30 Aralık 2015 Çarşamba

2016 için yeni yıl mesajım


2015 yılının en soğuğunda gelirken heybesinin ağzına kadar güzelliklerle, iyiliklerle dolu olmasını dilediğim;

2016 
yılında
yaşlı, çocuk, genç 
yüzlerin hep gülmesi;
işsizlikten, yokluktan 
ağlayan gözlerin dinmesi;
insani her duyguyla dolu;
yersizin yurtsuzun kalmadığı;
tokun,  açın halinden anlayacağı;
üç yüz atmış beş gün sevineceğimiz; 
 ağaçların gelişeceği, kuşların çoğalacağı;
bolluk, huzur, bereket, gönenç, erinç içinde;
olgunluğun, hamlık  karşısında eğilmeyeceği;
doğanın yeşilinin, yalnızca doğada sararacağı;
dosdoğru kavak ağaçlarını sevenlerin artacağı;
sağlıktan, afiyetten, mutluluktan yana sorunsuz;
giderken de kendisinden daha iyi yılları karşılayacak  
bir yeni yıl dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.12.2015, 21:55
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

İki yıl önce. Ön taraftan.  Şimdi karşılar daha ışıklı. 2016 da öyle olsun.

Paylaş :

Eğer bulut, sırf beyaz görünümdeyse gerçek renklerini görebilmek için ekranın duruş açısını değiştirmek, eğmek faydalı olacaktır :) Ayrıca tarih her  ne kadar 2014 gözükse de 2015. Bugün. 

Beklediğimiz doğa olayına değil; ama apayrı ve ilk kez gördüğüm bir doğa harikasına tanık oldum bugün.

Hep derim; “her göz, görmek istediğini görür”. Hangi konuları görmek istiyorsa algıda seçiciliği ona yöneliktir.  Benim doğaya düşkünlüğüm malum. O yüzden baktığım da gördüğüm de doğadır.

Bu sabah, serviste, çevre yolundayken fark etti,m. Sis yüzünden alçaklara konan şahin yine alçaklarda mı diye bakınırken. Neyse ki şahin, şahinlerin yüksekliğine ulaşmıştı sanırım. Hava açık, güneşli olduğunda ve sis  olmadığından şahinler gözükmüyordu.

Ama hiç beklemediğim bir görüntü, tepenin ardındaydı. Önce buluttaki pembeliği fark ettim. Biraz yaklaşınca ki bunlar saniyeler içinde oluyor, başka renkleri de seçtim. Beyaz bulutun sinesi hare hare renkti. Ve mahcup bir şekilde tepenin yarısından gözüküyordu. Ama yine de gösterdi kendini bana.
 
Sanki gökkuşağı, bulutun içine sıkışıp kalmış, hapsolmuştu. Bulut rengarenkti. Renk cümbüşüydü o an beyaz bulutun sinesi.

Gerçekten görmek istediklerim bunlar. Doğanın sırları. Sakladıkları. Herkese göstermedikleri. O yüzden bugün teşekkür doluyum  bu görüntüler için.

Saha önce birbirine koşut iki gökkuşağının belirdiğini görmüş hatta fotoğrafını çekmiştim. Çift gök kuşağının aynı anda belirme olayını okumuştum. Ama bulutun gökkuşağı gibi renge bürünmesini okudum mu daha önce ya da böyle bir bilgiye rastladım mı emin değilim.

Bu güzelliği sizinle paylaşırken blogumdaki yazılarımdan fotoğraflarıma tüm paylaşımlarımın her hakkının bende saklı olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.12.2015, 20:02
Paylaş :

28 Aralık 2015 Pazartesi

Bulanık Dünyalar; Gri Alanlar



Sırf siyah ve beyaz değil hayat. Yaşamın siyahla beyazla betimlenmesi, eski fotoğraflarda kazılı yalnızca. O resimlerdeki pozlar, gökkuşağı altında verilse de iki renkten fazlasını barındırmazlar. Yalnızca siyah ve beyazdırlar.


Gerçek hayat, gecenin siyahı,  ayın beyazı dışında ne çok renk sunar. Simsiyah deniz sularının üzerine kıyıdaki çay bahçelerinin ışıkları vurmaya görsün bir. Ya da balık sürüleri peşindeki takalar, vira deyip denize açılmasın fenerleri fora edip.


Sırf evet ve hayırdan oluşan hayat değil gerçekte an be an duyumsanan. Eskinin Yeşilçam filmi değil oynadığımız. Başka rollerle etkileşim içinde kendi hayatlarımızı oynuyoruz kendi rollerimizde. Senaryoda dünya dolusu kahraman var birbirinden habersiz. Dünya nüfusunu bildiğinden  her biri, bir diğerinden sayı olarak haberdardır da hem az çok… Hepsi o kadar ama... Dahası yok. Çoğu kişi, diğer kalana sayıdır yalnızca.


Sayı ya da kişi olarak bilinse bile kimi rol, bir diğer rolü teğet geçer, yollar kesişmez.  Kimileyin de kimisi, bodoslama bindirir bir başkasına,eksenini değiştirir sihirli değnek gibi. Eksen sapışları iyiye de olabilir, istenmeyene de.


Sırf sıfır ve birden oluşan mantıkta seyretmiyor hayat. Bilgisayara özgü o sadece sıfır ve birden oluşan evetli ya da hayırlı yaklaşım. Belkilerin çokluğunda seyreden gemilerin rotaları ne sıfır ne de birdir. Ne güneye ne kuzeye nede doğuya ya da batıya evet denilmiş;henüz seyirde olmayan  yelkenliler anlatır belkileri en iyi.


Dümensuyunda sürüklendiğimiz, akıntılara kapılmaktan kaçtığımız, meltemini, fırtınasını, kasırgasınıbildiğimiz gerçek hayat,sayıların bilinmezliğinde, dünyanın onca sayısız rolünüoynayanların oyun alanı aslında. Seyirler, rota apaçıksa belirgin. Yani siyah ya da beyaz. Ancak, dümen illa siyaha ya da beyaz kırılmaz. Gri sular da var.

 Ne siyah ne de beyaz olmadığımız anların rengi gri. Gri, siyahın açığı; beyazın kirli koyusu.İkisinden de var grinin içinde; ama ikisi de değil. Ancak ikisinin birlikte çalkalanmışı, birbirine karışmışı. Benzer belki az çok siyaha da beyaza da; ama ikisinden de apayrı. Ara yerde. Ne siyah uçta ne beyaz kutupta. Bulanık mantıklıyız yani çok zaman.


Belirsiz alanlarımız var yani. Sadece iki seçeneğin kıskacındayken, her ikisine de aklımız biraz biraz kaymışken. Hangisine aklımızın yattığı, yatacağı tam belli değilken. Ya da belli etmek istemezken.


Fazilocik (fuzzylogic), bulanık mantık işte bu belki de. Aralarda, derelerde kaldığımız ne  o yana ne de bu yana adım atamadığımız anlarımızın mantığı. En yalın haliyle fazilocik, birle sıfırın arasındaki sonsuz değişkenlik. Bu, değer yargılarında, beğeniler arasında, reddediş ya da kabul edişler arasında olur. Yani her evette biraz hayır, her hayırda biraz evet vardır gerçeği.Öyle denilir zaten öteden beri, haksız da değildir diyenler. Evet ve hayırın ortalaması “belki”dir. Bulanık mantık bu; gri alanlar, onların suları.


Bugün galiba pek çoğumuz belirsizliklerden uzak olduğumuza inanmış, kendimizi kesin  siyahta ya da beyazda sanırken bulanık grilerde çırpınmakta.  Gri aldatıcıdır… Kâh beyaz görünür yanılgıdakine kâh siyah. Yanılgı, doğru sanılmaya görsün bir kez, doğru limanına asla demir atılamaz o zaman. Bir insanın beğenisi, haklı kabul ettikleri, doğru bildiği, onun durduğu yere göre değişir.İyinin, haklının, güzelin, doğrunun ilahi ölçüsü, insanlarca bilinemez. O Allah’ın işidir.


İyi ya da kötünün; doğru ile yanlışın ölçüsü nedir? Bilime, mantığa, çoğunluğun yararına oluş ya da olmayış mı? Yararlı oluş veya olmayış mı önemlidir, yoksa doğru olmak mı? Doğru, eğer çoğunluğun yararına değilse yanlış mı kabul edilmelidir? Bir kişi için yararlı; ama toplum için yararlı olmayan, yararlı mıdır gerçekten?


Sosyal kontrol araçları, toplumsal alışkanlıklar yani adetler, gelenekler, görenekler malum. Bir dehukuk sistemi var. Yani hukuk düzeni ve normlar. İnsanlar bunların içinde siyaha da beyaza da griye de kaybolabiliyor.


Bocalamanın, kararsızlığın, ne istediğini bilmemenin rengi, gri. Görülebilirlik, açıklık varken belirsizliklere  sürüklenmenin,karamsarlığın, uçurumların rengi siyah. Oysa aydınlık gülüşler beyazdır.  Gün ışığında netleşir her şey. Ve bazı şeylerin gri alana tahammülü yoktur. Onların tek cevabı ya evettir ya hayır. Yani ya sıfır ya da bir.Dahası yok.


Her akar suyun bulanık  aktığı olmuştur. Yine de durduk yerde bulanmaz su. Sel gelmedikçe, alttan kumu, yosunu deşilmedikçe su neden bulansın?

 
Suyu bulandırmak mı yeğlenir, bulandırmamak mı? Bu akla, bulanık mantığa, değerlere göre değişiyor. Kimisi için siyah, beyaz kadar safken kimisi bu konuda griye bile tahammül edemiyor. Oysa siyah kirin, pisin rengi; beyaz, masumiyetin, saflığın, iyiliğin boyası. Gri, karasızlık elbet. Belirsizlik. Ne siyah ne de gri asla süt renginde değildir. Bulanıklıkların belirsizliği içindeki roller duru sulara olta attıklarında,yalnızca suyun derinliği belirler suya ne olup olmayacağını. Derinler, kiri pası yutar. Sığlıklardan korkmalı. Derin suların rengi gri olmaz. Masmavidir. Beyaz dalgalı.


Nasreddin Hoca, ne fazilocik demiş kendi mantığına ne de gri alanlar olarak bellemiş belirsizlikleri. Belki herkesten önce bulup çıkarmış gıpgri bulanıklıkları. Ama bulandırmadan çizmiş aralarındaki belirsiz sınırı. Hem de bir fıkra ile. “Sen de haklısın; sen de” diyerek.

Ya siyahtayız ya beyazda. Ya tüm şeffaflığımızla apaçık ortadayız ya da pusun,  kara bulutların ardında. Ya çatal değneğiz ya da dosdoğru kıymıksız çıta. Gride olmak da var; ama gri önünde sonunda siyaha ya da beyaza çıkar. Beyazda olmak, aklın hiç karışmaması, suyun bulanmaması ise eğer, ne siyaha sapılacaktır ne de griye izin verilecektir. Dümen, rotasından şaşmayacaktır.
 
O zaman, ne demiş Cenap Şahabettin,“Kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi gördüm, çünkü dosdoğrudur”.

Kendinizi kavak ağacı gibi hissettiniz mi hiç o halde? Hissettiyseniz, ne grisiniz ne siyah. Olsa olsa süt gibisiniz; tertemiz! Kavak ağacı gibisiniz; dosdoğru!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), ‎02 ‎Ocak ‎2015 ‎Cuma, ‏‎13:00:14

 @AcemiDemirci


Paylaş :

27 Aralık 2015 Pazar


Gün ışığıyla aydınlandı ortalık sonunda. Yine pus, sis olsa da güneş de vardı ve ışıdı. Çok özlemişiz. Sokağa çıkmadan olmuyor güneş ışırken.

Günün rengini hatırladık. Gri ve soğuk değildi tabii hava bugün, şimdiye kadar hep olduğu gibi. Ama günlerdir gri ve soğuk hava neleri unutturmak üzereymiş bize meğer. Hatırladık!!!!!

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.12.2015, 17:19

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

Ne kardan adamların arasına saklanmış panda ne de kukuların arasında gizli kedi çizdim onca  diğerlerinin arasına. Hadi bunca pandanın arasındaki kardan adamı bulun diye.


Sadece bir resim çektim, sisli  bu sabah.

Sislerin içinde gizli bir kavak ağacı var.
Hadi bulun onu istedim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.12.2015, 10:37

Paylaş :

Öykünün adı; Sis



Kısa öykü akımı da var. Bir satır bile olmayacak ya da şu sayıda kelimeyi geçmeyecek kuralıyla yazılmışlardan oluşan.


Öyleyse ben de bir örnek vermiş olayım kısa öyküye.


Bunca gündür bunca yazdığım ve görmekten bıkkınlık duyulan şey sis şimdi.  Yazmak için,   tercih edilemeyecek olsa da görülen yazılacaksa eğer o zaman  konu belli;  sisli anlar.


Sis çökmüşse, sisten başka bir şey göremiyorsunuz. Görülen tek şey, sis.


Şimdiye kadar bildiğimiz sisler, dağ başı sisleriydi.


O sis, iner ve kalkardı.


Bu sis başka. Dağlarda gezenlerden değil. Şehir sisi. Sokak sokak geziyor. Şehri dağlarla karıştırmış sanki. Dağların sisi olmayı terk edip  kentli olmaya kalktı Ankara'da.  


Öyle ki yere kadar. Yolda yürür gibi dolaşıyor ortalıkta. Geçtiği yeri ıslatarak. Ama damlacıksız, su birikintisiz.


Pencereden bakınca sanki dışarısı yok. Balkondan bakılınca sanki balkonun storları kapalı da gördüğünüz bulanıklık dışarısı değil storun kendisi.


Ne karşılar ne karşıdaki siteler ne de yol ortada. Her şey kayıp.


Rüzgarda gözümüz... Uğuldayarak bir esse... Sisi savursa... Göz gözü görür olsa... Günlerdir saklananlar açığa çıksa...


Sisin içinde yaşıyor, dolanıyor, pencereden bakınca görülen tek sis oluyorsa yazacak şey de sis o vakit. Hiç istemesem de. Hiç ama!!!


Sis yerde ... Yani kalemde.


Sis için yazılan kısa öyküm o halde.

Öykünün adı; Sis

Öykücü, artık sisli öyküler yazmak istemiyordu. Ama öykü direniyordu.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09:1127.12.2015,


Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci






Paylaş :

26 Aralık 2015 Cumartesi

SİSİN KOLLARI





Ankara’nın adının ilk hecesi sisten beri duyulmuyor.

Ankara’nın adının yalnızca son iki hecesi söylenir gibi kaç gündür.

Ankara artık  (An)KARA…



"An" kayıp; siste, pusta... Ama "KARA" ortada geziyor sis olmuş.

Ankara kirli.

Ankara’da bulutlar yere indi.



Ankara'da zemin ıslak. Hiç su değmeden;  sisin değmesiyle ıslak.
Ankara’da boncuk mavi gök, gözden ırak.

Ankara’da gökyüzü kayıp.
 

Ankara’da sis yerde, insanlar sisin içinde.
 

Ankara’da sisin içinde yürüyen insanların elinde hala sigara var.



Ankara’da bu kış, bir başka karakış. Karsız; ama puslu.

Ankara’da yollar görülemiyor. Görüş çok düşük.


Ankara'da yollarda, yerde insanlar gezerdi. Şimdi sis de geziyor duman duman.


Sisin değip ıslattığı yollarda arabaların lastikleri  kayıyor.

Ankara’da artık sis lambaları hep yanıyor.

Ankara’da sokak lambalarının ışıkları sisin içinden geçerken kar yağıyor görüntüsü varmış gibi bir  görüntü çıkıyor ortaya.

Ankara’da sis kalkmıyor, sis pencereden içeri dalıyor.

Ankara kayıp, üstü örtülü.

Ankara’nın havası, Hüdayda değil, Misket değil şimdi; Ankara’nın havası kirli hava, dumandan, pustan.

Ankara’da her yerde sis var.

Ankara’da en özlenen şarkı “Her yerde kar var”…

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

26.12.2015, 22:35

acemi.demirci@yahoo.com.tr,
@AcemiDemirci

Paylaş :

Ankara, 26.12.2015


Ankara, sisin altında. Karşıdaki koskoca bloklar, kuleler görünmez. Şu an bu görünen havanın değil, sisin  bir kutu kapağı gibi kapanarak dar ettiği, bulanıklaştırdığı üstteki gökyüzünü, güneşi ve temiz havayı bekliyor burada en çok kalp hastaları, yaşlılar, çocuklar.
Her sabah Ankara görünmüyor  pencereden, balkondan bakınca. Görünen kirlilik. Yani sis. Sis yerde alenen. Ayak altında dolanıp duruyor.  Balkona çıksanız  balkon camlarının storları kapalı sanki. Oysa açık; ama sis  varken öyle ortalık.

Böyle giderse Ankara’da kışlar nasıl yaşanır... Ya da alışacağız sise. Hatta sissiz günleri yadırgayıp mesela Doğu Karadeniz’e, indi mi Avusor Gölü'nü kaplayan sislerin eksik olmadığı yaylalara taşınacağız. Buna eşim çok da sevinir üstelik, Ankara Bölgesi'nin derece sahibi eski yüzücü ve atletlerinden olarak...

Sis, bir metropolde dağdaki  yakışmışlığı içinde  olamıyor. Ama yaylada, doruklarda, ormanda oralara çok yakışmış halde dolaşabilir gerine gerine. Yeri yurdu orasıdır. Şehri yeri yurdu sandığında pusulasında şaşma olmalı! Her şey kendi yerinde güzel.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09:08
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

24 Aralık 2015 Perşembe

“Ben severim Pazartesileri” adlı çalışmama;
 

 http://bizimsemaver.com/ben-severim-pazartesileri/

 linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

Şahinler alçaklara konmazdı…


Orhan Veli’yi sarhoş eden bahar havalarına benzemez sisli, puslu, dumanlı kış havaları. Bu havalar olsa olsa allak bullak eder içinde dolaşanları. Altüst eder hayatı. Görünenleri görünmez eder. Ya da ne göründüğü tam anlaşılamadığından yalan yanlış neye inanılırsa odur sanılır görülen. Sisteyken gördüğünüze tam inanmamalısınız.

 Belki şehriniz sis altındadır. Belki sis ne kelime, sisin korkusu olan tatlı bir rüzgârın gezindiği bir yerdir belki de. Gözleri yeşile boyayarak uzanıp giden ağaç dallarına kuşlar konmaktadır. Sokak çalgıcısı gibidir kuşlar. Konserleri uluortadır.
 
Bakmayın bozkır dendiğine adına, Ankara’daki gibi uzayıp giden sonradan ormana dönüşmesini yürekten istediğiniz böylesi ağaçlandırmaya kolay kolay rastlanmıyor hiçbir yerde. Gerçi tam anlamıyla kendi florası, faunası olmayan  tepeler  dolusu gepgeniş ağaçlandırılmış yerler henüz ormana dönüşmemiş halde; ama eğer böyle kalırlarsa, eğer balta değmezse onlara gelecekte kendi kelebek, kuş, mantar, bitki türlerini barındıracak yeşillikler olacaklar.

Servisle işe gelirken gördüm; çevre yolunun yanından geçtiği, Ankara’nın ağaçlandırma alanlarından birinde. Yani tam oranın kıyısından geçerken. Kocaman bir şahin, genç bir fidanın etrafını çeviren yerden ancak bir metre yükseklikteki koruyucu çıtalara konmuştu. Kayanın başına, ağacın tepesine değil. Kaya başını, yüksek direkleri sisten göremediğinden hiç olmayacağı bir yerdeydi şahin. Alçaklarda.

 Boz yeşil mazılar dikilmiş bu ağaçlandırmanın  önde kalan kısmı sazlık,   su birikintisi ile kaplı. Baharda göçmen kuşlar,sulak olduğu için mutlak mola verir birikintinin içinde, yanında.
 
Bu baharda da epeyce leylek gördüm. Ve bir de kanadında kırmızı lekeler olan nadir cins bir cins leylek  ile flamingo da gördüm. Ama her göz her şeyi göremiyor. Baksa da göremiyor. Gördüğünün ne olduğunu bilerek görmek var.
Kısa da olsa her sabah onları birkaç saniyeliğine görmenin mutluluğunu yaşadım. Ta ki bahara filan aldırmayıp pervasızca yağan kara kadar. İkinci kardan sonra bembeyaz tüyleri üzerine yağan kardan boyun tüyleri yapış yapış olan leylekler, daha sıcak yerlere uzaklaşana kadar. Islanmış leyleklerin görüntüsü gözü yoruyor.

 Sazların üzerinde uçan şahinler de olur etrafta. Avlanmak için. Başka kuşlar da. Su içerler zaman zaman sazlıkların kenarına konup.
 
İncecik  çınar fidanını koruması için etrafındaki yine ince sayılacak çıtaya iğreti biçimde tutunmuş şahin, sanki ağacın yandan verdiği hayli koyu yapraklı bir dal  gibi duruyordu. Nemden ıslanan tüylerinin kabaracak hali kalmamış, yapışmıştı. Genç bir şahin olmadığından zaten koyulaşmış tüyleri daha da kararmıştı. Islanmış kanatları sanki ağırlıktan düşüverecekmiş gibi sarkmıştı.

Tellerde, direklerin, kayaların üstündeyken hep başını tam anlamıyla şahin gibi bir o yana bir bu yana çevirip etrafı kolaçan ederken ya da  kanatlarını açıp kapayıp tüylerini kabartırken gördüğüm şahin,   yaramaz çocukların oyun oynar edasıyla kamyonetlerin arkasına asılmaları gibi geçirmişti pençelerini yerden yükselen üç dikey çıtanın üstündeki yatay çıtalardan birine. Açık alanlarda alabildiğine uzanan kayalar sisten görünmez olduğundan uçup ait olduğu yeri bulup da konamayan  şahin, görüşün elverdiği tek yer olan o genç fidanı koruyan çıtanın üzerindeyken aklına gelmeyenler başına geliyor olmalıydı!

Şahinin bildiği, alıştığı  her şey bu kış altüst olmuştu. Görüş mesafesi elverseydi havalarda süzülecek göklerin şahini, yerden en fazla bir metre yükseklikteki  incecik bir çıtadan medet umar haldeydi. Üstelik yazları ağaç dallarına bile öyle aman aman rağbet etmez hep en yükseklere konarken. Ama sis… Sis, görüneni görünmez edince… Göz gözü görmez olunca  şaşan çok şey oluyor.

 Gözün görmediği, sis ardındadır puslu havalarda.  Ancak sis, sadece olan şeyin üstüne iner ve kalkınca o olanlar olduğu gibi aynen durmaktadır. Aksini düşünmek, fantazi roman yazarlarının konusu olabilir.
(Her hakkı saklıdır)

(Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.12.2015, 09:20



 
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci