31 Ağustos 2015 Pazartesi

Sağır Kapılar

Kapanan kapılardan hoşlanmıyorum. Açık kapıları yeğlerim. Oysa çoğu kapılar sımsıkı kapalı. Bugün kapalı olan kapılar, daha dün açıktı. Dün dediğimin yılları var. Eskiye, “dün” denilir malum.

Sizin için ardına dek açık bir kapı, zenginliğin  sessiz, altın ışıltısız, akçe şıkırtısız hali aslında. İçeri girilen kapılar, derdin varsa dinlenilmek, keyfin yerindeyse kahveyle ağırlanmak demek. Oysa şimdilerde çoğu kapılar duvar; neredeyse tümden kapalı. Birbirimize, eşe dosta hatta akrabalara.

Sabah çiçekleri sularken yan komşuyla günaydınlaşıp, ayaküstü ya da komşu bahçede beş dakika olsun sohbet devri, bahçe kapılarıyla birlikte kapandı. Çekmecelere tıkıldık çünkü, küçük eşyalar gibi. Adına “apartman dairesi” diyorlar o sevimsiz çekmecelerin. Sohbetin  kuyusunu,  kaç kuyu derinlikte temelleri olan kuleler  kazdı yani. “Hoşbeş etmek” tabiri de tozlandı bu yüzden. Sohbet, kapıları çalandı da, açandı da oysa.

Aileden her büyüğün kaybı, bir kapının açılmamak üzere kapanmasıdır. Bayramda seyranda koşa koşa gittiğinde ardına kadar açılan kapılar susar, ev sahipleri artık olmadığında.

Tek bir kapı kapandığında pek hissedilmese de ikincisi, üçüncüsü derken şehrin size daraldığını fark edersiniz. Zira artık o sokaklardan geçilse bile uğranılmaz olacaktır hep uğranılan hanelere. Başkalarının  eğleşmekte olduğu balkonundan hiç tanımadık sesler yükselen,  perdeleri değişik,  neler görülmüş geçirilmiş o evlere artık  adım atılamaz; göz atılabilir ancak. Bir evin kapısının kapanması, bir sokağın, bir mahallenin hatta bir şehrin kapısının temelli kapanmasıdır kimileyin.

Bir büyüğüme telefon açmıştım dün. Hatırı bende  herkesten çoktur onun. Kimselere yük olmak istemez. Kendi rahatsız olsun da başkalarını hatta evlatlarını bile rahatsız etmesin ister. Rahatsız filan ettiği de olmaz da, acaba düzenlerini engelliyor muyum duygusundan rahatsızdır kendisi hep. Çünkü okumuş yazmışlığının yanında görmüş geçirmişliği ile de derin biridir. Seksen beşinde olup da devrinin iki üniversite mezunlarındandır. Ama hakkıyla mezun… Diplomaları kağıt parçası değil. Ne okumuşsa özümsenmiş. Yetmemiş, hayata da uygulamış bilgisini. Kendini anlatmaktan önce karşıdakini anlamayı yeğlemiş. Halden hep anlamış. İnsan olmuş yani kısacası. Layıkıyla.

Bugün, çok sevdiği, çocuklarını büyüttüğü, tüm güzel günlerini geçirdiği evinden istemeye istemeye taşınıyor. Taşınmak dediysem eşyalarını götürmüyor. Sadece her an ihtiyacı olanlar gidecek yeni evine. Gardıroplar kalırken içleri gidecek mesela. İstemeye istemeye taşınmak… Hayat, bazen çeşit çeşit zorunluluklar diretiyor. Yaşlılık, bunlardan biri. Yaşlılık, yalnızlık demek. Sırf  bu yüzden elli yıldır içinde dolanılan evi kapatmak demek. Anılarını bir kapının ardına hapsedip üzerine kilit vurmak demek.

Eski de olsa her bir eşyanın değeri, büyüğüm için bir antikacıdaki en görkemli eşyadan fazla. Masası mesela. Ne kutlamaların, aile yemeklerinin, bayram sofralarının kurulduğu o masa… Götüremeyecek onu yeni evine. Çünkü gideceği ev mobilyalı. Üstelik mobilyalar pahalısından, zevklisinden. Hem de gıpgıcır. Genç ev sahipleri Avrupa’ya yerleşince, henüz beş yıl bile oturmadıkları evlerini kiraya çıkarmışlar. Onlarla aynı apartmanda oturan büyüğümün kızı da bundan daha iyi fırsat ele geçmeyeceğinden annesini yanına getirmek istemiş. İlk duyduğunda elinin tersiyle geri çevirmiş bu teklifi. Kolay mı? O ev, çocukları için baba evi. Kendisi için ocağı, hanesi. Zaten kim olsa aynını yapardı. Siz de.  

Ancak çekemediği dizleri yüzünden yürümekte  hayli zorlanıp bir de  görme kaybı olan gözleri, kaç zamandır yerinden oynamış kaldırım taşlarını fark etmediğinden tökezleyip düşünce, Ayaş dutunun gölgelediği  gepgeniş ön balkonda  oturup uzun uzun düşünüyor. Bastonuyla bir dal çekip iri beyaz dutlardan bir tane kopararak dut ağacıyla vedalaşıyor ilk. Kuşlardan da özür diliyor, onlara bir lokma daha  az dut kaldığı için. Sonra oda oda dolanıp yuvasıyla vedalaşıyor.

Her eşyası, eşyadan öte onun için. Şal desenli şu koltuk, kah yurtiçinde kah yurtdışındaki bir hastanede kah evde baktığı, ömrünün yarısı hastalıkla geçmiş kaybettiği  kocasının oturduğu koltuk. Şu işlemeler, çeyizinden. Şu örtülerin dantellerini annesi dikmişti. Şu çalışma masalı kütüphanenin başında yaşlanmıştı  kocası, akademik çalışmalarını yaparken.  Eşyaları ister eski olsunlar ister kimseler yüzüne bakmasın  ev, onlarla kendi evi ancak. Oysa kiracı olarak gideceği ev, başkalarının eşyalarıyla dolu. Şu işe bak! Hayat bu! Tek düzende gitmiyor. Gençliğin, yaşlılığı var. Bahar ayında açan çiçekler gibiyken sonbaharda solan çiçek olmak var. İşte şimdi hayatın mevsimi, sonbahar. İkinci bahar filan yok.

Telefondaki sesi hüzünlüydü. Metropol hayatı kıskacındakiler olarak, bir gün bunların hepimizin başına gelmesinin kaçınılmaz olduğu girdabında çalkalanıyorum dinlerken. Metropol, bir girdap. Bir köyü olmak, o köyde yaşamak varmış meğer… Köyü olmak, köklü olmak; çınarlar gibi. Metropolde olmak, çekmecelerde gizlenenler gibi unutulmuş olmaktan başka bir şey değil. Metropol, köksüzlük; hemen devrilen avize ağaçları gibi.

Bu sabah yine aradım, balkonu yaşlı dut ağacının dallarıyla gölgelenen Bahçelievler’deki o evin telefonunu. Dünkü konuşmamı unutmuş gibi yaparak. Oysa biliyorum ki evin yaşlı yalnız hanımı, geceden yeni evine gidip kızında kalacaktı dün. Sabaha da masası dahil tüm mobilyasını kendi evinde, yerli yerinde bırakacağından sadece ufak tefek eşyaları yeni evine naklolacak. Başta kitapları elbet.

Telefon  sağır. Açan yok.  Penceresinde, görünce içimin cız ettiği, siyah renkte kiralık yazılı kocaman sarı bir bez asılı olan  Dördüncü Cadde’deki baba evinin telefonuna çıkan yok artık. O kapı yavaş yavaş kapanıyor mu ne? İlk perde bu galiba. “Kapılar kapanırsa, Ankara ne anlam ifade eder bana” diye düşünmeden edemiyor insan telefon açılmayınca.

 O an, eni konu anlıyorum ki açık kapıların ve o kapıları açanların değeri vaktinde bilinmeli. Hani apartmanlardaki her kapıyı çalıp her eve laf taşıyan fındık kurtları vardır ya; her kapı ona açılsın; ama diğer komşular kapıyı birbirlerinin yüzlerine çat diye örtsün isterler. Onlardan biri de olmamalı kapıları açtırmak ya da çarptırmak için.

Size güler yüzle kapı açanların, sahip olduğunuz en değerli; ama asla kuyumcu dükkanlarında rastlanmayacak mücevherler olduğu geç olmadan bilinmeli. Kapılar sağır kaldığında sonunda değerleri anlaşılmış olsa da iş işten çoktan  geçmiş olacaktır o saat.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.07.2015, 10:28

@AcemiDemirci

Paylaş :

30 Ağustos 2015 Pazar

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun...
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci