20 Aralık 2014 Cumartesi

Hamza’nın Mızıkası ve Mürver


Çocuklarının hepsi de öğrenci olan beş çocuk babası Yusuf, Ankara’da, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memurdu bin dokuz yüz kırk sekiz yılında. Yusuf’un beş çocuğundan ilk üçü oğlandı. Büyük kızı Mürver ile küçük kızı Lale, ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordu. Lale’ye göre biraz daha safça olan Mürver, bir yıl geç gitmişti okula Lale  ile birlikte gidebilmesi için.

Yusuf’un en küçük oğlu Hamza’nın aklı fikri derslerinde değil mızıka çalmaktaydı Okulda ders dinlemez, evde ders çalışır gibi gözükse de ders kitabının arasına sakladığı resimli çizgi romanlar okurdu aslında. Hamza’nın  elinden kitap hiç düşmediğinden Yusuf da oğlunun ders çalıştığını sanıp mutlu olurdu.

Okul çıkışlarında  oyuncak mağazasında ya da işportada rastlarsa Hamza’nın gözü, vitrindeki ya da tezgahtaki ağız mızıkalarına takılır,  uzun uzun seyrederdi mızıkayı. Pek düşkün olduğu kovboy filmlerinin bazılarında mızıka çalındığını gördükçe mızıkaya hevesi iyiden iyiye artmıştı. Bir mızıkası olsun istiyor başka bir şey istemiyordu şu sıralar Hamza.
Okul çıkışı yine civardaki tek çocuk eşyasıyla oyuncak satan dükkanın önünden geçiyordu Hamza. Adımları yavaşladı. Vitrinin önünde durup uzun uzun baktı üzeri kırmızı boyalı, bir de arı resmi işlenmiş mızıkaya.  Mızıka, sanki kendisini bekler gibiydi. O mızıkayı almayı ne kadar çok istiyordu ama acele etmezse başkası alabilirdi. Çabuk olmalıydı o halde. Adımları hızlandı. Bir an önce eve varmak istiyordu.

Soluk soluğa girdi Mermer Çeşme’nin altındaki evlerine. Birbirine iple bağlanmış kitabıyla defterini fırlatıp attı kapının girişine yakın somyanın üstüne. Doğruca küçük kız kardeşi Lale’nin yanına gitti.

Lale’ye  bir güzel dil döktü. Mızıka almak istediğini ama parası olmadığını anlattı. Para biriktirmeye çalışıyormuş ama o parasını biriktirene kadar mızıka çoktan satılırmış. Para kolayla birikmiyormuş. Hem bazen harçlığını biriktirmeyip harcadığı da oluyormuş. Sonunda baklayı ağzından çıkardı Hamza. “Eğer babamın cebinden mızıka parasını sen alırsan babam seni dövmez, küçüksün diye. Ama ben büyüğüm. Ben alırsam beni döver”. Lale önce babasının cebinden mızıka parası almaya yanaşmadı; ama abisinin çok üzüldüğünü görünce iki gün sonra razı oldu babasından habersizce babasının cebinden para almaya.
 
 Hamza, parayı avucunda görür görmez mızıka satan dükkana koştu. Dükkan sahibinin avcuna bıraktı parayı. Dükkandan mızıka ile çıkarken sevincinden uçuyordu. Daha yolda çalmaya başladı mızıkayı. Nasıl mutluydu mızıkaya üfledikçe.

Hamza her fırsatta mızıka çalıyordu artık. Derken babasının mızıkadan haberi oldu. Olan da oldu o zaman. Yusuf,  nasıl alındığını merak ettiği mızıka elinde çocuklarını  karşısına alıp “Bu boru kimin, bu boru” diye sordu. Hamza, başını yere eğdi.

Yusuf, oğlu Hamza’ya “Mızıkayı nasıl aldığını “sordu. Hamza, “Kardeşi Lale’nin verdiği para ile aldığını” söyledi babasına. Yusuf, bu kez kızı Lale’ye sordu parayı nerden bulduğunu. Çünkü çocuklarının harçlığı asla bir mızıka alamazdı. Çocuk harçlığı yanında mızıka çok pahalıydı.

Lale önce anlatmak istemese de babasının ısrarı üzerine olanı biteni anlattı. Hamza abisi, eğer babalarının cebinden parayı Lale alırsa küçük olduğundan dayak yemekten kurtulacağını; ama kendisi alırsa artık orta okul öğrencisi büyük bir çocuk olduğundan dayak yiyeceğini söylediği için abisi dayak yemesin diye almıştı parayı.

Canı fazlasıyla sıkılmış Yusuf, Mermer Çeşme’nin altındaki zemini tahta kaplamalı, bahçe içindeki eski Ankara evinde bir aşağı bir yukarı dolanmaya başladı. Bastıkça tahtalardan ses çıkıyordu. Tam tahta zeminin alt kattaki bodruma açılan kapağının başında durdu. Kapağı açtı. Kızı Lale’yi yanına çağırdı. Lale, babasının yanına gitti. Yusuf, kızını kucakladığı gibi kışlık odun, kömür koydukları bodruma indirdi. İndirirken de “Aşağıdaki en kalın sopayı bana vereceksin. Hamza abini dövmem için” dedi.

O zamanlar evler hele de bodrumlar piresiz olmazdı. Lale, daha aşağıya iner inmez bacaklarını pire dalayınca hoplayıp zıplamaya başladı. Bir de abisinin en kalın sopayla dövüleceğini bildiğinden iyice korkmuştu. “Buldun mu kızım en kalın sopayı”, diye sordu Yusuf kızı Lale’ye. Bacaklarını pire dalayan Lale,  debelenip duruyordu. Bodrum çok da  karanlıktı. Lale, aşağı  inmesi için açılan kapaktan sızan ışık ile kendi etrafını görebilse de daha derinleri göremiyordu. Hem pirelerden bunalmışken hem de abisi dayak yiyecek korkusu içindeyken ağlamaya başladı.
 
-Burada kaçışan bir şeyler var baba. Sıçan mı, fare mi ne. Bacaklarımı da pire daladı. Burası çok karanlık. Hiçbir şey görünmüyor. Sopa filan da göremiyorum. Çok korktum. Yukarı çıkmak istiyorum, dedi birazcık da yalandan ağlayarak.

Tam bu sırada Lale’nin  safça ablası Mürver’in sesi duyuldu yukardan. “Nasıl görmüyorsun koskoca sopayı? İşte orada ya. Bak tam ayağının dibinde. Hamza’nın sesi duyuldu bu kez. Hamza, Mürver’in kırmızı yanaklarını domatese benzetirdi. Domates de diyemediğinden “Donapis” derdi kardeşine. “Sus kız Donapis, sen karışma”. Yusuf’un sesi duyuldu ardından. “Çabuk o kalın sopayı alıp bana ver”.

Lale, abisinin dayak yiyeceğinden korkuyordu.  Sadece açık bodrum kapağının altına denk gelen kısımlar aydınlık, bodrumun geri kalanı kapkaranlık olduğundan ürkmüştü çocukça bir korkuyla.  Bir an önce buradan çıkmak isteyerek,
-Ben hiçbir şey göremiyorum. Burası kapkaranlık. Burada bir şeyler geziyor. Pireler de beni daladı. Çıkmak istiyorum, deyip  hüngür hüngür ağlamaya başlayınca Yusuf eğilip kızını kolundan tutarak yukarı çektiği gibi bahçedeki musluğun altına götürüp suyun altına soktu. Pirelerden arındırdı kızını.

Yusuf , istese kızını yukarı çekerken hemen kızının ayağının dibindeki  o en kalın sopayı da alabilirdi; ama niyeti dayak atmak değil ders vermekti. Hem kızı Lale’ye hem de oğlu Hamza’ya.

Yusuf kızını pirelerden temizledikten sonra elinde mızıka ile bahçede şöyle bir dolandı. Bulduğu iki kocaman taştan birini eline aldı. Diğerini yere bırakıp üzerine de mızıkayı koydu. Yerdeki taşın üzerine koyduğu mızıkanın bir bu yanına bir de öbür yanına elindeki taş ile vurdu. Sonra da eğilip bükülmüş mızıkayı karşıdaki evin çatısına fırlatıp attı. Hamza, mızıkanın çatıya atıldığını görünce çöktü kaldı kapının eşiğine.  O günden sonra da Hamza hep eşiğe çökmüş halde,  güneş vurmuş karşıki çatıda güneşin altında yanıp sönen mızıkaya bakıp oturdu  saatlerce. Kımıldamadan.

Hamza yine mızıkasının atıldığı çatıyı izlerken Lale ile Mürver matematik dersi ödevlerini  yapıyorlardı. Ödevleri aynıydı. Ödevlerden birisinde eldeki bir lirayla, yirmi beş kuruşa elma,  elli kuruşa armut, on kuruşa da iğde alınınca  geriye kaç kuruş kalacağı soruluyordu. Lale hemen elmaya, armuda ve iğdeye verilen paraları topladı. Çıkan sonucu bir liradan çıkardı. Kalan on beş kuruştu. Yani cevap on beşti.

Ablası Mürver de aynı soruyu çözüyordu; ama bir türlü işlemleri bitirip işin içinden çıkamıyordu. Defteri silinmekten yırtılacak hale gelmişti. Mürver sonunda bitirdi bu soruyu.
-Sonuç kaç çıktı, diye sordu Lale ablasına.
-Bir lira seksen beş kuruş.
-Nasıl, diye koşturup ablasının defterine baktı Lale.

Ablası, soruda geçen tüm rakamları toplamıştı. Oysa yapması gereken elmaya, armuda ve iğdeye verilen paraların toplamını bir liradan yani  yüz  kuruştan çıkarmaktı.  Oysa Mürver, eldeki parayı da eldeki paradan yapılan harcamaları da birbiriyle toplayarak eldeki paradan daha fazla tutan bir sonuç bulmuştu. Lale  kıkırdadı.
-Yanlış bu sonuç. Senin cebinde zaten bir liran var. Bir de o bir lirayı harcıyorsun üstelik.  Nasıl olur da bir liradan daha bile fazla paran kalır cebinde, diye sorunca Mürver gözlerini açıp kaşlarını oynatarak  defterindeki toplama işlemlerini gösterdi. Sonra da kardeşinin defterindeki işlemleri eliyle işaret etti. İkisinin defterinde de matematik işlemi vardı nihayetinde. İkisi de deftere işlemler yapmışlardı işte. Sonra  da gözlerini iyice açarak kardeşi Lale’ye döndü.  Sağ elinin işaret parmağını önce kardeşinin defterindeki işlemlere koyarak,
 -Ossun.  O da hesap,
Sonra sağ elinin işaret parmağını kendi defterindeki işlemlere getirip,
-Bu da hesap, dedi.
Lale ne diyeceğini bilemedi.  Kıkır kıkır gülmemek için kendini zor tutuyordu. Kıkırdamasını ablası görmesin diye bahçeye çıkmak için koşturdu. Tam kapıya gelmişti ki abisi Hamza yine eşiğe çökmüş, babasının mızıkasını fırlatıp attığı karşı evin çatısına dalıp gitmişti.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.11.2014, 11:20

Paylaş :

18 Aralık 2014 Perşembe

Metropol Yalnızlığında, Sıdıka

Yaşlı yalnızlığını çok sık anlatıyorum. Acıtıcı bu konuya temaya olarak bu hafta Tiflis’te rastladığım kimi vizon kürk mantolu; ama parası olmadığından günü sokaklarda dilenerek geçen yaşlıları seçtim.

Ah şu yalnızlık…
Ah şu yaşlılık…


Sıdıka seksenini geçtikten sonra içinden sıkça geçirdiği cümlelerdi bunlar. Yaşlılık zordu. Yalnızlık da zordu. Hem yaşlı hem yalnız olmak zor mu zordu.

Yolun karşısında oturan altmış yıllık arkadaşı Nermin, oğlunun yanına İstanbul’a gitmiş; ama geri dönmemişti. Nermin alzaymır olmuştu, yalnız kalacak halde değildi. Bu haberler, Sıdıka’nın en büyük korkusuydu. Ya kendisi de bir gün…

Sıdıka’nın ablası  Şahika’ya da yakınlarda alzaymır başlangıcı teşhisi konulmuştu. Sıdıka’nın ödü kopuyordu ablası ocağı yine açık bırakacak da yangın çıkacak diye. Daha geçen ay ablasının komşuları Sıdıka’ya telefon açıp “Şahika’nın ocağının mutlaka değişmesi gerektiğini, onun kapısının önünden geçerken gaz kokusu aldıklarını, apartmanca havaya uçacaklarından korktuklarını” söylemişlerdi. Sıdıka, ablasına ne kadar dil döktüyse onu razı edememiş sonunda kendi emekli aylığı ile bir ocak alıp eskisiyle değiştirmişi. Ablası, teşekkür etmek şöyle dursun eski ocak değişti diye Sıdıka’ya demediği koymamıştı. Üstelik ocağını kime, kaç liraya sattığını da sormuştu. Sıdıka’nın kaderiydi bu. Herkese koşturacak, herkesin her müşkülünü çözecek karşılığında da azar işitecekti.
 
O hafta neredeyse her gün ablasını ağırlamıştı seksenlik Sıdıka. Daha saat sekiz bile olmadan kapının zili çalıyor, ablası kapıda bekliyordu. Sabah kahvaltısına oturuyorlardı birlikte. Kahve, öğle yemeği, meyve, çay, ikindi atıştırmalığı derken  akşam yemeğini yiyip gidiyordu Şahika. Sıdıka’nın belini büküyordu dinlenememek. Sızlayan dizleriyle her gün her gün hizmet etmek.

Şehir hayatı bir yandan iyiyken mesafelerin uzayıp gitmesiyle de kötüydü. Ha deyince kalkıp gelemiyordu kızı, torunu, oğlu, gelini. Araba ile bir saati geçiyordu kalkıp gelmeleri metropol hayatında. Bunun bir de dönüşü vardı. Hal böyle olunca sadece hafta sonları gelebiliyordu evlatları. Hafta sonlarını bekler olmuştu artık aynı şehirde evlatlarına uzak kalan Sıdıka.

Kızı Sedef yurtdışından henüz döndüğünden yorgundu.  Hafta sonu annesine uğrayamamıştı o yüzden. Gelini de hasta babasına bakıyordu. Oğlunu görebilmişti tek Sıdıka, hafta sonunda. Onu da pek görmüş sayılmazdı ya neyse. Maç seyredecek olan oğlu, Sıdıka’nın başka program izlemesi üzerine yan odaya geçip oradaki televizyonu açarak maça bakmıştı. Program bitince eline bir kitap almış, onu okumuştu Sıdıka. Bu hafta doğru dürüst iki laf edemeseler de haftaya doya doya sohbet edebileceklerini düşünerek rahatlamıştı evlatlarıyla. Yalnız olunca sohbet çok özlendiğinden ikide birde telefon açtığı komşuları konuşmalarını çok uzattığı için faturanın yüksek geleceği uyarısında bulunuyorlardı Sıdıka’ya. Tek konuşacak biri olsun da, Sıdıka yüklü fatura ödemeye razıydı.

Maç bitince oğlu yanına gelmiş; ama Sıdıka oturduğu koltukta elinde kitabıyla uyuya kalmıştı. Sıdıka  uyanınca da  kalkmıştı, kalkmıştı oğlu.

Bu hafta sonu Sıdıka, evlatlarını göreceği için çok mutluydu. Hem kızı Sedef belki hafta içi de uğrardı. Telefonda öyle demişti. Salı gibi uğrayacaktı öğle tatilinde.
Salı günü çalan telefonu açtığında Sedef’in sesini duydu Sıdıka. Üç günlüğüne bir seminere katılacaktı Antalya’da. Akşam yola çıkıyordu. Cumartesi’ye dönmüş olacaktı. Sıdıka, kızı öğle tatilinde  gelirse içi ısınsın diye ocağa koyduğu çorbanın kokusunu içine çekerek iç geçirdi. “Eee üzülme kızım. Hafta sonuna az kaldı”, diyerek kapattı telefonu.

Çocukları, Sıdıka’nın kendileri için hep yaptığı, karınlardan önce gözleri doyuran masalar hazırlasın istemiyorlardı artık hafta sonları. Masa kurmak için önce alışveriş gerekliydi. Bu da dizleri tutmayan, merdiven çıkamayan Sıdıka’ya göre değildi. Ama çocuklarını öyle özlemişti ki bu hafta sonu güzel bir masa keyfi yapmak istiyordu. Bolca yapacaktı her şeyden. Kalanlarla da kendisi bir, iki gün idare ederdi. Tencereler dolusu yemekler de olsa yalnızken canı yemek istemediğinden çocukları bahanesiyle o eski günlerdeki masalar gibi masalar kurmak istiyordu Sıdıka. Onların yanında kendisi de yiyebiliyordu çünkü. Yoksa tek başınayken ekmeğin içine koyduğu bir dilim peynirle geçirtiyordu öğünlerini. En fazla bir kase çorba içiyordu akşamları.

Sıdıka, neler hazırlamadı neler çocukları için. Hep yaptığı yaprak sarmalarından, yuvarlak top köftelerden, patlıcan, biber kızartmasından zeytinyağlı fasulyeden, pilavdan, böreğe. Bir de kaymaçina yaptı hatta. Memleket yemeği diye, Üsküp lezzetinde. Sekiz yumurtadan.

Cumartesi günü gözünü televizyondan ayırmadı Sıdıka. Antalya’daki seminerden dönüyor olan kızının uçağının kalkış saatinden sonra televizyonun başına çöktü kaldı. Neyse, Sedef arayınca rahatladı da kalktı mıhlanmış gibi oturduğu yerden. Sedef henüz inmişti.

Sıdıka salatasına kadar yapıp hazır ettiği sofraya bir göz attı telefona uzanırken.  Isınması için ocağa koyduğu yemeklerin kokusu burnuna geliyordu.
-Yemekler hazır, sofrada sizi bekliyorum kızım.
-Çok yorgunum anne. Bu hafta da gelemeyeceğim sanki. Gelebilecek gibi olursam gelirim.

Çok yorgundu Sedef. Eve gidip dinlenecekti. Sıdıka bir şey diyemedi kızına. Nasıl özlemişti kızını. Ama kızı yorgundu. İki haftadır yurtdışı, yurt içi sürekli seyahatlere çıkıyor, koşturuyordu. Ne diyebilirdi ki. Hayat böyleydi. Gençken koşturmacaydı durmaksızın. Yaşlanınca da gençlerin yolunu gözlemekti.  Dese dese yaşlılığa diyecekleri olurdu ancak.

Ocaktaki yemeklerin altını söndürdükten sonra oğluna telefon açtı. Bir an önce gelseler de yemekler soğuyup soğuyup tekrar ısınmasa istiyordu. “Hadi oğlum, bekliyorum. Yemekler ısındı. Yaklaştınız mı, diye sordu. Oğlu hemen cevap veremedi.

-Anne, biz yemek yapma demiştik. Yorulmanı istemiyoruz.
-Yaptım oğlum. Ben de sizle yerim. Kalanı da bir iki gün içinde yavaş yavaş tüketirim ablamla, komşularla.
-Anne…
-Efendim oğlum.
-Bugün yol çalışması varmış. Yollar kapalı. Sekizinci Cadde’deki okulda da her hafta olduğu gibi yine bir sınav var. Park yeri bulamasak da dert değil; ama yol  bulamıyoruz gelmeye. Gelemeyeceğiz.
-Gelemeyecek misiniz?
-Evet anne.
Sıdıka sustu kaldı.
-Anne.
-Efendim.
-Yollar kapalı. Gelemiyoruz.
-Peki oğlum.
-Haftaya görüşürüz anne.
-Görüşürüz oğlum. İnşallah.
Sıdıka koca porselen kaplardaki yemeklerle dolu masaya ilişti. Biraz bir şeyler atıştırmak istedi. Canı çekmedi. Boş masanın hiç tadı yoktu ki. Usulca kalkıp masayı toplamaya koyuldu. Yemekleri kaldırdı. Sonra televizyonun başına geçti. Karnı iyice acıkmıştı. Şekeri düşerse diye korktu. Dolaba doğru ilerledi. Dolaptaki yemeklere bakmadı bile. Ekmeğin ucunu koparıp içine bir dilim peynir koydu. Yalnızken yediği tek yemekti ekmek peynir.
(Her hakkı saklıdır)
‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11 ‎Kasım ‎2013, ‎Pazartesi

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci