13 Mayıs 2015 Çarşamba

“Ah, şu türkülerimiz yok mu!” adlı çalışmama;

 
linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


acemi.demirci@yahoo.com.tr;
Acemi@Demirci
Paylaş :

12 Mayıs 2015 Salı

Obruk Ağzında Hayatlar

Bu yazım için tema olarak henüz hiç resmini çekemediğim obrukları değil; ama obrukların, engellerin üzerinden tasasızca  uçan, çok defa resimlerini çektiğim ve BozKanat adını verdiğim  atmacayı seçtim. Her zamanki gibi yine sadece kendi çektiğim resimler bu resimler...
BozKanat

Oldukça yakından gelmesine rağmen hala sol şeride geçememiş ambulansın sireni ortalığa acı bir feryat gibi yayılırken sol şerit, hem de nasıl hatırlı paralar ödenerek alınmış çoğu iki yıllık bile olmayan cipler, en lüks markalardan arabalar ile dolu olur nedense. Sol şeride göre sağda kalan araçlar, oldukları yerde dursalar, duruşlarıyla açılacak boşluklara soldaki araçlar kayabilecekken durmadıkları gibi sireni umursamayıp vızır vızır geçip giderler üstelik.  Acı acı feryat eden siren sesine rağmen  “Neden ben yol vereyim ki? Başkası versin canım. Bir kerelik vermesem ne çıkar sanki? Aklımı seveyim”  zihniyeti sürüp gittikçe, siren seslerinin birkaç saate kalmadan ağıtlara dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır belki de.
 
Ambulansın arkasındaki sedyede uzanan hastanın başucunda bekleyen artık eşi midir, anne babası mıdır yakını da, bir gün o lüks araçların, ciplerin sürücülerinin de bu ambulansın arkasındaki sedyede yatabileceğini hiç akıl etmiyor olma pervasızlığına şaşmaktadırlar kuşkusuz. Öyle ya, zordaki bir insanın halinde elbette ki insanlar anlayacaktır. Oysa halden anlama, “empati” denilen bir sözcükle bir sözlük öğesi haline geldiyse sözlük zenginleşirken insanlığımız fakirleşmiştir.
Yollarda “Yalnızca bir araç için onca parayı verip almış hangi futbolcu var acaba bu spor arabanın içinde”  dedirten, kimselere yol vermeden; ama sürekli makas atarak ilerleyen, trafikte önde olmayı insan olmaya yeğleyenler, o sıra aslında başkalarının hayatlarını yağmalamaktadır.  Pahalı mı pahalı arabaların yol açmadığı ambulanstaki hastanın bilinci o an yerindeyse eğer neler hissettiği, başucunda çaresizlik içinde kıvranan yakınının,  halden anlamayanlara, insani davranıştan çoook uzakta seyredenlere ne denli kızgın olabileceğini anlamak hiç de güç değil. Biri ya da bir şey olduğunu duyumsamanın en kolay yolu olarak trafik kurallarını alt üst edip, tüm sürücüleri sağa sola kaçırtmak olduğunu sananlarca geçiş üstünlüğü kavramı bilerek çiğnenir, ambulanstaki hasta da başındaki yakını da ölüp ölüp dirilirken hastanın vaktinde hastaneye yetişemeyip hayatını kaybetmesi durumunda vebal kimin olacaktır? Ambulans sürücüsünün mü yoksa ambulansa yol vermeyen sürücülerin mi?  

Belki bir küçük çocuk yatıyor ambulansın arkasında. Belki bir parkinson hastası ya da kalp krizi geçirmiş biri. Yahut da kayda değer bir ceza almayacağına güvenen adamın her gün çocuklarının gözü önünde dövdüğü karısını bugün de yolun ortasında kırk yedi yerinden bıçaklayıp kan revan içinde bıraktığı gariban kadın. Ya da makaslar atan, hız delisi bir çılgının sebep olduğu trafik kazasında ağır yaralanmış, yoksul ana babasının çırpına çırpına okuttuğu çok başarılı bir üniversite öğrencisi genç ambulanstaki. Değil saatlerin, dakikaların, o an için saniyelerin hayati önemde olduğu ölüm kalım savaşı veren bir can belki de. Çok kişiden duymaz mıyız doktorların verdiği “Eğer bir dakika geç kalsaydınız yakınınızı kurtaramazdık” müjdeli haberlerini? Ambulanslara yol vermeyerek kaç hayati bir dakikayı, bir saniyeyi yani yaşam hakkını gasp ediyoruz! Bu gasp, insanca bir tavır mı?

Kavramlar, karman çorman şu sıralar. Kültür, yozlaştıkça rağbet görür halde. Sanat, “At gitsin, ne gerek var” anlayışıyla ayaklar altında. Edebiyat dersen, bir bakıyorsun pek çok yazar var yenilerde. Yazabilecek yetkinlikte çok kişimizin olması ne güzel, ne iyi; ama kitabı basılmış yazarlara bakıyorsun, ortalıkta yalnızca üç beş isim. Düşündürücü bu. Tıpkı ambulanslara yol verilmemesi mantığıyla mı yol verilmiyor acaba hem de nasıl başarılı olsalar da yeni kalemlere yol açılmaması? Sahip de çıkılmıyor kimilerine. Kırk yılda bir biri sahip çıkarsa o kalemden dökülenler gün ışığına çıkma imkânı buluyor. Cebi dolu şarkı sözü yazarları, Orhan Veli’nin dediği gibi  “cep delik cepken delik” yetkin şairlere tepeden bakarken kim bilir ne kadar değerli romanlar, çalışmalar basılmamış olduğundan gün yüzüne çıkmamış, dolayısıyla da okumaya hevesli gözler de onlardaki satırları okuyamamış halde sessiz bekleyişte.

Bir kitapçıya gittiğimizde, yaşlı çınarların arasında hep taze bahar dalları gibi patlamış yepyeni isimlere bakarım raflarda. Yepyeni bir üslup akacaktır o kitabın sayfalarından mutlak.  Başka bir bakışın betimlemeleri okunacaktır. Ama neredeyse hep aynı adları görürüm. Raflar, sevmiyor mu ne yeni adları? Edebiyat demek, sadece birkaç ad demek olamamalı. Bir denizse edebiyat, yeni yağmur damlaları ile beslenmesi gerekmez mi kurumaması için?

Spor, çoğu kez sadece üç takımı tutmaktan ibaret ülkemizde. Ulu ulu dağlarına kar yağan memleketimde kayak sporu alıp başını gitmeliyken futbol para basan spor olmuş. Denizlerde spor için kürek çeken kalmamış. Okumuş yazmışlar, bilim insanları kıt kanaat geçinirken diyelim ki futbolcular kazandıklarını nereye harcayacaklarını şaşırmış;  en çiğ renkte spor arabalarla en lüks caddelerde fink atar olmuş. Bu, spor mu;  kültür mü?

Bilgi çağındaymışız, öyle diyorlar. Bazen inanasım geliyor diyenlere. Ama çevreye bakınca inanmaktan cayıyorum. Bunca cahilin, kapkara cahilliklerine rağmen dopdolu yetişmişlere nasıl hükmettiğini, cahilliğine, yetersizliğine, fitne fücur huylarına bakmaksızın ya da bakılmaksızın hak etmediği ve asla hak edemeyeceği payelere ulaşıp sonra da  “Aklımı seveyim. Bir kerelikten ne çıkar canım. Biraz da ben oluvereyim buralarda. Biraz da ben” bencilliğindeki mantığı, can çekişenleri taşıyan ambulansın sol şeride geçmesine imkân tanımayan mantık ile bir değil midir?
Şu “Aklımı seveyim”, şu “Bir kerelik de böyle olsun”, “Bir kerelikten ne çıkar” zihniyeti yok mu? O zihniyet her iyi, güzel, doğru kavramın köküne dökülen kibrit suyu aslında. Tüm usturubuyla dizili taşları yerinden usul usul söken, gedikler çoğaldıkça da hızla çöküşe götüren zihniyet! O zihniyetten ne çok var etrafta. Mesela sabahları canhıraş bağıran ambulansların önünde, sağında, solunda.

 Yolda, şehir yaşamında, sıra beklenen kuyruklarda, her yerde, her şeydeki bu çiğ zihniyet, insani değerleri yok eden, değerleri değersizleştirirken yozlaşmayı besleyen körük. Sığ zihniyetler, toplumun iyi yanlarını, sağduyusunu, insani özelliklerini yutan obruklardır oysa.
 
Ambulansından itfaiyesine yol alan yollarda tek kendisi varmışçasına yaklaşımlarla hayat bulan böylesi zihniyetler, korkulası obruklardır. O zihniyetlerin  saniyelere mal olup tehlikeler doğurmaları da, hayati tehlikelerle karşı karşıya olanlar için obruk ağzındaki hayatlardır.
(Her hakkı saklıdır)


 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.04.2015,10:40

Paylaş :

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Tozlu Sözler


Bedri Rahmi Eyüboğlu, türküler karşısındaki acziyetini şöyle anlatır:
“Şairim, alacakaranlıkta gelse şiirin hası ayak sesinden tanırım,
Ne zaman bir halk türküsü duysam şairliğimden utanırım”
Ciltler dolusu anlatım da, topu topu bir cümleden ibaret atasözleri karşısında aynı acziyet içindedir.


Öze indirgenmiş bir hayat boyu görüp geçirmişliğin, damıtılmış her olgunun, sözün hasının, binlerce cümlenin, on binlerce hayat öyküsünün, yüz binlerce tecrübenin birkaç sözcükten ibaret tek bir tümcelik yalın anlatımıdır atasözleri. Sözlükteki kelimelerin bilmem kaçta kaçını kullanarak ciltler dolusu anlatsak dursak, defalarca döne döne yazsak da bir atasözüyle baş edemeyiz.

Her an kullanılmadıkları için üstü tozludur atasözlerinin. Ancak atasözleri, taşın gediğe koyulması kıvamınca kullanıldıklarında ne varsa denmiş o vakte değin, hepsinin tozunu attırırlar.

Atasözleri, elenmiş sözlerdir. Kalburüstüdürler. Hem de en iri gözlüsünden eleklerin üstünde kalmış anlatımlardır. Onca gösterişlisinden satırlar, ta nerelerden bulunup çıkarılmış sözcükler kalburun altına düşerken onlar, kalburun üstünde kalmakla kalmamış, kaç yüzyıldır dillerde de kalmıştır. Sayfalar dolusu yazılarla alay edebilenler tek onlardır. İşte bu atasözlerinden birkaçı var ki…

Belki bu birkaç atasözü de binlerce atasözü içinde en rafinesi, en iri gözlü elekten elendikten sonra eleğin üstünde kalan üç, beşidir. Hangi atasözlerimiz mi bunlar? Neyi mi anlatırlar? Bakalım o zaman bu atasözlerimize bir sıralama içinde;

“Boynuzu kaşınan keçi, çobanın değneğine yakın gelirmiş” der Aksaraylılar öteden beri. Yani demek isterler ki başına bir iş gelmesini isteyen o işlere yakın durur.  Burada vurgulanan yalnızca keçi değil, değnek ve çobandır da aynı zamanda.
 
Mecazi anlamda başka anlamlar da yüklenen çoban, bu atasözünde hangi anlamda kullanılmış olursa olsun çoban ile anlatılmak istenen sürüye baş olmaktır. Değneği tutandır. Başa vurandır.

Değnekle vurulur. Kim kendisine vurulmasını ister? Burada “değnekle vurmak” ile anlatılan da çobanın elindeki değnekle bir darbe almak değil elbet. Hayattan tokat yemek. Yani durduk yerde insanın kendi kendisinin canının yanmasına sebep olması. Ya da belanın üstüne üstüne gidip ona bulaşması. Oysa değnekten uzak durulsa, o değnek başa inmeyecek. Yani, kaderin getirdikleri bir yana, sözümüz onlara değil kuşkusuz, durduk yerde belasını aranmak en güzel “Boynuzu kaşınan keçi, çobanın değneğine yakın gelirmiş” lafıyla anlatılırdı.  
 
Bu atasözünün eş anlamlısı olmakla birlikte bir dirhem daha ağırı “Eceli gelen it, cami avlusuna siyer” atasözümüzdür. Anlatılan, verilmek istenen mesaj aynıdır üç aşağı beş yukarı.

Bu atasözünü hayata uygularsak, en olmayacak şeyin yapılması halinde hışma uğrayacağımız ve cezasını göreceğimiz anlatılmaktadır. Yani yapılan saygısızlıklar, uygunsuzluklar, densizlikler, haddini fazla fazla aşan taşkınlıklar, zehir gibi diller, yürekleri yaralayan sözler, aşağılamalar, hakaretler, yukardan bakışlar, bir şey oldum sanıp bir şeycilik taslamalar sonunda duvara toslar. Hızla duvara toslayanlar onmazlar. Ama geride ibret alınacak öyküler bırakarak toz duman, darmadağın, un ufak, paramparça olurlar. Anılırlarken de “Eden bulur” diye anılırlar. “Keskin sirke, küpüne zarar der” der kimisi.
 
Ne çatallı dillerin çatalı, ne hinlik çökmüş sinsi bakışların soğukluğu ne kibrin zavallılığında rüyasında dahi görmeyeceği payelere erişip “Bir şey oldumcuklar” oynama, ne buldumcuk delisi olma ilaç olmaz saygısızlığı, hak yemenin, onca değeri ayakaltına alıp onca değersiz şeyleri değerliymiş gibi göstermelerin. Böylelerinin mutlaka çarpacakları bir duvar vardır; böyle kişilerin başına değnek uğrayacaktır önünde sonunda. Aradaki kısa zamanda esip gürleyecekler, saydırıp dökecekler, kırıp yok edeceklerdir.
 
Boynuzu kaşınan keçinin boynuzu, çobanın değneğiyle kaşınıp kaçınılmaz olguyla karşılaştığında bir atasözü daha vardır. “Kuduz ölür; ama daladığı iflah olmaz.

Kuduz ile anlatılan ille de korkunç bir virüs değildir. Başa gelecek sonu belli, iflah ettirmeyecek her şeydir. Böyle bir olay ya da böyle bir olayı hazırlayan, ortam sağlayan, iyiliği, güzelliği, huzuru bozanlar, bunu sonsuza dek sürdüremez. Evet, gün gelir onlardan kurtulunur.  Da… Saçtıkları virüsler bazı damarlarda akar durur kendileri artık olmasalar bile. Verdikleri zararlarla baş etmek belki de imkân dışıdır. Kurtulduklarına sevinecek halleri bile kalmamış olabilir kurtulanların. Zira bu, tam anlamıyla bir selamete eriş değildir. Bir kez dalanmıştır ve onmaz şekilde de hasta olmuştur artık bünye. Yani bünye her ne ise o, sağlıklı bir halde değildir. İflah olmamacasına hem de.
 
Diyelim ki böyle badireler atlatıldı. Altından kalkıldı onca iflah etmez amansız şartların. Hale yola girdi işler. Başı selamete erdi bünyenin.  Lakin…

Lakin bünye unutur mu hiç? Bir kıran girer de bünye zarar görmeden kalır mı? İşte bunu burada sayfalar dolusu cümleler yazsam eminim ne ben ne de başka bir anlatan şu atasözü kadar öz anlatamaz; hem de özetleyemez; “Göle su geldi; ama kurbağanın da gözü patladı”.

Evet, tüm kötü koşulları, tüm olumsuzlukları, tüm kemiricileri, dertleri, kara kara çorları, bünyeyi sıtma edenleri, ateşlere atanları, değerleri ayakaltına alıp kök bırakmayanları, aşağılayıcı konuşmayı, hakareti gönül almaya tercih edenleri, dosdoğru yollarda görünüp eğri büğrü bir hayat yaşayıp Mevlana’nın dediği gibi ne göründüğü gibi olmayıp ne de olduğu gibi görünmeyenleri bir gün bünye atar içinden. O gün gelinceye dek çileyle o günü bekleyenlerin de hali kalmaz. Gücü kalmaz. Beklemekten, güçsüz kalmaktan gözleri belerir, patlar. Keşke sadece o kadarla kalsa. Bazen geç kalınmış olur; her ne kadar kuruyan göle sonunda su ulaşsa da artık suyun hayat vereceği bir kurbağa bulunamayabilir.
 

Biz hep Allaha havale etmez miyiz? Hep yapılan kötülüklerin ilahi adaletten kaçamayacağına inanmaz mıyız?  İnanırız inanmasına; ama bazen sabırsız oluruz. İsteriz ki ilahi adalet hemen, derhal tecelli etsin. Kimisi “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” diye daha bir olgunluk içinde;  acılara sabırla katlanarak bekler ilahi adaleti. Bilir çünkü hiçbir eğri, doğruyla yarışamaz. Eğriler, eğilip kalır bir gün. Doğrular mı? Onlar dosdoğrudurlar ol git, kavak ağaçları gibi.

Ve bir an gelir. Kimsenin aklında olmayanlar, çıkagelir. Kimselerin akıl edemeyecekleri olur. Kimselerin ummadıkları o ilahi adaletin tecellisi, gölü susuz bırakanların başına gelir. Kurbağaların ahının çıktığı gündür o gün. Beklemekten patlamış gözlerin güldüğü gündür.

Artık keserin, sapın değil; ama gün gelip hesabın döndüğü andır. Çemkirilerek kırıp dökülenler, ayakaltına alınanlar ile hesaplaşma günüdür.  İşte o zaman neler neler söylenecek bu duruma denecek tek şey vardır. O da bir atasözüdür;
“Allah evmez (evecenlik etmemek yani acele etmemek); ama ihmal de etmez.

Bu atasözünü unutanlar, bir gün ezip geçtikleri her şeyin altında kaldıklarında böyle bir  atasözümüz olduğunu mutlak hatırlarlar.
 (Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.03.2014, 13:14

Paylaş :

10 Mayıs 2015 Pazar

Ankara'nın çiçek çiçek renkleri


Elimden fotoğraf makinelerim hiç düşmez. Hele çiçek açan mevsimdeysek. Artık dereleri, tepeleri yalnızca Kavaklıdere, Kocatepe, Bülbülderesi, İncesu, Maltepe, Çayyolu gibi semt adlarında kalmış olsa da, mantardan da hızlı bitiveren kulelerin, rezidansların gölgesinde kalsa da Ankara her şeye rağmen renklerini gösteriyor Mayıs aylarında,




Ankara olmak kolay değil. Ankara olmak Boğazsız, Körfezsiz, denizsiz bir coğrafyayı anlatırken bir yandan da üniversite kenti olmasının yanında başkent olmanın  o kendine has kültürünü de anlatır. 

Bu siyah gelincik, yanılmıyorsam Ankara'nın endemik türlerinden. Çok az bir bölgede yetişiyor diye biliyorum. Yanılıyor da olabilirim.



Kimisi hala çiçekli ağaçların çiçekleri, yabani gülleri andırıyor.


Hangi ayı çok sevdiğimi hiç düşünmemiştim. Bilmezdim de. Böyle şeylere de pek kulak asmam. Ama sanırım Mayıs ayı baskın. Mayıs ayı başkaymış. Eylül çocuğu olsam da.




Parlak sarıdır bu çiçek. Ankara'da çiçek türü alabildiğine çoktur kırlarda. Yeter ki kırları kır olarak kalabilsin. Oralarda o zaman her Mayıs ayında neler açar neler.

Hemen yanı başımızdaki soğanlı bitki türlerine de rastladık. Bu soğanlı, her yıl farklı yerlerde açar. Bazıları da aynı yerlerinde yeniden çıkıyor ayı gelince.
Gelincikler açalı çok oldu. Tümden gelinciğe bürünmedi ortalık Ankara'da; ama az kaldı ona da.
Sarı papatya ve tangoların ince ve beyaz çiçeği beyaz papatya elele bu bahar.
 Ve bana günün sürprizi. Kuşlar, onlara çok düşkün olduğumu biliyorlar. Bir anda tam kapıdan gireckken karşıma çıkmasından belli bu Ankara'da ve başka yerlerde daha önce rastlamadığım küçük kuş. Bu türü hiç görmemiştim. 

Ötmedi. Ötseydi ötüşünü de öğrenecektim. Gövdesindeki tüyler ara ara grimsi de olsa baskın renk siyah. Arkada turuncu uzun bir tüyün olduğu kuyruğu çok yakışmıştı bu güzel şeye.


Büyük fotoğraf makinemi almamıştım. Çok çok daha yakınlaştırıp çekemedim o yüzden. Yirmi kez yakınlaşmış hali bu.
Dikeninden çiçeğine hepsi çok güzel bitek Ankara toprağında çıkan çiçeklerin.









Kırılmış kaya kütleleri arasındaki koskoca, kıpkırmızı gelincik. Bana, burada da yayında olan  "Rüzgara Karşı Savaşan Gelincikler" öykümü hatırlatır her gelincik.







Kır çiçeklerinin her rengi açıyor Ankara'nın bitek toprağında. Bu çiçeklerin çoğu şimdi kule temelleri altında bir daha gün yüzüne çıkıp, çiçek açamayacak halde yatıyor.


Bu pembe çiçekler öbek öbek açıyor. Hep bakınıyordum; ama henüz açmamış olduklarından düne kadar görememiştim. Dün gördüm ve çektim resimlerini. Başlamışlar açmaya. Yanıma daha kapasiteli fotoğraf makinemi almadığıma biraz üzüldüm.
Sarı papatyalar. Onlar için henüz tango duymadım. Ama beyazlar kadar zarif gözüküyorlar.











10.05.2015
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci