26 Aralık 2015 Cumartesi

SİSİN KOLLARI





Ankara’nın adının ilk hecesi sisten beri duyulmuyor.

Ankara’nın adının yalnızca son iki hecesi söylenir gibi kaç gündür.

Ankara artık  (An)KARA…



"An" kayıp; siste, pusta... Ama "KARA" ortada geziyor sis olmuş.

Ankara kirli.

Ankara’da bulutlar yere indi.



Ankara'da zemin ıslak. Hiç su değmeden;  sisin değmesiyle ıslak.
Ankara’da boncuk mavi gök, gözden ırak.

Ankara’da gökyüzü kayıp.
 

Ankara’da sis yerde, insanlar sisin içinde.
 

Ankara’da sisin içinde yürüyen insanların elinde hala sigara var.



Ankara’da bu kış, bir başka karakış. Karsız; ama puslu.

Ankara’da yollar görülemiyor. Görüş çok düşük.


Ankara'da yollarda, yerde insanlar gezerdi. Şimdi sis de geziyor duman duman.


Sisin değip ıslattığı yollarda arabaların lastikleri  kayıyor.

Ankara’da artık sis lambaları hep yanıyor.

Ankara’da sokak lambalarının ışıkları sisin içinden geçerken kar yağıyor görüntüsü varmış gibi bir  görüntü çıkıyor ortaya.

Ankara’da sis kalkmıyor, sis pencereden içeri dalıyor.

Ankara kayıp, üstü örtülü.

Ankara’nın havası, Hüdayda değil, Misket değil şimdi; Ankara’nın havası kirli hava, dumandan, pustan.

Ankara’da her yerde sis var.

Ankara’da en özlenen şarkı “Her yerde kar var”…

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

26.12.2015, 22:35

acemi.demirci@yahoo.com.tr,
@AcemiDemirci

Paylaş :

Ankara, 26.12.2015


Ankara, sisin altında. Karşıdaki koskoca bloklar, kuleler görünmez. Şu an bu görünen havanın değil, sisin  bir kutu kapağı gibi kapanarak dar ettiği, bulanıklaştırdığı üstteki gökyüzünü, güneşi ve temiz havayı bekliyor burada en çok kalp hastaları, yaşlılar, çocuklar.
Her sabah Ankara görünmüyor  pencereden, balkondan bakınca. Görünen kirlilik. Yani sis. Sis yerde alenen. Ayak altında dolanıp duruyor.  Balkona çıksanız  balkon camlarının storları kapalı sanki. Oysa açık; ama sis  varken öyle ortalık.

Böyle giderse Ankara’da kışlar nasıl yaşanır... Ya da alışacağız sise. Hatta sissiz günleri yadırgayıp mesela Doğu Karadeniz’e, indi mi Avusor Gölü'nü kaplayan sislerin eksik olmadığı yaylalara taşınacağız. Buna eşim çok da sevinir üstelik, Ankara Bölgesi'nin derece sahibi eski yüzücü ve atletlerinden olarak...

Sis, bir metropolde dağdaki  yakışmışlığı içinde  olamıyor. Ama yaylada, doruklarda, ormanda oralara çok yakışmış halde dolaşabilir gerine gerine. Yeri yurdu orasıdır. Şehri yeri yurdu sandığında pusulasında şaşma olmalı! Her şey kendi yerinde güzel.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09:08
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

24 Aralık 2015 Perşembe

“Ben severim Pazartesileri” adlı çalışmama;
 

 http://bizimsemaver.com/ben-severim-pazartesileri/

 linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

Şahinler alçaklara konmazdı…


Orhan Veli’yi sarhoş eden bahar havalarına benzemez sisli, puslu, dumanlı kış havaları. Bu havalar olsa olsa allak bullak eder içinde dolaşanları. Altüst eder hayatı. Görünenleri görünmez eder. Ya da ne göründüğü tam anlaşılamadığından yalan yanlış neye inanılırsa odur sanılır görülen. Sisteyken gördüğünüze tam inanmamalısınız.

 Belki şehriniz sis altındadır. Belki sis ne kelime, sisin korkusu olan tatlı bir rüzgârın gezindiği bir yerdir belki de. Gözleri yeşile boyayarak uzanıp giden ağaç dallarına kuşlar konmaktadır. Sokak çalgıcısı gibidir kuşlar. Konserleri uluortadır.
 
Bakmayın bozkır dendiğine adına, Ankara’daki gibi uzayıp giden sonradan ormana dönüşmesini yürekten istediğiniz böylesi ağaçlandırmaya kolay kolay rastlanmıyor hiçbir yerde. Gerçi tam anlamıyla kendi florası, faunası olmayan  tepeler  dolusu gepgeniş ağaçlandırılmış yerler henüz ormana dönüşmemiş halde; ama eğer böyle kalırlarsa, eğer balta değmezse onlara gelecekte kendi kelebek, kuş, mantar, bitki türlerini barındıracak yeşillikler olacaklar.

Servisle işe gelirken gördüm; çevre yolunun yanından geçtiği, Ankara’nın ağaçlandırma alanlarından birinde. Yani tam oranın kıyısından geçerken. Kocaman bir şahin, genç bir fidanın etrafını çeviren yerden ancak bir metre yükseklikteki koruyucu çıtalara konmuştu. Kayanın başına, ağacın tepesine değil. Kaya başını, yüksek direkleri sisten göremediğinden hiç olmayacağı bir yerdeydi şahin. Alçaklarda.

 Boz yeşil mazılar dikilmiş bu ağaçlandırmanın  önde kalan kısmı sazlık,   su birikintisi ile kaplı. Baharda göçmen kuşlar,sulak olduğu için mutlak mola verir birikintinin içinde, yanında.
 
Bu baharda da epeyce leylek gördüm. Ve bir de kanadında kırmızı lekeler olan nadir cins bir cins leylek  ile flamingo da gördüm. Ama her göz her şeyi göremiyor. Baksa da göremiyor. Gördüğünün ne olduğunu bilerek görmek var.
Kısa da olsa her sabah onları birkaç saniyeliğine görmenin mutluluğunu yaşadım. Ta ki bahara filan aldırmayıp pervasızca yağan kara kadar. İkinci kardan sonra bembeyaz tüyleri üzerine yağan kardan boyun tüyleri yapış yapış olan leylekler, daha sıcak yerlere uzaklaşana kadar. Islanmış leyleklerin görüntüsü gözü yoruyor.

 Sazların üzerinde uçan şahinler de olur etrafta. Avlanmak için. Başka kuşlar da. Su içerler zaman zaman sazlıkların kenarına konup.
 
İncecik  çınar fidanını koruması için etrafındaki yine ince sayılacak çıtaya iğreti biçimde tutunmuş şahin, sanki ağacın yandan verdiği hayli koyu yapraklı bir dal  gibi duruyordu. Nemden ıslanan tüylerinin kabaracak hali kalmamış, yapışmıştı. Genç bir şahin olmadığından zaten koyulaşmış tüyleri daha da kararmıştı. Islanmış kanatları sanki ağırlıktan düşüverecekmiş gibi sarkmıştı.

Tellerde, direklerin, kayaların üstündeyken hep başını tam anlamıyla şahin gibi bir o yana bir bu yana çevirip etrafı kolaçan ederken ya da  kanatlarını açıp kapayıp tüylerini kabartırken gördüğüm şahin,   yaramaz çocukların oyun oynar edasıyla kamyonetlerin arkasına asılmaları gibi geçirmişti pençelerini yerden yükselen üç dikey çıtanın üstündeki yatay çıtalardan birine. Açık alanlarda alabildiğine uzanan kayalar sisten görünmez olduğundan uçup ait olduğu yeri bulup da konamayan  şahin, görüşün elverdiği tek yer olan o genç fidanı koruyan çıtanın üzerindeyken aklına gelmeyenler başına geliyor olmalıydı!

Şahinin bildiği, alıştığı  her şey bu kış altüst olmuştu. Görüş mesafesi elverseydi havalarda süzülecek göklerin şahini, yerden en fazla bir metre yükseklikteki  incecik bir çıtadan medet umar haldeydi. Üstelik yazları ağaç dallarına bile öyle aman aman rağbet etmez hep en yükseklere konarken. Ama sis… Sis, görüneni görünmez edince… Göz gözü görmez olunca  şaşan çok şey oluyor.

 Gözün görmediği, sis ardındadır puslu havalarda.  Ancak sis, sadece olan şeyin üstüne iner ve kalkınca o olanlar olduğu gibi aynen durmaktadır. Aksini düşünmek, fantazi roman yazarlarının konusu olabilir.
(Her hakkı saklıdır)

(Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.12.2015, 09:20



 
Paylaş :

21 Aralık 2015 Pazartesi

Kırağı Çiçekleri


Karasal iklimli Ankara’nın  havası kararsız şu sıralar. Karlı değil; ama kırağılı kış, alışıldık kış değil bura için.  
 
Gecesi de gündüzü de ıpıslak, sanki Kuzey Denizi kenarındaki ülkeler gibi.  Tek damla yağmur, tek tane kar düşmeden bir de... Nemli mi nemli tropik iklimler gibi; oysa Ankara, İç Anadolu’nun göbeğinde.
 
 Yazın susuz kalma  korkusunu içlerinde hep taşıdıklarından  Ankaralılar, karı görünce  korkularını bir nebze unutur ve karın tadını çıkarır. Kardan adam yapmaktan kartopu oynamaya.

Adı, bozkırla özdeşleşmiş burada birkaç kıştır toprağın yorganı kar ya hiç görülmüyor ya da şöyle  geçerken bir yağışlık uğruyor.
 
Toprağın üstünde kar görmek isterken kurumuş otların, dalların üzerinde görülen  kırağılar,  kış mevsiminin kar beyazının yerini tutamıyor.

Şöyle kokmayan, bataklığa dönüşmeyecek, yaz kış suyu yerinde olduğundan balıkları oksijensizlikten ölmeyecek bir göle bile razıyken kaç milyonluk Ankara nüfusu,  Ankara’nın nehirleri nicedir üstleri  asfaltla kapandığından gepgeniş caddelerin altından akmakta. Akarsusuz bir kent değil yani; ama içinden ırmak akan bir kent olamıyor çayları, dereleri sessizce cadde altında aktığından.

Nehirler, dereler, çaylar  şimdi yalnızca  mahalle adlarında kalmış halde Kavaklıdere, Bülbül deresi, Çayyolu, Akdere gibi. Bağları da öyle. Onlar da tek bir omcanın kalmadığı semtlerin adlarında şimdi.

Kar hala dalları eğercesine yağmamışken kırağının bunca halden anladığını bilmezdim. Çok hatırnazmış oysa. Kar bekleyenlerin gözü yolda kalınca karın yerini tutmasa bile elden geldiğince ortalığı beyaza çevirmek isteyen kırağının  çabası, gece eksi sekizlerdeyken sabah eksi ikiye düşmüş havada bu sabah alıp başını gitmişti. Böylesi nemli bir akşamın sabahında kar beyazı değil; dal dal ya da çiçek çiçek incecik beyazlar,  bir sanat gibi  dallarda, kuru otlarda. Kırağı halinde.
 
 Ya yollar… Onlar, kırağılı sabahlarda gizli buz ile kaplı olur. Gri buz, asfalt renginde. Görünmez; ama kaydırır. Jilet gibi dediklerinden.
 
Yüzde doksan üçten yüzde yüze değişen nem ortamı ile Ankara şimdilerde kendisini Marmara ya da Karadeniz kenti sanırken etrafınız pus, duman.  Sisin içinde gezinmek, görmemek demek…

Ankara’nın soğuğu, ayazı yamandır; ama hiç böyle nemli olmamıştı. Şimdi bir de nemli olma özelliği kazanınca zaten alışkın olduğumuz ayazı; henüz alışamadığımız ayaz mı ayaza dönüştü.


Yokuş iniyorsanız eğer, yerin, yolun  böyle jilet kestiği  havalarda önceliğiniz fotoğraf çekmek olmaz herhalde. Ama ne bastığınız yerin kaygan oluşuyla sallanmanız ne de yokuş sizi gördüklerinizi fotoğraflamaktan caydıramıyorsa o zaman duraktaki kısa bekleme süresi içinde kırağılı dalları, kuru otları fotoğraflamaktan geri kalmayacaksınızdır kuşkusuz.  Kırağının tebessümü kısadır; o yüzden ya sabah çekersiniz çekeceğinizi ya da ertelerseniz çekememiş olursunuz…
 
İncecik buzla kaplı yokuş boyunca rastladığım yazdan kalma yabani çavdarların, pisi pisi otlarının,  kurumuş sütleğenlerin, sarı otların, deve dikenleri, şevketi bostanlar ve başka otların beyaz kirece bulanmış haldeki görüntüleri tam çekimlikti bu sabah. Bu yokuşta çok resim çekmişliğim var da böylesi basılan yerin kaydığı bir havaya denk gelmemişti hiç biri. Denemek istedim. Oldu.
Aslında denemek istemek söz gelimi. Zaten olacaktı. Yanıma fotoğraf makinemi almışsam o kırağılı kuru otlar çekilecekti besbelli...
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.12.2015,
Paylaş :

20 Aralık 2015 Pazar

Saksağan Yüreği


 
Bu yazım içim tema olabilecek şeyin saksağan ve yürek olduğu başlıktan belli olduğundan ve saksağan resimlerini  daha yakınlarda birkaç kez kullandığımdan karma yapmayı yeğledim.


 Yüreklisi yüreksizi konup göçerken yeryüzüne dallara konan bir yürek, kızıl şahine, köpek sürüsüne, boz tavşana dünyayıdar etmekte. Belki ormanların kralı aslandır; ama saksağanlar  dünyaya kükrer. Öyle ki saksağanla baş edemeyenler, beline kazma vurmaktan başa yol bulamamışlar.

Hiçbir canlı, insan bile saksağan kadar düşkün değildir ailesine,yuvasına.Saksağan dediğin yalnızca bir kuş değil, kanat tüyleriyle yazılmış bir yeminin koruyucularıdır. Kuş kadarcık yüreğinin körüğü, gizlidedir. Pike yaparken görülür tek.

 Bir yuva asla anne baba saksağan ve yavrulardan oluşmaz; yuva kuramamış, teyze mi desem yoksa gönüllü mü pek çok  saksağanın koruması altındadır.Bir saksağan, gücünün sonuna dek kendine düşeni yapar o yuva için.


Upuzun dallarlabir bakarsınız eski elektrik direklerine olmazsa sık yapraklıağaçlarınçatal dallarına ya da nereyi buldularsa orayaeni konu çardağımsı yuvalar kurarlar. Öyle ki içine gizlenmiş bir saksağan yuvası bulunan bir mazı, ilkin bir ağaçtan çok bir alaçık hissini uyandırır. Sanki güneşten korunmak isteyen bostan bekçisinin ya da bağ sahibinin yere kare şeklinde sapladığı kalın  dalların üzerini sazla, yapraklı dallarla kapatıp, dört yanı açık; ama tepesi gölge eden siperliği gibi gözükür. Saksağan mimarisi belirgindir yani.


Bir yerlerde en ufak bir kıpırtı olmayıversin  bunu gören saksağanlar, hemencecik oraya uçarlar.Kah güldürecek kadar acemice olan zıplamalarıyla kah paytak yürüyüşlü ördekleri kıskandıracak koşuşlarıyla bazen degözü kara dalarcasına uçuşlarıyla yuva etrafında davetsizce belirivermiş yabancıların çevresini kuşatıverirler. Ya da başı üstünde uçarak yabancıyı yıldırmaya çalışırlar. Yetmedi oldukça güçlü gagaları ile kuyruğundan, kanat tüylerindengagalarlar. Başının üzerinde döndükleri yabancının başı döner. Saksağanların insafları yoktur.


Kızıl şahinlerin, saksağanlardan neler çektiklerinidefalarca  seyrettim. Kuluçkadaki anne şahin, kayalardaki yuvasında kalkmaksızın yatarken  fırsatçı saksağanlar, yuvayı bekleyen şahine dünyayı dar eder. Pılıyı pırtıyı toplayıp gitmesi için taciz edilen anne şahinin ötüşü gerçek bir imdat isteyiş tınısındadır. Eğer kulağınız şahinlerin seslerine yabancı değilse o ötüşteki çaresizliği ve yuvanın sahibi diğer şahini nasıl da ısrarla çağırdığını anlarsınız. Şahinler, yavrulama dönemindeeni konu yılar saksağanlardan. Yuvadan gelen seslenişi duyan ava çıkmış baba şahin, yardım için yuvasına yönelir. Her zaman yakınlarda olmadığından gelmesi vakit alabilir. Kızıl telekli görkemli kanatları, yuvanın hemen yanındaki bir kayabaşında kapanır. Ama tek bir yabancıya dahi  tahammülsüz saksağanlar, bir de baba şahinin gelmesinden hiç haz etmezler. Ve artık o da hedeftir.

Şahinlere de saldırılıyor. Hem de saksağanlarca. İlk görenler için ummadık taşın baş yarmasıdır bu anlar.Saksağanlar, sırf kendi yavrularıgüvende olsundiye silsile olarak saldırırlar şahinmiş, kurt köpeğiymiş demeden. Ve hangi yürek ne kadar yüreklidir böyle anlarda belli olur.

Saksağanlar, yanlarında yörelerinde istemedikleri şahinlerin hemen yanı başına konduktan sonra kuyruğundan, kanadından çekiştirmeye başlarlar. Kızıl şahin, önceleri pek önemsemez görünür bu şımarık kuşun  hadsizliğini. Oralı olmaz. Ama saksağan sayısı birken ikiye, ikiyken üçe, beşe çıkar bu kez. Bembeyaz tüylerle kaplı göğsü, uzun ve kuzguni siyahından gece mavisine, ördekbaşı yeşiline cafcaflı renklerin süslediği kanatlarıyla saksağanlardan biri şahinin  kuyruk tüylerini gagalarken diğeri kanatlarını yolmaya  meyleder. Şahinin işi zorlaştıkça zorlaşır. Şahin,şahince  davranır  saksağan saldırıları karşısında. Akla karayı seçer; ama saksağan ordusu karşısında dayandığınca dayanır. Tek yuvadaki eşi ve yavruları biraz rahat nefes alsınlar diye. Ama kendisi nefes alamaz hale gelir.

Şahin, saldırgan saksağanları uzaklaştırmak için kanadını açar, kuyruğunu şöyle bir kıpırdatır. Saksağanlar bir iki adım öte kaçışsa daşahinin etrafından ayrılmazlar. İstila ettikleri alanlarda kendilerinden başka hiçbir canlıyı istemeyen saksağanlar,  tilkisinden  boz tavşanına orayı terk ettirene dek tedirgin eder, hırpalar.Sonunda tüyleri yolunmuş bir şahin olmasına az kalmışken uçup kaçmakta  bulur şahinler kurtuluşu.Şahinler de kaçar.

Ama bazen uçmakla da kurtulamıyor şahinler; arkalarından bir saksağan filosu takip ediyor.  Ve saksağanlar uçarken de rahat vermiyor kızıl şahinlere. Havada saldırıyorlar bu kez.  Eğer saksağanlar şahini havada izliyorsa bunu gören yerdeki, daldaki, diğer saksağanlar hemen o filoya katılıp yardıma koşar. Yırtıcı kızıl şahinler, saksağanlar karşısında yırtıcı olmanın ne kadar aciz kaldığını iyi bilir.

Başıboş köpek sürüsü filan dinlemez saksağanlar. Hemen yanına yöresine konu konuverirler gördüklerinde. Kimse onların yiyeceklerine ortak olsun istemezler. Çünkü saksağanlar  etinden meyvesine, kuş yumurtalarında solucana, böceğine, leşine kadarne bulurlarsa yerler. İstemezler o yüzden kendi oldukları yerde başka hayvanları.

Köpek sürüsüne nasıl saldırdıklarını izlerken mahallede ısırmadıkları neredeyse kimse kalmayan sürüleşmiş başıboş köpeklerin liderinin düştüğü hal şaka gibiydi. Kıvrık kuyruğunun altı beyaz tüylerle kaplı kara köpek, her dalışında kulağından, kafasından gagalayan saksağana bir şey yapamıyordu. Tuhaf hareketlerle zıplıyor, saksağandan  kendini korumaya çalışıyordu; ama nafile. Sonunda yapabileceği tek şeyi yaptı, tıpkı sokakta onu görünce ısırılmaktan korkup kaçanların yaptığı gibi kaçtı o da gagalanmaktan.

Arka bahçedeki  duvar demirlerine dolanan asmanın üzümlerini yiyen boz tavşan, önce az ötesine konan saksağana aldırmasa da gagalanmaya başlayınca huzursuz oldu. İştahla yediği üzüm salkımlarını bırakıp otların arasına kaçtı. Zafer yine saksağanlarındı.

Pek çok balkonda güvercinler kuluçkaya yatar. Şehirleşmeyle birlikte avlanacak çok şey kalmayınca şehirlere iyiden iyiye dadanan saksağanlar için güvercin yumurtaları ya dayavruları arayıp da bulamadıkları öğünler oluyor.Bildiğim pek çok balkondaki güvercin yumurtaları,anne güvercin saksağanlarca yuvadan zorla uçurtulduktan sonra yenildi.Yumurtadan çıkan yavruların da neredeyse tamamının göğüsleri deşilip, yürekleri saksağanlarca yutuldu.

Kendi yuvaları için başka yuvaları bozguna uğratan; kendi yavrularını başka kuşlarınyavrularının  yürekleriyle besleyen saksağanlar, vahşi doğanın kanununu yazan teleklere sahip. Saksağanlar belki bir kuş; ama sırası geldiğinde koskoca aslanları kuyruklarından gagalayıp başlarına pike yapacak yüreklilikte canlılar. Herkes biraz saksağan yürekli olmalı. Gencinden yaşlısına, ana babasından hayat mücadelesi verenine.

Ormanlar aslanların, tepeler başıboş köpek sürülerinin, bataklıklar timsahların olsa da aslında  bir gün bir saksağan silsilesinin kanadının gölgesi oralara düştüğünde doğanın kanunlarına saksağan tüyünden kalemlerle yazılacak yeni şeyler var mutlak.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.07.2015, 16:07
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci