9 Ocak 2016 Cumartesi

Az önce, blogumda 134 olarak görülen  üye sayısı 131'e düşerken
bana blog yoluyla   ileti -e-mail-  gönderen bir üye, sanırım benim bir yanlışım sonucu görünmez oldu :(

Galiba blogger kursuna filan devam etmeliyim. Zaman bulursam.

Kendilerinden kusuruma bakmamalarını rica etsem...

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

7 Ocak 2016 Perşembe

Yedi iklimin hüküm sürdüğü kış

Yoksa kendisine ol git ‘bozkır’ denilmesine mi içerledi Ankara? Yoksa Temmuz sonrası kurak yaz aylarında susuz kalıp erkenden yaprakları sararan onca çeşit ağaca kıyamadı da yağmurlu iklimlere mi öykündü?


 Ne oldu karasal iklimin  kuru havalı, ayazı ayaz, sıcağı yakıcı Ankarasına?

 
İstanbul’u hem de kaç puan geride bırakan nem, değil adamakıllı  bir denizi, gölü hatta üzerinde köprüler kurulu  ırmağı bile olmayan Ankara’nın tepesine geçirdiği külah gibi kaplamış etrafı.  


Dört mevsimi zaten yaşardı Ankara; ama yedi iklime geçmiş halde şimdi. Mevsim, içinde başka mevsimlerle seyretmekte. Kış, bir bakıyorsun kara  kış bir bakıyorsun sanki bahara gebe. Ankara, tek bir şehir gibi değil şimdi. Kaç şehrin ortalaması sanki. Biraz Çeşme ya da İstanbul biraz Urfa biraz Erzurum biraz da Antalya ya da başkası.


Ayaza bakınca Ankara,  yeni Erzurum. Hatta oradan da beter.


İstanbul  lodosunu kıskandıracak şiddetine bakınca buradaki lodosun Ankara, yeni Marmara.


Göz gözü görmeden, günlerce kalkmadan kalan sise bakınca Ankara, Doğu Karadeniz.

Ya da yeni Çeşme, deli esen rüzgarla. Her ne kadar Ankara’da sörf yapılamaz olsa da.


Bir olur Urfa, bir olur  Adana, bir olur Antalya. Öyle sıcak, öyle bunaltıcı yazın da.


Galiba Ankara  denizi olmaksızın nemin, karların yaz kış kalkmadığı yüksek zirveli dağları olmaksızın ayazın ya da soğuğun, pamuk yetişmese de güneşin yakıcılığının yeni adresi olmak istiyor. Hepsini de gösteriyor dört mevsimde, yedi iklimle.

 
Ankara şu sıralar  doya doya yedi iklimcilik oynarken Ankaralılar yediden yetmişe hayli yoruluyor bu geçişkenliklerde, siste, pusta, kirli havada.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.01.2016, 21:53


Paylaş :

En sevdiğim birkaç blog içinde  en sevdiğim  bloggerlardan biri olan RENKLİ PASTA SEPETİ, benden de bahsetmiş. Çoookkk teşekkürler...

http://www.renklipastasepeti.com/2016/01/en-sevdigim-mim.html

Ayşei Yasemin YÜKSEL
(Acemi Demirci), 07.01.2016, 05:51

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

6 Ocak 2016 Çarşamba

Daddy Long Legs ya da Leylek Dede, Jean Webster'dan

Bahsettiğim kitap, Daddy Long Legs, 
Yazarı, Jean Webster...


İlkokul ikinci sınıfta, babamın bana doğum günü armağanıydı. 


Ortaokulda Nobel almışına dek pek çok kitabı okumuş, gözlerimi çoktan bozmuştum; ama hiçbir kitabı, Türkçesi Leylek Dede olan ve Doğan Kardeş Yayınevince basılmış, halen internetten bulunabilen hem çocuklar hem de yetişkinler için  yazılmış bu kitap gibi her sene en azından bir kez okumadım. 



Üstelik okumaya başlayınca en az dört saat başında kalıp bitmeden kalkılmıyor. 


Şimdi yine elimde. Ve sanki ilk kez okuyorum...


Bu kitap için bir de öykü yazdım. Adı, "Beyaz Halkalar.". Blogumda ve internetteki bir gazetede yayımda.


http://acemidemirci.blogspot.com.tr/2013/09/beyaz-halkalar.html


acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

4 Ocak 2016 Pazartesi

Çiçeğin dört mevsimi

Karlı çiçek.


Daha önce kırağı tutmuş halleriyle yayınladığım kuru otların üzerleri, bu sabah karla kaplıydı. 



Kırağı düşmüşken
Kurumuş otların saplarının tepesinde iskeletleri kalmış çiçekler, yine beyazdılar; ama buzla çizilmiş incecik  bir figür gibi değil, sanki ağzı açık bir kesecikmişcesine kalakalmış çanak yaprakların çukurunda birikmiş karın beyazındaydılar bu sabah.



Kırağı, kurumuş otlar ve üzerlerindeki çiçekleri sanki kara kalem yerine buzlu kalemle çizer gibi resmeder. 


Çiçeği oluşturan çizgiler, incecik buzdandır. Kara kalem çalışmaları hiç anlamaz buzun ressamlığını. Çünkü buzdan kalemle çizilmiş resimler, güneşi görünce erir.


Bu sabah, yol kenarındaki -aslında kır çiçekleri desek daha yerinde olacak-  kurumuş otların görüntüleri, kırağı tutmuş hallerinden çok farklıydı. 



Kır çiçeği, baharda tohumdan baş verip, çiçeğe durup coşkuyla açarak renge büründüğünde arıları, böcekleri konuk ederken yazın güneş altında gerine gerine taç yapraklarını gösterirken taptaze bir güzelliktir; kururken  ayrı bir solgun güzelliğe bürünür, güzün hüzünlü kuru kır çiçeğiyken ayazda  kırağı düştüğünde kristal bibloları andırır. 


Yapraksız kurumuş çanağına kar dolduğu vakit beyaz yüküyle yol kenarında bitivermiş pamuklar gibidirler kışın ortasında.


İster bahar tazeliği ister yaz sıcağındaki rengiyle; ister kırağı tutmuş haliyle ister çanağı karla kaplıyken çiçek aynı; ama mevsim farklıydı. Ve her mevsim, aynı çiçeğe başka güzellikler sunuyordu.


İnsanlar da öyle değil midir? “Her yaşın güzelliği ayrı ve her yaş başka güzel” demezler mi ?


Bu sefer kar yağmış üstlerine.
Güneşin açısına göre değişen mevsimlerde bambaşka hallere giren tohumundan fidanına, çiçeğinden kurumuşuna, baharından, yazından, güzünden kışına ayrı güzelliklere bürünen yol kenarındaki kır çiçekleri, anlayan gözler için ömür sürecinde insanın aldığı yolun da özeti gibiydi.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.01.2016, 20:33

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci 

Paylaş :

3 Ocak 2016 Pazar

Ben Severim Pazartesileri

Bu çalışmam için elbette evin hanımlarının çok zaman harcadıkları evler ile pırıl pırıl evler için “çiçek gibi” dendiğinden beyaz bir çiçeği -ki imza da sayılabilir- seçtim.



En hassas renk olunca gözler güneşten, sisten konjuktivit ve şiş, kızarık, küçülmüş.
Hiiiççç öyle beylik kalıpların ardından koşturmam herkesler rağbet ediyormuş onlara diye. Birileri Pazartesiyi sevmezmiş, sevmesin varsın. Ben severim Pazartesiyi.


Nasıl şikayetçi olduk her şeyden, nasıl! İyileştirme kavramını denizlerin gün ışığı görmez derinliklerine fırlattık.  Veryansınlarda boğulurken farkına varamaz olduk olumlu yanların. Bundan nasibini en çok alan da günlerden  bir gün oldu. Adı, Pazartesi. Kimseler sevmez onu. Ben severim ama. Hem de haklı sebeplerle.



İlkin Pazar, eve köleliğin doruk yaptığı gündür. Cumartesi de farklı değildir gerçi. Ama Cumartesi, Pazar’a göre şımarık bir gündür. Hatta günlerin en şımarığıdır. 



Her anı vakfedilmiş beş koca günden sonra hafta sonu ile tanımlanan kendinize ait günlerin ilkidir çünkü. Ve ardından yine koskoca boş birgün daha gelecektir. O yüzden fütursuzca çarçur edilebilir Cumartesiler. Kimisine de yetmez.


Gün sökmesinden akşamın gün batımına dek sürgit çalışılmış dolu dolu koskocabeş günün ardından çıkagelen gözümüzde sevimli mi sevimli gündür Cumartesiler. Öyle şımarıktır ki bu pervasızlıktaninsanlar da payını alıp kendilerini şımartma havasına girerler. Ve bu giriş, AVM kapılarından giriştir. Hafta içinin sonuncu günü, iş yerinin kapısından çıkılır, hafta sonunun ilk günü  AVM tabelalı başka bir kapıdan girilir böylece.


Hafta sonu demek aslında Cumartesi demektir. Her ne kadar Pazartesiler sevilmiyor olsa da Pazar gününü sevene hiç rastlamadım daha.


Hani yeni doğan kuzular, taylar vardır; doğar doğmaz güç bela ayağa kalkarlar. Kalkar kalkmaz da gerçek bir at gibi çayırlarda, kırlarda koşmak isterler. Nihayet ayakta durabildiklerinde de ne yöne olursa oraya,  düşe kalka amaçsızca koşturma  gayretinde olurlar. Bu başıboş, hedefsiz koşturmacaya Aksaray’da “tezikmek” denir. İşte kapalı ortamlarda saati saatine yaşanıp tüketilen onca saatin ardından  gelen  Cumartesi’ye girilince çoğu kişi yeni doğmuş tayların, kuzuların tezikmesi gibi tezikir ne yaptığını bilmezcesine. Kendini dışarı atmak ister. O dışarı bellediği yer, yüksek tavanlı kapalı ortamlardır yine. Kapalı ortamdan kapalı ortama da fark var tabii. Hafta içi günlerinin tüketildiği kapalı mekanlardan sonra hafta sonunun en azından bir günü de kapalı mekanlar olan  AVMlerde, ışıklı yüksek tavanların altında, vitrin camlarının bu yanında tüketilir.  Dışarı kavramının dışlanması, en çok hafta sonlarında olur; böyle canına okunarak.


Oysa Pazartesi günleri, iş dönüşlerinin en tasasızıdır. Zira tüm ev pırıl pırıldır hafta sonunun ardından. Yemekler, Pazar gününden hazırlanmıştır. Tüm dert, iş dönüşü sofrayı kurmaktır. Ne gam… Ne vardır ki hazır yemeğe sofra kurmaya. Bir salataya bakar tüm çaba.


Salıdan itibaren yemek sorunu baş göstereceğinden çoğunlukla Pazar gününden hazırlanmış bir harç köfte olmayı bekleyerek dinlenmektedir. Ama sıkı günlerin ilki Çarşamba…  O gün,  yeni yemeklerin ocağa koyulacağı gündür. Zaten adamakıllı dinlenmenin asla mümkün olamadığı hafta sonunun ardından hafta içinin yorgunluğu da hissedilmeye başlandığı günlerdir Çarşambalar. Haftanın ortanca günü Çarşamba,  her ne kadar hafta sonu için geri sayım  olsa da, kolları yeni baştan sıvama günüdür.


İş sadece yemekle, sofrayla bitse… Gerçi bitmesin. Evin canlılığı, o evde  süregelen işlerle bellidir. Evin işi, bacanın tütmesidir sonuçta.


Makinelerin dolup boşalması güne bağlı değildir. Makinelerin ne hafta sonunu tanıdığı olur ne de hafta içini bilirler. Biri bitip boşalınca diğeri çalışmaya başlayacaktır.  Boşalan makineler, sepette birikmişlerle ya da kenarda bekleyen tabak çanakla yeniden dolacaktır. Dolar dolmaz da düğmesine basılacaktır. Ama o düğmeye sorunsuz basılabilmesi için program düğmesi de, ısı düğmesi de çoktan ayarı hazır halde, deterjan gözü dolu bekleyecektir. Hafta içi işlerinin tıkır tıkır olmasa bile en azından aksamadan yürümesi için bunların hiçbiri atlanmamalıdır. Ve her şey yerli yerinde olmalı, yerine konulmalıdır. Her eşya, arandığında kendi çekmecesinde, dolabında bulunabilmelidir. Zamanı iyi yönetmek ilk bunlardan geçer.  En zor yönetilen şey zaman çünkü.


Çarşamba’dan baş gösterenler sadece bunlarla kalmaz. Buzdolabında tükenenler olacaktır. Tedarik de şarttır.  Bu arada ütülükler yığılmaktadır.


Diyelim ki tam makineyi boşaltırken, tam tencerenin altını yakmışken çıkagelir en güzelinden bir öykü akla. Öykülerin böyle münasebetsizliği vardır. Ama şimdi sırası mıdır öyküye eğilmenin, böylesi bir meşguliyette? Hiçbir iş sırasını öyküye vermez. Çünkü önceliklerin  ilkten halledilmesi, işlerin bir sıra halinde kotarılması huy olmuştur nicedir. Düzen mi istenmektedir düzensizlik yerine, o halde işlerin her biri kendi şeridinde yol almalıdır.  Sırası değildir yani şimdi eliniz işteyken hikâye yazmanın.


Yazmak için oturulduğunda da öykü küsüp gitmiş olur hep. Kaçmıştır köşe bucak. Öyledir öyküler, geldiler mi ağırlayacaksınız, hemen elinden tutup sayfalara resmedeceksiniz onları, içini döktüreceksiniz konuğunuza. Eğer bu sevecen tavrı göstermezseniz ne kadar kaprisleri varsa gösterir öyküler size. Çekip giderler arkalarına bakmaksızın. Ve ne arkalarından yetişebilirsiniz ne de geri çağırmanız fayda etmez. Kaleme alamadan kaybedersiniz öykünüzü. Yiten her öykü, açamamış çiçeklerin üzüntüsünü tattırır. Ancak bunu bilseniz de yitecek daha çok öykünüz olacaktır.

Oysa Pazartesi günleri çat kapı çıkagelen öyküler, denemeler, kendilerine satır olarak, sayfa olarak konaklayacak bir yer bulurlar. Çünkü kotarılacak pek iş kalmamıştır bugüne. Ama öykü geldiyse hoş gelmiştir. En sevdiğiniz konuk, baş köşenizdedir artık. Satırlarda ağırlarsınız onu.


Tatil yolundaysanız eğer, yollar en kolay Pazartesi günleri alınır Oysa kendini tatil yoluna atanlarla dolu olduğu için haftanın en huysuz günü olan Cumartesileri yapılan yolculuk yorucudur. Hele yaz aylarında. “Ne kadar çok araba varmış, yeryüzü kabuğunun altında acaba arabaya dönüşmemiş maden kalmış mıdır?” diyesiniz gelir. Şimdilerde madenlerin çoğunun kaderi bellidir çünkü. Ya araba olacaklardır ya da beyaz eşya en çok.


 Pazartesileri, Pazar kadar yoğun da değildir üstelik. Pazar, her evin içinde Pazartesi’nin hazırlığının harıl harıl yaşandığı günler olduğundan bana hep koltukların sefasının sürülmesinden yana es geçilen, zaten her anı bir iş tarafından istila edilmiş gün olarak gözükür. Pazar günlerinin bu can sıkıcılığı, Pazartesi’nin kolaylaşmasını sağlar.

Ben severim Pazartesi günlerini. Hafta sonunun bitişi, haftanın başlangıcı olarak görmektense yeni bir hafta sonunun ilk adımı, Pazar günkü köleliğin  keyfinin çıkarıldığı günlerin başı olarak görürüm Pazartesileri. Zaten kendisi de çabalamaktadır böyle görünmeye. Adından başlayarak. Pazar gününün ertesi olduğunu vurgulayarak.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.11.2015

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci