5 Aralık 2014 Cuma

“Recaizade Mahmut Ekrem'den Bugüne Araba Sevdası” adlı çalışmama;

http://www.kadinhaberleri.com/recaizade-mahmut-ekremden-bugune-araba-sevdasi-makale,464.html


adresinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

3 Aralık 2014 Çarşamba

O balıklar ki suda olduklarını bilmezlermiş

İlk kurban İstanbul’du. Her şey İstanbul ile başladı. Öyleyse ilk suçlu da İstanbul.
 
Çünkü o başlattı tası tarağı toplayıp köylerden yola düşmeyi. Öyle çok yola düşen oldu ki sonunda İstanbul düştü yitik hallere.

Datça, Palamutbükü. Şişte  Akdeniz'in akya balığı. 
Emmi oğulları, dayıoğulları, hemşerilerle arkası geldi yola ilk çıkanların. İstanbul’a, daha güneylere, Halikarnas’a. Bir Halikarnas Balıkçısı bir de Halikarnas dillerden düşmez olunca Bodrum, balıkçının ağında çırpınan  balığa döndü. Tavalarda kızardı, ızgaralarda közlendi, tencerelerde haşlandı defne yaprakları ile.

Bodrum tükenirken Marmaris’teydi gözler. Marmaris’ten Datça’ya giden o yokuşu tırmandıktan  sonra aşağı bakılınca beyaz betonlar görülür alabildiğine. Kesilmiş sarı çamların, zeytinlerin yerine kondurulmuştur onlar. Kesilmiş zeytinliklerin, portakal, muz, yenidünya bahçelerinin üzerine  kondurulmuş beyaz betonlar ne beyaz martıların konuşuna benzer ne de dalga akına. Sıra Datça’da şimdi.

Giden gelmez. Bir kez kaybedilirse kaybedilmiş olur her şey. Kaybetmeden anlamayanlar için ne kötü bir sonuçtur bu. Sadece insanlar ölmez yani. Kendi halindeki doğa dokuları da ölür. Buraların mezar taşları kabirler üstündeki gibi beyaz mermer değilse de beyaz bloklardır.

Marmaris, derken Kuşadası da bitiverdi. Tepelerine kadar tükendi adım adım. Zeytinleri eksildi. Blokları, metropolle yarışır oldu. Kıyılarda kesilen zeytinliklerin boz yeşilinin yerinde boz beton rengi yükseldi. Betonlar meyve vermez. Zeytini hiç vermez. Taş da değildirler ki ufalanıp kum olsunlar. Ufalansalar bile doğada yok olmaz beton. Beton, betondur yani. Betonda ot bile bitmez.

Datça, Palamutbükü. Üveyik.
Datça… Çocukken Türkiye haritasının en dip sol köşesinde  görüp de orada yaşamayı istediğim yerdi. Akdeniz ile Ege’nin kavuşması, kucaklaşmasıydı. Daracık bir yarımadadır Datça. Bir yarımada ki “ana” desen yeridir. Ana yarımadadan dal budak ayrılan nice  yarımada var o incecik burunumsu uzantıda. Her yarımadanın kıyısı deniz. O virajları terleten yollarından Datça’dan  tersine giderken sağ sol, kaç yan, kaç deniz görünümünde. Yok başka bir Datça. Yoksa onun gibi bir başkası ne yapılır? Gözden sakınılır. El üstünde tutulur. Hoyrat ellerin değil seven, koruyan ellerin uzanması beklenir masmavi denize uzanan yemyeşil çamlarla kaplı o daracık toprağa.

Datça, Palamutbükü.
Çocukluk arkadaşlıkları, daha sonraki arkadaşlıklardan daha derindir, anlamlıdır. Çocukluk arkadaşıysanız eğer, aynı şehirde, aynı mahallede, aynı okulda belki de aynı sınıfın aynı sırasında çok günler geçirdiniz demektir. Ne iş arkadaşlığı ne komşuluk böylesi kapsamlı bir geçmişi içermez. Sığdır o arkadaşlıklar. Çocukluk arkadaşlığının derinliğinde birlikte kulaç atmadığınız acemi yüzücülerdir olsa olsa.

Datça, Gebekum yakınları
Bir gün gelir lise biter, çocukluk arkadaşları birer birer savrulur uzak köşelere. İlk savruluş kazanılan üniversitenin yaşanılan yerin diyelim ki Ankara’nın dışında olması nedeniyle Ankara’dan ayrılmakla başlar. Herkes bir yöne, belki de aklına bile gelip de gitmeyeceği bir köşededir artık. Kimi Ankara’da kalır kimisinin de ailesi hepten göçer başka uzak ellere.

Uzak ellerin bazıları Marmaris olabilir, Kuşadası olabilir, Datça olabilir. Lise sonrası orada yaşayıp büyüyenler, orada bir hayat kuranlar, Ankara’daki çocukluk arkadaşlarından biraz farklılaşır. Lisede aynı gözle bakılanlar nedense artık başka gözle görülmektedir. Ankara’daki birinin tek beklentisi memur olmakken Datça’da büyüyen birinin tek amacı kendi işini kurmaktır. Belki otel açacaktır belki halı dükkanı. Ya da restoran. Yaşanılan yerin şartlarına göre bir işe yönelecektir elbet. Ankara’daki biri yeşili lisedeyken de lise sonrasında da severken Datça’daki arkadaşı artık betonları sevmeye başlamıştır.  Göz yeşile doyduğundan olacak. Kes kes bitmez o yeşiller sandığından olacak. Henüz kaybetmediğinden hep öyle kalacak ormanlar diye düşündüğünde olacak.
Yetmişlerde, seksenlerde Ankara’daki bir liseden mezun olup da bugün başka başka şehirlerde yaşayan arkadaşlar en çok bir araya gelince anlarlar artık aynı sıralarda oturmadıklarını. Değiştiklerini. Birbirlerine benzemediklerini. Artık aynı suyun balıkları olmadıklarını anlarlar kendi sularından çıkıp susuz Ankara’ya geldiklerinde.

Lisede hepsi aynı çayın balığıyken, artık kimisi tatlı su balığı kimisi deniz balığı kimisi soğuk suların kimisi sığ suların kimisi göllerin balığı olmuştur. Kültür balıklarına da rastlanmaz değil. Ve her zaman büyük balık, küçük balığı yutar.

Liseden sonrasının sudan çıkmış balıkları, bugünün dere, çay, ırmak, deniz, göl, okyanus, kültür balıkları, eski günleri konuşurken şimdiki hallerinden uzaklaşıverirler. Yine lacivert lise formasının içinde, saçları iki yandan örülü ya da atkuyruğu oluverirler. O günleri konuşmayı bitirip bugünlere gelince… Liseli olmadıklarını, ruhları liselerinde kalsa bile kendilerinin liseli kalamadıklarını görürler. Hepsi de bugünün şartlarında başka kalıplara girmiş,  başka yontulardan geçmiş bireyler olmuşlardır.

Kimisi gücü öğrenmiştir; kimisi güçsüzlüğü. Kimisi hiç ummadıklarına kavuşmuş, aldığı yoldan kendi bile şaşkınlık duyduysa da önceleri, şimdi sanki kırk yıldır öyleymiş gibi davranır. Kimisi de neler umarken neler bulmuştur. Oysa herkes ondan neler neler beklemekteydi. Parlak liseli yılları, öyle düşündürtüyordu onun hakkında.

Kimi sabah kahvaltısında bir, iki lokma ekmekle yarı tok yarı aç geldiği liseden sonra çalmadık kapı bırakmayarak bugünün hatırlı payelerine ulaşmış; ama lisedeki halini de liseliyken kendisine uzanan elleri de hepten unutuvermiştir. Öyle ki üç adından  lisede kullandığı ilkini sadece bir büyük harfe indirgemiştir. Daha parlak olan ikinci adı, sonradan esas adı olmuştur. Kimisi de lisenin parıldayanlarındanken  bugünün sönmüş, yaşam sevinci yitmiş ruhsuzlarından biri olup çıkıvermiştir. Çok sular akmıştır lise günlerinin üstünden bugünlere köprünün altından.

Lise akvaryumundan hayat denizine salınan  balıklar olunuyor bir gün, suyun her türlüsünde. Tatlı suyundan tuzlu suyuna, akıntılısından durgununa, sıcağından soğuğuna denizlere yol bulduk.  Nehirlerde yüzenlerin kimisi denizlere ulaştı, denizlerin başka denizlere ulandığını öğrenenler oldu. Deniz olup da başka denizlere kavuşan tek tük balık,  hatırlıydı şimdilerde. Hepimiz balıktık lise sonrasında. Kaya balığından köpekbalığına, sazanından hamsisine. Balina da çıktı aramızdan yunus da.

Perili Köşk'ün karşısındaki adalar.
Ankara’da kalanlar, kirli havada solurken en çok oksijeni özlediler. Oksijen hayat demekti. Kötü hücrelerin  bile ölümü demekti. Yani oksijen, iyilik demekti. Ağacı daha bir sevdiler o yüzden denizsiz, ırmaksız kentin , bozkırın  insanları. Suyun güzelliğini, su kenarındakilerden daha çok bildiler.

Zeytinlikler içinde yaşamaya başlamış olanlar,  zeytinlere kızgındı. O zeytinler olmasa da şöyle sahile güzel bir otel yapılsa ne olurdu sanki. Oteli de kendisi yapsa hem. Seksenlerde hem de çok ucuza alınan dönümlerce zeytinliği şöyle turistlerle dolsa taşsa. Oluk oluk para aksa. İkinci otelini de yapsa. Bakarsın otel zinciri bile kurulur. Ne para akar ama o otellerden. Akar da, zeytinler var arsanın üzerinde. Ah şu zeytinler bir kesilse! Ağaç zeytin verir, bloklar kira geliri. İnsanlar blokların, otellerin gelirini yeğledi.

Ankara kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına genişleyip, mahalle olan kaç köyün binlerce dönümlük tarlasına bloklar dikilince, bir iki sap maydanozu manavdan dünya para ödeyerek aldıklarında  Ankara’dakiler şehrin değil köyün doyurduğunu anladı. Tarlanın, zeytinliğin, ağacın, yeşilin ömrü kadardı insanın varlığı. Çiçekler olmazsa arılar dolanmazdı. Ne bal olurdu oralarda ne de zeytin, zeytinyağı. Varsa yoksa ekili, dikili yer olsundu yani. Ankaralılar’ın hemen pek çoğu adı gibi belledi bunu.

Önce İstanbul, ardından Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Alanya, Antalya, Side kendi halinde küçük kent, kasaba, köy olmaklıktan çıkıp tatil köyü olma yolculuğunu tamamlarken göç alan  yerler bitti. İstanbul, Antalya, İzmir gibi yerler uğruna bırakılan topraklar yani göçün başlangıç noktaları ıssız kaldı. Issız kalmak, bozulmamışlık, suyunun temiz kalmışlığı, dağlarının, tarlalarının bloklarla yok edilmemişliği, hala dikersen bire bin verecek tarlalar, topraklar demekti.  Oralar alabildiğine verimli boş topraklarla doluyken, İstanbul, İzmir, İzmit, Antalya, Mersin, Muğla, Bursa gibi pek çok kent ağzına kadar doldu gelen göçlerle. Bunaldı. Daraldı. Kirlendi. Bozuldu oralar. Ne solunacak havası kaldı ne ekilecek toprağı.

Tüm dağları beyaza boyalı müstakil evlerle dolu, zeytinlikleri kesilip otele dönüşmüş, köyken kent hayatının içine girenlerin hep yüzleştiği  sorunlardan çıkamayıp boğulmuş yerlerden biri değil henüz Datça. O yüzden kimi Datçalılar ne kaybedeceklerinden çok ne kazanacaklarını düşünüyorlardır elbette. Benim liseli arkadaşım gibi. Oysa zeytin kesilirse kazanan olmaz. Bir gün o otel betonlarının, çok katlı yazlıkların duvarlarına çizilebilir ancak kesilen zeytinlerin resimleri. Resimler karın doyurmaz.

Ankaralı çay balıkları olarak gözümüz engin denizlerdeyken, engin denizlerin koca balıklarının nasıl oluyor da akvaryum balığı olmak isteklerini anlayamam. Anlaşılır olmadığından. Bir gün kendileri de anlamayacak. O Datça adlı yemyeşil incecik karanın bir tırtıl edasıyla titrek uzantıyla denize uzanması, oralara balta girince biter. Şimdi hala vahşi doğanın, yabanıl güzelliğin hüküm sürdüğü o yerler, el olur eller uzanırsa. Temmuz sıcağında çatlayan kozalak seslerinin duyulduğu ormanların içinde yaşamanın anlamı, orada yaşayanların kimilerince  hiç bilinmiyor belki de. Onlar, sarıçam, keçi boynuzu, zeytin kaplı  o yeşil denizin balıkları oysa.

“Balık, suda olduğunu bilmezmiş” derler. Doğru demişler öyleyse.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.22.2014, 14:30




Paylaş :

Sayfamdaki yeni arkadaşlarım;

Gülşah'ın Sihirli Değneği 

ve

 Miss Tuti;

Hoş geldiniz.

Sevgilerimle.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

2 Aralık 2014 Salı

Boğucu sığlıkların sularında

El, kol su üstüne çıkıp çırpına çırpına yardım istemeden, gulu gulu yapmadan hem de susuz yerlerde bir de hava alırken üstelik soluk soluğa boğulmak işten bile değil eğer karşınızdakinin aradığı aslında siz değilseniz. Siz, sadece merak giderilecek sorulara cevap verecek  telefonun öbür ucundakiyseniz yalnızca. 

Bazı konuşmalar boğar. Hem de gayet rahat ortamlarda, belki de oksijenin kol gezdiği havadar dağ başlarındayken. Ya da en sevdiğiniz yerde en sevdiğiniz kişilerleyken. Boğulmak işten bile değildir böyle yerlerde bir bakarsınız. Soluksuz kalırsınız ciğerlerinize hava dolarken. Derin nefesler ala ala boğulursunuz bazen.

Büyüdükçe daha az karşılaşır, görüşür oluyoruz küçüklükten beri bildiğimiz arkadaşlarımızla. Az görüşmek de yetiyor aslında eğer görüşmenin niteliği doluysa. Yeter ki zaman kaliteli geçsin. Harcanan zamanın az olması değil, kaliteli olması önemli olan.

Böylesi biranı yakalamak, gönlün kahve değil sohbet istediği; kahvenin bahane edildiği konuşmalar, sohbetlerde olur. Her an olmaz böyle görüşmeler; ama olacaksa kırk yılda bir de olsa böylesi olsun. Her çeşnideki konuların lezzeti, yüzdeki tebessümlere imza atsın. Derinlik, bakışlardan okunsun. Nefes aldığımız  böylesi anlar, can simididir. Dere dere akıp nehir olur o sohbetler, gölleri besler, denizlere dökülür. O sularda boğulunmaz. O sularda kulaç atmasını bilenler, fersah fersah yüzer gidebildiğince. Kim bilir hangi ufuklara.

Sular boğmuyor her zaman. Konular boğuyor. İnsanların densizliği, güya bilmişlikleri, kendince akıllılıkları  boğuyor. Öyle ki her zaman su gibi akıp giden zaman, öyle anlarda donup kalıyor. Geçmiyor.

Artık ha deyince görüşmek ne mümkün eski arkadaşlarla, dostlarla hatta yakın akrabalarla bile metropollerde. Şehrin bir ucundan bir ucuna gidip gelmek, en yakın başka bir şehre gitmiş kadarken gidilemezler telefonla aranır oldu.  Birden bire telefonla aranırsanız eğer, birkaç dakikaya kalmaz anlaşılır aranma nedeniniz. O saat, bir merak giderme saatidir bazen. Siz de merak giderici.

Tansiyon sorunu yaşadığından beri canını sıkmamak için  en zor günlerinizde bile sizi arayıp sormayan biri bir bakarsınız hiç olmayacak bir zamanda en tatlı sesiyle size “Merhaba” deyiveriyordur telefonun öbür ucundan. Uzun zamandır görüşülmemiş, konuşulmamış bir arkadaştan bir “Merhaba” duymak aslında günün en lezzetli gıdalarındandır. Oysa o tatlı merhaba,  bazen gıda değil  boğucu sözcüklerin ilk adımıdır.

Durup dururken tam da o gün, kavga döğüş işten ayrılıp başka bir yerde çalışmaya başlayan arkadaşınızın sizi araması, belki sizin bile hala duymadığınız dedikoduların doğruluğunu sınayan bir arayıştır. Yani telefonun bu ucundaki siz, aslında aranılan değilsinizdir. Sadece cevabı aranılan soruların cevap vericisi konumundasınızdır. Fellik fellik deşilip araştırılan, asıl merak edilen kulağınıza bir şey çalınıp çalınmadığıdır.

Başlarda bunu önemsemeyebilirsiniz. İlkin bu size arkadaşınızın o anki merakı gibi gelebilir. Ama sıradanlığa bindirilmiş bu meraklar bellidir ki bir aracı vasıtasıyla öğrenilebilir. Hani vaktinde nahoş şekilde ayrılmış olunduğundan aranılacak çok kişi kalmamış ve merak edilenlerin sorulabileceği kişi olarak tek sizin görüldüğünüz o kadar açıktır ki daha  “Merhaba”dan. Bülbül gibi şakımanızın beklendiği besbellidir sorular karşısında.  Sizden beklenen ya duyulanların doğrulayıcısı olmanız ya da “Yok canım, yok öyle şeyler. Nereden çıkmış bu dedikodular durduk yerde” demenizdir. Başta usulen sorulan hal hatırın ardından  “Bak, ne duydum…..” diye başlayacak cümle gecikmeksizin gelir. İşte o cümle, sizi aratan merakın özüdür, özetidir.

Sırf bu nedenle arandığınızı bilmek pek sevimli gözükmese de bir de arayanın başka meraklarını cevaplamak yok mudur, işte orada yüzme bilseniz bile boğulursunuz.
Ağız arayan; ama aklınca kurnaz olduğundan kendi hakkında tek kelime etmeyen telefonun öbür ucundakiler, size  hep sizin yakınlarınızı, sizin işinizi, sizinle ilgili her şeyi sorarlar. Bunalırsınız artık ve nefes almak için bir soru da siz sorarsınız. Bu soru,  batan gemiden denize düşmüş  birinin yakaladığı can simidi gibidir sizin için. Biraz nefes almak için bir moladır konuşmada. Ya da yüze yüze kollarında takat kalmamış bir kazazedenin karşılaştığı tahta parçasına benzer sizin de bir soru sorarak soluklanmanız. “Sen nasılsın, sizinkiler nasıl” demeyin  bir kez, sorunuz ağzınıza tıkılır. Tek cevap vardır ve kısacıktır. “Nasıl olayım, Bildiğin gibi”. Bu cümle öylesine geçiştirilmek için edilmiş bir eda ve alçak sesle söylenirken sonra birden ses yükselir. Tutunduğunuz can simidini ellerinizden sökercesine alan bir fırtına patlar denizin ortasında. “Eee, annen nasıl, kardeşin nasıl, işler nasıl, nasıl, nasıl nasıl” diye gider. Sorguya çekiliyormuşunuz gibi hissedersiniz. Maksat, arayıp hal hatır mı sormak ya da bunaltıp boğmak mı ikileminde bocalarsınız. Ama şu kesindir ki amaç üzüm yemek değildir. Bağcı da sizsinizdir üstelik. Sözcüklerle yersiniz dayağı.  Sorulanları cevaplamak dışında tek laf etmeye hakkınız yoktur. Paylanırsınız bir güzel eğer telefonun öbür ucundakinin çizdiği sınırların dışına taşarsanız.

Taşamadığınızda da o sığ sular taşar. Kabarır, köpürür. Ve boğar. Hem değil bir kaşık dolusu bir damla suda bile değilken üstelik.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.11.2014, 10:54





Paylaş :

Bugün sayfamda gördüğüm yeni arkadaşım epilektik,


Hoş geldin.

(Blogların olduğunu görünce İzleyen olmak istedim; ama İzle hanesini bulamayınca şimdilik üye olamadım)

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

1 Aralık 2014 Pazartesi

“O balıklar ki suda olduklarını bilmezlermiş” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.
 

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci