23 Ocak 2016 Cumartesi

Arkadaşlığın resmi...

Bu resim, arkadaşlığın resmi… Liseden bugüne. Bugün de kahvaltıda…

Facebook paylaşımım;

"Lise kantini kuyruğunda değiliz şimdi; kahvaltıdayız ve arkadaşlığın pozunu veriyoruz" ifadesi ileydi. 

Kadim dostluklar, çocukluğa dayanır, hep biliriz.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

22 Ocak 2016 Cuma

“Ben severim Pazartesileri” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

Kışın buzdan imzası



Kış, imzası olan mevsimdir. Dividi, kalemi, hokkası, mürekkebi kardır, buzdur.  Soğuk imzasını buzla atar. 


İmzası bahara kadar geçerlidir. Seneye yeniden atacaktır. Atılır, erir, yeniden atılır. O imza, her yıl yenilenir.


Kış, izlerin mevsimidir. Her mevsim kendince renktir, Bahar taze renkli, yaz renkle kokunun yumağı, sonbahar kızılın hükmüdür. Oysa kışta tek renk vardır; kar beyaz.


Tek renkli tek mevsim kışın imzası da kendi rengindedir; beyaz.


Ayak izinden, lastik izine, lastiklerin girinti çıkıntısından dökülen şekillenmiş kar parçacıklarının donmasından  kara sırt üstü yatan çocukların kalıplarına dek.


Kış, sakin, huzurlu beyazın dingin mevsimiyken  araba lastiklerinin değdiği yerlerde çamura bulanan  karla  başkalaşır. Vıcık vıcık  hal alır o güzelim kar. Kışın çilesi, karın çamurlaşmasıdır.




Yeter ki ortalığı kapladığı karın üstüne basılmasın, kışın kalemi o an ayakkabı tabanı olur, lastik olur,  kollarını iki yana açarak kendini pamuk döşekler gibi karın üstüne atan çocukların kalıpları olur.  


Ya da lastiklerin girinti çıkıntılarında şekillenip dökülmüş karların buz tutmuş hali olur. Kış, imzasını atmadan geçmez.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.01.2016, 20:22
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci



Paylaş :

21 Ocak 2016 Perşembe

Kışın açan pamuk tarlası

 Kar, çiçek açmaz… Karda açan çiçekler vardır tek. Kardelenler yani.

Kar çiçek açmaz; ama kurumuş çiçeklerin dökülen taç yapraklarından kalan sapların arasını bembeyaz pamukçasına doldurur sabırla, bulgur bulgur taneler halinde. Kendince bir çiçek görüntüsü sergiler kuru çiçek çanaklarında. 


Çabası, bahara da ilham verir. Baharda dallarda açan çiçekler de beyaz değil midir? Erimiş kar, can verdiği topraktan fışkıran beyaz çiçeklerde kendi renginde  canlanır.


Kar, durmadan yağıyor dünden beri. Kış, karla kış oluyorsa yağsın o zaman alabildiğine. Hiç şikâyet değil. Kar, mutluluk. Çünkü susuzluk, mutsuzluktur.


Sabah bileklere dek gelen karın içinde yürümeye kimisi ıslanmak gözüyle baksa da bir sevinç benim için. Toprağın hasreti kardır zira. Kar, sonunda sudur. Toprak da su değerse canlanır. Üçüncü cemrede. Gözümüz kara doyacak  gibi sanki. Sıra cemrelerin yolunu gözlemekte.


Var daha cemrelere. "Bir, iki, üç" diye saymanın  heyecanı, bahara özlemin dile gelmesidir aslında. Önce havaya ardından suya sonra toprağa düşerler birer hafta arayla. Düştüğünü gören olmasa da vakti gelince cemreler bilir ne yapacaklarını.


Cemrenin toprağa düşmesi demek, ağaçlara su yürümesi demek. Bu da tabiatın uyanışı. Dallarda yaprakların patlaması. Boz topraktan cılız yeşil otların baş vermesi. Yani dünyanın  renklenmesi. Çiçek çiçek. Yaprak yaprak.


Kuşların şakıması kışın neredeyse duyulmaz. Hele de bu havalarda. Ama baharda… Bahar, kuşların bayramıdır.


Şiirlerin en hercaisi bahar için yazılmış olandır. Kavak yelleri de daha ılgıt ılgıt eser baharın. Bahar başka yani… Renk, canlanma, uyanış, koku…


Kar çiçeklerinin resimlerini bu sabah da çektim. Kışın açmış pamuk tarlası gibiydi ortalık. Tek renk vardı; beyaz. Kar beyazı. İçten söylenecek, mırıldanacak, akla gelecek tek şarkı, kar şarkıları oluyor o zaman.


Ne çalan ne söyleyen olmasa da bu sabah kar çiçekleri arasında kar şarkıları söyleniyordu, duyana!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 21.01.2016, 19:09


Paylaş :

19 Ocak 2016 Salı

Gözyaşı şişeleri dolusu

Bu çalışmam, tek bir gözyaşına ithaftır. O gözyaşı, gurbette uykudayken yakalandığı depremde unutulması sonrası ailesiyle telefonda konuştuktan sonra postaneden dönerken ağladığını kimse görmesin diye başını kaldırmadan yürüyen Defne’nin gözyaşıdır. Defne, “Mum ve Anka” adlı öykümdeki gerçek kahramandır .


Yalnızca göz pınarından akan bir tuzlu damlacık mıdır gözyaşı? Hani sıvı, katı, gaz diye bellediğimiz suyun üç halinden galiba hiçbirine de benzemeyen o yaşlar? Gözyaşları, suyun duyguya bürünmüş hali besbelli.Sinenin, yüreğin tuzla dağlanmış dili.Tuz yakar...  İşte o yüzden tuzludur gözyaşları. Cayır cayır yanmış yüreklerden doğup akan çığlıkların suyu olduklarından.



Bilinen en eski dildir gözyaşları. Gözlerin sözü, sessizdir; ama çağıltısız sular gibidir. Suyun tabiattaki kaynağı göz göz pınarlarken insan doğasında  göz pınarlarından doğarlar. Dağlardan akmasalar da dağ gibi yüreklerden eriyen karlarcasına yol bulup sızarlar yanaktan.


Bir dildir ki gözyaşları, kimileyin uluorta kimileyin gizli saklı. Boğazın düğümü, sinenin yarası, için anlatılamayanı. Haksızlığın, incinmenin karşısında tek çığlık kimileyin.“Ben ağlamam” diyenler de gözyaşı döker. Ağlamam beyaz yalanını içi ağlayarak söyleyenlerin gözlerinden ıssızda, saklıda gizlide  akar deniz suyu gibi  tuzlu o su.


Eskiler, gözyaşlarını şişelerde saklarlarmış. Ardından ağladıkları kişiler için gözyaşlarını şişelerde biriktirirlermiş. Dökülmüş yaşlarla dolu şişeleri, kavuştuklarında onlara vermekmiş niyetleri. Naif ve bir o kadar da dokunaklı öyküleri var gözyaşı şişelerinin. Gözyaşının değerini en çok eskiler bilirmiş meğer. Şimdi neyin değeri biliniyor ki!


Müzeler dolusu gözyaşı şişesi gördüm. Hapsi de camdandı gördüklerimin. Koyu yeşil üzerine yaldız süslü kimi. Kimi küçücük. Demek ki şişelerin boyutu  anlatıyordu acının büyüklüğünü, hafifliğini.


Gözyaşı olamamış kederler, bir kayabaşında türkü olur, ovaları çınlata çınlata. O türkülerle acılar sözcük sözcük ortaya dökülürken dökülememiş gözyaşları derin bir iç çeker. Sonunda sözcüklerle de olsa ağlanılmaktadır işte. Gözyaşı, söz kılığına girip, türkü olup yola çıktığında söyleyen ağlamaz tek bu kez, dinleyenlerin de burnunun direği sızlar. Çünkü her türkü, acıların, özlemlerin, gizli dertlerin öyküsüdür.


İlle türkü olacak değil ya,yürekten kopsa da yaş olup gözden düşemeyen sızılar. Yazı olur bakarsın dizesinden satırına. Acısından sevdasına. Açık açık anlatılamayanlar oldukça ya gözyaşı akacaktır ya türküler yakılacaktır ya da kaleme kalacaktır anlatmak.


Adetler, başka başkadır. Her şey öyle herkese söylenemez durduk yerde. Söylenemeyecek şeyler, yüreklerin kemirgenidir. Türküler, o zaman yakılır.  Kadınlar, yalnızca türkü yakmazmış eskilerde, kilimlere motif olarak döşerlermiş sözlere dökemediklerini. İçlerini motif motif dökelermiş, ipleri dokuyarak. Ya da yemenilerinin oyasıyla anlatırlarmış, hallerini, dertlerini. Yürekler, biçimden biçime girerek akıtır gözyaşını. An olur ki sicim gibi gözyaşları iplikler halinde ellerle dokunur, nakış olup işlenir. 



Herkesin gözpınarları gözyaşı dolu olsa da  öyle kolay kolay  damla  düşmez her gözden. Kimi pınarlar ketumdur, kederini söylemez gözyaşından kelimelere büründürüp. O zaman devreye yürekler girer.


Ağlamak ne ayıp ne yasak; ama ağlamak sözden zor. Zira dil, bildiği her sözcüğe kilit vurduğunda konuşmak göze kalır. Gözün sözcükleri ıslaktır. Sıcaktır. Çünkü gözler, yakıcı sözcükler söyler. Oysa dil, kâh eğlendirir kâh gücendirir kâh sevindirir. İlle yakmaz yani.


Dil istediğince konuşsa, bu kez duyulanlar  acıtıcıysa eğer yine gözlere düşer iş. Dilden dökülen, gözden döküleceklerin yolunu açar. O yol, su kanallarıncadır, damlalarla beslenip çoğalır.


Ağlamak, her türlü duygunun dışavurumu. Hem de gayet insanca. Yalnızca çaresiz olunduğunda, kimsesiz hissedildiğine, gurbette garip kalındığında, en acı kayıplarda ağlanmaz; başka ne çok şey için de gözlerden yaşlar dökülür.Her gözyaşının mayası ayrı ayrı zira.


Yağmurları, rüzgârlar haber verir. Önden esen bir rüzgâr ortalığı kasıp kavurur yağmur öncesi. Açık kapı, pencere dinlemez,hışımlı eliyle çarpar. Öylesi tozu dumana katan rüzgarın arkası yağmurdur; lodosun arkası kar. Koskoca kara kara bulutlar, damla damla erir, biter yağmur olduklarında. Damlalar küçümsenmemeli bu yüzden. Denizler de damlalardan oluşmaz mı? Damlanın gücü engin denizler bir yana, en çok katre kadarcık gözyaşından okunur.

Hayatın rüzgârı, gözyaşlarının mayası işte. Kimi rüzgâr çok sert; bora desen bora, kasırga desen kasırga. Kimi rüzgâr meltem gibi. Öylesi rüzgârların ardından dökülen yaşlar, sevinçten belki. Güler gibiyken ağlamak vardır ya... Tüm ağlayışlar öyle olsaydı keşke.


Gözyaşı, her yaşta başka sebeple düşer. Çocukken maya, bir oyuncak çoklukla. Hep gözün kaldığı oyuncağı arkadaşı vermemiş ki bir kez oynasın da hevesini alsın. Alamayınca tek çare yaygara. Ya da en sevdiği oyuncağı kırılan çocukların gözyaşı. Ergenlikte dökülen gözyaşları asice daha çok. Kavak yeli belki de onların habercisi. Hiç yoktan yere bir duygu boşalması belki. Adlandırılamamış. Ama kendini kimselerin anlamadığını sanan, içe kapanılan o yaşların gerçeği, gözyaşı.

Hayatın her adımında gözyaşı şişeleri doluyor. Gözyaşları, yaşa bakmaksızın hep aynıdır. Daa… Rüzgârı başka ama.Yolunu gözlediği nişanlısına  kayabaşında türkü yakan kız, ata binip baba evinde ayrılırken, oğlunu askere gönderirken, kızını everirken gözyaşı dökse de bu gözyaşlarının hiçbirinin  anlattığı duygu aynı değildir.


Herkesin bir sebebi var, gözyaşını pınarında zapt etmemeye gelince konu. İşsizlikten, çok şeye geç kalmaktan, neler düşlenirken ne hallere düşülmüş olmaktan, erken büyümelerden, goncalar gibi vakitsiz solmalardan sırtın  taşıyamadıklarına dek. Gözyaşı şişeleri, en sadık sırların da saklayıcılarıydılar belki kimi zaman.

Kimisi olmadık yere akıtır gözyaşını, kimisi halini anlayacak birilerinin olmamasından; kimi sinirinden kimi sevdasından. Ama en çok da sevdadan galiba. Hem sadece yaş olarak değil dize olarak da kâh Cahit Sıtkı’nın yüreğinden kâh bir soneden.Tüm dizelerin, satırların tek katığı, gözyaşları. Vazgeçilmezi. Olmazsa olmazı. Çünkü o, her duygunun gerçek ve samimi tek sözü olan gözyaşı… Kim bilmez Orhan Veli’nin,
 “Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?
Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle?” dizelerini?

Ne zaman denizlere baksam, “hangi dağların gözyaşlarıyla doldu taştı bu enginler”derim. Dünya kurulalı  her gözden yaş düşmüştür bir yerlere mutlak. Eğer o tuzlu damlalar düştükleri yerde birikselerdi, kaç deniz olurlardı kim bilir… Ne sırların denizleri olurlardı elbette öylesi denizler. Onca derdin, biraz da sevincin suyuyla renklenmiş halde.


Dünyanın dörtte üçü su. Denizlerle birebir aynı oranda sudan oluşan insan da küçük dünya. Su, hayatın kendisi yani. Açlığın bile ötesinde. İnsanın kırılma noktası. İnsanın acısı da, sevinci de gözyaşı denilen bir damlada saklı. Gözyaşları, belki bazen sevinçten düşer; ama daha çok acımış yüreklerden akar.

Gözyaşlarının öyküleri, kırılan oyuncakta, kırılan kalpte, kırılan düşlerde yazılıdır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.01.2016, 13:41

Paylaş :

Çiçeklerin üzerine yazın böcekler konar; kışın kar...




Bir başka kış, bu kış. Gerçi epeydir farklı kışlar; ama bu kış  yağan kar bile farklı. Ne lapa lapa kar ne de  kar tanecikleri düştüğünde o hep bildik şeklinde.Hani kolye uçlarında bile vardır kar taneciklerinin birbirine benzemez; ama bakınca kar taneciği olduğunu hemen anladığınız biçimleri. 

Kar, oldum olası lapa lapa yağardı. Yağmur da sicim gibi. Öyle yağmurlar yağıyor ki şu sıralar, yer ıslanıyor; ama yağmur sanki görünmez damlalarla yağıyor.Su taneciği halinde düşen yağış yok. 


Sanki kuzey ülkelerinin yağmuru gibi. Sanki Brüksel’in yağmuru gibi.  Ortalık ıslak; ama görünürde düşen damlacıklar yok. Yağan yağmur, ıslatıyor; ama görünmeden yani.


Kar, sadece lapa lapa yağmasıyla değil düştüğü yerde birazdan eriyiverecek kendine has o güzelim şekilleriyle kardır.


Bugün hatta dün yağan kar sanki kırpık kırpık edilmiş  ip gibi. Dikiş ipliğini sanki yaramaz bir çocuk küçük küçük kesip havaya saçmış gibi.

Kimi taneler de burgu burgu. Sanki minyatür burgu makarna gibi. Kar, yağıyor yukarıdan; ama bildiğimiz kar tanecikleri şeklinde değil tanecikler üzerinize düştüğünde.


Sabah tozutuyor bir bakıyorsunuz, akşam yine tozutuyor keyifsizce. Öğlen şöyle yavaştan başlayıp göz gözü görmez  halde yağmaya dönmüşken kesiliveriyor birdenbire kar şimdi. Dinlene dinlene yağıyor yani.


Kışlar, gelgitler yaşar oldu. Bir geliyorlar; sonra yorulmuşcasına uzaklaşıyorlar bir süre. Sonra yeniden dönüyorlar. Oysa gelgitler denizlerde olmaz mıydı?


Karın üzeri izlerle dolu.  Ayak izimden, lastik izinden, gece gezen köpekmiş, tilkiymiş, tavşanmış hepsinin izinden. İzler güzel… Karın tadı da burada.


Çiçeklerin  üzerine yazın böcekler konar. Kışın da kar. Kar, kuru çiçeklerin yüküdür. Bir o kadar da dert ortağı. Çünkü biri kurumuştur, diğeri de yakında eriyecektir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.01.2016, 20:25
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

18 Ocak 2016 Pazartesi

“İnsan Olmanın Anlamı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


Paylaş :

17 Ocak 2016 Pazar

Güzel bir gün

Gün olur,  o tek güne birçok güzellik sığar.

Bir günün bu kadar cömertliği karşısında önce şaşsanız da sonrasında güzellikler, günü sürükler.


Günün heybesi bu kadar geniş olabilir miymiş diye hayretlere düşürerek. 

Ardı ardına beklenmedik nice güzelliğin    bir günü sıradan gün olmaktan çıkarıp bambaşka bir gün yapması karşısında  “keşke gün, 24 saatin kaç katı olsa da bu güzellikler hiç bitmese” denilir ya… Cumartesi gününün sürprizleri, bunu demeye bile fırsat bulamadan üst üste belirince bundan sonraki ne olabilir diye düşünmeyi akıl edemiyor insan.

Olağan  bir gün olarak başlayan o gün, plansız, niyetlenilmemiş, ardı ardına çıkagelen, koca hayret çığlıkları dahası sevinç gülümsemeleri yaşatan olaylarla, tesadüflerle, akla gelmedik; ama başa gelince sevinçten ne diyeceğinizi bilemediğiniz anlarla dolu geçince "Ne güzel bir gün" dersiniz. 
Cumartesi günü, bunu dedirten  bir gündü.


Görmeyi istediğim ama daha  zamanı olan ne kadar şey varsa görmeme fırsat verdi o gün. Kolay kolay çekemeyeceğim fotoğrafları çekebilmem için müthiş  görüntüler sundu. Hiç ummadığım anda hiç beklemediğim karşılaşmalardaki sohbetler  de hiç öyle sıradan değildi.


Hadi bir kez olsa tesadüf der geçersiniz... Birkaç beklenmedik karşılaşma, hep hasreti çekilen ve öyle kolay kolay rastlanmayacak sohbetler, masaya gelen Elazığ yemeklerinin lezzetine başka bir lezzet kattı.
Kesişmeler, karşılaşmalar nasıl bir tesadüfse o an çıka gelen şeyler, hayata mutlu gülümsemeler katıyor. Dostlukları, arkadaşlıkları pekiştiriyor. Sohbetler, bambaşka dünyaların zenginliklerine açılan kapılar olurken belli ki dinleyenler de dinlediklerine geç kalmış olmanın acısını çıkarıyor. 

Böyle günler görürüz. Her gün olmaz, kim bilir kaç  zamanda bir çıkagelirler; ama kırk yılda bir de olsa yaşarız... Keşke, böylesi günler çoğalsa; keşke böyle yazılar sıkça yazılsa...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.01.2016, 15:19
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci