19 Mart 2015 Perşembe



Paylaş :

17 Mart 2015 Salı

Bir Markette Anneler, Babalar ve Kızları

Her Cumartesi evin haftalık alışverişine giderlerdi Itır ve Meriç, yakınlardaki büyük markete. Hiç bakkal kalmamıştı ki ortalıkta bakkala gitsinler. Onlar da bir market bellemişlerdi ve Cumartesi öğleye doğru orada olurlardı mutlak.

O Cuma, akşam haberlerde dinledikleri  genç kızlara, kadınlara hatta erkek çocuklarına, on dokuz aylık bebeklere yapılan her türlü fenalıktan  duydukları üzüntülü ile kederli uyumuşlardı.

Cumartesi sabahı, ellerine gazetelerini aldıklarında ilk sayfada yine kocaların eşlerine, kendilerinin de bebekleri, kızları, çocukları olan adamlarca gencecik kızlara, derdini bile anlatacak kadar konuşamayan bebeklere yapılanları okuyunca  gazeteyi de bir kenara fırlatıp televizyonu açmışlardı. Televizyondan dinledikleri şeyler de farklı değildi. O sabah gazeteden okudukları, televizyondan dinledikleri haberler sonrasında keyifleri hepten kaçmıştı karıkocanın kısacası.

Kahvaltı sonrasında alışveriş için geldikleri markette, zincirler ile birbirine tutturulmuş market arabasını  zincirinden kurtarabilmek için Meriç  cüzdanında bozuk para ararken elinde bozuk parası hazır bir genç adam, elinden sıkı sıkı tuttuğu dört, beş yaşlarındaki kızıyla dizi dizi duran market arabalarının yanına geldi.
-Şimdi mecburen elini bırakacağım yavrum. Ben, bir lirayla zinciri çözerken sen benim elimi tutamayacağından market arabasına sımsıkı yapış e mi?

Küçük kız, babasının dediğini  yaparken bu lafları artık sıkça duyduğu, babasına hiç itiraz etmeyip başını sallamasından belliydi.
-Sakın ha gözümün önünden ayrılma yavrum. Olur ya ben sebze meyve seçerken, kasada ödeme yaparken dalabilirim.  Sen asla yanımdan ayrılmayacaksın. Elimi tutamazsan ille de  paçamdan, kemerimden tutacaksın kızım.


Küçük kız, bir yandan  babasının neden  sık sık bunları söyleyip, kendisini yanından ayırmadığının hayreti içinde bir yandan da hepsi de gayet sevecen gözüken koskocaman amcaların, abilerin, teyzelerin arasında bunlara ne gerek olduğunu anlamaya çalışarak canı sıkkın şekilde babasının gocuğuna yapıştı.  

Oysa onun yaşındaki çocukların babalarına yapışmaları değil kendi başlarına oyun parklarında, çocuk bahçelerinde, evlerinin sokaklarında, apartmanlarının arka bahçelerinde gönül rahatlığı ile koşa  zıplaya, ağaca tırmanarak, saklambaç, dalya, yakan top oynayarak çocukluk geçirmeleri gerekirdi. Şimdi, değil tüm bu oyunları oynayacak bahçeler, evlerin arka bahçeleri,  tekin sokaklar kalmaması nedeniyle çocuklar evlerinde, havasız küçücük odalarda bilgisayar başlarında, tabletlerle oynuyorlardı.

Ellerindeki tabletleriyle meşgul çocukları sokakta olmadığı, gözlerinin önünde olduğu için   bazı ana babaların içleri rahat etse de kimi anne ve babalar, teknolojinin zararlarını, çocuklara  etkilerini bildiklerinden iyice çaresiz kalmışlar, koca şehirlerde kapana sıkılmış gibi hisseder olmuşlardı.

Itır ve Meriç ev gereçleri bölümden geçiyorlardı ki on dört yaşlarında bir genç kızın annesine çıkışmasını duydu Itır.
-Ama anne… Ben hiç hoşlanmıyorum tencere tava bakmaktan. Çikolata reyonuna gitmek istiyorum.
-Sakın ha… Yanımdan ayrılmak yok.
-Annneee. Ben bebek miyim ki yanından ayrılmayacağım? Okumam yazmam da var. Kaybolmam, korkma.
-Korkarım kızım… Hem de nasıl korkarım. Senin okuman yazman var; ama kimilerinde vicdan da yok, ahlak da yok. Ondan korkuyorum işte.
-Ne diyorsun anne?  Gazete okuma bari bundan sonra sen iyisi mi?
-Gazetede okuduklarımız yaşanmadı mı kızım? O sönüp gitmiş kızlar da, o dokuz yaşındaki oğlan da, üç, beş yıl önce nelere katlanmış o bir buçuk yaşını biraz geçmiş bebe de ana kuzusu değil miydi? Onlara neler neler yapanlar da işte şu sağımızdaki solumuzdaki insanlara benzemiyorlar mıydı?
-Ama anne… Ben dünyayı nasıl tanıyacağım, kendi tecrübelerimi nasıl edineceğim, kendi ayaklarım üzerinde durabilmeyi nasıl öğreneceğim sen böyle yaparsan?  Sana, babama bir şey olsa, tek başıma kalsam nasıl yaşayabileceğim?
-Bilmiyorum kızım. Bildiğim bir şey daha var o da ortalık artık hiç tekin değil. Sana karşı başka türlü davranmam mümkün değil şimdilerde.

Itır ve Meriç biraz alışveriş yaptıktan sonra kasaya geldiler. Aldıklarını ödeyip kasadan ayrıldılar. Marketin önündeki geniş alanda yorulanların ya da marketteki yakınlarını bekleyenlerin oturabilmesi için arkasız, fıstık rengi geniş puflardan birine oturup eldivenlerini, berelerini giyerlerken az ilerdeki pufta kızıyla oturan baba,
-Alışverişini bitirip gelinceye kadar anneni burada bekleyeceğiz. Büyükleri beklerken çocuklar bekledikleri yerden hiç ayrılmamalılar. Yabancılarla konuşmayacaksın. Birileri, diyelim ki bazı büyükler çocukları yanlarına çağırabilir. Asla gitmeyeceksin çocuğum yabancıların yanına. Kim seni yanına çağırıp “Gel” derse sakın ola gitmeyeceksin. Tanımadığın insanlar sana şeker verirlerse almayacaksın. Konuşmaya kalkarlarsa hemen onun yanından uzaklaşacaksın. Tanımadığın, yabancı biri senin yanına gelir de seni güya annenin babanın yanına götürmek isterse hemen kaçacaksın. Olabildiğince haykırıp “Beni kaçırıyorlar” diyeceksin ki etraftakiler neler olduğunu anlayabilsin. “Anne”, “Baba” diye bize sesleneceksin.  Eğer olur ya biz seni bir yerlerde unutursak, kaybedersek sen doğruca kasaya gidip kasadaki bu marketin kırmızı beyaz kıyafetlerinden giyen ablaların yanına gideceksin. Onlara anne ve babanı kaybettiğini, adını, soyadını söyleyip anons ettireceksin. Tabi biz seni kaybedersek ya da sen bizim dalgınlığımızda kaybolursan yapacaksın tüm bunları. Biz de insanız. Kaybetmeyiz seni; ama olur ya böyle bir şey olursa ne yapacağını iyi bil çocuğum.
-Aman baba, her gün defalarca söylüyorsun bunları. Ezberledim, dedi yedi yaşındaki kız canı sıkkın halde.
-Ezberlenecek en hayati bilgiler bunlar kızım, dedi baba.

Itır ve Meriç, televizyondan dinledikleri kötü ve iç karartan haberlerin anne babaları  nasıl tedirgin ettiğini, nasıl korkulara saldığını, tüm bunların çocuklara nasıl yansıdığını gördükten sonra asıl mutluluğun böyle tembihlere hiç gerek kalmaması, böyle  sıkılamalar gerektirecek ortamların hiç olmaması  olduğunu bilseler de televizyonu açsalar dinleyecekleri bazı haberlerden üzülecekleri açmasalar dünyadan habersiz kalacakları evlerine keyifsiz halde dönmeye koyulmuşlardı alışveriş sonrası.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.02.2015

Paylaş :

15 Mart 2015 Pazar

Bugün Annem’de bir şey buldum. Ben bile unutmuştum bugün bulduğum çok eski şiirimi. Şimdi şiir değil öykü ve deneme yazıyor olsam da edebiyata çoklukla şiirle “Merhaba“ deme geleneğini benim de bozmadığımı sevinçle söyleyebiliyorum hiç şiir yazmadığım şimdilerde.

Eski ve baskısı biraz farklı bir kağıdı Babam’ın neden sakladığını merak edip açıp bakındım. O gazetede basılmış benim bir şiirim için saklamış meğer.

Babam, o yerel gazeteyi, Hasan Dağı Gazetesi’ni,  saklamamış olsaydı ne o şiirim aklımdaydı ne de daha çocukluk dönemimde o şiiri yazdığım kağıtlar yerli yerinde kalacaktı. Ben sahip çıkıp saklayamamışım  benim yazdığım şiirin kağıdını; ama babam saklamış şiirimin basıldığı gazete kağıdını. Ve Babam, ölümünden sonra bana en güzel ve anlamlı mirası bıraktı bu eski gazete ile.

Hem Babam hem de Acemoğlu Mehmet Acır Dedem nur içinde yatsınlar. Mekanları cennet olsun.


Acemoğlu; Dedem Benim

Toprak tevazulu yüreğin,
Ervah’ın en yüksek tepesinde toprağa karıştı.
Dağ esintileriyle solur ruhun,
Aksaray havasını…
Eylül’ün yirmisi; Ramazan’ın üçüydü ölüm günün.

Gömüldüğünde,
Bir demet çiçek bırakmıştım mezarının üstüne…
Kasımpatları, aslanağızları ve birçok çiçek.
Geçen gelişimde baktım,
Şimdi onlar da can verdi, verecek…
Acemoğlu,
Acem’in oğlu, Dedem benim…

Son nefesinde zemzem alırken “Tamam” dedin…
Oruç mevsiminin bir Cuma günü
Kapadın gözlerini; tek evladın ve üç torununun içinde.
Ölürken bile güleçti iyiliksever yüzün…


(20 Eylül 1974 yılında kaybettiğimiz  annemin babası; yani dedem Acemoğlu  Mehmet ACIR için yazdığım bu  şiirimdeki imzam, o zamanki adımla; Ayşei Yasemin GÖKŞEN) 

Ayşei Yasemin (GÖKŞEN) YÜKSEL (Acemi Demirci) 15.03.2015

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci