28 Nisan 2015 Salı

Ihlara’ya balta mı? Iıı-Iııhhh…


İş, ev, büyükler derken yazı yazmak için özel bir zamanım yok. Hep iki arada bir derede yazarım. Yemeğe soğan kavururken aklıma ne öyküler gelir. Belki yazdıklarımdan daha fazlası ve güzelleri kayboldu gitti ellerim başka işle meşgul olduğundan.


Ihlara Vadisi
Böylesi kıt zamanlarda yazınca ne denli duyarlı olursam olayım çalışmalarımın yazım hatasız olması için, gözden kaçanlar mutlaka oluyor. Affınıza sığınırım bu konularda. Ancak onların öyle kalmasına asla iznim olmaz. İlk fırsatta mutlaka gözden geçirir ve düzeltilecekler varsa düzeltirim. İşte şimdi de  aynı işlemden geçmiş halde yayınlıyorum Ihlara’ya ait yazımı.

Yazımda bahsettiğim kertenkeleye rastladığımız Ihlara gezimize ait resimleri buraya koymak için fırsat bulamadım. Ancak en kısa zamanda ya burada ya da ayriyeten onlarında resimlerini çekip burada yayınlayacağım. 

Farz oldu bana bu yazı. Vadi, benim vadim çünkü. Ve vadim o kadar yeşil ki… Asla “Vadim o kadar yeşildi ki” demek istemeyecek kadar yemyeşil hem de. Üstelik kaç kırk yılda bir bulunur böylesinden. Peri bacaları, boz çiçekler gibi fışkırır etrafında.

Melendiz Çayı kenarında.
Havza nitelikli Ihlara, iki yandan duvar gibi yükselen dik kayaların derinleri arasındaki  zümrüt taşı Ihlara. Topaz taşının vurgun olduğu gökyüzü altında yeşim renkli bir çayın aktığı dar bir havzada saklı  o zümrüt geçit. Melendiz Çayı’nın şırıltısı bekçi gibi vadinin iki yanında dikilen kayalara, ağaçlara tek. Sığ çay suyunun altında yıkanıp durur kocaman, türlü renkte çakıl taşları. Sanki kırbaç şaklamış da ortasından yırtılmış kumaş gibi ikiye ayrılmış koskoca kaya kütlelerin arasından akan Melendiz Çayı’nın sularında kocaman çakıl taşları yıkanıp durur. Kılıçla ikiye ayrılmış hissi veren kanyonun kayadan duvarlarının bayırlarında mağara girişleri vardır bayırlarda. İçleri tarihin eskilerinden sayfalar gibi. Taş kitaplar gibidir o oyuklar.  

Havza özelliği göstermek her vadiye, her kayalığa kısmet olmaz. Ama havza özelliği gösteriyorsa bir yer, iklimi ılıman olur. Sert rüzgarlardan korunaklıdır. Eğer havza özelliğindeyse bir yer, diyelim ki Iğdır gibi,  o zaman Iğdır’a Doğu Anadolu’nun Çukurovası deniliyor. Kayısının en hası orada devşiriliyor. Pamuk yetişiyor Iğdır Ovası’nda istenirse, Mısır’daki gibi, Çukurova’daki gibi. Doğanın eli bunca cömert oluyor bazı yerlere, ta ki bizim elimiz değinceye dek. Ta ki bizim adımlarımız oraya ulaşıp izlerimizi bırakana dek.

İnsan ayağı, insanın arkasında bıraktığı suç izi kimileyin. Öyle ki anakaralar aşıp ulaştığı yerlerde oranın uygarlıklarını yeyip yutup, altınlarını eritip içecek kadar suçlu. Ayak basınca, el değince doğaya, doğanın soluğu kesiliyor.

Set gibi, sur gibi uzayıp giden kaya kütleleri arasında inzivaya çekilmiş suskun bir Peri Bacaları diyarı türküsü olan Ihlara’ya uzun zamandır gidemedim. Oysa kanyon, vadi, şelale turlarını hiç kaçırmazdık yakın zaman dek. Beklenmedik süreçler doğabiliyor ve o süreçler sırasında hayatta bazı şeyler sekteye uğruyor. Bu süreçler, büyüklerinizin rahatsızlıkları, en yakınlarınızın kayıpları.

Çok evvelce Ihlara Şenliklerine gittiğimizde meydana dizilen sandalyelerde oturmuş, konuşanları dinlemiştik. Vadiyi gezememiştik bile. Bir başka gidişimiz doksanların başındaydı. Vadiye beş yüze yakın basamakla inilirken çıkışın soluğumuzu nasıl keseceğini düşünmeden edememiştik. Çıkışta o basamakları tırmanmanın soluk keseceğini bilmek, soluksuz izlenilen o güzelliğin içinde olmak arzusunu engelleyemiyor.

Otuz, kırk basamak inmiştik ki demir korkulukların altında, merdivenlere taşan çıtlık, tekercin, evelek gibi otların, iri yapraklı yeşil bitkilerin arasında bir şey çarptı gözüme. Sırtına capcanlı renklerde payetlerden nakış işlenmiş gibi duran, sanki tropik bir ormandan kaçmış da buralara gelmiş gibi gözüken  kertenkeleyi ilk kez görüyordum. Belki de bir bukalemundu. Üç karıştan büyüktü gövdesi tombul, başı iri kertenkele. Birden ona sadece benim bakmadığımı fark ettim. Bir turist onu gözlerken bir yandan da yavaşça ona yaklaşıyordu.

Hep duyardım tohumlarımızın, arılarımızın, kertenkele türlerimizin, kuşlarımızın, şahinlerimizin bir yolu bulunup bambaşka, uzak ellere götürüldüğünü. Benim vadimin kertenkelesinin başına böyle bir şey gelir mi diye bir kuruntu düştü içime o yüzden. Ve turistin ensesinde boza pişirmek üzere ona “Bu kertenkele türünü bilip bilmediğini” sordum. Turist adamcağız baktı ki sorularım uzayacak ve ben de kertenkelenin kaçması için her şeyi denemekteyim, ne yapmak istediğimi anlamış olacak ki sorularıma gönülsüzce cevap vermeyi sürdürdüğü sırada kertenkele kaçıp, iyice gözden uzak olunca turiste iyi geziler dileyip aşağıya doğru ilerledim.
Annem soluklanmak üzere dik merdivende sık sık mola veriyordu. Bekleyip oyalanmak istemedim. Yoksa aşağıya inmekte gecikecek ve vadiyi istediğim gibi gezemeyecektim. Aşağıya varmıştım ki İç Anadolu’nun yüzü hep gülen, çoğunlukla sarışınımtırak hatta yeşil  gözlü, usturayla kazınmış saçları yeni yeni çıkmaya başlamış, belli ki annesinin abilerine diktiği; ama artık onlara küçülmüş olduğundan giyme sırası kendine gelen dizleri yamalı pantolonunun kendisine bosbol belini urganla bağlamış, solduğundan artık ne renk olduğu tam anlaşılamayan, delikler ve kir içinde bir penye giymiş en fazla sekiz yaşındaki bir çocuk, güneşten kısılmış gözleri ile bana bakıyordu. Yanıma gelip “Hello, hello” demeye başladı.

O sevimli çocuğa “Adının ne olduğunu” sorunca önce bir afalladı. Sonra Türk olduğumu görmenin sevinciyle söyledi adını. Adı, Harun’du ve muhtarın oğluydu. Buraya gelenlere gönüllü rehberlik ediyordu. İlkokul ikinci sınıftaydı. Bana rehberlik etmeye de dünden gönüllüydü. Ben de Harun’u tanımaya, bu güleç, birileri için karşılıksız, beklentisiz bir şeyler yapmaya hevesli çocuğun arkadaşlığına dünden razıydım.
 
Artık aşağıya inmiş annemle babama Harun ile vadiyi dolaşacağımızı söyleyerek resim çekenlerin, suda ayaklarını ıslatanların yanında kimisinin de höykürerek  sağa sola koşturduğu o sakin, dingin güzelliğin hükmündeki vadinin Selime köyü çıkışına doğru ilerlemeye başladık. Selime, bir padişahın Selime adlı annesinin mezarının olduğu, peri bacalarının, kayalara oyulmuş eski yerleşimin en şirin örneklerinin olduğu bir köydür. Aksaraylılar, Selime demezler Selime’ye. Aksaraylılar için  oranın adı Selme’dir. O halde Selme diye yazacağım. Köküm oradan çünkü.

Uzun bir kanyon halinde uzanan vadinin ortasından akan çayda balık olup olmadığına baktım. Olmazdı elbette bunca kalabalığın içinde. Ama şırıl şırıl akan Melendiz Çayı’nın içindeki iri çakıl  taşlarını görmek  bile çok güzeldi.

Selime Köyü
Vadinin başındaki şelale, Temmuz ayının sıcağında çoktan kurumuştu. Eğer şelalenin sularının dökülüşünü seyretmek, düşen suların gümbürtüsü duyulmak isteniyorsa karların eridiği sırada ziyaret etmek gerekiyordu Ihlara’yı. Şelale susuzdu; ama şarlağı görebilirdik. Şarlak, şelalenin küçüğüne denilir Aksaray’da. Birkaç metre yüksekten akar şarlakların suyu. Kolayca da kurumazlar eğer suyunun yönü insan eliyle değiştirilmezse.

Bu arada annem, “Çok yakından tanıdığı birinin hemen merdivenlerin bitimine yakın bir yere Antep fıstığı ağacı diktiğini” söyledi. Vadinin Antep fıstığı ağacını mutlaka görmek istiyordu.

Bir Aksaraylı tarafından havza özellikli ender bulunan bu doğa harikasında yetişip yetişmeyeceği sınanmak için dikilmiş Antep fıstığı ağacı çok yakınımızdaydı. Antep fıstığı ağacını ilk Antep’de değil Ihlara’da görmüş oldum böylece.  Onu oraya dikeni saygıyla, teşekkürlerle andık. Ihlara, daha birkaç dakika içinde kertenkelesinden ağacına ne zenginlikleri barındırdığını böbürlenmeden; ama hiç de saklamadan gösteriyordu.  

Dikilen kalıyordu. Dikmek lazımdı fıstık tohumundan mısır tanesine. Büyütmek, gelenlerin ve gezenlerin gözlerini, gönüllerini eğlemek lazımdı. İnsana her şeyini cömertçe veren doğadan hep almak değil, onu gözetmek, ona kabul edeceği mesela Antep fıstığı ağacı gibi yeni güzellikleri sunmaktı doğaya dostluk. Bir insanın başka  bir insana çiçek buketi sunuşu  edasıyla.
 
Bildik bilmedik, duyduk duymadık onlarca kuş sesi arasında, yeşil bir hat gibi uzanan vadide Harun, yaşından umulmayacak kadar iyi yapıyordu rehberlik işini. Onunla konuşmak öylesine zevkli bir hale gelmişti ki en çok meraktan; ama cevabı bilip bilmediğini de görmek için sorduğum doğaya, tarihe ilişkin her soruyu Harun bir çırpıda cevaplandırıyordu.

Epeyce ilerlemiş, Selme köyünün çıkışına yaklaşmıştık. Çaydan ayrılan ince bir dereye seğirtti Harun. “Abla bak, eşki su bu” diyerek. “Eşki su” ile, “ekşi su” demek istiyordu Harun. Derenin bir yerinden maden suyu çıktığını anladım. Ve onca otun, çakılın arasından avucumla eşki sudan alıp kanana kadar içtim. Ihlara’nın suyu olur da kötü olur mu? Nefisti eşki su.

Keçi gibi çevik, vadiyi avucunun içini gibi bilen Harun, daha da içerilere koşturmaya başladı. Ben de peşinden. Birden karşıma uçları sivri, kalp şeklinde tek parça yaprakları üzerinden bir çubuğa arı poleni sürülmüş gibi yükselen ortasıyla kıpkırmızı yılan yastıkları çıktı. Sanki bir çiçek dükkanının vitrinine bakar gibi oldum. Şaşkınlığımı hemen anladı Harun. “Abla, bunlar burada hep biter” deyince Harun’a “Burada bunlardan olduğunu kimselere söyleme. Bir şeyin yeri, yurdu bellenirse çok sürmüyor, o bitiyor. Önüne gelen koparıyor, kökünden söküp götürüyor sonra. Bilinmeyenler, gidilip görülmeyenler kalıyor ama.  Bitirenler de bizleriz. İnsan eli” deyince hayretle yüzüme baktı. Anladım ki hiç duymadığı ve hiç düşünmeyeceği şeyleri söylüyordum bu tertemiz kalbinin güzelliği yüzüne vurmuş Aksaray’ın Ihlara’sından küçücük  çocuğa.

Ihlara’nın yeşil gölgeli kuytusunda yılan yastıklarının nasıl al al açtıklarının sevincini dalmış gitmiş seyrediyordum. Harun, korkuyla haykırarak yerinden sıçrayana dek. Harun birden arkama saklandı. “Ne oldu Harun, neden korktun” diye sordum. “Yılan, çöreklenmiş” diye bağırıyordu. “Sakin ol, buralardaki yılanlar kıraç yılanıdır, zehirli değillerdir sanırım” dediysem de ben de korkmuştum. Yılanı göremedim. “Karnı şişmiş halde  bir oyuğa kıvrılmış olduğunu” söyledi Harun. “Güvencir avlamak için buraya çörekleniyorlar abla” dedi. Aksaraylı kimi çocuklar güvercine “güvencir” der. Harun gibi.

Ben görmesem de karşımıza yılan çıktığı, yanımda da küçücük bir çocuk olduğundan bir an önce öyle kolay kolay ayak değmeyen kuytudan uzaklaşmak istedim. Gelirken şöyle bir bakıp geçtiğim şarlakta mola sırasıydı şimdi.

Daha sonraki gidişimde hiç köy, kerpiç, asma, bağ, bahçe, koyun sürüsü görmemiş, bir köye gelindiğini haber veren çalı çırpı ateşi dumanının isini solumamış, ağıllardan yükselen kokuları duymamış eşimle gezmiştik Ihlara’yı. Annem ve babam da bizimleydi.

Harun’a bakındım, oralardaysa bir kez daha onu görebilmek umuduyla. Artık bir delikanlı olmuştu mutlaka. İlkokulu bitirmiş olmalıydı çoktan. Harun, orada değildi. Kim bilir nerelerdeydi. İş bulmak için büyük şehirlere mi gitmişti acaba?  Yoksa  okumaya Aksaray’a mı gitmişti? Ya da artık eli bel, çapa tutacak yaşa geldiği için bağda, tarlada mı çalışıyordu? Pancar mı çapalıyordu ya da?  Harun’u yürekten anıp ona bir selam gönderdim duymasa da.

Kanyonun duvarlarındaki kaya oyuklarını seyrederken.
Harun’dan öğrendiğim ve hiç unutmadığım her ayrıntıyı eşime anlatmaya başladım. Merdivenlerin her çatlağına o kertenkeleyi ya da bugünkü yavrularından birini görebilmek için baktım. Göremedim. Vadinin duvarları gibi yükselen kaya kütleleri ortasından akan Melendiz Çayı’nın sesini nasıl özlediğimi duyumsadım.

Son gittiğimizde vadi kirlenmişti. Bozulmamıştı hala; ama kirleniyordu. Çünkü  artık ayakaltı olmuş, insan ayağı altında sürekli çiğnenir hale gelmişti. Suyun, yeşilin olduğu Ihlara’da gördük ki Aksaray’da piknik yapmaya, mangal tüttürmeye  merak saran hayli çok kişi belirmiş.  İyi, güzel yapsınlar da poşetler dolusu çöpü etrafa bırakmadan yapsınlar. Soydukları karpuzların kabuklarını oraya buraya fırlatıp ortalığı sineğe bürümesinler.

Ihlara’ya ait bir haber içimi cız ettiriyor şu sıralar. Ihlara Vadisi’ne ilişkin düzenlemelerle vadiye çay bahçesi bile yapılabilecekmiş. Ve elbette çay bahçesi için ağaç kesilmesi gerekiyormuş.

Ihlara’nın kendi bitki örtüsü, kendi canlı dokusu var en zengininden. Orada tek bir çalının bile kesilmemesi, kırılmaması, sökülmemesi gerekirken çay bahçesi yapmak Ihlara’ya neler neler  yapmak demek düşünmek istemem bile. Çay bahçesi yapılırsa oraya beton dökülecek, mesela altuni taflan, kadın tuzluğu, lüküstürüm gibi park  bitkileri dikilecek. Doğal ortam, park ortamına çevrilecek. Oysa, parkları Ihlara’ya benzetmek varken…

Bir bardak çay içip yanında sigara tüttürmek için binlerce yılın doğa, bitki, canlı türü, tarih mirasına kıyılabilir mi? O bir bardak çaydan nasıl bir keyif alınacak kesilmiş ağaçların, bozulmuş Ihlara’nın ortasında çayı höpürdetirken?   Eğer gözümüzü kırpmadan kıyıyorsak bulunmaz bir doğa  parçasına, aslında kendimize  kıymak değil midir bu? Bir bardak çay için binlerce yılın yıkamadığı, koruyup bize  sunduğu güzelliklere kıymak, güzellik midir? Yoksa?

Yukarıdan vadiye bakış.
Birkaç bardak çay için Ihlara’nın suyu kaynatılamaz. Çay suyu her yerde kaynar; ama Ihlara gibi bir yer hele de çölleşen İç Anadolu’da bir kez ele geçer geçse geçse. Elden giderse de geri dönmez. Vadide çay içmek merakı, Melendiz Çayı’nın tadını kaçırmamalı.

Çay içmek isteyenler çaylarını evlerinde içiversinler. Çay keyfi, Ihlara’nın keyfini kaçıracaksa çay içmeyiversinler hatta. Yok mu Aksaray’da çay bahçesi yapılacak başka yerler? Yer de var, çay bahçesi de. Biliyorum.

Boz, kurak ve giderek kumul yığını haline gelen İç Anadolu’da seyrek sapan rastlanan Ihlara gibi saklı cennetleri geçmiş nasıl saklayıp bize verdiyse biz de sonrakilere aynen aldığımız gibi verebilmek için onu her türlü zarar verici etkenden esirgeyecekken koskoca bir vadiye, bir kanyona çay bahçesi muamelesi yaparsak bizler yeşil görmek için ulu nehirleriyle suyu bol, dağları çeşit çeşit otla kaplı, ovaları yemyeşil Doğu Anadolu’ya ya da  Slovenya Alpleri’ne, Bled Gölü kenarına mı gideceğiz?
Hasan Dağı

Oysa Ihlara, envai çeşit otun, çiçeğin yanında Antep fıstığının dahi bittiği, deresinde maden suyu gözesi bile olan, insan eliyle kurulan çay bahçeleri gibi ha deyince kurulamayacak bir serin cennet. Cennetler, insanlarca kurulamaz. Ama cehennemleri yapmak, insanlar için kolay oluyor nedense.

Eğer cennetlerimizi ellerimizle yok edersek, cehennem artık kaçınılmazdır.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL, (Acemi Demirci), 24.04.2015, 11:01


Paylaş :

27 Nisan 2015 Pazartesi

“Ihlara’ya balta mı? Iıı-Iııhhh…” adlı çalışmama;


http://kadinhaberleri.com/ihlaraya-balta-mi-iii-iiihhh…-makale,522.html
2001 yılında, Ihlara Vadisi'nde vadi duvarlarını izlerken.


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci