2 Ocak 2015 Cuma

Dağların Başına Taç Olduğu Kentte


Oldum olası sevdim oraların dağını, asmasını, yaprağını, insanını.  Tuğla yapılan verimli toprağının tozuna bulanmışlığım da var hem eskilerde. Bulgurlu, mercimekli, baklalı dolmasından yemişliğim de. Çemen koktuğunu bilirim sofrada üç öğünde de. Ulu çamlarının gölgesinde soluklanmışlığım var derin derin.

Çok zaman geçti oraya en son gittiğimden beri. En son gittiğimde restore olmuş Taş Han, eski yapılara özgü mimarisiyle taşla tuğlanın bir aradalığının güzelliğini haykırıyordu şehrin orta yerinde. Öyle yerler de, mimariler de görmüş geçirmişlik demektir.


Gümüş tepsilerin, lohusa şerbeti konulan yaldızlı sürahilerin, bardakların ışıltısı yalnızlığın hüznündeydi. İçinde bitkisinden böceğine nice kırıntı saklayan kehribarların sarısı, kederliydi. Kınası kaç yüzyıl önce yakılmış gelinlerin sandığından çıkan tel kırma işli örtüleri, bugün işleyecek çok az el olmalıydı.  Şu pirinç kaşık takımı, vaktinde benim değersiz sanıp da çöpe attığım, bir tanesinin bir çeyrek altına bedel olduğunu Taş Han’da öğrendiğim anneannemden kalma pirinç kaşıklar mıydı acep? Saklı bir gururla, gizli bir kibirle yeni evlerine girmeyi beklediği Taş Han’ın antikacılarındaki eskilerin görsel şöleni, dudak uçuklatıyordu o zaman. “İstanbul’da, Hor Hor’da bulunur mu acep böylesi eskiler, antikalar?” diye düşündürüyordu. Kim bilir hangi konaklardan sökülüp de getirilmiş en hasından oymalı tahta kapılar yaslanmıştı duvarlara. Sanki “duvarlara tablo asmaya ne hacet,  işte işlemenin incesinden eski kapılar” dercesine. Bazı dekor dergilerinde gördüğüm eski tahta kapılardan yapılma sehpaların Taş Han’dan alınıp alınmadığını hep düşündüm sonraları. Aslında pek kuşkum olmasa da.


Cevizden midir, yoksa meşeden mi kerestesi hatırlamadığım, tahtaya şiir gibi dökülmüş oyma işçiliği sanatının seçkini o tahta kapılar ile belki aynı konaktan sökülüp getirilmişti o canım nişler. Kuytularda ne şamdanların ne porselen hazneli lambaların cılız ışıkları oynaşmıştı o nişlerde kim bilir.

Değerini bilecek birilerince alınmayı bekleyen işlemeli tahta kapılar, yazın güneşi, kışın soğuğu yiyerek yılların yorgunluğundan beli bükülmüşçesine duvarın birine yaslı bekler. Sırdaşları eski kocaman demir kilitler, başka bir rafta satılıktır.

Güngörmüş nicenin konaklarının kapıları, nişleri, tavan süsleri hatta taş şömineleri, güngörmüşlüğün sürgit gidemeyeceğinin antikacılardaki ispatıdır. Devirler vardır eski; devirler olacaktır, yeni. Bu gerçeğin kapısından, işte artık ne açılabilen ne de kapanabilen o duvara yaslı halde alıcı bekleyen eski kapılar görülünce girilir.

Belki görkemli günlerinde o kapıları,  nişleri,  kenarı marullu porselen şekerlikleri, kömürle ısınan dökme demir ütüleri görmek için o konaklara girmeye can atılırken, şimdi sahipleri çoktan göçmüş, kendileri de harabeye dönmüş konaklardan sökülüp çıkarılmış tüm bu kapılar, nişler, tavanlar, eşyalar birileri kendilerini görebilsin diye dükkân dışında, raflarda, vitrinlerde utana sıkıla beklemektedir.  İnsan, “Duvarlar yıkılır, kapılar sökülür, insanlar göçüp gider; ama bir tahtayı işleyen, bir porseleni bezeyen, bir cama üfleyen ustalığın imzası kaç nesil sonra bile silinemez” diye düşünmeden edemiyor.

Görkemli eski günlerde konak çalışanlarının kazara çarpacaklar da kıracaklar diye ödlerini kopartan o sahibinin en kıymetlisi, bugünün görücüye çıkmış eşyaların parasını ödeyene göz kırpmadan satılacağı, sahiplerinin aklına hiç gelir miydi acaba?

Yazmacılar Hanı, dokumanın renk, desen şenliği yaptığı bir handı gözümde. Sofra bezinden, yemenisine, tahta desen basma kalıplarına kadar. Yazmacılar Hanı hala yerli yerindeydi. Yazmanın, rengârenk sofra bezinin raflara sığamadığı bir handı orası. Şimdi kapalıydı. Restore oluyormuş. O üzüm, şal, geyik desenli rengârenk sofra bezlerinin yığılı olduğu rafları gözlerim özlese de göremedi bu kez.

Sofra bezinin en bilindik olanı, beyaz üzerine siyah baskılı olanıyken Yazmacılar Hanı’ndaki sofralar, siyahtan kırmızıya, maviden mora gökkuşağına nispet edercesine, rengin nesi var nesi yoksa her tonunu bulup buluşturmuş ve yan yana dizili halde şenliğe çevirmişti rafları. Yazma desenlerinin taş baskı kalıpları, ustaların yanı başlarında dururdu.

Eski gidişlerimde her renkten sofra bezi alıp masa örtüsü olarak kullanmıştım Ankara’da. Kenarlarına da elimden geldiğince tığ ile iş yapmıştım çirpinmesin diye. Hala kullanıyorum. Hala kullanmadıklarım da var.

Önceki gidişlerimde Yazmacılar Hanı’nda gördüğüm hatta aldığım yemeniler, gerçek yemeniydi. İncecik, yumuşacık pamuklu. Tıpkı anneannemin asma yapraklı, çiçekli, dallı güllü yemenileri gibi. Saf yemeni. Halis yemeni. Tahta kalıp basılarak desenlenmiş. El değmiş nakışına. Sofra bezleri de öyleydi. Dertsiz filan değillerdi. Hatta bir dertti onlara kalıpları doğru basmak. Ustalık isterdi. Çıraklıktan, kalfalıktan geçilmesi gerekti.

Tokat’a 2013 yılının Mayıs ayında yine gittim. Yol boyunca Yeşilırmak’ı özlediğimi düşünerek. Güneş doğunca epeyce yükselmeden onları aşıp da ışığını salamadığı taç süslemesi gibi kırtık kırtık sivri doruklu dağlarını özlediğimi düşündüm. Tokat, özlediğim kentlerden oldu hep. Ulu doğu ladinli kentleri hep sevdim zira. Bir de içinde su akan kentleri.

Çorum’un içinden geçen ırmağın hala aktığını görünce çok sevindim. Irmaklar, artık şehirleri kat edemiyor. Eğer akıyorlarsa da kirletilip kokuyorlar. Eğer üstleri asfaltlanmamışsa.

Dünyanın en güzel kentlerinin içinden nehirler akar hep. Epeyce yabancı şehir gördüm içinden ırmak akan. Batısından, doğusuna. Paris’inden, Budapeşte’sine, Prag’ına, Toulouse’una, Brugge’üne kadar. Şehrin yeşil kurdelesi nehirler kadar nehirlerin yüzükleri, yüzük taşları olan kemerli köprülerdeki taş işçiliğinin zarafeti, mimarinin su üstüne yazdığı şiirler olmuştur hep. O nehirler o şehirlerden akmasaydı, o şehirler güzelliklerini yeşertecek can suyu bulamayacaklardı belki de.

Göç eden kuşların kıyılarında konaklayıp su içtiği, leyleklerin kenarlarında gezindiği, su kaplumbağalarının çürümüş ağaç gövdelerinde güneşlendiği,  kurbağaların susmadan bağırdığı ırmaklar, yeşil suları kara asfaltla örtülüp caddeler altında kalmazsa eğer, şehrin kayığı da olur o zaman, kemerli taş köprüleri de.

Tokat’a az kalmışken karşınıza çıkıveren kızıl kayalıklardaki oluşumlar, dünyanın en bilindik kanyonlarından hiç de geri kalır değil. Geri kalırlığı, bilinmedik olmasında tek. Aslında buna sevinmiyor da değilim. Bilinip adı sık duyulur olanlar bitiyor çünkü. O halde bellenmemesi daha iyi.
Sanki Kızılderili filmi çekimlerinin yapıldığı Büyük Kanyon’a gelmiş gibi hissediyor insan kendini Tokat yolunda kızıl kayalıkları görünce.  Kızıl kayalıklar, tabaka tabaka oluşumlu. Rüzgârın usta üfürüğüyle yontup görsel şölen haline soktuğu üst üste yığılı katmanların yol boyunca resimlerini çektim otobüsün penceresinden. Daha sonra bakıp özlem gidermek için. Oysa Tokat’taki genç fotoğrafçı, yeni bir bellek almam sırasında silmiş tüm çektiklerimi.

Tokat’a yaklaştıkça içim içime sığmıyordu. Sivri, yüksek kalkanlar olup şehre güneş ışıklarını ulaştırmayan sivri dağları, ulu doğu ladinlerini, eli belindeli eski Türk mimarisinden evlerle dolu eski sokakları yeniden göreceğim için.  Antikacı dükkânları ile dolu o kırmızı tuğlalı yapısıyla Taş Hanı yeniden gezeceğim, Yazmacılar Hanı’nda belki de taş baskı yapan bir ustayı izleyeceğim için. Bir metropolün asla sunamayacağı zanaatın, sanatın, kültürün anlamını soluk soluk tadacağım için.

Eğer Tokat’a vardığımızı bilmesem, otobüs Tokat’a girerken Tokat’a geldiğimizi anlamazdım. İlk gördüğümde şehrin üstünde bir kral tacının tepesindeki dilimler gibi heybetle sivri sivri yükselen dağlar, kendisiyle boy ölçüşmeye kalkışmış apartmanların, blokların yanında mecalleri kalmamış gibi gözüküyorlardı. Gücenmişlerdi sanki, boyları zirvelerine ulaşmış blokların önlerine dikilmesine.  Heybetten eser kalmamıştı o dağlarda.

Nasıl da güzel bir mimarisi olan kızıl tuğlalı Taş Han’ın ne mimarisi fark ediliyordu şimdilerde ne de kırmızı tuğlaları. Her yanı incik boncukçusundan plastik kapçısına çirkin tabelalarla kaplanmıştı. İçeride antikacı görmek şöyle dursun, ortalık Çin işi ne var ne yok onları satan ucuzcu dükkânlarla dolmuştu. Bir iki dükkân dışında.

Yazmacılar Hanı’nı gezemedik.  Kapalıydı. Restorasyondaymış. Taş Han’daki sofra bezlerine, dokumalara, masa örtülerine kaldık o zaman hiçbiri pamuklu olmayan. Naylondan.


Bazı ülkelere ve şehirlerine birden çok gitmişliğim var. Yirmi beş yıl önceki halleriyle şimdiki arasında hiç fark göremem oralarda. Zaten kaç asırdır da görülmüş şey değilmiş oralarda, şehrin çekirdeği olan eski yerleşiminin yıkılıp değişmesi. Ama yirmi beş yıl önce gördüğüm Tokat ile yirmi beş yıl sonraki Tokat arasındaki fark,  bir tokat gibi iniyor insanın yüzüne.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 


‎02 Temmuz ‎2013 ‎Salı, ‏‎18:06:28


@AcemiDemirci








Paylaş :

Mevlüt Kandilimizi kutlar, 
nicelerine sağlıkla ulaşmayı dilerim.

02.01.2015

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

Bugün sayfamda gördüğüm yeni arkadaşlarım var;
eceristanbulkitap, Maide Çete, Mustafa Aslan, Cerenn, Meltem Uğur.
2012 yılında SanatAlemi  Beş Dalda Edebiyat Yarışmasında
 Deneme Dalında birincilik, Anı dalında mansiyon aldığım yarışın ödüllerini almak üzere
kar nedeniyle gecikmeli gittiğimiz İstanbul'da. Elimde ille de fotoğraf makinesi ile. 
2015 yılının ilk günlerinde ve bir Kandil Günü’nde yeni arkadaşlarıma “Hoş geldiniz” demekten çok mutluyum.

Bir de özrüm var.

Bazı arkadaşlarımı  görmekte gecikmiş olabilirim. Ben de yeni fark ettim ki yeni arkadaşlarımızı betimleyen iliştiriler yani resimler ilkten göze çarpıyormuş. Lütfen gecikmiş olmamdan ötürü kusuruma bakmayın.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

Mısırga sürüsü

Bu yazım için tema olarak, hayvanat bahçeleri dışında ne tavuk, ne  mısırga yani hindi  ne kaz, ne ördek sürüleri görülemediğinden bir şehir sakinin asla fotoğrafını çekemeyeceği hindileri değil, tavuksuz, kazsız, ördeksiz, hindisiz hatta serçe, güvercin ve kumru dışında pek başka kuş türü olmayan metropol resimlerini seçtim. Yine blogumda yer alan diğer tüm fotoğraflar gibi sadece kendi çektiğim fotoğraflar hepsi de.


Yılbaşlarında masaya hindi geldiğini duyduklarından beri, yeni yıla az kala kasaplara mısırga siparişi verir olmuştu  Aksaray eşrafı. Her köy evinde en azından üç beş  tane bulunduğundan kasaplar  köylere uğradıkça “Aralık ayının sonuna doğru ellerindeki mısırgaları  alacaklarını” söyler olmuşlardı köylülere. Aksaray’da hindiye “mısırga” denirdi.

Sağlıkla, hep beraber bir yıl bitirilip yeni bir yıla girildiği için eşrafın bazılarınca yılbaşı kutlanır olmuştu epeydir. Bin dokuz yüz elli üçlerde Aksaray’da. Ne yabancı adetlerden haberdardılar  ne de ile yabancılar gibi olmak için yılbaşı akşamı masada hindi yerdi  Aksaraylılar. Gurbete göçmüş, evlenip gelin olarak baba evinden de memleketinden de uzaklaşmış kızlarının, oğullarının, torunlarının, kardeşlerinin  yılbaşı vesilesi ile çıkagelmelerini  sevmişti eşraf.  Bir dahaki yıla kim öle kim kalaydı zira. Bir arada olmak her zaman  mümkün olamıyordu. Bayramlar dışında. Koca bir masa etrafında koca bir yıl özlenmiş uzaktakilerin de katılımıyla büyük bir aile yemeği yiyor olmak hoşlarına gitmiş, bu kutlamada masada hindi bulunması da  kanıksanmıştı.
 
Hacı Hüsnü’nün on dönüm bahçe  içindeki evinde beslediği koyun ve inek sürüsü ile mandalarını güden  çobanı Neşet’in Süllü de şu sıralar yeni yılda  bazı evlerin masalarında mısırga dolması olacağından kasapların köylülere  mısırga  için gayet iyi para ödeyeceğini duyduğundan beri aklı fikri çarşıdaki tek kasaba mısırga satmaktaydı. Satacaktı da nereden bulacaktı mısırgayı. İşte bu sorunun cevabını bulamıyordu. Bunalmıştı düşünmekten.
 
Hacı Hüsnü’nün komşusu Acemoğlu Mehmet, yazın iyi beslenen mısırgaların kışa iyice yağlanmış  olarak girdiklerini bilirdi. Lezzetli olmadığından kimse zabın yani yağsız, kupkuru mısırga sevmezdi. Acemoğlu Mehmet, mısırga sürüsünü pelitlerle, mısırlarla beslerdi. Pelit eğer küçükse mısırga onu kolaylıkla yutardı. İri pelitleri Acemoğlu Mehmet tek tek kesip mısırgaların boğazından geçecek hale getirirdi.

Yirmi sekiz mısırgası vardı Mehmet’in. Bir o kadar da kazı, ördeği. Tavukları da  mısırgalarla, kazlarla, ördeklerle dolanır dururdu yanından incecik dere akan evinin bahçesinde.

Hacı Hüsnü’nün çobanı Neşet’in Süllü’nün gözü Acemoğlu’nun mısırgalarına kayıp kayıp gidiyordu. Ne zaman işten fırsat bulsa ya da kaytarsa doğruca Acemoğlu’nun bahçe duvarının dibine gidiyor zemberekli tahta kapının açılmasını bekliyordu. Bazen kapı açılmayınca kendisi dalıyordu içeriye,
-Döndü Aba, nööörüyon?  Nassın, diyerek. Döndü,  hatırını soran çobana elinde ne varsa verip öyle gönderirdi. Mısır patlatmışsa mısır, siyah kuru üzüm varsa kuru üzüm, leblebi tozu varsa leblebi tozu. Bazen de kavurga. Döndü Aba’nın evinden elinin, cebinin hiç boş çıkmadığı Neşet’in Süllü, bahçe kapısında  cepleri dolu dolu  çıkarken nasıl edip de mısırgaları dışarı çıkaracağını düşünüyordu. Sonunda aklına bir şey geldi.
 
Mısırgalar, her gün  Acemoğlu Mehmet’in bahçesinden çıkar evin bahçe duvarının dibinden akan incecik dere kenarında yemlenirlerdi. İyisi mi onların  yemlenme zamanını gözlemekti. Yarın mısırgaları çaldı çaldı, yoksa zaman kalmamıştı. Yarın  akşam yeni yıldı çünkü.

Neşet’in Süllü, ertesi sabah erkenden kalktı. Hacı Hüsnü’nün evinin on  dönümlük bahçesinin koca tahta kapısından dışarı çıkarırken gözü, dere kenarında eşelenen mısırga sürüsündeydi.

Neşet’in Süllü,  mısırgalara yanaştı. Çarşıdaki Aksaray’ın tek kasabının yılbaşı için mısırga aradığını duyduğundan beri ovuşturduğu elleriyle sürüyü önüne kattı. Mısırga sürüsünü karşıdaki kavaklığa doğru sürerken kavakların arasından saklana saklana Tahta Köprü’ye kadar gidip sonra da düz yoldan çarşıdaki kasaba varmayı düşünüyordu.  

Bir an önce mısırgaları satıp elinin para görmesindeydi aklı.  Uzunca bir süre para harcamazdı dikkat çekmemek için.  Sonra parası ne kadar ederse o kadar altın alır, biriktirirdi. Çalınacak başka şeyler buldukça da altınları artardı. Hacı Hüsnü’nün evi gibi bir ev almak için elini çabuk tutması gerekti.

Döndü ,epeydir seslerini duymadığı  mısırgaları ne bahçede ne de bahçenin açıldığı sokakta göremeyince bir de kavaklığa bakmak istedi. Ancak mısırgalar kavaklıkta da yoktu. Hemen uyandırıp kocasına haber verdi mısırgaların kayıp olduğunu.

Acemoğlu Mehmet, sanki tıraş vakti gelmiş gibi gözüken beyazlamış kısacık sakalları arasında elini söyle bir dolaştırdı. Biraz durup düşündü. Sonra eliyle başını, alnından ensesine kadar sıvazladı.
-Ben çarşıya kadar bir gideyim bakalım, dedikten sonra hazırlanmaya başladı.
*****
Acemoğlu Mehmet,  mısırga sürüsünün orada olduğundan o kadar emindi ki   doğruca çarşıdaki kasap dükkanına gitti.   O yüzden hiç şaşırmadı sürüsünü orada görünce. Dükkanını açalı daha iki saat bile olmamış kasap, sabahın bu saatinde Buğday Pazarı tüccarlarından Acemoğlu Mehmet’i karşısında bulunca saygıyla selamladı. Dükkanının önünde bir sekteye çökmüş olan kasap daha  “Buyur” bile diyemeden boş sektelerden birine de  Acemoğlu Mehmet oturdu. Mısırgaları göstererek,
-Sürümü  almaya geldim, dedi kasaba.
-Sürü senin miydi Acemoğlu,  diye sordu kasap.
-Benim. Bu sabah kayboldular. Belli ki biri çalmış. Bugünlerde mısırga satışı arttı ya. Tahmin ettim yılbaşı sofraları için birinin bizim mısırgaları çaldığını. Kim olduğunu da tahmin ettim; ama iyice emin olmak için komşulara sordum. Onlar da mısırgalarla birlikte kavaklığa girenin kim olduğunu söylediler bana.
-Hacı Hüsnü’nün çobanı, değil mi, diye sordu kasap.
Acemoğlu Mehmet  sustu. Konuşmadı. Ama kasap, mısırgaları kendisine getirenin üstelik de mısırgaları  yarı fiyatından da aza satanın kim olduğunu çok iyi biliyordu.  Yarın akşamki yılbaşı sofralarına  yetiştirmek için birazdan kesmeye, iki çırağının ve karısının da  yolup ütmeye  hazırlandığı mısırgaların, Acemoğlu’nun çalınmış mısırgaları olduğunu anlamakta gecikmedi. Kızardı bozardı.
-Ne kadar verdin mısırgalara, diye sordu Acemoğlu Mehmet.
Kasap kem küm edince Acemoğlu Mehmet hemen anladı kasabın şunun şurasında bir saattir verdiği yemin, suyun parasını söyleyemeyip lafı ağzında eveleyip gevelediğini.
-Tabii bir de yem vermişindir, su vermişindir sen bunlara, diye kasabın içini rahatlattı Acemoğlu. Bunu duyunca kasabın yüzü güldü. Yine de akşama yılbaşıydı ve yarı fiyatından aza aldığı mısırgaları eğer satmış olsaydı  ne kadar kar edeceğini düşünmeden edemedi kasap.

Allah’tan Hacı Hüsnü’nün çobanı Neşet’in Süllü,  mısırgaları çok ucuza, yarı fiyatının altına satmıştı. Acemoğlu Mehmet, mısırgalar için ödediği paraları kuruşu kuruşuna  saydı kasabın avcuna. Ardından da bolca  yem ve su parası bıraktı. Yılın son gününde,  akşama yılbaşı sofraları için ocaklarda fırınlanmakta olan hindi kokuları taş konakların bahçelerinden yükselip sokaklara yayılırken o sokaklardan  Acemoğlu Mehmet, babası Mustafa’nın verdiği bir çift mısırgadan bugüne getirdiği, bugün de  yeniden satın aldığı  sürüsü ile birlikte evine doğru gidiyordu.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.11.2014, 21:00

Paylaş :

31 Aralık 2014 Çarşamba

Samatya’dan Edirnekapı’ya, Tarsus’tan Ankara’ya bir çocukluk arkadaşlığı

Rahmetli kayınpederim Eski Türk Edebiyatı doçenti Mehmet Sedit YÜKSEL’e ve kendisinin Edirnekapı’dan çocukluk ve üniversiteden arkadaşı, Tarsus Amerikan Koleji emekli edebiyat öğretmenlerinden Haydar GÖFER’e ithaftır.
Ortada oturan fesli, öyküdeki adıyla Meriç'in dedesi İsmail Hadzic'in
babası oluyormuş.


Bosna’dan  İstanbul’a göç eden Meriç’in dedesi İsmail, Edirnekapı’ya yerleştiğinden beri aile Edirnekapılı idi. Orada doğup büyümüştü Mehmet Sedit de. Edirnekapılılar’ın çoğunu tanıdığı gibi komşu mahallelerden de çok arkadaşı vardı. Edirnekapı’ya komşu mahalle Samatya’da oturan Trabzonlu Haydar, bunlardan biri hatta yaşamı boyunca görüştüğü en sevdiği arkadaşlarından biri  oldu.

Haydar GÖFER ve ailesi
Haydar çok neşeliydi. Hayatın iyi yanlarının görür, onun oturduğu masa, bulunduğu ortam kahkahalarla inlerdi. Çok sevilen biriydi Haydar Göfer, çocukluğundan beri.

Edirnekapılı Mehmet Sedit ile Samatyalı Haydar’ın mahalle arkadaşlıkları İstanbul Üniversitesi’nde de sürdü. Muhtemelen iki arkadaş Vefa Lisesi’nden de okul arkadaşıydılar. Haydar, Mehmet Sedit’ten dört yaş büyüktü.
İstanbul Üniversitesi Eski Türk Edebiyatı Bölümü mezunu Mehmet Sedit, bir müddet TED Ankara Koleji’nde edebiyat  öğretmenliği yaptıktan sonra Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Üniversitesi’nde asistan olmuştu. Akademik çalışmalar için önce Fransa’ya gitmiş ardından İngiltere’de iki yıl kalmıştı. İngiltere’den gelirken aile pozlarını çekmek için aldığı çok sevdiği fotoğraf makinesini yedi yaşındaki oğlu Meriç’in aslında kendisinden daha çok sevdiğini henüz bilmiyordu.

Bosna'dan bayram kartı
Meriç, babası İngiltere’den bir fotoğraf makinesi getirdiğinden beri yalnız kaldığında gizli gizli fotoğrafçılık oynuyordu. Babası fotoğraf makinesini kullanırken nereye basıyor da makine  açılıyor, nasıl kapanıyor iyice belledikten sonradır, annesi mutfakta şarkı söyleyerek iş yaparken Meriç fotoğraf çekmeye doyamıyordu. Tek sorun gizli gizli fotoğrafçılık oynadığından poz verecek kimse olmamasıydı. Ama Meriç bunun da çaresini bulmuştu bin dokuz yüz atmış iki senesinde. Hem de hiç zorlanmadan. Poz veren de çeken de kendisiydi. Makineyi ayarlayıp iki kolunu baş hizasına kadar uzatıp  kendi resmini çekiyordu. Tabii çıkan poz hayli yarım yamalak olsa da Meriç şimdilik böyle fotoğraf çekinebiliyordu. Makinedeki film rulosu bitince de üşenmeden yine babası rulo değiştirirken ne gördüyse onu yapıyordu. Şimdiden babasının yedek film rulolarını neredeyse yarıya indirmişti.

Meriç, fotoğraf makinesini, Alasya marka oyuncak teneke arabasından daha çok sevdiğinden onu her kullandıktan sonra nefesiyle iyice hohlayarak buğulandırıp üzerindeki gömleği ile siliyor sonra da kabına koyup yerine kaldırıyordu.

Meriç, kendi kendinin resmini çeken ilk kişiydi belki de. Daha sonra 2014 yılında bunun “selfie” diye adlandırılan bir akın olabileceğini o zamanlar akıl edemeyecek kadar küçüktü hatta kendi kendinin resmini çekerken büyüdüğünde tanık olacağı bir moda yaratacağını hiç aklına getirmemişti.

O hafta sonu Tarsus’tan  misafirleri vardı. İstanbul’a, babaannesine gittikçe Meriç’in gördüğü ve bugün olacağı gibi de  bazen kalkıp  İstanbul’dan Ankara’ya kendilerine misafirliğe gelen Haydar amcası, karısı Muzaffer hanım ve üç oğlunu bekliyorlardı öğle yemeğine. Akşam da hep beraber Gençlik Parkı’na gideceklerdi. Çocuklar orada istedikleri her oyunun başında dakikalar geçirecekti, buna emindi büyükler.

Öğleye doğru kapı çalındı. Kapı açılır açılmaz Haydar amcanın şen kahkahası duyuldu. Daha kapıdan içeri girmeden Mehmet ve Haydar birbirlerine takılmaya başladılar.
Bosna'dan on sekiz yaşında İstanbul'a göçen hakim İsmail Hadzic, karısı Halime,
 kızları Sacide, Macide ve Cahide ile oğlu Mehmet Sedit YÜKSEL (Hadzic)

Muzaffer hanım ve Jülide kucaklaşıp, öpüştükten sonra Muzaffer hanım Jülide’yi şöyle tepeden tırnağa süzerek “Hiç kilo almamış Jülide’yi hala evlendiği günkü kadar ince ve narin bulduğunu” söyleyip, bunu nasıl başardığını sordu.

Meriç’in annesi Jülide, beş çocuğun önüne oyuncaklar, taze sıktığı meyve suları, elleriyle yaptığı kurabiyelerle dolu  bir kase koyarak onların oyalanmasını istedi. Kendisi de doğruca mutfağa geçip çocukların çok sevdiği köfte ve patates kızartmalarını yapmaya koyuldu.

Bir koca ilengir yani lenger dolusu soyup, doğrayıp kızartmaya hazır hale getirdiği  patatesleri,  iyice kızdığından neredeyse üstünden duman çıkmakta olan koca bakır tavaya  attı. Patateslerin yağa düşünce çıkardığı cızırtıyı Meriç salondan  anında duydu.

Meriç, çok sevdiği oyuncağı Alasya marka teneke arabasını misafir üç oğlanın önüne bıraktığı gibi mutfağın kapısına vardı. Şöyle bir göz attı içeriye. Üstüne meyve desenli bir mutfak önlüğü giymiş annesi harıl harıl çalışıyordu. Patatesler de tavanın içinde henüz çiğ çiğ duruyordu.

Meriç, sessizce çocukların yanına, oyununa döndüyse de aklı patateslerde kalmıştı. Halının üzerine, yere serili  oyun bezinin kenarına iliştiği minderini daha ısıtmadan yeniden kalktı. İşi başından aşkın annesinin kızarmış patatesleri derin bir porselen kaseye aldığını görünce mutfağa daldı. Annesi o sırada çorbayı hazırlamakla meşguldü.

Bosna'daki bir akraba evi.
Meriç, elini kaseye daldırdığı gibi avcuna gelen üç beş patatesi ağzına atıverdi. Yanakları patatesle şişmiş halde mutfak balkonuna çıktı. Avuç dolusu kızarmış patatesi çarçabuk çiğneyip yuttu. Sonra yeniden mutfağa girdi. Annesi onu fark edip “neden geldiğini” sorunca da hiçbir şey demedi, bir güzel tebessüm etti.

Jülide ekmekleri dilimlerken Meriç, ağzını yine patates kızartması ile doldurmuştu. Jülide, marulları ıslattığı tuzlu sudan alıp suyunu süzmek için kevgire koyduğunda Meriç, bir ağız dolusu patates daha  yemekteydi.

Öyküdeki adıyla Meriç, ydie, sekiz yaşlarında.
Jülide, kızarttığı onca patatese rağmen derin porselen kasenin bir türlü dolmamasının nedeninin mutfaktan ayrılmayan oğlu olduğunu bilse de ses etmedi. Yeniden patates soymaya koyuldu kasedekiler misafirlere az gelecek korkusuyla. İkinci bir tava çıkardı. İki tava patates kızarıyordu şimdi ocakta. Jülide’nin işi uzadıkça yemek vakti de uzuyordu uzamasına; ama Allah’tan Jülide, çocukların önlerine meyve suyu ve kurabiye koymuştu. Patates kızartması bittikten sonra Jülide, derin bir nefes çekerek akşamdan hazırladığı ve tüm gece dinlenmiş olan köfte harcını dolaptan aldı. Sıra köftelerin kızarmasına gelmişti.

Mehmet Sedit YÜKSEL
Meriç, köfteye hiç dayanamazdı. Mutfaktan içeriye yayılan köfte kokularını duyar duymaz elindeki kurabiye ve meyve suyunu bırakıp doğruca mutfağa geçti.

Annesi pişirdiği köfteleri ocağın üzerindeki kocaman boş bir porselen kaseye alıyordu. Meriç’in gözü köftelere takıldı kaldı.
-Neden geldin oğlum, bir şey mi soracaktın?
-Su istediler sanki içerden anneciğim, bana öyle geldi, dedi Meriç.
Jülide hemen ellerini yıkayıp dolaptan aldığı Paşabahçe işi kesme kristal bir bardağa, kesme kristal sürahiden su koydu. Sonra su dolu bardağı, üzerinde küçük yuvarlak dantel bir örtü olan kristal bardak tabağına koyup içeri götürdü. Jülide salon kapısından girer girmez bütün çocuklar elindeki suya hücum etti.
Bosna'dan gelir gelmez Anıt Kabir'i ziyaret eden Mustafa  Amudze, karısı Hediye
ve Mehmet Sedit Yüksel'in amca kızı Mevlüda, kocası Zekai, oğulları Aygen ve Anıt


Salonda su veren annesinin yokluğunda mutfaktaki pişmiş köfteleri yemekte olan  Meriç, annesinin ayak seslerini duyunca doğruca terasa çıktı. Annesi bir tepsiye birkaç su bardağı daha koyup içeri gidince de aceleyle üç beş köfte daha yedi. Sonra salona geçip çocuklarla oynadığı yer örtüsünün bir kenarına ilişerek Alasya marka oyuncak arabasını eline aldı.

Mustafa  Amudze, Mehmet Sedit YÜKSEL, karısı Ayhan YÜKSEL, kızı,
Mustafa  Amudze'nin karısı ve artık delikanlı olan öyküdeki adıyla Meriç
Jülide, porselen kasedeki köftelerin azaldığını fark etmedi bile bir yandan salata için havuç rendeler, marulları tuzlu suda iyice ıslatır sonra tuzlu sudan aldığı marulları kevgire koyarak sularını süzdürür ve ılık tuzlu suda ıslanmakta olan pilavlık pirincin kıvamına gelip gelmediğine bakarken.

Son köfteyi de tavadan alan Jülide’nin gözüne köfteler azmış gibi gözüktü. Hemen dolaptan kıyma çıkarıp yeniden harç yoğurdu. Bir kez daha köfte kızartmaya başladı. Böylece pilavın pişmesi sarktı.

En az bir asır önce Bosna'daki akrabalar.
Beş çocuk bir masada olunca masada yer kalmadığından Haydar Bey ile Mehmet Sedit yemeklerini terasta yemek istediler. Aslında çocuklar haylazlık yapıp aşağı sarkacak ve Allah korusun düşecekler diye korkmasalar hep beraber terasta yiyeceklerdi yemeği ya, Muzaffer hanım ve Jülide çocukların başlarında kalarak salonda yemeyi seçtiler. Zaten masaya da ancak sığabildiler. Herkes yemeğe oturduktan sonra mutfaktan gelip oturabildi Jülide. Tüm su bardaklarını gözleriyle yetikledi dolu mu diye. Ekmek  sepetinin kenarları işli etaminden uçları katlanarak kapatılmış küçük örtüsünü açıp baktı yeterince ekmek var mı diye. Tuzluğa, biberliğe şöyle bir göz attı. Nihayet onca yorgunluktan sonra yemeğe oturabilmiş olmanın keyfini çıkarmanın sırasıydı. Nasıl da acıkmıştı. Açlıktan gurlayan karnının sesini hemen yanında oturan Muzaffer hanım bile duydu. Jülide tam kendi tabağına servis yapacaktı ki  Meriç’in boynuna sarıldığını fark etti.
-Annecim bu güzel masanın resmini çekeceğim. Poz verir misin?
Annesi gülerek poz verirken  hepsi de hayli acıkmış olan masadakiler, lokmalarını çiğnerken, sularını yudumlarken ya da peçeteleriyle ağızlarını silerken çıktı resimde.
-Belki bu iyi çıkmamıştır. Bir poz daha çekelim.
Jülide, açlıktan gurlayan karnına rağmen zoraki de olsa oğluna poz verirken bir kez daha gülümsedi.

Öyküdeki adıyla Meriç'in Sacide halasının kızı Çiğdem Abla
ve Bosna'dan akraba Mustafa  Amudze (Amca)
Mutfağa gide gele yediği patates kızartmaları ve köftelerle karnı çoktan doyduğundan yemeğe oturmakta nazlanan Meriç, masaya şöyle bir baktı. Herkes yemek yiyordu. O yüzden  annesiyle kendisinin verdiği pozu çekmesini isteyemedi kimseden. Nasıl olsa kendi kendinin resmini çekmeyi öğrenmişti.

Meriç, makineyi ayarladı, küçük kollarını öne uzatıp annesinden gülümsemesini istedi. Ve resmi çekti. Nedense annesinin pozda iyi gülmediğinden emindi o yüzden bir poz daha çekti.

Arkada eşimin halası Sacide, Mustafa  Amudze (Amca)nın karısı,
 Halime babaanne ve kız kardeşi Zehra. Önde, Kadri enişte ve Mustafa  Amudze.
Poz verme bittiğinde Jülide misafirlerinin önlerindeki çorba kaselerinin boşaldığını gördü. Pilav, köfte ve patates ikramına geçebilirdi öyleyse. İsteyen yaptığı biber dolmalarından ya da yaprak sarmalarından da alabilirdi.

Çocuklarla birlikte  oturdukları masadaki servisi tamamlayınca kocası Mehmet ve memleketi Karadeniz’den fıkralar anlatan Haydar beyin kahkahalar içinde sohbet ederek çorbalarını içip bitirdikleri terasa geçti. Onların boşalan çorba kaselerini toplayıp temiz yemek tabakları getirdikten sonra tabağa pilav, köfte ve patates kızartması koydu. Sonra sarma ve dolma ile dolu kocaman yuvarlak porselen tabağı mutfaktan alıp geldi.

Kenarda Halime babaanne. Önde Çiğdem Abla.
Mustafa Amudze ,karısı ve Sacide hala.
Yeniden salondaki masaya döndüğünde ekmek sepetindeki ekmekler bitmiş, bardakların çoğu boşalmıştı. Ekmek sepetini kaptığı gibi mutfağa gitti. Kestiği yeni dilimlerle döndü. Boşalan bardakları da doldurdu.

Bu arada pilav, köfte ve patatesleri yiyen çocukların bir kısmı neredeyse doyduklarından dolmalarını çatalla dide dide oynarcasına yiyorlardı. Meriç de masanın bir köşesine ilişmiş çatalına geçirdiği bir yaprak sarmasını  zorlana zorlana çiğniyordu.

Jülide, çorbasını koymaya yeltendiğinde çorbanın soğumuş olduğunu görüp ısıtmaya üşendiğinden çorba içmedi. Kalan üç kaşık pilav ile üç köfte ve birkaç patates kızartmasından yemeye başladı. Tam tabağındakiler bitmişti ki dolmalar da yenilmiş sıra meyveye gelmişti.

Jülide, masadan kalkarak çoktan yıkayıp kuruttuğu meyveleri getirdi masaya. Bu arada meyve tabaklarını masaya yerleştirebilmek için masadaki işi bitmiş diğer tabak çanağı kaldırdı.

Öykülerdeki adıyla Meriç, babası Mehmet Sedit YÜKSEL ve kız kardeşi ile.
Meriç, meyve tabağından aldığı bir elmayı annesine vererek kendisi için soymasını istedi. Jülide yemeğini bırakıp elmayı soydu. Bu kez de Meriç elmayı çok buldu. Çeyrek dilim istiyordu sadece. Elmanın geri kalanını yemesi için annesine verdi.

Muzaffer hanım muzip muzip izliyordu Meriç ve Jülide’yi. Jülide ile göz göze geldiklerinde kocaman bir gülüşle gülümsedi ve,
-İçeri girdiğimde sana hiç değişmediğini, hala aynı kiloda kaldığını, bunu nasıl yaptığını sormuştum ya. Cevabı bu sofrada öğrendim. Meriç’in çabalarıylaymış, deyip Meriç’in başını okşarken çok önemli bir şey başardığını düşünen Meriç, mutlu mutlu güldü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.04.2014, 11:34



Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci