18 Kasım 2015 Çarşamba

Ben Severim Eleştirilmeyi

En iyiden en kötüye her şey eleştiriden nasibini alırken eleştirinin önemseneni, eleştiri yapma yetkinliğinde olabilenlerce yapılanlar olduğundan  bu yazıma tema olarak daha çok beğeniyle karşılanan   güzellikleri seçtim.

-“Eleştiri mi? Ele olursa ‘Evet’; ama Özeleştiriyse Eğer, ‘Hayır’ " adlı çalışmama ithaftır-

Ben severim eleştirilmeyi. Burcumdakiler sevmezmiş, onların bileceği iş. Eleştirilmeyi sevmemekle kalmayıp her  şeyi bir güzel de eleştirirlermiş üstelik. Gerçi bana da pek yabancı değil bu haller; ama ben yine de severim eleştirilmeyi.

Eleştirilmek dediysem, yalnızca yazılardan bahsediyorum. Yazmak… Hani hoşnutsuzluktan beğeniye, kırılmaktan sevince, coşkuya hisler sözcük kılığına bürünür, cümleler halinde şekillenir, satırlar olarak konuşur ya sessizce. Atıldıkları gizlideki dağarcıkta bekleşen ne var ne yoksa birikim olur da gün yüzüne çıkar kağıtlarda ya… Duyumsanmışlar, artık duramazlar karanlıklarda da kıpırdanıp yazı olur. Sonra da akacak yatak bulup, sel halinde  satır satır kağıtlara dökülürler. Bir  deneme, öykü, roman olurlar ya. İşte o yazılar benim bahsettiğim.

Kahvenin keskinini içmişçesine böler uykuları gecenin sessizinde çıkagelen sözcükler. Sıralanırlar; uzunlu, kısalı cümleler olarak. Ham haliyle. Son noktaya varıncaya dek dökülen ter, göz nuru uzun çalışmadır.

Yazının taslağı,  ocaktan çıkmış madendir. İşlenmemiş, şekillenmemiş. Ama kağıda döküldü ya bir kere, ne hissedildiyse. O hissedilen de en iyi hissedence bilinir elbet. O halde yazı henüz hammış, ateşe tutulmamış demirmiş, gam değil artık. İskelet ortadaysa,  olmuş bilinir sizce.

En yakınlarınızdan  isterseniz yazınızın okunup, boğazdan tatlı bir su gibi geçip geçmediğinin anlaşılmasını. Siz de okuyanın yüzünü okursunuz o arada.
“Keyifli bir yazı olmamış” denmesi, keyfi kaçıracak tek şeydir. Sözün ağılısıdır o cümle. Acımasızdır. Yazı başında saatler geçirmek üzere uykunuzu bölmüşlüğünüzü de, gezmemiş, eğlenmemiş, tembellik hiç etmemişliğinizi de bir çırpıda siler atar. Kısa bir ifadedir; ama çok şey ifade eder.
Eğer  böylesi bir izlenimin  katı gerçekliği ile yüz yüzeyseniz, karşı eleştiriye geçmek için kaçırılmaz fırsattır içten içe. Okuyan ve fikrini belirten öyle aman aman bir okuyucu değilse pek aldırmazsınız. Ama okuyanlardansa… İşte o zaman yaman bir yaklaşım başbaşasınız.
 
Bir yazıyı eleştirmek için, yazanlardan olmak şart değil. Ama okuyanlardan olmak, hele de yazının hasından anlayanlardan olmak şart. Öylelerinin eleştirileri yabana atılmaz. Ama heybeye atılır sonradan ince eleyip sık dokumak için.

Sonradan epeyce beğenilecek,  benim de çok sevdiğim yazılarımın ham halleri üzerine aslında küçük de olsa bana göre ne eleştiriler duyduğum olur. Duyulmak istenmeyenler duyulduğunda ne yapılır? Hele de acımazsız bir eleştiriyse, yazıdan keyif tam alınmaması üzerineyse. O zaman ne hanımeli kokarım ne yasemin, Tüterim. Hasan Dağı’ndan vaktiyle püskürmüş lavların deminde.

Mavi sular üzerinde kızıl yangınlarda batan güneş gibi bakarım, kaşlarım çatılır;ama göstermeden.  Yalnızca yürekte. Kirpiye dönerim, oklarım çıkar. Hiçbirinin bir hedefi yoktur, fırtılmayacaklardır da. Ama kirpiye çevirir eli kalem tutanları böylesi bir eleştiri. Çünkü emek verdiğiniz her şey sizin için çok şeydir.

O zaman yapılacak ilk şey, keyif almayanın gözüyle okumaktır yazımı. “Daha kâğıda yeni dökülmüş bir yazı henüz hamken keyif vermez elbette”  diyerek. Temizliğe başlarım dip köşe. Kaç yıllık evlerde unutulmuş, birikip yığılıp kalmış eşyalar gibi gözüken sözcükleri gıcırdatarak çekerim yerlerinden. Silerim.

Hak da veririm eleştirenin gözüyle okurken satırları. Eveleyip gevelemeden yazmak ne güne. Ama bir de hakim olamadığın bir anlatım şekli var. Üslup hani. O yine kalsın biraz biraz orada burada; ama yalınlığa bürünsün anlatım. Yaprakları da olsun ağacın, meyvesi de. Ancak yabani sarmaşıklar  belirmesin dalların arsından. Ökse otları bitmesin tepesinde.

Kıyı köşe iyice temizlenip, arındıktan sonra daha bir değerini bilirim eleştirinin. Ya o eleştiriyi duymasaydım ya... Ya o temizliğe kalkışmasaydım…

Eleştiri, bir çividir. Bitti sanılan yontulardaki kabalıkları, biçimlenmemiş  noktaları şekle sokan  bıçkıdır. Heykeltıraş her ne kadar yazan olsa da, son haline az kalmış yontuların şekle girmesi için bazen bir başka göz gerekir. O gözün elindeki çivi, noktaları işaretler. Yontucu da işaretleri yontar. İnsan kendi kusurlarına kördür; ihtiyaç, o körlüğün görmediğini görecek kadar keskin bir gözedir.

Ne zaman yazılarımın birinin  başına eleştiri gelse, ilkten o benim sandıklarda gizli her biri  inci mercan taneleri, rengarenk taşlar olan sözcüklerimi dizerek gerdanlık edasına bürüdüğüm cümlelerime kıyıcı olduğunu düşünmeden edemem o eleştirinin. Ama bu ilk hoşnutsuzluk, bir bacaysa yazım eğer, tüten dumanı görmemi engelleyemez. Ateş olmayan yerden duman çıkmazmış, bilirim.

Köşe bucak temizlik, bulup buluşturup takınmış; ama yakıştıramamışlar gibi gözükeceğine, yerinde, uygun, yakışanları kuşanmış  haldeki yazımı  okuyunca eleştiriye teşekkür gecikmez. Eleştiriler, damar tıkanıklığına direnidir yazılarda. Yazıların tozlarını savurtan, kirlerini akıtan bereketli bahar yağmurlarına benzerler.

Ben eleştirilmeyi severim yerindeyse, hakkıyla yapılmışsa. Böylesi bir eleştiri, bir üst basamağa çıkmak, bir kamburdan kurtulmak, omuzlara binmiş fazlalıklardan arınmak, gölgede kalmamaktır çünkü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.09.2015, 02:43
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
                        
Paylaş :

“Mağara gölleri duruluğunda” adlı çalışmama;

http://bizimsemaver.com/magara-golleri-durulugunda/

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

15 Kasım 2015 Pazar

Yelkenli günü

Kasım Çeşmesi, yaz günü Çeşme'sinden kat be kat güzel. 

Burada iklimin sonbaharla sorunu var. İlkbahardan bir adım öte atamıyor. Yaza amenna; ama sonbahara tek bir merhaba neredeyse yok geceleri hissedilen nem de olmasa.


Sükunet her yere yakışıyor. Her yer kendi halindeyken bir başka güzel. Karmaşadan ezilen yerler, karmakarışık oluyor.


Kasım, Ankara’da ayın beşi dedi miydi tek tük de olsa kar serpiştiği çok olan bir aydır.



Ki karın kıymetini artık bilmeyen yok. Kar, su demek. Kar yağmazsa altı, yedi milyon nüfusa sahip Ankara yazın kara kara düşünmekle kalmayıp susuz da kalıyor. 


Nerenin dağlarına kar düşüyorsa, orada dağlar varsa, nehirler çağıldıyorsa değeri bilinmeli. Artık ne İç Anadolu ne Ege bu tanıma uymuyor.


Hala iş var kotarılacak; ama zaman yeterli değil. O halde kalan zamanı en iyi şekilde değerlendirmeli.  Böyle limonatamsı süren, kendini Nisan ya da Mayıs ayı sanan Kasım’ın tadını çıkarmalı.


Bugün, yelkenli günü oldu. Çeşme takvimini, etkinliklerini bilmiyorum. Takip etmek de faydasız. Ama güzel bir etkinliğe tesadüfen tanık olduk.


Dün de onca güzelliğe rast geldikten sonra tam da bizim çatının üzerinden geçen üç turna sürüsünü gördüğümüz gibi. Turnaları uçarken görmek müthiş.


Bizim çatının üstündeyken alışılmış V tarzı uçuşlarından adımın baş harfi Y harfine dönüşmelerini ben, bana selamları olarak algıladım. 


Kuşlara çok düşkünüm malum. Bundan memnun olmalılar.


Yelkenliler de turna sürüsünün sanki denizdeki gölgeleri gibiydi.


Nehrin denize karıştığı yerleri çok severim. Azmak denilir ya, deniz börülceleri yetişir.


Eskiden çok daha doğaldı burası. Betonsuz kalmadı bu azmak da. Nehir yatağı, beton. 


Denize ulaştığı yer beton. Gören kanal sansa yeridir.

.
Özçekimsiz olmaz. Manzara çekerken sorun yok; ama bizi çekecek olmayınca tırnağımız varsa başımızı kaşımalıyız.  Zaten hep de öyle oluyor.


Ve sanırım taaa on yıl öncesindeki Viyana gezimizden beri bu özçekim modasını da biz başlattık. Şaka değil, ciddiyim. 

Çeşme rüzgarının var gücüyle estiği bugün yelkenli şöleni var. Rüzgarda hafiften pus arasında süzülüyorlar. Denize konmuş koca kanatlı kuşlar gibi. Eminim yelkenli dışında boylarına göre adları da var. Ama bir Ankaralı bu sözcüklere pek ihtiyaç duymaz.


Kiminin yelkeni duman rengi kimininki beyaz. Karabataklarla  martılar yarışıyor sanki denizin açıklarında. 


Deniz zaten kıpır kıpır. Üzerinde yusufçuk edasıyla salınan  yelkenlilerle  huysuzluğu biraz  daha sevimli.


Ardıcın berisinden yelkenlilere bakış.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.11.2015, 5:00




Paylaş :

Eleştiri mi? Ele Olursa “Evet”; ama Özeleştiriyse Eğer, “Hayır”

Eleştiri konusu çoklukla diken gibi göründüğünden ve saksağanların kendi yuvalarına gelince şahinden köpeğe, tavşana, tilkiye mum tuttururken diyelim ki güvercin yuvalarından yumurta çalıp güvercin yavrularını parçalamaları,  kendine ve başkasına yaklaşıma olabilecek en belirgin örnek olduğu için bu yazıma tema olarak kaktüsleri ve saksağanları seçtim.


Sırf kendi penceremizden dışarı baktığımız kadar dönüp bir de kendimizin olduğu içeriye baksaydık eğer, gördüklerimizden hangisini dikkate alırdık? Dışarının keşmekeşini mi yoksa içerideki dağınıklığı, kiri, pisi, halı altına süpürülmüşleri mi?

Kızıl şahinin tepesinde uçup dirlik vermeyen saksağan
İlk görülmesi gereken elbette içerisi; ama insan tabiatı gereği dışlara içlerden önce bakılır. O bakışlar, kendi gözünde ne olduğunu değil başlarının gözündeki merteği görmeye bayılır. Mertek görülmeyi versin bir kez! Bir telaş içinde sağa sola bu haber yetiştirilir, yazılır bir eda, bir eda üstelik kendi gözünde çöple. Sanki o an en ehil kalem, en yetkin göz, son sözü söyleyebilecek tek ağız gibi konuşulur, tadını çıkara çıkara. Çöp, hep başkalarının gözündedir çünkü. Malum, gözlerimiz kendini göremez, ayna tutulmadıkça. Ya görseydi? Çöpe razı olurduk beldi de.
Başının üstünde uçan, etrafındaki saksağandan şaşkın köpek
O kadarcık kusur kadı kızında da olur cinsinden bir mertek görüldüğünde başvurulan böylesi üslup, çukurlarla dolu çıkmaz yoldur. Önce kendine bakıp, kendi çatlaklarını, faylarını, boşluklarını yeterince göremeyenler, noksanlarını halletmeden tek bir kişiye ne laf edebilme ne yazıp çizebilme erginliğinde olamaz oysa. Ama “olduk”  sanmaları doğaldır. Öyle çok da rastlanıyor ki bu hallere. Özeleştiriye hiç yeltenmeyen; ama eleştiri bulvarlarını arşınlayanlara. Oysa incelik, kendimize batırmak için iğneyi mi yoksa çuvaldızı mı seçtiğimizdeyken kendini hep es geçenlere.
 
Özeleştiri yapabilmek, kendi gözümüzde de çöp olabileceğini yadsımamakla hatta bunu akıl edebilmekle başlar. Her gözde mutlak vardır bir şeyler, çöpünden merteğine. İş onu görebilmekte; dahası görmeyi istemekte.

Kendimize eleştirel bir bakışta bulunabilmek, daracık, karanlık, küf kokan uzun tünellere atılan ilk adımdır. Nereye gideceği, çıkışı olup olmadığı belli olmayan, yağlı kandillerle aydınlanabilecek tünellerdir onlar. Tünelin ışık görünen ucuna ulaşmak, maya tutmaya benzer. Çiğlik kabuğunun sıyrılıp atıldığı mevsimlere ulaşılmış olunur o tünele bir kez girilip de çıkışa gelinebildiyse.

Yok eğer nefes kesilir, zor tünellerden gerisin geri dönülürse, hiç ateş görülmediğinden hep ham olunacaktır. Kekre meyvelerin tadında kalınırken dalında olgunlaşmış bir meyvenin serüveninin yazıldığı yolda asla ilerlenmeyecektir.

Çok kolay eleştiride bulunmak, eğer irdelediğimiz el alem ise. Neler bulunmaz ki bir kez eleştirmeye meyletsin duygular. 
 
İlk kendimize olacak o zaman eleştiri. Öyle mi oluyor ama? Oluyorsa da kaç kırk yılda bir? Olmuyor öyle kolay kolay. Olan, başkalarının gözündekini görmek tek. Ve bunu görmek için hem de nasıl istekli olmak. Kendi gözümüzdekini göz ardı etmek yani. Biz mükemmeliz çünkü!

Kızıl şahinin hemen altındaki saksağan şahini kovacak
Eleştiri, konuşmanın temeli. Belki kimilerince iletişimin kurulma nedeni. Yapıcı, gelişmiş haliyle olmasa da ilkel haliyle hep kulağımızda. O ilkel eleştirinin adına dedikodu deniliyor. Aynı cümle kapısından girilen apartmanlarda ayrı hanelere açılan kapıların gerisinde, iş yerindeki aynı koridorda ayrı odalara açılan kapalı kapıların berisinde.

Dedikodu ilkelliğindeki eleştiriler, kulakla duyulmasa da gözle duyumsanır. Bu duyumsama, selamlaşmanın ruhundadır. Size nasıl selam verildiği, selam verenin görüştüğü kişilerin ona sizden nasıl bahsettiği ile hep doğru orantıdadır. ilkel haliyle üst başla başlayıp,  dobra dobra taşı gediğine koyanlara sataşarak yapılan dedikodu giysili eleştiri, eğer yerli yerindeyse o zaman size uzanan bir dost elidir.

İyi niyetle yapılan eleştiriler, dostluğun, samimiyetin, yüreğin arılığının alenen göstergesidir. Oysa eleştirilerin pek azı bu nitelikte. Çoğu, sırf yıpratmak için.  Çekememezlikten. Baş edilemeyecekleri alt etmek için. Kızgınca, fitne karışmış kıvamda. Yetişkinlere yakışır cinsten değil. O zaman büyümemiş çok yanlarımız olduğu gerçeği nasıl da vuruyor yüze.

Köpeklere mama verildiğini gören saksağanların istilası
Önce kendine bakmak… Olgunluğun, aklıselimin, fesatlıktan uzak olmanın, yetkinliğin, yaşının insanı olmanın belki de tek göstergesi. Ya da birkaç göstergeden en ilk geleni. Önünde sonunda insan olduğunun bilincinde üstelik gözlerindeki çöpleri, hallerindeki mertekleri görebilenler, hep yapıcıdır. Çözümleyicidirler. Öfkeyle kalkıp zararla oturmaya meyletmezler. Yaşın yanında kuruyu da yakmazlar. Eğriyle doğruyu karıştırmazlar.  Ve karıştırmamaktır zaten onların ilkeleri.

Özeleştiride bulunanlar, kendine dosttur. Kendini tanımış; ama bununla da kalmayıp hatalarını, kusurlarını kabul etmiş kişilerdir. Oysa eleştirilecek onca açığı varken kendini eleştirmeyip başkalarına dümen kırsaydı bu, onun nasıl da fesat ya da yetersizlik duygusu içinde kıvrandığını veyahut da kişilik çıkmazlarında olduğunu gösterecekti. Kendini eleştirenler, mesela Yunus Emre “Bencilayın” diye örnekler kendi kendisini. “Miskin” der kendine. Ama hiç kimse onu kendini eleştirdiği yönleriyle hatırlamaz, kabullenmez. Çünkü o, bunu yapabilen biridir yani pişmiş bir yürektir.

Kaktüsler
Kolay olan elleri eleştirmekken kendi kendimize el olamıyoruz. Bir olabilsek oysa… Ele aleme nasıl da “Hah işte, yakaladım açığını” diye avcı edalı bir eleştiri tutkusuyla bakarken kendimize gelince nasıl da sus pus kesiliveririz. Hatasız, dört dörtlük insanlar oluveririz. Oysa biz de bir insan değil miyiz? Evetse cevabımız, insan hatalarıyla insandır. İnsan duygu yumağı, hormonların idare ettiği, çevre ve aile etkileşimi içinde çok şeyler yeşertmiş ya da köreltmiş bir varlıktır. İnsan gibi olmak da sadece dışı değil içi düzgün hale koymak, orada ne yeşertilecek ne köreltilecek bilmek ve bu ikisi arasındaki farkın farkında olmaktır.
Saksağan kuşatmasındaki köpek
Farkında olanlar, kendilerini belli ederler. Zira gerekliyse kendilerini de eleştirirler. Elbette başkalarını eleştirdikleri de olur; ama o bile kendilerincedir. Yönlendirici, yapıcı, zayıflıkların, noksanların düzeltilmesine yardımcı olacak tarzdadır. Böylesi eleştiriler, akıllı eleştirilenlerce kesinkes dikkate alınır, değeri bilinir. Çünkü bu yaklaşım, iyi niyetlidir. İyi niyet de daha ilkten anlaşılırdır zaten.

Köpekler, mamalarını saksağanlara bırakıp gidiyor.
Eleştirinin kime yapıldığı, bize derinliğimizi gösteren acımasız bir aynadır. Eğer bir insan ne kadar mükemmel olabilirse ancak o kadar mükemmel olabileceğimiz gerçeğine sırt çevirip yalnızca başkalarını eleştiriyorsak, çifte standardın has bahçesinde eğleşmekte olduğumuzu yansıtır durur bu dobra ayna, görebilene. Oysa Yunus Emre’nin “Bencilayın” diyerek oku kendine yöneltmesi gibiyse eleştirel bakışlarımız, o zaman çifte standarttan arınmış haldeyizdir.
Yani;
“Hanım yaparsa kaza,
Halayık yaparsa ceza”
çifte standardı çok yerde geçerli olsa da önce kendimizdeki kusurlara  bakmayıp ha bire el alemi karalarsak o zaman  eleştirilerde ne denli dayanaksız olduğumuzu da itiraf etmekteyizdir aslında.  Öylesine güya eleştirel sözler, kızgın bir fırtınanın üfürüğü olduğu apaçık, belki kuyruk acılarına dek uzanan tutarsız sözlerdir olsa olsa.


Ve saksağanlar, kızıl şahini kaçırttı.
Durmaksızın ha bire eleştiren yerinde sayarken özeleştiri yapan erken kalkanlar gibidir. Yol alır.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.04.2015, 11:31




Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci