ruhunu okşar bir başka defasında. Her yazı, herkesin ruhunun kalıbı olamaz. Olmaması da doğaldır. Her şeyi yazabilmektir aslolan. Geniş açıdan bakmak, tek bir konunun saplantılı, başka yönler bilmez, görmez gözleri olmamaktır. Geniş açı, dar açının canını sıkar mı? Sıkar tabii. Ona rağmen her renkten sese sahip olanı dinleyip onları itekleyip kakalamayan, herkesin hep kendisi gibi kalmasından ürkmeden ona da yanında yer açabilenlerdir geniş ufuklular.

Ne sadece siyasetten ibaret dünya ne sadece futboldan. Dünya, konu  zengini; oysa  insanların çoğu fakir düşünceli. Fakirlik cepte kalmıyor yalnızca. Beyinleri fakir. Ruhları fakir. Kültür gıdası alınmadıkça beyinler de ruhlar da gıdasız. Görüşler gıdasız, beş parmağın beşinin bir olmadığını kabullenmedikçe. İlle de tek kendi kafasındaki, ille de tek kendi bildiği, ille de tek kendi inandığından vazgeçmeyen;  ille de yalan yanlış, hata dolu, içi çıfıt çarşısı dışa gül pembesi yansımalı olsa da tek kendi fikrini isteyenler olacak. Onlar, istedikleri olmayıp gözleri bekledikleriyle buluşmadığında ipleri koparacak. Düğüm atıp ipi sağlamlaştırmak da başkalarına kalacak.

İpleri koparmak mı, iplere asılmak mı? Dağlara da tırmanılmaz mı iplerle? Köprüsüz uçurumlara ipler köprü olmaz mı? İpler düğüm olmaz mı kopuklara? İpleri koparanlar, sağlam ipe  tutunamamışlardır. İpleriyle de kuyuya inilmez.

Bunca renkten, bunca yaşayıştan, bunca ayrı toprak neminden geldiği dünyada küçücük bir zerre olan insan, bambaşka bir insanın kendisinin aklından geçeni, içinin istediğini bir bir yazsın isteyebilir mi? Birebir yazmak ancak birinin başında durup  sözcük sözcük yazdırtmak değilse eğer.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.10.2014, 20:27









Paylaş :

Hisli Doru At


Gerçek hayattan öyküleştirdiğim bir yaşanmışlıktır “Hisli Doru At” adlı çalışmamda anlattıklarım.

Tevfik, harmanları kaldırmıştı. Cebi bol para görmüştü yine bu güzün. Para, Tevfik’in cebinde hiç durmazdı. Eğlenceyi, sazı sözü seven Tevfik’in parasını nerelere harcadığını herkes iyi bilirdi.

Uluatalarından beri en az bin baş koyunu olmazsa ona sürü demeyen Aksaray’ın Yeşilova’sından Tevfik’in baharda Hasan Dağı’ndaki yaylada kuzulamış koyunlarından sattıklarından kazandığı, koca bir yılı devirmeye yeter de artardı bile.

Tevfik’in kilim dokumada üstüne olmayan karısı Senem, çok başka bir kadındı. Yüzü de güzeldi huyu da. Oysa pek nazlı büyütülmüş Tevfik’in eli hiçbir işe değmez; ne var ne yok kahyalar, çiftçiler, çubukçular kotarırdı tarlada, tapanda, yaylada. Tevfik de gelirleri yer içer; gezer tozar; gönül eğlendirirdi orda burda. Tevfik’ten sonra evin en nazlısı evin çocukları değil, Tevfik’in avlarda yanından ayırmadığı,  kuştüyü kadife minderden başka bir yerde yatmayan Afgan tazısıydı.  

Tevfik, tesadüfen bile olsa yolda bir kadınla göz göze gelse hemen ona tutulur, oralarda günlerce oyalanırdı o kadını yoldan geçerken bir kez daha görebilmek için. Bir de Konya’daki  sazlı sözlü, çalgılı çengili alemlere pek düşkündü. Çok parası gidiyordu bu alemlerde. Ama ne gam. Parası çoktu. Parası bittiğinde de birkaç dönüm tarla satıveriyordu.

Ud çalardı Tevfik. Udunu eline aldığında gözleri kor, kaşları keman kadınlar için yakılmış türküler, şarkılar çığırırdı o güzel yanık sesiyle. Senem, iç geçirerek kafasını sallardı koca bakır leğenin başında çocukların çamaşırlarını yıkarken kulağına çalan  kocasının şarkılarıyla.

Tevfik, yer sofrasından kalkar kalkmaz sedire kurulup, sırtını halı yastıklara dayadı. Senem'e seslenip, udunu istedi. Çocuklara yemeklerini yedirmiş, bulaşıkları yıkamak üzere su kaynatan Senem, Tevfik'in sesini duyunca hemen yanına koşturdu.

Tevfik, udunu tıngırdatırken aklı uzaklarda gibiydi. Ahu gözlü, ince belli bir dilberi anlatıyordu söylediği şarkı. Senem, Tevfik'in Adana'daki mi, Konya'daki mi, Niğde'deki mi hangi komşu ildeki hangi yavuklusunu özlediğini anlayamasa da Tevfik'in yine evden uzunca bir süre ayrılacağını hemen anladı. Sabah uyandığında kocasının çoktan sessizce evden çıkmış olacağını ve kim bilir kaç gün sonra eğlenceye doymuş olarak geri döneceğinin farkındaydı.
Bin dokuz yüz kırk dokuz yılının Ekim ayı başlarında gün henüz doğarken ezan sesine uyandı Senem. Hemen kalkmaya davrandı, abdest alıp sabah namazını kılmak için. Tevfik’i döşekte göremeyince gittiğini anladı.

Senem, “Allahım, bu karanlıkta kaçarcasına evden çıkıp, kim bilir nerelerde sabahlamaya gidiyor. Sen onu kazadan beladan koru” diye dua etti Tevfik’in ardından.

*****
Tevfik, doru atına atlamış, Konya'ya gitmek üzere yola koyulmuştu. Kuş olup uçmak istiyordu bir an önce sazlı sözlü eğlencelere.

Bir an önce Konya'daki yavuklularından birini görmek isteyen  Tevfik’in aklına  kestirme yoldan gitmek geldi. Atının başını o yana çevirip, mahmuzladı. Daha bozuk olduğunu duyduğu kestirme  yoldan hiç gitmemişti şimdiye dek. Henüz güneş doğmadığından, ay da  bulutların ardına gizlendiğinden göz gözü görmüyordu neredeyse.

Tevfik, dört nala sürüyordu atını. Doru at, soluya soluya koşarken birdenbire duruverdi. Tevfik’in kamçısı atın sırtında şakladı. At acıyla kişnedi; ama yerinden kıpırdamadı. Tevfik çok öfkelendi.

Ayaklarını hızla atın karnına vurdu Tevfik. At kıpırdamayınca bir kez daha vurdu. Kamçılı kolu ikinci kez kalktı. Atın sırtında şaklayan kamçının sesi çınladı sabaha karşı ıssız yolda.

Ne kadar atını sürmeye kalksa da at yerinden kıpırdamıyordu.  Ön ayaklarıyla yeri eşeliyor, geri geri gitmeye çalışıyordu. Her defasında Tevfik atı dizginlemişti. Doru atı kırbaçlamasına, karnını dövmesine rağmen at ısrarla öne doğru hamletmeyince Tevfik,

-Allah Allah. Bunda bir hayır vardır, diyerek atından atladı. Atın yuları hala elindeydi.

Tevfik, bir adım atmıştı ki ayağı bir türlü yeri bulamadı. Ayağının altı boşluktu. Ve atın yuları halen  elinde olmasaydı dengesini kaybedip düşecekti az kalsın.

Tevfik, karanlıkta  göremediği koca bir çukurun hemen yanı başında olduklarını anladı. Büyük bir üzüntüye kapıldı atını nasıl kırbaçladığı nasıl mahmuzladığını düşününce. Çok utandı. Atının boynuna sarılıp ağladı. Doru oğluna  güzel laflar etmeye başladı. Atının alnını, yelesini  epeyce okşadıktan sonra atına binip, “Hadi gidelim oğlum”, dedi.

Akıl edip atın başını hiçbir yöne çevirmeyen Tevfik, sırtında kırbaç şaklamasına, karnına mahmuz yemesine karşın atının sadakatle bağlı olduğu sahibini tehlikeden koruyacak kadar hisli, kendisinin de atına kırbaç vuracak kadar hissiz olmasından çok etkilenmişti. Sahibini kapkaranlıkta az kalsın kimselerin içinde ölüsünü bile bulamayacağı o koca kuyuda yitip gitmekten,  çürüyüp kokmaktan kurtarmıştı hisli  at. 

Gün doğmuştu. Tevfik, mahcubiyetten başı öne eğik, dörtnala koşan atının kendini götürdüğü yöne gidiyordu gözyaşları içinde. Başını kaldırıp bakamıyordu bile ağlamaktan.

Doru at, gün ışıdıktan bir müddet sonra yavaşlayıp durunca Tevfik o zaman başını kaldırıp etrafa baktı. Nerede olduğunu anlamak için.

Hisli at, Tevfik'i evine getirmişti. En güvende olduğu, en sevildiği yere. Onun sevgisine, ilgisine ihtiyacı olan karısının, çocuklarının olduğu eve. Tevfik, kahvaltı için kayıt damındaki üst üste yığılı yufka ekmeklere su serpip ıslatarak yumuşatmış; sonra da içine tereyağı sürüp, çörekotlu çömlek peyniri koyarak çocuklara dürüm hazırlamakta olduğuna emin olduğu karısının boynuna bir an önce sarılmak için can atıyordu.

Tevfik, atından inip evine koşturacakken duraksadı. Geri dönüp atının boynuna sarıldı. Hisli atının alnını, başını okşadı uzun uzun.

-Teşekkür ederim oğlum. Beni karanlık çukurlardan kurtardın. Beni en doğru yere sağ salim getirdin. Benim ayaklarım değil; ama senin ayakların beni olmam gereken yere getirdi. Benim hislerim değil; ama senin hislerin beni doğruya götürdü.

Tevfik, atını bağladığı ahırdan hızla evine doğru seğirtirken, kayıtdamında birazdan dürüm yapacağı yufka ekmeklere su serpen Senem, doru atın kocasının geldiğini haber verircesine kişnemesini duyup, yüzünü  sevinçle kapıya döndü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),
11 ‎Mart ‎2012 ‎Pazar, ‏‎09:55:34

Paylaş :

Güneş vuran koltuklarda

Gün ağarmadan çalan saatin sesine uyanan herkes gibi o da saat zilini duymaktan hiç haz etmezdi. Her sabah haz etmediği bu ses ile uyanır, alelacele hazırlanıp evden çıkar, servisini beklerdi. Kendisinden hayli sonra binenler gibi servisi ne kaçırır ne de ucu ucuna yakalardı. Durakta en azından yedi sekiz dakika beklerdi. Serviste herkesin oturduğu koltuk neredeyse belliydi. O da biner binmez kendi koltuğuna geçerdi.

O saatte gün doğmuş ve yükselmeye başlamış olurdu. Güneş tam oturduğu koltuğa vurur, gözlerini alırdı. Zaten en geç altıya çeyrek kala kalkmış bir insan olarak uyuklardı koltuğunda İdil. Kendisinden hayli sonra binenler gibi. Uzun yol başka türlü çekilmezdi yoksa.

Zaman zaman uyanık kalıp yol boyunca kestirmeyen biri, uyuyanları dürterek uyandırırdı işe yaklaşırken, “Uyan yahu, uyuyakalacaksın. Sonra servisle beraber alıp başını gideceksin, gezip dolanacaksın. Al başına derdi ondan sonra” diyerek. Uyananlar da “Yapma yahu, işe geldik bile neredeyse. Uyuyup kalsak da işe geldikten sonra dahası var mı? Belediye otobüsü mü bu durağı geçirelim uyuyakalıp da. İşten sonrası yok. Onca arkadaştan biri nasılsa uyandırır” der, yeniden uyurdu.

Uyuklaya uyana gelinen işte akşam olmuş, işten çıkmış ve servisin gelmesini bekliyorlardı. Servis kendilerinden önce de bir okulun öğrencilerini taşıdığından okullar açıldığından beri geç kalır olmuştu. Neyse ki bugün çok beklemediler. Kimisi arka kapıdan kimisi ön kapıdan servise binmeye başladılar. Servise arkadan binenler arka koltukları, önden binenler de ön koltukları doldurmuşlardı. Daha önce okul çocuklarını taşıyan sevisin içi oldukça havasızdı.
 
İçinden çıkamadığı sorunlarını daha çok içerek yeneceğini sanan; ama sorunlarıyla baş edemediği gibi her geçen gün sorunu artan Selahattin de yalpalaya yalpalaya bindi otobüsün arkasından. Uzun boylu yürümek istemediğinden, düşmekten de korktuğundan kendini en arkadaki beşli yekpare koltuğa attığı gibi en dip köşeye kayıp başını pencereye dayadı.

Çok nüktedan olan, öyle ki ciddi bir şey bile söylese söylediğinin şaka mı gerçek mi  olduğunu anlamak için servistekileri biraz duraksatan Tahsin, en son bindi. Tahsin, önden üçüncü sıraya otururdu çoklukla. Yine üçündü sıraya doğru yürümeye başladı servise binince.
-Burada bir bebe var, haberin var mı kaptan, diye seslendi Tahsin  gür sesiyle  çok geçmeden.
Hiç kimse oralı olması. Tahsin öyle bir ses tonuyla söylüyordu ki kimse asla ciddiye almazdı. Bebe ne gezerdi sonra serviste. Tahsin, ciddiye alınmadığını anladı. O alışıktı bu duruma. İnsan şakacı olunca bir zaman sonra her söylediği şaka sanılıyordu çünkü.
-Kaptan, bu çocuğu kim unuttu? Görmedin mi  bu bebeyi, diye üsteledi Tahsin.

İdil, ikinci sırada oturuyordu her zamanki gibi. İdil, başını çevirip Tahsin’in oturduğu  tam arkasındaki üçüncü sıraya baktı. Tahsin’in yanındaki koltuk da koridorun öbür ucundaki üçüncü sıra da  bomboştu. Nereden bulmuştu Tahsin akşam üstü bu şakayı. Tam Tahsin’in hiç yılmayan şakacılığına gülüyordu ki Tahsin, eliyle dördüncü sıradaki koltuklara abanmış, “Leylek de görmedim, bu bebeyi kim getirip bıraktı? Kaptan sen görmedin mi, diye gülerek ve sesi sanki şaka yapar tınıda konuşmaya devam ediyordu.

İdil, şöyle bir doğrulup Tahsin’in abandığı koltuğa baktı. Bir şey görmedi. Tam başını çeviriyordu ki iki koltuğun arasında kalan azıcık boşluktan yanındaki koltuğa iyice kaykılmış bir çocuk fark etti.
-Burada bir çocuk uyuyakalmış, diyerek dönüp servis şoförüne konuştu.
Servis şoförü ancak o zaman inandı servisinde bir çocuğun kaldığına. Hemen yerinden fırladı. Bu arada eli cebine gitti. Telefonunu çıkardı. Servis şoförü, çocuğun başını okşayarak, “Evladım, uyan, annen baban merak edecek, deyip servistekilere döndü.
-Bu çocuk tek başına gidemez, görüyorsunuz sekiz yaşında. Önce onu evine bıraksak ne dersiniz, diye sordu. Özellikle servisteki bayanların hepsi “Tabii, anne babasına, evine teslim edelim, içimiz rahat etsin” dediler.

Çocuk o kadar derin uykuya dalmıştı ki servis şoförünün tüm çabalamasına rağmen bir türlü uyanamıyordu. “Ege, uyan oğlum, bugün tenise gitmeyecek miydin sen”, diye konuştu servis şoförü. Sonra Tahsin’e, “Tenise gider o Salı günleri. Bugün tam tenis kursu aldığı yerden geçerken arkaya baktım, ‘Ege inmeyecek mi?’ dedim. ‘Ege yok bugün’ dediler. Ben de kurs yerinde durmadım. Çocuk iyice koltuğa abandığı için de aynadan gözükmüyor. Ben direksiyonda, yolun ortasındayken de kalkıp koltuğa bakamam. Arkadaşları da ya görmedi ya da çocuğa şaka yaptılar” dedi.
 
Tahsin epeyce uğraştı Ege’yi uyandırmak için. Bu arada servise sallanarak binen, bugünlerde gece gündüz, işte evde sürekli içen Selahattin de sızıp kalmıştı oturduğu koltukta. Hatta yan koltuğa doğru kaykılmaya başlamıştı en arka köşedeki koltuktan.
-Senin adın ne oğlum, diye sordu gözlerini ovuşturan çocuğa Tahsin.
-Ege.
-Ege, adı. Ege, diye araya girdi servis şoförü.
-Taksiyle göndersek çocuğu, biz de geç kalmayız, dedi az önce binmiş Halide.
-Yok, olur mu hiç taksi. Bu yaştaki çocuğun yalnız başına taksiye bindirilmesi güvenli olmaz, elimizle ailesine teslim edelim dedi Kevser.

Servis şoförü telefonundan çocuğun babasının numarasını arıyordu; ama bulamamıştı. Biraz da eli ayağına dolanmıştı sanki çocuğa göz kulak olamamış da çocuk evinde inmeyip serviste kalmış hissiyle.
-Baban nerede çalışıyor senin Ege, diye sordu Tahsin.
-Sağlıcakla Hastanesi’nde.
-Babanın telefon numarasını biliyor musun, diye sordu  Tahsin.
Çocuk bir çırpıda telefonu ezberden söyledi. Servis şoförü, çocuğun söylediği numarayı çevirirken Tahsin,
-Nerede çalışıyor demiştin baban, Ege? Yakından geçeceksek seni bırakalım babanın iş yerine, dedi.
-Sağlıcakla Hastanesi’nde çalışıyor, diye çok düzgün bir cevap verdi çocuk.
-Doktor babası Ege’nin, diye lafa karıştı servis şoförü.
-Canım yolumuz üzerinde Sağlıcakla Hastanesi. Yeter ki babası uzakta olmasın. Çıkmış olmasın.

Servis şoförü Ege’nin babasını aradı. Tahsin aldı telefonu konuşmak için. Babası, Tahsin’in “Çocukcağız çok yorulmuş, serviste uyuyakalmış. Tenis filan kolay mı? Spor yapıyormuş çocukcağız. Size bırakalım oğlunuzu.” diye şaka gibi konuşmasından ve servis şoförünün sesinden başka bir ses duymasından işkillenince telefonu servis şoförüne verdi. Servis şoförü ürkek sesle konuşmaya başladı. Ege’nin bugün binmediğini sandığını, tenis kursu verilen yerde ‘Ege inmeyecek mi?’ diye sorduğunda arkadaşlarının Ege’nin serviste olmadığını söylediklerini anlattı. Servis yolu, Ege’nin babasının da çalıştığı hastanenin olduğu çok yoğun trafikli en işlek caddeden geçtiğinden, Ege’nin babasının birazdan yolun karşısına geçip oğlunu almak üzere beklemesini söyledi servis şoförü.
 
Hastanenin karşısına vardıklarında Ege’nin babasını hiç tanımasalar da kaldırımda elleri cebinde, gözleri sabitlenmiş halde her geçen servise dikkatle bakan genç adamın Ege’nin babası olduğunu hemen anladı servistekiler. Ege inerken babası hemen onun gocuğunu üstüne geçirdi ve  “Çok mu yoruldun oğlum” diyerek oğlunun başını okşadı.

Ege’yi babasına teslim ettikten sonra gayet rahatlamıştı servis şoförü. Derin bir nefes alıp durak durak herkesi bırakıp, servisi evinin önüne park etti. Artık eve varır varmaz ayaklarını yıkayacak, sofraya oturup bir güzel karnını doyuracaktı. Üzerine de televizyon izleyecekti. Çay içerdi bu arada. Meyve yerdi. Keyfine bakacaktı bu günkü heyecanının üstüne.

Yemekti, çaydı, meyveydi derken esnemeye başladı servis şoförü. Yatmaya gitti ve derin uykusuna daldı.

Servis şoförünün arka cephenin üçüncü katında oturduğu apartmanın yola bakan ön cephesi giriş katındaki Güngör, tık olsa kulak kabartırdı her şeye. Beş dakikadır patır kütür sesler duyuyordu dışarıdan. Biri evinin camlarını mı zorluyordu acaba. Pek hayra alamet değildi bu sesler.
 
Usulca uyandırdı kocasını. Karı koca salona gidip kenardan kenardan tülü hafifçe araladılar. Komşu servis şoförünün evin önüne park ettiği otobüsün içinde biri geziniyor, kapılara pencerelere dayanıp duruyordu. Gecenin ikisinde araba hırsızları gelmişti demek ki servis otobüsünü çalmaya. Karı koca hemen kapattılar perdeyi. İlk işleri polise telefon açmak oldu. Beş dakikaya kalmadan polis kapılarındaydı.

Selahattin, polislere sarılıp öpüyor, “Beni burada unutup hapsetmişler, Çıkamadım abi. Sağ olasınız abi. Havasızlıktan bunaldım. Acıktım abi. Susadım. Ellerinizden öperim abi” diyordu.

Servis şoförü polislere, Selahattin’in kim olduğunu  anlattıktan sonra, Selahattin’i kendi evine çıkarıp elini yüzünü yıkattırıp kendine gelmesini bekledi. Selahattin çok açtı. Servis şoförünün karısı da uykusunu bölüp kalktı. Selahattin’e hemencecik bir kahvaltı sofrası kurdular. Çay demlenmişken kendileri de kahvaltı etti artık. Şimdi sıra Selahattin’i evine bırakmaya gelmişti.

Selahattin, Etimesgut’ta oturan servis şoförüne göre Ankara’nın öbür ucunda yaşıyordu. Her ne kadar bu saatte trafik olmadığından yol gündüzkine göre daha az sürede alınsa da en azından iki, üç saati bulurdu gidiş geliş. Bir de Selahattin’i eve sokmak vardı. Bu saate kadar nerelerde olduğunu, nerelerde kaldığını karısına anlatmak vardı. İyi si mi üç buçuk,  dört saate razı olmaktı Selahattin’i bırakma konusunda.

Servis şoförü, Selahattin doyduktan sonra otobüsüne bindirdi onu. Selahattin’in evinin yolunu tuttular. Selahattin’in kapısını uzunca çaldılar. Sonunda uykudan uyanıp gelen karısının “Kim o, bu saatte ne arıyorsunuz kapımda, polis çağırıyorum” dedikten sonra çevrilen tuşların sesi geldi. Servis şoförü, kapının ardından Selahattin’in karısına olanı biteni anlatmaya çalışsa da bu arada Selahattin lafa girse de kar etmedi. Ama kadın, polisi bir kez daha arayıp kapıdakilerden birinin kocası olduğunu söyledi.

Selahattin’in karısı, Selahattin’i eve almadı. Kapı dışında kalan Selahattin, yeniden servis otobüsüne döndü. En arkadaki pencere kenarı koltuğa çöker çökmez de  uykuya daldı. Servis şoförü saatine baktığında servise çıkma vaktinin çoktan gelmiş olduğunu gördü. Herkesin mışıl mışıl uyuklayarak işine gittiği hatta gecelediği servisini, bu sabah  işe gidecekleri toplamak üzere esneye esneye yola sürdü. Hiç uykusunu alamadan, gözü uykuda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.10.2014, 16:27


Paylaş :

Çıkılar dolusu çıkagelecekler

 Çok eskilerde kalanları anlattığım bu çalışmama  tema olarak çok eskilerde kalmışları seçtim.

Herkes vakti gelince yüzleşir hatalarıyla, yanlışlarıyla. Vakit, çıkısını açınca dışarı kaçar saklı olanlar. Ne yapılmışsa o ana dek iyisinden kötüsüne, sonuçları tüter çıkının ağzından. Bazen yangın kokusu bürür ortalığı. Bazen yeni biçilmiş temiz çayır kokusu duyulur.


Evet, geçip gider yaşananlar; geride kalır eskiler, dünler, yazıyla kışıyla mevsimler. Geçerler deee… Geçerken her biri kendi kalemiyle çizer geçtiği yeri. İz bırakır. O izler kimileyin yara izi olur, kimileri iz bıraktıracak izlere dönüşür.

Bugünden atılan adım, yarına giderken yarının adımları,  öte yarınlara atılacaktır. Dünün adımı da zaten bugüne basmaktadır. Her adım, bir iz düşümüdür. Gölgeli, yeşilli ya da karanlık.

Adımlar hep  gelip çatacak o saate yürür. Saniye saniye, dakika dakika. Saatler boyu, haftalarca. Ve saatin zilinin çalacağı bir an olacaktır mutlak. O an uyanılacak ve karşıda bulunacaktır yüzleşilecekler.Çıkından sızanlar.

Çıkına tek tek, irili ufaklı atılan her şey tepeler olup, dağ gibi dikilecektir karşıya. Yanardağ mı, zirvesi buzlu dağ mı yoksa baharın eteklerinde eğleştiği, ormanla kaplı bir dağ mı olacağı karşılaşmadan önce akıl edilemeyenler. Bir gün kendimizle yüzleşmek zorludur. Yanardağsa yakıcıdır.

Seçimlerimiz, yanlışlarımız, yıllar yıllar sonra bizi bekleyecek sonuçların yontucusudur. Ol git hatalarımıza bahane bulur, yanlışlarımızı doğru bellerken gün gelecek açılıp içindekileri pervasızca saçacak çıkını unutmuş olmayı yeğleyebilir, çıkımızı nelerle doldurduğumuzu umursamaz, saatin çalacağı yüzleşme anının sunacaklarına aldırış etmeyebiliriz. Ancak işleyen saat, göstereceği anı unutmaz. Bir an gelir… O anın geri adımı yoktur. Film, oynanmış, bitmiştir. Geri sarılamaz. Tek çekimliktir.

Kırkını, ellisini geçtikten sonrası, hayatın gerçek yüzüyle bizim gerçeklerimizin buluşma noktasıdır.  O yaşlarda gençlik ruhta yitmese de dizlerde, saçlarda, güçte kuvvette dayak yemeye çoktan başlamıştır. Tam bu  sırada bir bir çıkagelir  o ana kadar ekilenler. Biçilmek üzere. Doğrular harman,  harcanıp ziyan edilmişler, intikam okları olarak dikiliverirler karşıya.

Doğumdan başlayarak yol, yaşlılığa alınıyor. Yalnızlık,  yaşlılığın gölgesidir. Bu kaçınılmaz. Yolda, yol arkadaşları olacaktır. Tabii eş dost edinildiyse. Arkadaşlıklar kurulduysa. Ki arkadaşlık, dostluk özen isteyen fidelerdir. Zor tohumlardır. Çillenmeleri kaç binde bir olan tohumdur bunlar. Emek isterler, zaman isterler, sabır isterler. Yaşlılığın semeresi işte gençlikte ekilenlerin gençlik sonrası hasatıdır. Gençlikte kaçınmadan harcanmış emek, zaman, hatalara, yanlışlara, yokluklara karşı sabır koruğu helva yapan aşıdır.

Nasıl neşeli, dertsiz tasasız gençlik yılları olduğunu bildiklerimiz, yaşlılığa doğru hırçınlaşıp giderek yalnızlaşıyorlar. O zaman korkmadan edemiyor insan, biz de aynı yolda olduğumuzdan. Kıra döke, eğe büke harcanan onca yılın ardından kırılmadık, dökülüp saçılmadık pek bir şey kalmıyor geriye. Yaşlılığa doğru giderken yalnızlığa doğru gitmek anlamına geliyor bu hoyratlık. Sivri dilli bencil yaklaşımların ekildiği tarlaların hasadı, sonraki günlerin yalnızlığa mahkumiyetidir.
 
Ne ekildiyse vaktinde bir an gelir o ekilen tohumlar boy verir. Dikeni de baş verir defnesi de. Çıkının ağzı açılınca tarlanın ürünü de gözükür.

Yaşlılık, yatırım yapılacak en önemli şey şimdilerde. Kimsenin kimseleri tanımadığı koca şehirlerde yaşıyor kalabalıklar. Metropol labirentlerindeyiz. Halin hatırın sorulması şöyle dursun karşılaşılınca bir “Merhaba” bir “Günaydın”ın duyulmadığı kaybolmuşluklardır metropollerde yaşamak. Yalnız başına yaşanan yaşlılıklar giderek artarken, yalnız yaşlıların hallerini bir kendileri bilir onca kalabalığın içinde.
 
Yaşlılık, gücün kuvvetin, gözün ferinin gitmesi demek. Para, en çok yaşlılıkta lazım. Yaşlılık için para biriktirmek gerek. Gerek deee. Para olursa biriktirilir. Olmayanlar bunu sadece dişleyebilir.

Vaktinde parası olup da çarçur eden, tüketimin zirvesine bayrak dikenlerin yaşlılığı nasıl olur acaba? Bir kenara birikim yapmadan, eline avucuna geçenleri saçıp savurarak verimli gençliği perme perişan ederken hastaneden ilacına bakım parasına gider olan yaşlılık, iyisiyle kötüsüyle harcanan gençliğin hasadıyla yanlışlarla karşılaşma  saatidir.  O an dövünmek değil derin bir “Oh” çekmek yeğlenir. Dövünmenin faydası da yoktur zaten.
 
Vaktinde herkesi kırmış geçirmiş, hep halini anlatmış; ama hiç hal sormamış,  derdini anlatanı da dinlememiş, önce hep kendisi gelmiş, ne bir yaraya merhem olmuş ne de vaktinde kendisine yapılan iyiliklere bir teşekkür bile etmemiş ve bugün ektiklerini biçme vakti geldiğini haber veren yüzleşme saatinin ziliyle uyanmış olanlar,  artık ekecek tek bir tohum bile bulamazlar. Tohum ekmek, sadece belli bir dönemdedir. Bahardadır. Oysa sonbaharın sonunda belki de kışta artık tohum ekilmez.

Bir an gelecek, ne var ne yok eskilerde ekilmiş, dikilmiş çıkagelecek hasat mevsiminde. Yüzleşilecek. Onca uyarılara kulak tıkanılıp yapılmaya devam edilen hatalar, yanlışlar sırıtacak arsızca karşıda. O arsızlığa tahammülden başka elden bir şey gelmeyecek.

Geçilen her yola ekilen dikenlisinden dikenlisinden, çalısından meyve veren ağacından tohumlar, ömrün gençlik döneminde umursanmasa da en zor bölümünde, gençlik kalkanını düşmüş, okların önünde kalkansız, savunmasız biçare iken yaşlılıkta ağılar da içirebilecek, serin sular da.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.11.2014, 20:15

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :


“Dal Budak Dokunuşlar” adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/dal-budak-dokunuslar-makale,460.html

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci
Paylaş :

25 Kasım 2014 Salı

Pırıltıdan göz alan huzmeye

Denizin ateşböcekleri gece ışır. Planktonların ışımasıymış yakamozlar. Hücre hücre, tek göze canlıların ışığı. O tek başına gözle görülemeyen canlı, bir arada nasıl bir ışık gürleyişidir. Tek başına ne çığlığı duyulur ne esamesi okunurken aysız gecelerde bir arada denizlerin ay ışığı olurlar. Zerre kadarcık canlılar, zerre kadarken zerre kadar hükümleri yokken o zerreler bir araya gelince ışık nehri olur  siyah sularda, aysız gecelerde. Oynaşır  bir aradalığın neşesiyle.

Kayıptır tek olanlar. Koca deryalarda hükmü olmaz gözle bile görülemeyen tek bir hücrenin.  İster parlayanından olsun ister sönüğünden. Tek tekken sönük olmaya mahkum plankton ışıltıları, hep birken deniz içinden doğan ay gibidir. Gümüşi ışıltılarıyla aydınlatırlar kapkaranlık suları. Dalgaların çırpınışında, suyun gelgitinde oynaşırlar.


Bir kayık çarpmasın plankton sürüsüne ya da bir balık sürüsü, çığlıkları parlamaktır hücrelerin. Yakamoz denilir ışıltılı haykırışlarına. Aysız gecelerin gümüş bilezikleri olurlar, kıyıların bileklerine geçerler. Kıyılara vuran kapkara suların  gümüş gerdanlıklarıdır ya da. Gümüş bilezik veya gerdanlık olmak, bir arada olabilmeyi bilmekle olur. 

Bir olmanın anlamını bilmek, küçücük canlılar için geçerliyken koskoca canlılar bilmezler bazen tek olmanın yitiklik olduğunu. İnsanlar mı? Bir planktonun yaptığını yapamazlar çoğu kez. Bir yakamoz zerresi kadar akıl edemezler bir araya geldiklerinde nasıl ışıyacaklarını. Bir olmadıkça  ışıyamaz tekler.

Akıl sahibi olmak, yakamozların akıl ettiklerini akledebilmek anlamına gelseydi keşke insanlar için. Akıllar ayrı ayrı oldukça kuzu kuzu gidilir yok edici yalnızlıklara.

Bir araya gelen başka ufak canlılar da var. Bir balık sürüsü mesela. Gümüş balıkları yanlış hatırlamıyorsam. Gümüş gibi yanarmış pulları bu gümüş gibi yandıklarını bilecek kadar akıllı balıkların. Tekken cılız bir parlama; ama tüm balıklar sırt sırtayken  göz kamaştıran bir ışıltı olmayı bilecek kadar akıllı bu balıklar. Güneşe tutulmuş ayna gibi yanmayı, böylece yanmamayı biliyorlar köpekbalığıyla karşılaşınca.

Ne zaman bir köpek balığı görseler yan yana gelip birleşiveriyorlar sırt sırta vererek. Her balık kendince bir gümüşi kırıntı saçıyor. Tek tek gümüşi ışıltılar, bir arada koskoca bir ışık huzmesine dönüşüyor. Bir elin nesi var iki elin sesi var ata sözümüzü ta su altında öğrenmişler. Tek el olarak kalmıyorlar  suların altında sönük, korunaksız. Çok el olarak ışıyorlar, av olmuyorlar böylece. O ışıma köpekbalığının gözlerini alıyor. Ve tersini dönüp kaçıyor ağzı bilenmiş bıçak gibi keskin dişlerle dolu kocaman köpekbalığı. Dişinin kovuğuna yetmeyecek ufacık balıkların birleşmeleri karşısında.
 
İzlediğim belgesellerin kiminde  manda sürüsüne saldıran bir aslan görürüm. Mandaların hepsinde de değse delik deşik edecek sivri uçlu boynuzlar. Aslana yem olmamak için yeter de artar bile bunlar. Ama hepsi bir araya gelip boynuzlarını aslana doğrultacaklarına her biri bir köşeye kaçışır, avlanırken tek başına değil bir araya gelmiş aslanlar karşısında. Ve içlerinden en yavaş olan manda yem olur. Bu da şimdi kaçanların yakın bir zamanda av olacağı anlamına gelir. Koca boynuzlu mandalar, bir türlü akıl edemez şöyle aslanın karşında bir olup daire çevirmeyi. Ama bir araya gelen aslanlar onları her seferinde avlar.
 
Küçücük planktonlardan, ufacık gümüş balıklarına birliğin avcıyı kaçırttığı, tekliğin av olmak olduğu bilinirken kocaman insanlar bilmez ama bu basit gerçeği.

Doğru mu ediyoruz acaba balıkların aklını küçümserken diye düşünüyorum da bazen karar vermek için önce planktonlara sonra gümüş balıklarına bakıyorum. Cevabı balıklar veriyor…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.11.2014, 16:58
 @AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci