27 Haziran 2015 Cumartesi

Yayınladığım tüm fotoğraflar, yalnızca benim tarafımdan çekilmiş, sadece kendi çektiğim fotoğraflardan oluşan kendi albümlerimden seçip, paylaştığım fotoğraflardır.


Dolayısıyla yalnızca bana ait olan,  benim çektiğim ve  www.acemidemirci.blogspot.com.tr adresli kendi blogumda yani bu blog  ile bana ait diğer adreslerde yayınladığım yazılarım, çektiğim fotoğraflar ve kendi çizdiğim ya da boyadığım resimlerime ait fotoğrafların hepsi, Telif Hakları Kanunu gereğince başka bir yerde iznim ile telif hakkım olmaksızın ve kaynak gösterilmeden  asla paylaşılamaz,  yayınlanamaz.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

Ve... GİZCE



Kızıl şahin  yuvası boş. Ben, son günlerin koşturması içinde yoğunken Bozçe ve Bozca yuvadan uçmuş. Kanatlanmışlar. Artık onları süzülürken görmeyi bekliyorum havada.


Onların yokluğunu aratmamak istercesine epeydir görmediğim dağ tavşanı beliriverdi. Artık ona da bir ad bulmam gerektiğinden bu  biraz zamanımı aldı. En ufak bir çıtırtıda saklanır dağ tavşanı. Gizlenir. O zaman adı da GİZce olsun istedim.

Saksağanlar çok yaman yaratıklardır. Ailelerine, yuvalarına ve yavrularına onlardan daha düşkün bir canlı olduğunu sanmıyorum. Cansiperane savaşırlar yavruları için. Ancak saksağanlar bir yere dadanmışlarsa  orada diğer canlıların yaşam alanları giderek daralır. Güvercinler üreyemez mesela. Çünkü  saksağanlar ya güvercinlerin yumurtalarını çalarlar ya da yuvanın başında bekler, anne güvercini taciz ederler. Anne güvercin yuvadan azıcık uzaklaşsın  güçlü gagalarıyla güvercin yavrusunu öldürür ve kalbini yerler. Saksağanlar, kızıl şahininden tavşanına hatta  köpeğine kadar yaşadıkları yerin civarında gördükleri her canlının başına üşüşürler. Kızıl şahinin kuyruğunu, kanadını gagalayıp çekiştirirler. Dirlik vermez, rahat yüzü göstermezler. O yüzden bir yerde saksağanlar görülmeye başlanmışsa eğer, diğer canlılar yavaş yavaş oradan çekilir.


Gizce'yi  fark eden saksağan, hemen onu yakın takibe aldı. Peşinden bir an olsun ayrılmadı. 

Bir keresinde üzüm yemek için bir asmaya gelen tavşana doğru saksağanın  nasıl pikeleyip sonra da başından başından tavşanı gagaladığını görmüştüm. Tavşan ne yapacağını, neye uğradığını şaşırmıştı. 

Boz Kanat da yavrularını büyütürken çok çekti kuyruğundan tüyler koparan,  kanatlarını yolan  saksağan ordusundan.


Saksağanlar yetmezmiş gibi bir de siyah köpek gözükünce Gizce  kaçtı. Gizlendi. Birdenbire gözükmez oldu.


(Her hakkı saklıdır.)


 Not: Yayınladığım tüm fotoğraflar, yalnızca benim tarafımdan çekilmiş, sadece kendi çektiğim  fotoğraflardan oluşan kendi albümlerimden seçip, paylaştığım fotoğraflardır

Dolayısıyla yalnızca bana ait olan,  benim çektiğim ve  www.acemidemirci.blogspot.com.tr adresli kendi blogumda yani burası ile bana ait diğer adreslerde yayınladığım yazılarım, çektiğim fotoğraflar ve kendi çizdiğim ya da boyadığım resimlerime ait fotoğrafların hepsi, Telif Hakları Kanunu gereğince başka bir yerde iznim ile telif hakkım olmaksızın ve kaynak gösterilmeden  asla paylaşılamaz, yayınlanamaz.

 acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

23 Haziran 2015 Salı

Kestane Kokulu Soba Sıcağı

Tek suçlusu var yiten mahalle kültürünün. Manavın, bakkalın, kunduracı amcanın ortadan kaybolmasının. Kavaklara kaç kavak boyu yüksekten bakan, AVMli,  şömineli,  gıpgri  sitelerin, altında üç, beş dükkan olan, balkonlarında çamaşır asılı, hiçbir ağaca tepeden bakmayan, tek en fazla dört katlı sobalı evleri yutmasındaki umarsızlığın… Sobalarla söndü mahalle kültürleri.

Sokaklarında misket, dalya, saklambaç; duvar üstlerinde beştaş, dama oynanan o eski sobalı evler, şimdinin ruhsuz bloklarından daha sıcaktı, kucaklayıcıydı. Sadece evleri değil mahalleyi de ısıtan gürül gürül yanan sobaların külleri, mahallenin buz tutmuş yollarına dökülür, sabah ayazında okuluna, dolmuş durağına gidenler kayıp, düşmeden inerdi böylece yokuşları.

Sobalı evlerin odaları, geniş bir hole açılırdı. Aslında salon görevi gören o hole açılan odaların kapıları hep açık olurdu ki soba sıcağı içeri girsin. Oralarda uyuyacaklar üşümesin. Kedili evlerde, soba başını kimseye kaptırmazdı Tekirler, Samurlar.

Odun, kömür közleri geçkinleşince pirinç ya da bakır mangallara alınırdı. Eğer közlerin harı geçmemişse, ısınmak isteyenleri zehirleyebilirdi. Neredeyse küllenmiş közler mangala alınarak yaşlıların, çocukların odasına götürülürdü. Soba keyfi, keyifti hani. Kalorifer keyfi ne kadar rahatlığı, yorulmadan ısınmayı anlatsa da soba keyfi, yorucu, uğraştırıcı keyiflerin en sıcağıydı.

İşten, okuldan dönenler, dışarıda oynayıp ayakları su almış, kartopu yapmaktan parmakları tutmaz olmuş çocuklar içeri girer girmez soluğu sobanın başında alırdı. Önce sobaya uzanan eller sonra da sobaya arka dönülerek sırtlar ısıtılırdı.

Sobaların üstleri  hiç boş kalmazdı. Ne varsa yıkanacak, sıcak suyla yıkansın diye ille de koca bir bakır güğüm ile çaydanlık cızırtıyla kaynardı sabah akşam. Sobalı evlerin müziğiydi kaynayan su cızırtısı.

Sobalı evlerin kokuları olurdu bir de. Sobanın üstünündeki kalın dökme demir üzerinde kebap olan kestanelerin, dilimlenip iki yanı da kabara kabara pişen patates dilimlerinin kokusu sarardı etrafı. Harıl harıl yanan ateş biraz geçince sıra, alt kapak açılarak tel ızgaralardaki istavritlerin, hamsilerin pişmesine gelirdi.  
Soba yanındaki minderlerde, divanlarda oturulup, sıcacık sohbetlere dalınırdı.  En çok da gelmişten geçmişten konuşulurdu. Sıcak hava, sıcak konuşmaların da mayası olurdu. Ara sıra perdeler açılıp, yağan kara bakılır sonra yine sohbete dönülürdü. Sohbettekilerden biri muzip ise soba başı konuşmaları her akşam yinelensin istenirdi. Gülünürdü, kebap olmuş kestanelerden yenilirdi, dem kokulu buğular çıkaran çaydanlıktan çaylar içilirdi, hatta mısır patlatılırdı sobada. Yenen portakalların kabukları sobaya atıldığında ferahlatıcı bir koku yayılırdı. O zamanlar eve hoş koku salmanın yöntemi buydu; plastik kutularda kimya ürünü olan malzemeler bilinmezdi. Soba başı sohbetleri kaybolup gittiğinden beri eminim sıcacık sohbet keyfi de bitti.

Yazın bahçeye, balkona asılan çamaşırlar, kışın yeterince sıcak olmayan odalarda bir türlü kuruyamazdı. O zaman imdada borular yetişirdi. Soba borusu etrafına çamaşır asılabilecek kolları olan bir halka geçirilirdi. Onlar yetmediğinde de soba kenarına  dizilen sandalyelerde kururdu çamaşırlar.

Çeşit çeşitti sobalar. En güzelleri, pahalıları emaye olanlardı. Ben kahverengi ve yeşil renklilerini hatırlıyorum. Eski çini sobaların güzelliği o kadar büyüleyicidir ki o sobaları toplayıp biriktirenler var. Her biri ayrı bir modelde, süslü, işçilikli bu eski sobalar oldukça da pahalıya satılıyor. Hatay gezimizde gördüğüm kocaman, nakışlı, işlemeli antika sobanın resimlerini çekmeden edememiştim.


Teneke sobalar, parlak gri soba boyası ile boyanır, holün ortasında parıl parıl parlardı. Sobaları boyamak için fırçalar, boyalar sonbahardan hazır edilirdi.

Fındık kabukları ile yanan sobaların en sevimlisini yani fındık sobasını  ortaokul yıllarımın geçtiği Ünye’deki ilk evimizde görmüştüm. Sonra Ünye’nin ilk kaloriferli apartmanı yapılınca oraya taşınmıştık. Evin kaloriferli olmasının rahatlığının yanında yalıda olması da güzeldi. Gerçi Ünye’deki her ev gibi sobalı evimiz de deniz görürdü; ama denizle aranızda sadece geçilecek bir cadde olması Ankaralılar için öyle anlamlıdır ki. Şimdi yeğlediğim manzara ille de deniz değil; ille de doğa.

Ünye’deki sobalı evimizde balkona oturduğumuzda meyilli gepgeniş  bir korusu olan, o zamanki Yeşilçam filmlerindeki köşklerin görse kıskanacağı ihtişamdaki  Leman Hanım’ın sarıya boyalı köşkü, Burunucu’ndaki cumbalı eski ahşap ev ve alabildiğine uzanan  Karadeniz’i seyrederek doyasıya çıkarmıştık fındık sobasının tadını. Tel ızgarada pişen hamsileri yerken geceleyin denizde ışıl ışıl fenerler gibi yanan takalara bakmayı da ihmal etmezdik.

Bir arkadaşım, anneannesinin annesinden kalma eski bir çini sobayı, müstakil evinin şöminesine yerleştirtmişti. Evine gittiğimde kocaman şöminenin yuttuğu  üstü kesilmiş sobayı görünce Nasreddin Hoca’nın leylekli fıkrası gelmişti aklıma. Ne şömine, şömine havasındaydı ne de onca kesilip biçildikten sonra kaç kuşaktır kullanılagelmiş çini sobanın sobaya benzer bir yanı kalmıştı.

Odunların, kömürlerin konulduğu, yan yana kabinleri andıran kömürlükler, sobalı apartmanların arkasında olurdu. Kömürlüğü dolu olanlar, kış için tasalanmazdı. Ama kömürlüğü boş olanların neredeyse kömürlüğün kapısını yakası gelirdi kışın ayazında. Bazı kömürlükler, apartmanların bodrumlarında olurdu. Geniş olduklarından fazla eşyalar oraya istiflenirdi. Yakalanmaktan korkan hırsızların saklandıkları ilk yerlerdi kömürlükler. Kömür çuvallarının arasında paçayı ele verenlerin  yüzleri gözleri kömür karası içinde kalmış olurdu.

Komşu kadınlar, kış gezmelerinde soba başında  hırkalar, yelekler, kazaklar, boyunbağları örerlerdi. Renk renk yumaklar birbirine karışınca yumakları çözmek için söylene söylene örgüye ara verirlerdi.

Ünye’deki fındık sobasından beridir soba başı keyfi tatmışlığım yok, yayla turları dışında. Köylerde, doğalgaz olmayan bazı yerlerde hala olsa da neredeyse soba kalmadı şehirlerde. Sobalı hayatların zorluğu  hatırlı da olsa yine de keyfini çıkartmalı.  Yitip, kaybolanlar geri gelmezmiş; sobalar da o yitenlerden çünkü.

Soba sıcaklığı olmayınca mahalleler ısınamıyor. Birbirine soğuk, sabahsız selamsız komşularla doluyor aynı kapıdan girilen bloklar, kuleler. Soba başı sohbetlerine ne mi oldu o zaman? Televizyonlar başında dinlenilen ekrandakilerin konuşmaları var şimdi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.12.2013, 12:27
acemidemirci@gmail.com

Paylaş :

Haziran Kokusu

Kimileri, Babalar Günü’nde babalarını ziyaret edemeyecek. Onlara ithaftır.

(Babalar, evlatları için ulu çınarlardır. Soy ağacının tutunulan dalıdır. Bu yazım için, kurumuş; ama hala dimdik bir  anıt ağacı seçtim  tema olarak. Babam gibi. Yine elbette yalnızca benim çektiğim resimler, kurumuş anıt Kara Çam'ın resimleri.)

2014 Haziranı. Acının sınavı. Hem de üst üste, peş peşe iki acı… Bir ağı ki anlatımı hiçbir şekilde hakkıyla olamayacak! Kaybetmek, eksilmek; ilk hissedilen bu. Eksilmek… Hoş değil bunu hissetmek.

Yürek Haziran’ın beşinde Ankara’da dağlanmıştı ilk kez. Haziran dokuzunda ikinci kez közlendi, İstanbul’dan gelen haberle. İkinci kez üzerine kürek kürek toprak atılan çukurlar başında olacağız.

Yağmurlu İstanbul’da damlalar gökten sicim gibi düşerken ıhlamur kokan sokaklarda biri ağlar; Ben… Yalnız gök yağmurlu değil bu Haziran; gözler de yağmurlu. Tuzlusundan. Asırlardır ne fırtınalara ne lodoslara gülüp geçmiş İstanbul, nedense gülmüyor bizim gözümüzdeki yağmura.

İçimiz, kasıp kavuran bir boranla paramparçayken buram buram ıhlamur kokuyor İstanbul sokakları Gözüm, rüzgârda yere değecek kadar eğilen; ama sonra dimdik ayağa kalkan ağaçlarda. Ağaçların iki büklüm eğildikten sonra sanki hiç eğilmemiş gibi dimdik ayağa kalkmalarına imrenmiyor değilim. İnsan, hiç kalkamayacakmış gibi hissediyor kendini bu fırtınada Ankara’dan İstanbul’a,  Karşıyaka’dan Karacaahmet’e savrulurken.

Kaç yaşında olursan ol, babanı kaybettiğinde küçük bir çocuk gibi oluyorsun. Çünkü hep babanın çocuğuydun. Baban varken çocuktun yani. Baban bu Haziran’da göçtü. Artık çocukluk bitti. Ne keyifti koca bir çocuk olmak, şımarmak, her şeyi sorabileceğin bir arkan olduğunu bilmek...

Babanın hep kendinden önce düşündüğü, hiç büyümediğini sandığı kızıydın birkaç gün öncesine dek. Ayağın taşa değse, canın acıdı diye üzülen bir baban olduğunu bilmek rehavetindeydin daha beş Haziran ikindi sonrasına dek. Şimdi kasvettesin. Loş günlerde, kuş cıvıltı değil hıçkırıklı demlerdesin Babalar Günü bu kadar yakınken. Bu defa, aldığın hediyeyi ziyaret edip babana veremeyeceksin. Yine gidersin de ziyaretine, konuşamazsın ama. Dua edersin tek. Duman rengi bir mermer başında.

5 Haziran 2014 akşamüzeri… Babasız kaldığımın tarihi… Çoktan büyümüşüm de haberim yokmuş gerçeğinin kapıyı çaldığı an. Hiç öylesine ağlamadığım vakit, o vakit işte. Geri dönüşü olmayan bir başka göçün gerçekliğinin, “Dünya dediğin yalan” lafının doğruluğunun karşıya dikildiği an. Sokakta, markette birisinin “Baba” diye seslendiğini duyduğunda, uluorta hıçkırmaya başladığın gün. Çünkü o sesleniş, senin için tümden bitti.

İnsan babasına nasıl ağlamaz bu yaşta olsa bile. Yaşı yok ki, sırtın yaslanıldığı koca çınarın göçüşüne yanmanın. Dört gün sonra tekrar yandı işte içimiz. Benimle aynı acı içinde şimdi yeğenlerim; babamdan tam dört gün sonra göçtü onların babaları da.

Yeğenlerimin haline ne demeli ya? Daha gepegençler. Daha babalarının evlatlarında görmek istediği ne muratlar varken evlatlar babalarını erkenden kaybetmenin burukluğunu gördü. Olgun olmaya çalışıyorlar; oysa kaybetmenin acısı gözlere öyle bir yerleşiyor ki. Saklanamaz arsızlıkla. Durup dururken titriyor dudaklar, yaşlara boğuluyor gözler. Titreyen yürekte açılan boşluğun, gözyaşından mürekkeple yanaklara yazılmasını alıkoymak ne mümkün?

Yaprakların kuytusuna saklanmış, sallantılı küpeler gibi ıhlamur çiçekleri altından geçiyoruz Göztepe sokakları boyunca. Üzüntümüz karşısında ıhlamur ağaçları bile neşeli görünmeye utanıyor. Çiçeklerini, avuç içi büyüklüğünde onca yaprağın altına gizlemiş olsa da kokusunu saklayamıyor. Ihlamur, acı kokmasın, çiçekleri koksun ister gibi sağda solda. Elinden geldiğince buram buram kokusuyla bastırmaya çalışıyor üzüntümüzü. Haziran’ın başında hem de çifte acıyla kavrulmuş yüreklerdeki uğultulara o bile dayanamıyor besbelli. Oysa İstanbul sokaklarının ıhlamurları, adı ne olursa olsun ne rüzgârlar görür Boğaz’ın iki yakasında.

Bahçe demirlerini aşıp sokaklara taşmış mürver ağaçları, çaresizliğinden saklanacak yer ararmış gibi sanki. Bir yandan koca koca çiçeklerini herkes görsün isterken bir yandan da bunca keyifli görünmek istemiyor gibi, keyfi hiç yerinde olmayan bizlere karşı. Rüzgârda oynaşan yaprakları kapatmaya çalışsa da kapanacak gibi değil o koskoca, güpgüzel çiçekler. Gerçi bunca saygılı çabası hoş olsa da boşa. Ne gerek var bir mevsimlik sürecek ömründe saklanmaya. Dört gün içinde, Haziran’ın beşinde biri, dokuzunda bir diğeri düşen iki yaprak gibi zaten dökülmeyecek mi vakti geldiğinde capcanlı şu çiçekler?  Mürver, başkalarının acılarına ne kadar anlayışlı olsa da hayatın kuralları da o bir kadar kesin. O kadar dakik. O kadar katı. Hayatın bir kapısından girildiğinde çıkış kapısına yol alınmaya başlanmıştır. Hayat bu işte.
 
İstanbul, ıhlamur kokuyor Haziran’da. Göztepe sokakları ıhlamur kokadursun, bu Haziran’ın kokusu bize dönüşsüz göçü anlatan bir şiirin mısralarından tütüyor. “Artık demir almak günü gelmişse zamandan” diye başlayan.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),

‎12 ‎Haziran ‎2014 ‎Perşembe, ‏‎00:56:30  

 @AcemiDemirci


Paylaş :

Yollar keşmekeşe çıkarsa

Trafik mi? En beylik çile… Hep yazdığım; daha da yazacağım üç, beş beylik konudan biri. Her şey trafik çünkü önü sonu. Hayat öyle mesela; doğumundan ölümüne… Biri doğarken geliş şeridindedir; bir diğeri gidiş yönünde göçerken. Trafik, bir akış; aksa iyi de akmadığında  çözülemeyen  ip yumağı gibi düğüm düğüm çile.

Benim gözümde trafik, hamsisinden orkasına, yunusundan, köpekbalığından, kaplumbağasına her türden balığın yüzdüğü, koca bir akvaryumdur. Tatlı su balığından tuzlu su balığına, dip balığından yüzey balığına, kaya balığından açık deniz balığına irili ufaklı, kılçıklı kılçıksız her türden balığı andıran; büyüğünden küçüğüne, pahalısından her yanı çarpık çurpuk arabalardan,  hız delisinden saygılısına her cinsten sürücünün  aynı anda, aynı yerde seyrettiği tekin olmayan derin sular gibidir trafik.  Yani trafik, okumuşundan okumamışına, kentlisinden köylüsüne, akıllısından çılgınına, aklıseliminden gözü karasına her mayadan  insanın tek bir teknede yoğrulmuş olduğu hamurdur.
 
Bizdeki trafik, keşmekeş çıkmazı. Önceliklerle yürür trafik, kurallarıyla akar. Öncelikler bellidir, şeritler tanımlıdır. Hangi şeritten hangi araçlar gider; acil durumlarda hangi şerit boşaltılmalıdır bilinir, araba kullananlarca. Bunlar bilinmezse eğer, araç kullanmak için yeterlilik anlamına gelen ehliyet verilmez çünkü.
Oysa trafik, nedense  tüm bilinenlerin unutulduğu bu yüzden de hafıza kaybına en yaygın rastlanılan er meydanıdır. İtfaiye sireni olsun,  cankurtaran olsun kendine yol açılması için canhıraş bağırırken soldaki çoğu lüks araçların açık penceresinden sarkmış sigaralı eller, bir türlü direksiyonu kırıp da sağa geçmez. Sağ şeritte seyredenlerin de sol şerittekilerden geri kalır yanı yoktur kimi kez. Onlar da siren sesini duyar duymaz durmalıdırlar ki önlerinde boşluk oluşsun. Böylece sol şerittekiler, oluşan o boşluğa kayabilsin. Oysa trafik demek, hemen her zaman yolları tıkamak, sol şeridi kimselere kaptırmamak demek oldu çıktı. Allah korusun bir kazada, bir kalp krizinde, bir yangında  başına kötü şeyler gelmiş olanlara vaktinde yetişebilmenin kimileyin tesadüflere kalmış olması demek artık trafik.  

Diyelim ki her şey yolunda gidiyor siren sesi sonrası. Sağdakiler durdu, soldakiler sağa kaydı, cankurtaran ya da itfaiye araçlarına yol açıldı. Ama yine de dardakilere, zordakilere ilk yardımın tam vaktinde yetişemediği oluyor. Çünkü dar yollara yapılan yanlış parklar, yollardan geçişi engelliyor. İtfaiye araçları yollara sığamıyor o zaman. Cayır cayır yanan evlerdekiler, kurtulmaları anlamına gelen o sirenleri can derdine düşmüş halde bekliyor.  Bazen ya evleriyle birlikte yanıyorlar ya da alevlerden kurtulmak için kendilerini bilmem kaçıncı kattan aşağıya atıyorlar.

Bu durumda sorumlu kim oluyor? Sol şeridi lüks ve pahalı arabalarıyla fütursuzca kapatanlar mı? Sanki başka şeritlerde yol alınamazmış gibi öndeki herkesi kaçırtarak gözü elindeki cep telefonunda, ayağı gazda  ille de sol şeritten gitmek sevdasındakiler mi?  Durup da soldakilere yol açmayan sağ şerittekiler mi?  Kentin eski mahallerindeki daracık sokaklara araçlarını gelişigüzel park ederek yolu daha da daraltanlar mı?  Böylesi umarsızların trafik cezalarını caydırıcı bulmaması mı?

Yollar, hele de tatillerde, bayram arifelerinde ve dönüşlerinde, kışın karasında acılar getirip götürüyor bir bakıma. Böyle günlerin daimi haberi oluyor trafik kazaları. Oysa ulaşım sadece kara yoluyla mı olabilir? Nehirde işleyen  tekneler ile oluyor kimi yerde mesela. Bizde öyle tekneyle yolculuk yapılabilecek nehir  pek yok. Denizlerimiz var; ama deniz yolculuğumuz, şehri hatlarında kalmış.  Değil kıyılarımız arası yolculuk yapılan gemiler, on beş yıl önce üç bin tür balık olduğu halde şu günlerde yüz türe bile rastlanmayan sularımızda artık balık bile yok neredeyse. İçinde en emin seyahatler yapılırken o geziler için romanlar bile yazılabilen, yolculuğun kalkıp dolaşmalısı, açsanız restoranında yemek, hastaysanız çorba bulabileceğiniz trenler ne güne duruyor o halde? Ama trenler de yaygın değil. Onlar sadece türkülerde geçer gider.
 
Uygarlık denilince akla tek bir nokta gelir. Batı. Batı uygarlığının ulaşım araçlarının en başlıcası trenler. Paris’in  Saint Lazard tren garını şöyle bir gezince nefesi tutuluyor insanın. Yüzlerce hatta onlarca türden tren var. Hızlısı, banliyösü, Avrupa hatlısı ve daha nicesi. Üstelik çok ucuz. Bir ülkeden başka bir ülkeye trenle o kadar ucuza gidiliyor ki şaşıp kalıyor insan. 
Bisiklet, çevreyi kirletmiyor. Bakımı, benzin parası, vergisi yok. Üstelik bisiklete binmek sağlık için iyi. Aynı zamanda spor. Bazen yoğun caddelerimizde bisikletleriyle sağdan sağdan  giden gençler görüyorum. Bir bisiklet yolu olmadığından ana caddelerde kamyonlar, TIRlar, yolcu kapmak peşindeki dolmuşlar yanlarından vızır vızır geçerken ısrarla spor yapıyorlar ya da bir yere ulaşmaya çalışıyorlar. Makas atanından  önünde başka aracın olmasına asla tahammül edemeyenine  her türlü sürücü arasında, egzoz soluyarak okuluna gitmeye çalışıyor bisikletteki gençlerin çoğu. O çocukları hem takdir ediyorum hem de trafiğin kirlettiği o havayı solumalarından dolayı üzüntü de duyuyorum.

Yoğun trafik ve umarsız sürücüler,  havanın başkalaşımıdır. Pek çok aracın; ama özellikle kamyonların arkasından kapkara, içi zehir dolu dumanlar fışkırıverir geğirircesine bir sesle. İçinde kalp hastalarının, bebeklerin, astımlı çocukların, hamilelerin olduğu arabaların içine öyle bir dolar ki o zehirler. Ne yapsın o zaman hastalar, bebekler, yaşlılar? Paris’te egzoz kokusu hiç duyulmuyor nedense. Ya da hep uygarlık denilince aklımıza gelen Avrupa’nın pek çok başka kentlerinde.

Trafikteki çoğu kişi için yolların anlamı, cicilerini birbirine gösterip böbürlenen çocukların edasıyla çalım atmak demek.  Budalaca gözü karalığını göstermek  demek. En pahalı otomobilin motor vınıltısını cümle aleme duyurmak demek.  Böyle olunca bir panayır alanı haline geliyor yollar. Gecenin bir yarısı, en işlek caddelerde birbirini hiç tanımayan insanlar, uğultusu kaç sokak öteden duyulan motor sesleri çıkartarak,  fren gıcırtılarıyla yürekleri ağızlara getirerek  bazen de sonunda o kaçınılmaz çarpışma sesi duyularak  yarışıyorlar. O zaman kendilerini “Biri” hissedebiliyorlar ancak!
Birinin kendini arabasıyla bir şey hissetmesi!  Bir insanın başka insanlarla yarışabileceği tek şey olarak çoklukla da baba parası ile alınmış arabasını görmesi! Bir yarış için tek sermayesinin kişisel yetkinlikleri değil arabası olması! Bir gencin kendi aklı, bilgisi, tutarlılığı, insani değerleriyle kendini ortaya koyamayıp, yarış yollarına sürdüğü arabasıyla yarışabilmesi tek! Bu, düpedüz ilkellik. Bunun başka hiçbir açıklaması yok. Bir insanın başka bir insanla yarışabileceği özellikler bunlar değil elbet. Biri, diğer insanlarla yarışmayı seviyorsa,  belli bir alanda elinden geldiğince ürünler ortaya koymak, insani yanlarını geliştirmek, daha çok ağaç dikmek, çevreyi kirletmemek, doğayı,  bitkileri, kuşları, çocukları korumak, herkesten önce ilk kendini eleştirebilmekte yarışsın. Ve tek taraflı, tek açılı, kör cepheden değil geniş kapsamlı, çeşitli olasılıkları da düşünerek etraflı bakabilme yetisiyle yarışsın, yarışabiliyorsa eğer. Gün yüzüne çıkarabileceği bu tür özellikleri varsa eğer! Eğer etraflı bakış geliştirebilseydik olaylara, olgulara, kavramlara yönelik, “İlle de sol şeritte gidenlerden olacağım” diye tutturanlardan daha az olurdu bugün çevremizde.  
Anlayacağımız, canhıraş bağırarak yol isteyen bir siren sesiyle sınanıyor ne kadar insan olduğumuz ya da olamadığımız. O siren sesi, bir rica, bir imdat sesi. O ses duyulunca,  sol şeridin boşalabilmesi için durup sol şerittekilere yol vermeyen sağdakiler de, sağ şeride kayarak sol şeridi boşaltmayan sol şerittekiler de insanlık sınavını veremeyenler ne yazık ki. Oysa siren sesi kendileri için  veryansın ediyor olsa idi, herkesin o sınavı başarıyla geçmesini beklerlerdi mutlak tüm umarsızlar.
Bir siren sesi, bencil ya da duyarlı olup olmadığımızı, aslında içimizdeki komplekslerle baş edip edemediğimizi saniyeler kısalığında soran ve cevabını hemen alan en hayati sorudur.  Şimdiye dek yüzleşmekten kaçınsak da trafik akvaryumunda kaçınılmaz olarak  gözlemlenen iyi ya da kötü tüm niteliklerimizin de dikiz  aynasıdır siren sesleri.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.04.2015,11:02


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci