23 Mayıs 2015 Cumartesi

Kızıl Şahin Yuvasında Anne Boz Kanat, Yavrular Bozçe ve Bozca

Altta iki yavru açık açık gözüküyor. Beyazlar. Gözleri de kara. 


Blogların video konusunda belli bir kapasiteleri var. Boz Kanat'ın kaydını yaptığım video, burada olması gereken kapasiteden dört kat fazla imiş. O yüzden blog, videoyu kendince düzenlemiş :)









Yavrular beslenirken.
Ben de bu durumda daha sonra yayınlamayı düşündüğüm Boz Kanat'ın yavruları BOZÇE ve BOZCA'nın resimlerini şimdi yayınlayayım.













Altmış kez yaklaştırabiliyor fotoğraf makinem. Boz Kanat da altı ya da yedi yüz metre kadar uzakta. Bu yüzden resimler biraz bulanık olabilir, yaklaştırdıkça görüntü dağıldığından.
(Her hakkı saklıdır)







NOT: Resimler, her zamanki gibi yalnızca benim tarafımdan çekilmiş resimlerdir. İzinsiz ve link verilmeden paylaşılamaz, başka bir yerde kullanılamaz)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.05.2015





acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci


Paylaş :

BOZ KANAT, BOZÇE ve BOZCA...Benim kızıl şahinlerim.

(Her hakkı saklıdır; izinsiz ve link gösterilmeden yayınlanamaz)

Bir kızıl şahin  var. Boz Kanat. Benim kızıl şahinim. Onu sahiplendim.

 Doğada yaşıyor. Özgür. Alabildiğine uçar. Saksağanlardan çekmediği kalmaz. Saksağanın en az ikisi, üçü çoklukla beşi etrafında fır döner, kanat tüylerini uçarken bile gagalar, konduğu yerde etrafını çevirip kuyruğunu çekiştirirler. Çok kalamaz o yüzden mola verdiği yerde, hemen uçar.  Saksağanlara karşı mücadelesini videoya çekememem bu nedenle. Ama Boz Kanat kızımı, kayalarda soluklanırken çektim bugün.

Üç dakikaya yakın bir video. İkinci dakika otuz beşinci saniyede eşi de önünden uçuyor. Saksağanlar onu yine yuvadan ya da konduğu kayadan kaçırtmış olmalı. İki yavruyu yuvada açıkça gördüm. Başka bir video ile de çektim onları. Bembeyazlar. Pamuk gibi. Ama üçüncü hele de dördüncü  bir yavrunun varlığından şüphedeyim ve tüm kalbimle onlar da inşallah vardırlar diye diliyorum.

Bugün rüzgarlı havada ve üç ayak olmaksızın, atmış kez yaklaştırabilen fotoğraf makinem ile çektim. O yüzden titremeler olabilir çekimde.

BOZ KANAT'ın kızına BOZÇE, oğluna da BOZCA adını koydum. İsim bulmam zor olmadı onlara. Seyredecek olanlar ve tabiat sevdalılarına keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır; izinsiz ve link gösterilmeden yayınlanamaz)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.05.2015
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

19 Mayıs 2015 Salı

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.

  


19.05.2015
Not: Her zamanki gibi yine yalnızca kendi çektiğim bir resmi kullandım.   
Paylaş :

17 Mayıs 2015 Pazar

Kedi Merdiveni

Daha kış tümden bitmemişken giriş kattaki evinin zeminden iki metre yüksekte kalan balkonunun altına bir kedinin yavruladığını görünce Sare Gülay’ın yufka yüreği dayanamamış,  yumuşak büyük minderlerden bir yuva yapıp yavruları da oraya taşımıştı. Anne kedi, önce bundan pek memnun gözükmese de Sare Gülay her gün mama verince yeni yuvasına alışmıştı. Yine de yabaniydi, sadece uzaktan bakılmasını istiyordu hiç elletmediği yavrularına. Eğer biri yavrulardan birini sevmeye kalksa, tırmalayıveriyordu elini, kolunu anında.   

Kediler için elinden ne geldiyse yaptı Sare Gülay. Hatta anne kedi balkona rahatça çıkabilsin diye bir kedi merdiveni bile aldı. Bir yandan da yavrular iki ayını doldurup, annelerinin artık onları beslemeyeceği kadar büyüdüklerinde onları sahiplenecek kişiler arıyordu fellik fellik. 
İki ay boyunca yavru kedilere yuva arayıp durmuştu. Şöyle hayvanlara eziyet etmeyecek, yavruları iyi ortamda barındıracak birilerini. Hatta arkadaşlarından evleri bahçeli olanlara ricada bile bulunmuştu yavrulara bahçelerinde bakmaları için. Evde hayvan beslemek, herkese göre olmadığından kolay değildi bir yavruya yuva bulmak.  

Onlara sadece yuva değil severek bakacak sahipler bulmak için titizlendiğinden yavruları herkese veremiyordu. O kadar titizleniyordu ki içine hiç sinmediğinden gidip geri almıştı yavrulardan ikisini verdiği yerlerden. Yuva buldular diye sevindiği iki yavru da alanlarca sonradan kendisine iade edilmişti. Sekiz yavrudan dördü çok uğraştırdı böylece Sare Gülay’ı. Sırf onları sahiplenecek birilerini bulabilmek için gazetelere de ilan verdi, evcil hayvan satan dükkânları da tek tek dolaştı.
 
Akşamları iş dönüşü eve girmeden önce kasaba uğramış, ciğerden tavuğa alarak anne kediyi her gün taze etle beslemişti Sare Gülay. Yine de anne kedi, sık sık etrafı kartonla çevrilip korunaklı hale getirilmiş yuvasından fırlayıp avlanmaya gidiyor, geri döndüğünde ağzında mutlaka güvercin ya da serçe oluyordu. Sare Gülay, kuşların avlanmasına üzülüyordu üzülmesine; ama “Doğanın kanunu. Köpekler kedilere düşman. Kediler kuşlara” diye kendi kendini teselli ediyordu. Ne verdiyse, ne kadar özenli beslemeye çalıştıysa da anne kedi avlanmaktan vazgeçmedi. Avladığı kuşları yavrularının önüne bırakıp usuldan usuldan onlara da avcılığı öğretmeye başladı hatta.

Sekizinci yavruyu da nihayet güvendiği, emin eller olduklarına inandığı sahiplerine vermiş,  anne kediyi de ameliyat ettirmiş olmanın mutluluğuyla kapısını açıp evine girdi Sare Gülay. Bugün ilk kez rahat bir nefes alacaktı. Anne kedinin balkona çıkmasını sağlayan kedi merdiveninin işi artık bittiğinden merdiveni de bir tarafa kaldırdı. Gerçi balkonu değil; ama balkonun altının boş kalacağı yoktu. Sekiz yavrusunu doyurabilsin diye anne kediyi düzenli olarak beslediğini gören mahallenin diğer kedileri de doyabilmek için çevresinde aç, hasta bir hayvan olsun istemeyen Sare Gülay’ın balkonunun altına uğrar olmuşlardı. Balkonun altına gelen hayvanlar, mutlaka doymuş olarak ayrılıyorlardı.
 
Birkaç saattir aralıksız yağan yağmurun altında yürürken ıslanmış kabanını çıkarıp kurusun diye sandalyelerden birinin üstüne bırakıp hemen mutfağa geçti Sare Gülay. Mutfak camına vuran yağmur damlalarının sesini dinleyerek akşam yemeği için masayı kurmaya koyulmuştu ki sanki bir ses geldi balkondan.  Önemsemedi. Sesler giderek hırlamaya dönünce hemen balkona koştu.

Her gün yiyecek bulmak için balkona uğramayı adet edinmiş siyahlı beyazlı kedi, belli ki Sare Gülay’ın evinin balkonuna çıkmasını ve böylece kurtulmasını sağlayacak kedi merdivenine tırmanmak için kendini kovalayan kalabalık köpek sürüsünün önünde balkona doğru koşturuyordu. Balkonun altına gelip kedi merdivenini göremeyince zıpladı; ama balkon yüksek kaldığından tutunamadı.  Neredeyse bir köpek sivri dişleriyle onu yakalayacakken az ötedeki ağaca doğru kaçtı ip gibi yağan yağmurun altında. Sokak lambasının ışıkları altında altın gibi parlayan su birikintisi içinden canhıraş kaçan kedinin tüyleri ıslanmaktan yapış yapıştı.
 
Kedi, peşindeki köpeklerden kurtulmak için yağmurda iyice ıslandığından yaprağından gövdesine gecenin karanlığında ışıl ışıl parlayan ağaca ok gibi fırladı. Epeyce yükseğe zıplayıp ağacın gövdesine bir güzel tutundu. Kurtulmuş olmanın sevinciyle,  hırlayarak ağacın altında dolanan köpeklere bakıyordu ki kayganlaşmış ıslak ağaçtan kaymaya başladı. Tutunmaya çabaladıkça daha çok kayıyordu.  Bir kez daha, bir kez daha patileriyle tutunup, ağaçtan kaymamaya çalışsa da bir türlü tutunamıyordu.
 
Her çabalayışında daha da aşağıya kayan kedi, sonunda köpeklerin önüne düşüverdi. Sare Gülay, kedinin acı acı miyavladığını duyunca donup kaldı olduğu yerde. Kendini toparlayıp neler yapabileceğini düşünse de aklına pek bir şey gelmedi. Köpekleri korkutup kaçırtmak için bağırmaya başladı. Köpeklerden biri dişlerini kedinin sırtına geçirmişti bile.  Ağzında kedi olduğu halde başını geriye doğru hızla atıp olanca hızıyla tekrar aşağı indirirken kediyi de ağzından yere fırlattı. Sonra bir kez daha dişleri arasına aldı kediyi, bir kez daha yere fırlattı hızla.  Ardından diğer köpekler kediyi kaptıkları gibi kaldırıp kaldırıp yere atmaya başladılar.

Yağmurlu gecede balkonundan kediye yardım edemeyen, sokağa çıksa o an sürünün kendisine de saldıracağından kesinkes emin olan Sare Gülay, kedinin kırılan kemiklerinin sesini duydukça kahroldu.

“Eğer iyilik yapmak için balkonumda yavru kedilere bakmayıp, onlara mama vermeseydim bu siyahlı beyazlı kedi de alışıp benim balkonumun altına gelmeyecekti. Gelmeseydi belki de bu köpeklerle hiç karşılaşmayacaktı. Ve bunlar da başına gelmeyecekti. Ben sadece iyilik yapmak istemiştim” diye aklından geçirirken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.  Nedense bu kez “Köpekler kedileri, kediler kuşları yakalar” diye bildiği doğa kanunu aklına hiç gelmemişti Sare Gülay’ın. Yalnızca işi bitti diye kedi merdivenini kaldırdığına yanıyordu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.12.2014, 12:15


Paylaş :

Ah, şu türkülerimiz yok mu!


 Türküler gibi kısa yoldan anlatamasak da anlatım bir iletişim yolu olduğundan hem köy yollarını hem de köyü çağrıştıran ve hep olduğu gibi yalnızca benim çektiğim resimlerden uygun bulduklarımı  tema olarak seçtim.
  
 Ah, şu türküler kadar anlatabilseydim derdimi. Ah, kolayca olabilseydi böylesi sözcükleri köz köz özlü anlatım. Olmuş; ama türkülerde. Hem de kalemsiz, sayfasız olmuş, nesirlerin aksine. Nesirler, müziksiz. Nesirler sayfa sayfa; türküler dize dize.

Çoğumuzun en büyük dertlerinden biri, cehaletin farkında olunmaması cahilliği. Cahil olmak, suç değil elbette. Ama cahil olunduğunun farkında olmamada direnme,  suçtan da öte. Kötülük bu herkese. Ve bu büyük dert, her sağduyu sahibinin, her aydının, her ben duygusunun esiri olmayanın iç ağrısı. Dert etmeyenler de var tabi cahilliğin diz boyu olmasını. Öyle çok ki onlar, cahil olmayanların ötelendiği ortamlar çoğaldı o yüzden.
Cehalet, eskiden tek köylülere atfedilmişmiş. Dört mevsimin  dilini, tarlanın, rüzgarın, kuş göçlerinin takvimini bilen, güneş yanığı yüzünden yansıyan olgunluğu ilk bakışta anlaşılan köylü, “Eyvallah” demiş, vaktiyle kendini cahil görenlere, efendiliğinden. Hatta demiş ki “Biz köylülük, bilmeyiz”; “Aklımız ermez”. Oysa o durgun görünen köylünün suyuna çomak sokup karıştırdıktan sonra ne varsa dipte su yüzüne çıkınca anlaşılabilir tek, el mi yaman bey mi yaman? Köylü mü cahil yoksa en büyük cehalet, köylüyü cahil sanmak mı? Cehaleti okullarda okumak mı yok eder yoksa hayatta pişmek mi? Doğa, kitaplardan mı öğrenilir yoksa tabiatın kucağında mı? Bunlara en iyi cevabı veren, hep köylülerle edilen sohbetler olur.
 
O, yana eğik kasketinin altındaki kırışık alnı terli, kaba sabalaşmış elleri aslında  çocukluğundan beri hayatın toprağını yoğurmakta, iki koyunu gütmeyi hiç öğrenemeyecek  şehirlilere inat sürüler güden, koca tarlaları süren, eken, biçen, hasadını kurutarak, salamura ederek, pekmez yaparak, pestil dökerek, kayıt kayıt yufka ekmek haline getirerek saklayan köylü, hayat mücadelesinin kahramanı, hayat dersinin en büyük hocasıdır. Yabancı dil bilmez belki; ama doğanın dilini o anlar tek. Düzenine ellenmedikçe kendine de yeter, kentliye de. Köye, köylüye laf edebilmek için şehirlerdeki rahat yerlerimizden kalkıp, Temmuz sıcağında  tarlada saman tozuna bulanmak gerek. Yoksa ahkam kesmekten öteye gidemeyiz. Bilenler, ahkam kesmezler.
 
Eğer biri tabiatı tanıyorsa o, fizikten kimyaya, coğrafyadan jeolojiye, biyolojiden botaniğe her şeyin özünü Latince adlarını bilmeksizin az ya da çok biliyordur. Ve o, türkü yaktığında adsız bir besteci, türkü çığırdığında adı hiç duyulmayacak büyük bir sanatçı, yün eğirip ördüğünde en özgün modacıdır. Cama vuran doluları seyredip keyif alan kentlilerin aksine köylü, dolunun tarladaki, daldaki emeklere  neler yaptığını en iyi bilendir. Tekdüze yaşayan bizler, bunların cahiliyiz oysa.

Neyi ne kadar bilip bilmediğinin hiç farkında olmayan birinin, sırf şehirde yaşıyor ve üstü başı düzgün diye belki de her konuda bilmiş kesilmesi, cahil cesaretidir. Köylü kıyafeti içinde olmayı cahilliğin ta kendisi belleyenler, kentlerdeki AVMlerden yabancı markalı giysiler alarak cahil olmaktan ya da beğenmedikleri kabuklarından uzaklaştıklarını sanırlarken içler acısı halleri, cehaletin zirveleridir. Tırman tırman bitmez kara cahilliğin doruklarında gezinir onlar.

Öyle ya da böyle, en zorundan ya da herkesçe alınması işten bile olmayan kolayından alınmış diplomalarla payelenmek, yalnızca diploma sahibi olmaktan öte başka anlam taşımaz. Diplomalar, cahil olunmadığının belgeleri değildir. Cehaletin kara dehlizlerinden hiç çıkamayanlar için bir diploma sahibi olmak, avutucu olsa da bu durum cehaletin diploma ile payelenmesidir. Diplomalara işkencedir. İşte en korkunç cehalet türü budur; diplomalı cehalet.
 
Kılık kıyafete sığınarak cahil olmaktan kurtulacaklarını sananlar, cehaletle özdeşleştirdikleri köylü kıyafetinden sıyrılsalar da cehaletten sıyrılmak öyle bir günlük, bir anlık, bir kılıklık iş değildir. Cehaleti ortaya serenler, haldir, tavırdır, ağzı açınca dökülenlerdir. Ağızlar açılınca inciler de saçılır, pahalısından kılık kıyafete neden ihtiyaç duyulduğunu tescilleyen yetersizlikler de.
 
Köylü olmak, cahil olmak bilindi hep. Çünkü köy çocuğu en fazla okuma yazma sökünceye dek okula gider, sonra üçüncü sınıfta okuldan alınıp sapa samana, çift sürmeye, hayvan otlatmaya koşardı. Bir de kılık kıyafeti eski, yamalı, tozlu ve başka bir modadan olurdu.

Oysa şehirli olmak… Hele de işi gücü yerindekiler için köylü kasketi filan şöyle dursun iki dirhem bir çekirdek giyinmekti. Kaba saba eller ne kelime, bakımlı eller olurdu şehirlilerde. Şehirli demek, daha ilkten cahil olmamak demekti düzgün kılıktan ötürü. Ne cehaletin göstergesi köylü olmak olabilir ne de şehirli olmak, cahil olmamak anlamına gelir. Hatta diplomalar, payeler bile kültürlü,  aydın bir kişi olma göstergesi değildir. Gösterge, insanın kendisidir
 
Oysa bir şehirli ne kadar bilebilir herhangi bir tohumun ekim dikim zamanını? Ağaçtan ağaca aşı yapmayı? Bir yılda kaç fırtına kopacağını? Leylek fırtınası ile kırlangıç fırtınasının farkını? Kocakarı ilaçlarının hangi otlardan yapıldığını? Çıtlığı, eveleği, tekercini? Toprağın dilini? Hangi tohumun hangi toprakta bitebileceğini?

İşte şimdilerde içinden çıkılmaz hale gelen pek çok sorun yumağının nedeni, köylerin köküne kibrit suyu dökülüp şehirlerin koskoca köyler haline gelmesi elbette. Köyler küçüle küçüle yok olup, evleri bomboş kalır, tarlalarında yabani otlar biterken şehirler kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tarlaları yuta yuta, kırları yaka yaka, bağ, bahçe, mera koymaksızın eze eze kaç katı büyüyor. Köylüdeki bilgi yok olurken bu yolla, kent kültürü yozlaşıyor, yitiyor. Bu orantısız yok oluşla büyüme  kimin yararına? Kimlerin, ne kadar zararına? Herkes kentli olursa, köylü kim olacak? Yani eken, biçen, üreten, doyuran kim olacak? Üstü başı dökülen köylü, kentli olmaksızın yaşar; ama kılığı yerinde kentli, köylü olmaksızın doyamaz. Yaşayamaz. Köylüsüz kalmak, kentlinin cehaleti olmaz mı? Hatta yok olmuş geleceği?
 
Ortalık şık cahillerle dolu eni konu. Vitrinleri ezbere bilen; ama kitapçı raflarına hiç göz atmayan, diyelim ki arada okur gözükmek için eline bir kitap alsa bile bilimden, sanattan, sanat tarihinden, kulaç kulaç edebiyattan ne kadar anladığı ağzını açtığı an ortalığa saçılıveren biri, kapkara cehalet girdabında boğulurken girdabı moda, boğulmayı da yüzmek sanmaktadır.

Bunlardan gırla gidiyor şimdilerde etrafta. Böyleleri trafikte. Çoğu cip olan lüks arabaların direksiyonlarında. Böyleleri, güya sıra beklenen kuyruklarda. Böyleleri, anne baba. Çocuk yetiştiriyor. Böyleleri kendini yetiştirememişken hangi nitelikleri edindirerek yetiştirecekler bir çocuğu? O çocuk ileride nasıl biri olup, toplumda nasıl bir rol üstlenecek? Bunları düşününce hep mutlu sonla biten senaryolar için duacıyım; ama “Görünen köy kılavuz istemez”; “Armut dibine düşer” dememişler boşuna diye de kaygılanmadan edemiyorum. Kılavuzu karga olanların burunları hesabı…
 
Kılık kıyafete indirgenmiş cehaletin engin denizlerinde kendi söyleyip kendi gülen, bu arada işini bilmek en büyük becerisiyken nezaket, insanlık, hak gözetmek hiç işine gelmediğinden onlardan uzak kalmış, kendi çıkarı, çocukları, yeğenleri söz konusu olduğunda iş bitirici herkesi fellik fellik dolanıp kendine acındırarak işini kotarmış, sırf iki çift dedikodu dinlemek uğruna kendi görüşleri hatta belki de inancı ile taban tabana zıt kişiler ile aynı kaptan yer, içerken doğrulara haksızlık edenlerin yanında yer almış, hep çıkarı peşindeyken hakkı umursamamış kişiler, kara cehaletin yüz aklarıdır.  

Aydın, bilgili, kültürlü birisi için  üst baş, anlatsa anlatsa gösteriş merakı, tüketicilik konusundaki umarsızlık ve çoğu gereksiz yere dökülen parayı anlatır. Birinin bir şey olması için kılık kıyafet yetmez oysa. Sadece iyi bir tavsiye mektubudur kılık. Ye kürküm yeciler için. Ancak hangi giysi içinde olursa olsun bir insanın cahil olup olmadığı ancak hali tavrı, yaklaşımları, ağzından dökülenlerle anlaşılabilir. O kişinin neye güldüğü de cahil olup olmadığını anlatır, katmerlisinden. Kendi söyleyip kendi gülenler, olsa olsa ağlanacak haline gülünen kara cahiller olabilirler anca.
 
Üstü başı yerinde; ama hali tavrı, lafı sözü yerinde olmayan diplomalı ya da kentli bir cahile, üstü başı dökülen; ama lafı sözü dinlenen, dinlerken de çok şey öğrenilen bir köylüyü her zaman yeğlerim.

Ah, şu türkülerimiz yok mu? Tüm bu anlattıklarımı;
“Cahil ile aş yeme,
Güzel ile taş taşı” der, söyleyiverirdi bir çırpıda. Buradaki güzel de besbelli bilgisiyle, pırıltısıyla, kendini bilmişliğiyle  güzel olanlar elbet…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.05.2015, 10:19

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci