6 Şubat 2016 Cumartesi

Sütçü güğümünün içindekiler saçıldığında

Sanki koca şehre süt taşıyan sütçünün güğümleri devrilmiş de şehir süte boyanmış gibiyiz şimdi.


Göz alabildiğine süt rengine bulanmış ortalık. Çatılar, bahçeler, ağaçlar, çamlar, çardaklar süt beyaz. Süt beyaz, beyazın hasıdır.


Kar, göz açtırmadan yağıyor. Kar yağarken ortalığı kaplayan puslu görüntü var haliyle.

On dakika önce baktığımızda görülen  ile on dakika sonraki aynı değil. Arkadaki mazıların siyaha kaçacak kadar koyulaşmış renkleri artık beyazın altında kalmaya başladı. Her an daha da kalıyor.


Çocuk bahçesindeki gıdım gıdım eriyen kardan adamın kalıntıları yeniden aslıyla buluştu.


Böylesi bir günde hem de hafta sonu ve evdeyken grip olup, yağan karın altında olamamak! Seyirle idare edilecek o zaman. Öyle yapıyorum zaten. 


Sanki donmuş süt damlaları tane tane  kar olmuş yağıyor gibiyken,  her yan pamuklaşmış süt gibi beyazken kahve içerek hafifletmeye çalıştığım korkunç bir baş ağrısı yaşatan, gözlerimi ağırlaştıran, elinden geleni ardına koymayan  grip, keyfimi bozamaz. Çocukken Pollyanna okuduğumuz için değil bu bakış. Galiba miyop olmamdan ötürü. Karamsarlığı göremiyorum böyle bembeyaza bakarken...
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.02.2016, 10:11

Paylaş :

Döne döne


Döne döne yağıyor kar. Rüzgârla yığın halinde savruluyor. İlk bakışta aklıma bir türküyü getirdi bu savruluş. Döne döne oynayan biri için yakılmış.


Kar rengiyiz yine.  Beyazladık. Tek renk olduk. Her şeyin üstü kar. Kar, beyaz. O zaman çatılar beyaz, ağaçlar beyaz, kanepeler beyaz.

 
Kısa zamanda tutuverdi. Güçlü yağınca böyle. Karı sevmeyen yoktur Ankara’da olup da. Su, kar şeklinde yağar zira.


Yağarken çok güzel. Kardan adamlarla sokakların köşe başları, evlerin önlerinin bezenmesi güzel. 


Zor olan buz. Bir de ayaz. Buz ve ayaz. İkiz zaten.


Böyle anlarda yollardakileri hatırlıyor insan. Hiçbir zorlukla karşılaşmadan yerlerine yurtlarına erişmeleri dileniyor.
(Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.02.2016, 08:56

Paylaş :

5 Şubat 2016 Cuma


Grip olmak bile edebi olabiliyor.  Yani o şekilden şekle girip de ilaçları etkisiz kılan grip virüsü, edebi şekle dönüşüyor bu kez. 


Şimdi "gribim" demek, "Garibim" diye başlayan şiirleri çağrıştırıyor. Orhan Velisinden nicesine.


Ses benzeşimi bu çağrışımın nedeni. Azıcık da değil sıkı bir benzerlik var ve hemen çağrışım etken hale geçiyor.


Limonlu, elma kabuklu, kabuk tarçınlı, tane karanfilli, zencefilli, ıhlamurlu çayların nasıl da tüketildiği durum şu grip.


Çaylar epeyce çabalıyor; sonunda gribin garip kalıp bünyeden gitmesi için.  


(Her hakkı saklıdır)
acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

4 Şubat 2016 Perşembe

Grip Güncesi

Geçen haftadan beri kuluçkadaki grip, sonunda kabuğunu kırdı. Grip virüsü kabuğunu kırarsa, insanlar da kırılmaya başlar. Ankara, grip.


Anneme bile gidememiştim Cumartesi günü, grip kendini hissettirince. Pazar gününe ötelemiştim. Ama grip, Pazar günü biraz daha palazlandı. Hani o bildik gribin kapı çalma sesi kuvvetli çıkar olmuştu.


İdare edilemiyor daha fazla gripten muzdaripken çorbasız, kaç saat koltukta oturarak. Sona kalmışım ben grip olmada; ama kaçış yok hep kalabalık ortamda olunca. Koridorlar öksüren, hapşıran, aksıranlarla dolu. Öksürenlerin çoğu da gribe henüz tutulmuşlar değil, kaç günlük raporun ardından hala gribi tam atlatamamış olarak dönenler.


Ve ne kilit ne set ne duvar engel olamıyor virüsün ziyaretine. Grip, öykücü bünyede ziyaretteyse, sonrasında öyküye dönüşmüş olacaktır. Üç beş satır, üç buçuk, dört  saatte ancak yazılabilse de ille yazılacaktır.

Birisi şifa tasıymış.
Gripli anlar, çekilecek gibi değildir, malum. Gözler yanar. Alev alev. Yaş bile akar. Kulak tözleri, boğaz kaşınırcasına yanar. Perişanlık yani. Kendini paçavra gibi hissedenler de buna “paçavra hastalığı” demişler. Bu yakıştırmayı duyunca, kaşınırcasına yanan diyelim ki burnun yoğururcasına avuçlanması canlanır gözlerimde.  

Raporsuz filan geçiririm sanıyordum; ama geçemiyor. İlle evde kanepede uzun oturmalı. Öyle koltuk, sandalye başında geçirilemeyecek bir  durum grip.


İlaç kullanmak istemeseniz de boğazınız, gözünüz, kulak tözleriniz ısrarlıdır yanmakta. Göz kapaklarınız o kadar ağır gelir ki gözünüzü açıp bakamazsınız. Hatta size seslenildiğinde algınızın nasıl yavaşladığını fark edersiniz. Sesi duyduktan birkaç  saniye sonra anlıyorsunuz ki adınız söylendi, size seslenildi.


Şifa tası, bu mu yoksa alttaki mi?
Kulaklar tıkalı sanki.  Uğultu gibi duyuluyor tüm sesler. Hayat yavaşlıyor. Gripken hayat, ağır çekim film gibi.


Derler ya “Sağlıklı olmak hiçbir organınızın farkında olmamaktır” diye, grip olunca fark ettiklerinizin başında boğazınız, kulaklarınız, gözleriniz, kırılıp dökülen kemikler geliyor. Dökülürsünüz, lime lime. Gözünüz açık olsa bile içten içe uyuklar gibisinizdir. Yani sağlıklı olmak tanımının dışında kalırsınız.


Bugünü ve yarını evde geçirecek olmak,  kolaylaştıracak gribi ağırlamayı. Hava güneşli. Sis de yok. Böyle havalarda grip olmak… O kötü işte.


Biz büyürken ana okullu olmamıştık. Doğrudan ilkokula gitmişti çoğumuz. Ben de. İlkokula gittiğimizden beri günün güneşli anları kapalı ortamlarda geçirilir. Güneş batmasına yakın hatta kışları battıktan sonraki zamanları da evde geçiririz diye öğrendi biyoritmimiz.  Ancak gündüzün evde olunca bir gerçek çıkıyor karşınıza. Eğer gripseniz yapacağınız şey belli de eğer grip olmasaydınız evde ne yapılırdı günün bu saatinde? İş yapılırdı, dışarı çıkılırdı belki komşuda kahve içilirdi. İçilirdi dee… Biz bunları hiç yaşamadık; o yüzden de  bilmiyoruz. Ben hiç bilmiyorum hafta içi pencerelerden içeri güneş girerken evde  ne yapılabileceğini. Çeşme’de isek bilirim. Yapılacaklar bitmez zaten orada. Ben de ne yapacağımı bilirim zaten ora gündüzünde. İş! 


Böyle bir bilmezliğe düşünce "iyi ki gribim de bir de ne yapılabilir derdine düşmedim" diye sevinmek mümkün.  Hafta sonunu ezbere biliyoruz. Sıkı koşturmaca.  

Öyle içimize işliyor ki tekdüze hayatta her gün tekrarladıklarımız. Sabah önce saat çalacak. Kalkıp kapatacaksınız. Bildik işlere başlayacaksınız; el yüz yıkamadan diş fırçalamaya. Dünkü işlemleri ardı ardına bugün de yineleyecek ve saati geldiğinde evden çıkıp her günkü yolunuzdan durağınıza gideceksiniz. Dolmuş, otobüs, servis, metro ne kullanıyorsunuz onu bekleyeceksiniz. Arabayla gidiyorsanız trafik  çilesine katlanacaksınız. Sonra iş başlayacak.  Serbest meslektenseniz dükkanınızı açacak ya da iş yerinizin kepengini kaldıracaksınız.  İş ortamına girince ilk iş de bilgisayarı açmak olacak. Zira iş, bilgisayar ile yapılıyor her alanda.


Bilgisayar her şey olmuş hayatımızda. Mektubumuz olmuş, kitabımız olmuş, plağımız olmuş, sinemamız olmuş, arkadaşlarla görüştüğünüz pastane, kafe olmuş, yemek tarifine dek öğreten bir nevi sınıf olmuş. Saymaya yetemeyeceğim çok şey olmuş. Hiç fark etmeden eliniz bilgisayara gidiyor o zaman. Ve anlıyorum ki hepimizin bildiği tek şey önce bilgisayarı açmak.


Gripseniz ilacınızı aldıktan sonra biraz cana gelince şöyle hafiften göz atabilirsiniz bilgisayarınıza. Yanan gözlerinizle uzun süre bakamazsınız bilgisayarınıza zaten. Zar zor iki satır grip öyküsü yazar, birkaç saat yanan gözlerinizi dinlendirirsiniz yumarak. Yine de rahat ortamda, istediğinizde uyuklayarak taşıyamadığınız başınızı istediğiniz yere dayamak, seramik sanatçısının çamuru alışı gibi mentollü merhemleri alıp boğazınıza hiç esirgemeden fazla fazla sürmek ancak evde mümkün. Bu gribin sevindiğim yanı, o sevimsiz  ve medyatik  H1N1 değil de viral olmasıymış benim yakalandığım.  Başında  bir hayvan adı taşıyan grip bulaşmadığına memnunum.

Grip oldum diye bakmamak gerek güne. Gripken ve evdeyken hayat nasıl diye bakıldığında, evde nasıl da acemi kaldığımızı görmek güldürücü. Yanan gripli  gözlerle bu acemiliğe bakınca, ortaya bu yazı çıktı.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.02.2016, 10:22

Paylaş :

3 Şubat 2016 Çarşamba

Ben severim yokuşları

Yolun çetini, yokuş olanıdır. Düz yol kolaydır. Kolaysa yokuşlarda ilerlensin de görülsün düz yollarda ilerlendiği gibi. Yokuş, sabır demektir. Azimdir, emektir. Düz yol, ya hazıra konmaktır ya da kabullenme.


Yokuş deyince, tırmanmak anlaşılır. Çıkışlar yeğlenir; zira zirve,tırmanarak ulaşılacak yerdir tek. Ağzında gümüş kaşıkla doğmuşlar dışındakiler, düz yollara erişebilmek için yokuş tırmanmalıdır ille. Çıkışın anlamı, diyelim ki izbe köşelerden, derin dehlizlerden, karanlık mağaralardan aydınlığa çıkmaktır. Gün ışığına kavuşmaktır; köhneliklerden arınıp.


Yokuş çıkmak, bir anlamda düze çıkma uğraşıdır. Varış, yıldırıcı dik zorluğun bitmesidir de ondan. Yokuş biterse düzlük başlar çünkü. Bir de bitim, ille de doruklardır. Everest’inden bir koşuluk tepelerin zirvesine… Ama tırmanın gerçekleşmiş hedefidir o bitiş. Yorgunluğun yokuş aşağı; keyfin zirve olduğu andır.


Hakkıyla tırmanmak, dişini tırnağına takarak olur. Ter dökmeden olmaz. Olmamalıdır da zaten emeksiz yemek! Hakka inanan, mutlak buna da inanır bellenmektedir. Tırmanmak, tırmalayıcıdır. Dizlerin dermanının kesilmesi, kalbin çarpması, belin bükülmesidir.Meyvesi tatlı bir zorluktur ki “emeksiz yemek olmaz” diyenler hep haklıdır bu yüzden.Gerçi yokuştan yokuşa da fark var. Kimisi kısa kimisi hayli dik ve uzundur. Yokuşun bitimi, yorgunluğun atılmasının keyif gülüşü halinde mutlulukla anlatımıdır. Biten yokuşla varılan nokta, kimi için hedef demektir; kimine başarı kimine sabrın sonu. Yokuşların yorgunluğu değil, varışı önemsenir bu yüzden.


Yokuşları tırmanmak, sek sek oynarcasına olmadığından herkes çıkmayı göze alamayabilir; ama sonuna kadar tırmanamayacağını bile bile kararlılıkla dikliğin eteğine gelip gücünün yetebildiği yere kadar gidenlerin, yokuşun tamamını tırmanmışlardan neredeyse farkı yoktur. Bazen bir işi bitirmek önemli olmayabilir; o işe kalkışma cesareti de  bitirmek kadar yürek ister. Kalkışmak, cesaret, kararlılık, kendine güven, denemek isteği ve o yolun zorluklarına göğüs gererken canın acımasını gözardı edebilecek niteliklerde olunduğu anlamına gelir zira. Bu bile bir yokuşun nihayetine varmak  kadar başlı başına bir zirvedir.


Yokuş çok; dereli tepelisinden, sarpından dikine. Hayatın kendisi başlı başına bir yokuş aslında. Bazılarının karşısına yumuşak meyillisi kimisinin karşısına da kara kışın ortasında buz tutmuş, dik, çetin yokuş olarak çıkar. Hayat, yokuşları tırmanmaktır. Bu tırmanışta herkes zirveye çıkabilir mi? Çıkamaz. Çıkmak, başka birçok şartın yanında istek, direnç, kararlılık gerektirir. Bu özelliklerin hepsi herkeste olmayabilir. Çoğumuz, pek de heveslidir yokuşları çıkmaya; ama birkaç adım attıktan sonra tepeden güneş vuruyor, terlemeye başlıyor, dikenler ayaklara batıyor, çalılar dalıyor, susuzluk dili damağa yapıştırıyorken yukarıda süzülen  kartalların çığlıklarından korkuluyorsa, o yokuş hiçbir zaman tırmanılamayacaktır. Daha yarısına bile gelmeden  düşten vazgeçilecektir. Yarısını bulacak olan  bile azdır hatta. Kimisi hiç çabalamaz bile tırmanmak gibi meşakkatli bir şeye;yokuşun dibinde oturup eğleşmek varken.


Yokuş dediğin, yolsuz belsizdir. Pusulası azimdir yalnızca. Çıkmak kadar nasıl çıkılacağı, nereden başlanacağı da  zorlu  konudur. Bir keçi izine rastlanır da sürülürse ne ala. Yoksa dağın hangi yüzünden daha kolay tırmanılır zirvelere diye dört dönmek gerek etrafında.


Nasıl da terleye terleye, tekleye tekleye çıkılan yokuşların zirvelerinden keyifle aşağılara bakarken duyulan his, hak ettiğini almış olmak hissidir.


Hayatın yokuşundan inmek pek çok anlama gelir. Kimileyin taa nerelere gelmiş birilerinin, oralardan alaşağı olması demek olabilir. Kimileyin de ömrün çoğunun geçtiği demektir.


Kartal yuvaları,yokuşlar çıkılmadan görülemez. Kartallar yükseklerde yaşar. Yuvalarına hiçbir gölge düşmez; çatıymış, direkmiş. Kartal yavruları, bulutların gölgesi altında çatlatır yumurtalarını; bulutların gölgesi altında büyürler tek. Gök gürültüsü, ilkin yükseklerde duyulur. Sesi en çok oralarda patlar. Şimşeğin ışığı, yükseklerde yanar  söner.


Yokuş, yorucudur. Etrafa bile bakılamaz, manzara seyredilemez tırmanırken doya doya. Her an ayağın altından kayacak bir taş, karşıda belirecek zehirli bir yaratık, çığlık atan kartallar,dikenler, çalılar içinde; daha yükseklerde neredeyse bitkisiz ıssızlığın koynunda, rüzgârın dayağıyla tırmanılır.Bir kez zirveye varıp bulutları ayakların altında gördükten sonra tırmanmak artık hazdır. Ne pişmanlık duyulur o yorgunluktan ne de yüksünme. Duyulan, içe çekilen soluğun temizliği, “hoş geldin” dercesine uğuldayan rüzgârın sesi ve oralara tırmanarak değil kolayından uçarak çıkmış kartalların çığlığıdır. O zaman dişini tırnağına takarak zirvelere tırmananın, uçarak çıkmışa bir selam vermesi gerekir; gülerek. Kartallar bile anlar içten bir  gülümsemenin yürekten bir selam olduğunu.


Ben, severim yokuşları. Yokuşları tırmanmayı.  Dişle, tırnakla. Hak ederek tek ve de. Yokuş tırmanmak demek, yokuşun sonundakini hakkıyla hak etmiş olmak demektir çünkü. Hak, ne hazmı ne de hak edişi kolay bir kavram değildir. Hak, bilek gücü ister, emeğin sonucudur. Alnın akıdır, teridir. Diyelim ki bir ödülü, o ödülü hedeflemiş herkes ister. Ama kimi isteyenler ödüle giden yola, yol işaretleri koyarakyolu kendine çıkarma gayretinde olabilir. Böylesi hırsın pençesindekiler, hakkı değil hırslarını umursarlar. Ödüle giden yollar, hiç yol işareti koymadığından hak edenlere çıkmasa bile emek ortadayken belirleyici olan ödül değil, ortadaki üründür. Yokuşları ter dökerek, ellerini parçalayarak, dirseklerini çürüterek, zaman harcayarak tırmananların yol işaretlerine ihtiyacı yoktur zaten.Ve onların ödülleri, kıyaslama sonucunda yol işaretlilere  dudak bükülmesidir. İşaret koyanlar, haktan bahsederken neden inandırıcı bulunmadıklarını o işaretleri tersinden takip ederek başa döndüklerinde göreceklerdir.


Hak kavramının hakkından gelinmemeli;hak eden, hak ettiğini almalı!  Hak, hep yerini bulurmuş gibidir konuşurken. Dee… Söz, güzeli söyler hep… Hele de konu hak ise… Ama söz, ortaya koyulmuş iş değildir. Kişinin aynası olan iş, ortaya koyulan emek ve onun niteliğidir. Hak etmediği şeyleri hedefleyip, yolu kendine çıkarabilmiş böylesi anlayışlar, değil yokuşları ufacık tümsekleri çıkarmış gibi yapar, çevreye zafer gülücükleri saçarken yokuştan tepetaklak yuvarlanmaktadırlar aslında. Bu gerçek, hak edilmeyenleri hakkı görenlere er geç inecek tokattır. Yüzleşmeler acıdır. Yokuş tırmanmanın acısı, bu acıdan daha tatlıdır oysa!


İnsanların ayaklarının dibine serilmeyen, hedeflenen, erişilmek istenen ne varsa tırmanma sonucu elde edilebilir. Tırmanmak,kaç kere bitip tükenip de yeniden ve yeniden gözü yokuşun bitimine dikip, sivri kayaları eller kanayarak tutup doruğa yönelmek olduğundan zordur, yorucudur.


Ben severim yokuşları. Çünkü yokuşların bitimleri, düşlere çıkışlardır… Erişilmek istenenin artık ayaklar altında olmasıdır. O yüzden severim ben yokuş çıkmayı!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.01.2016, 15:58
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci 
Paylaş :

“Dört bucağın çığlığı; hep aynı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

2 Şubat 2016 Salı

“Sağır Kapılar” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

Gün alası


Sabahın erkeni, şaşırtıcıdır. Alacakaranlık mı demeli, alalı mı?


Gün alası galiba doğrusu. Gece kayıp giderken, güneş çok sürmez tepsi gibi belirecekken göğün bir yanını gecenin bulutları kara kara kaplamıştır; öte yan, doğan günün pembesinde, kızılında coşmaktadır.

Onca kuleye rağmen göğü görmek, uçsuz bucaksız mutluluk; gök gibi. 


Gök, ruhun besleyicilerinden.Gözün gezintisi.  Çok şey demek. Kuşların da dolanma alanı.


Ankara, güneşin üzerinden doğduğu ya da battığı gölleri, denizi, yalçın dağları olan bir yer değil. Ne bulursanız doğa niyetine, onunla yetineceksiniz.


Gerçi haksızlık etmemek gerek. Doğası, kendi halindeyken hiç de fena değil. Bozkır da güzellikler barındırır. Yaşayan canlıları vardır. 


Üstelik dünyanın en güzel tüylü hayvanları Ankara’da yaşar, malum. Ankara keçisi, Ankara –Angora- tavşanı, Ankara kedisi! Hepsi de kar beyazıdır ve tüyleri yumuşacıktır.


Ufkun sayısız sitenin içine yığışmış kat sayısı düzinelerce kulelerle kağıt karalar gibi karalanacağı görüntülerini hiç beklemezdik biz öğrenciyken. Kuleler filan gelmezdi aklımıza. Ama şimdi tam karşımızda.

 

Güneşin doğuşunu da batışını da izleyebilmek güzel. Ama fotoğraflarını çekmek çok daha güzel. Biraz erkenci davranacaksınız o kadar.


Güneşin görünmesi, ortalığın ısınması demek. Geçen haftaya göre çok sıcak hava. Sekiz derece filan. 


Herkes memnun bu durumdan. Kardan adam dışında.Onu özleyeceğiz.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.02.2016, 20:22





Paylaş :

1 Şubat 2016 Pazartesi

Bir Blog Öyküsü; Acemi Demirci

Acemidemirci için kullandığım ilk resim. Elbette ben çektim.
Ben blogger olmadım. Blogger kılındım. Blog demek, açtığınız bir kapı demektir. Ben edebiyata kapı açtım. O  sulara demir attım.


Aklımdan bile geçmezdi blogger olmak. Hatta ne üye olduğum tek bir blog vardı ne de ziyaret ettiğim. Yazıyordum ben. Henüz yayınlanacak yerleri de yoktu  çalışmalarımın.



Şimdi çok uzaklarda, Amerika’da yaşayan eski oda arkadaşım, tıpkı ben gibi elbette hiç de sıradan olmayan karşılaşmaları yalnızca eski Türk filmlerine has sanırdı. Gerçek hayatın konusu olamazdı böylesi tesadüfler. O tesadüflerden birini biz yaşamasaydık eminim o da benim gibi düşünmeye devam edecekti.

İnsanların gönderdiği yazılarla dolu bir sayfada  kendi adlarımız değil rumuzlarımızla oradayken hiç tahmin etmezdi elbet benim onun dört harfli rumuzunu görür görmez o rumuzun arkasındakinin kendisi olduğunu anlayacağımı. Üstelik o rumuzne çocuklarının baş harfiydi ne de açıkça kendine dair bir şey. Ama anladım. Oluyor böyle sezgiler zaman zaman :) Aylan hala uzaklarda; ama bana çok yol açtı.


Oda arkadaşım, eşi ve çocuklarıyla uzaklara gidip yerleştikten sonra yollarımızın  ikinci kesişmesi ne Ankara’da ne de başka bir yerde oldu. Hiç akla gelmedik şekilde  oldu. Ortak izlencelere sahiptik, oraya yazılar gönderenler arasındaydık ve rumuzunu görür görmez arkadaşımı tanıdım. Dünyada sanki başka hiç kimse yokmuş gibi. Anladım. Ham de tümden emin olarak! Bir yazının üzerindeki topu topu dört harf yetti Aylan'ı tanımama. Bazen böyleyimdir. Bulmaca çözmeyi ilkokuldan beri çok sevip gazeteler ortadan kalkıncaya dek sürdürdüğüm için olmalı .


Aylan, kendi olarak değil; ama dört harfle karşımdaydı. Bu kez iş ortamında yan masalarda değil uzun uzun yazıların yayınlandığı bir ortamdaydık. Yazılarımı okuyanlardandı.  Bir kez daha, yineleme olsa da o zamanki kanunlara göre gerçek adımı kullanamadığımdan rumuzumla tanıyordu beni. Ve benim kim olduğumdan çok uzun süre haberdar olmadı.

Ben yazdım, arkadaşım okudu; diğer okurlar gibi. O zaman yazdıklarımı okuyan hemen herkesten hep gelen bir soru vardı bana; “Siz, yazar mısınız?”. Zaman zaman o da yazdı. Sonunda bir gün bana bir ileti attı. O zaman henüz feyzbuk  ile de ilgilenmiyorum daha. Hala da ilgilenmezdim; ama tüm arkadaşlarım feyzbuk ile iletişime geçip e-postalara yani iletilere vakit ayıramayınca açık açık, dobra dobra  benden hesap açmamı isteyenler oldu :) Bunu bekliyordum çünkü artık ileti adresleri yalnızca feyzbuk gibi sayfalara giriş  için kullanılır olmuştu. Epeyce ayak diredim; zaman alacaktı feyzbuk çünkü; ama sonunda mecburen bir hesap açtım. İlk ödülümü aldığım rumuzum hem de blog adım ile. ACEMIDEMIRCI. Ve hesap, hesapta olmayan güzellikler sundu. Tüm arkadaşlarım karşımdaydı bir baktım.

Eski oda arkadaşım, hepimiz yazılarımızı yayınlayabilelim diye ortak  bir blog oluşturdu. Ancak o blog,  hepimizin blogduydu sonuçta. Benim denemelerimin, öykülerimin, gezi yazılarımın ve diğerlerinin  kendime ait bir blogda derli toplu olması gerektiğini düşünmüş arkadaşım. Tüm yazılarımı da orada yayınlamış. İletisinde bana yapmam gerekenleri anlatıyordu. Bir baktım, artık ben blog sahibiydim. Durduk yerde.


Bana bir blog hediye edilmişti. www.acemidemirci.blogspot.com, bana hediyedir yani. Ben kurmadım. 


Arkadaşlarınız sizi düşünmediğiniz boyutlara çekebiliyor. Her zaman anarım eski oda arkadaşım Aylan’ı. Ve her andığımda teşekkür etmeden geçemem. Aylancım, teşekkürler canım arkadaşım. Hatta kardeşim.

 
Artık yazılarım, rumuzumla adlanmış blogumdaydı. O sıralar henüz herhangi bir ortamda yayınlanacak  yazılarda kendi adımızı kullanabileceğimiz kanun hala çıkmamış olduğundan tabii. Ve nihayet kanun çıktıktan sonra blogumda kendi adımı da kullanır oldum.


Gerçi Acemi Demirci de an az öz adım kadar gerçektir; beni anlatır. İkisi de eskiye, köke, tarihe, gerçeğe dayanan ve öyküleri olan addır. Yine de amacım bir Portekizli ya da İspanyol ile yarışmak değil;  onlar kadar uzun ada sahip olmuş olsam da. Adım, artık hayli uzun. Ve sonradan edindiğim adı da öyle benimsedim ki. Acemi Demirci'yi.

Önceleri sadece yazıdan ibaretti blogum. Resimsiz. Öyle ki zaman ayırıp didik didik  edip, blog uygulamaları, usulü, yolu yordamı konusunda ayrıntılara giremiyorum hala. Zira hayat, koşturmaca. Gün yirmi dört saat ve yirmi dört saatten daha fazla zaman isteyen yükümlülüklerle dolu. Büyükler ilgi ister. Sadece telefon ile değildir ilgi. Kimisi bakım ister.


Yazmak zaman alır. Dinlenmek zaman alır. Ama zamanın ucu bucağı belli. Yalnızca yirmi dört saat bir gün. O yirmi dört saatin neredeyse yarısı iş hayatıdır. O zaman aşamayacağınız sınırlar olacaktır, bile bile. Her konunun içine fazla giremezsiniz mesela. Vazgeçilmezleriniz dahası öncelikleriniz vardır; yazmak gibi, fotoğraf çekmek gibi. Onlara ayırırsınız zamanınızı; eğer bulabilirseniz. Resim bile yapamıyorsunuzdur artık. Oysa yazılarınızdan önce çizdiklerinizi yani resimlerinizi görmüştü herkes.


İstanbul’da yaşayan çok değerli bir arkadaşım, Mine,  bunca geziye katılıp bunca resim çekiyor iken blogumun bunca renksiz olmasına kayıtsız kalamadı. Telefonun bir ucunda o bir ucunda ben resim yükledik. O günden beri de yüklüyorum. Ve böyle arkadaşlarım olmasından çok memnunum. Sayıları artsın dilerim.


Ben blogger olmadım. Bir gün bir baktım kendi blogum var ve artık bir blogerım. Şu an hayli memnunum bu hediyeden.


Eğer yazılarım ve fotoğraflarım olmasaydı hala blogger filan değildim. Çünkü blog demek,  uğraş demek, emek demek. Zaten kısıtlı olan zamanın daha da kısıtlanması demek. Bu da en başta dinlenme zamanınızdan yani uykunuzdan feragat demek.  İlle fedakarlık gerekiyor ulaşmak istediğiniz yere varabilmek. İlle emek, sabır gerekiyor. Zaman harcamak gerekiyor. Kolayına kaçamazsınız böylesi konularda. Eski alışkanlıkları bırakmak gerekiyor. Sabah spor, Cumartesi günleri sabah saat on birde CSO filan olamıyor yani.


Blogların hiçbirinden  haberdar değil iken tepeden inme blogger olmuş  birisi olarak bugün çeşit çeşit konular içeren bloglarla karşılaşıyorum.

Ben, isteyerek blogger olmadım, ama, blogger olduğum andan beri isteyerek sürdürüyorum bu uğraşı. Yayınlarda bulunuyorum.  Ben blogumun değil blogum benim kapımı çaldı. Ve içine yerleştirilmiş yazılarımla tam karşımdaydı. Bu büyük mutluluk…Bazı yıllara ait  yayın sayısı çok olamayabilir. Bu, o yıl çalışmalarımı yayınlamayıp yarışa gönderdiğimi gösterir.


Bu yazı, bir teşekkür yazısı. Teşekkür etmeyi severim ben. Bana teşekkür edilmesinden de hoşnutumdur; ama eğer teşekkür eden bensem bunun anlamı açıktır. Ortada teşekkür edilecek kadar memnuniyet veren bir olgu vardır. Teşekkür etmek, büyüğünden küçüğüne mutlu bir ana sahip olmanızın sonucunda gelir.

Teşekkürler Aylan… Teşekkür Mine.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 29.01.2016, 16:13

Paylaş :

31 Ocak 2016 Pazar

Günaydın Ankara… Yine sis altındasın...

Günaydın Ankara,

Ve yine sis altındasın…

Ankara’dan uzakta olan Ankaralılar, Ankara’yı göremedikleri için hayıflanmasınlar. Ankara’nın içinde olup da Ankara’yı göremediğimiz anlar o kadar  çok ki  artık. Bugün de öyle.


Ankara kayıp bu sabah. Pencerelerin önü duman. Sis yani. Açılmaz örtüdür sis. Tek kendi istediğinde kalkar. Siz istemeseniz de örter örteceğini; eğer isterse.


Oysa dün, bambaşka fotoğraflar çekmiştim. Gözün görebildiğince görülen  şeyler yer almıştı o karelerde. Bu sabah mı? Ha stor resmi çekmişiniz ha sis. Görünürde, her zaman gördükleriniz yok. Tek sis...


Balkon storlarının açık olup olmamasının hiçbir anlam taşımadığı sisli günlerde pencereden görülen  şey manzara değil manzaranın önündeki içinden geçilebilir, elinizi içine uzatabileceğiniz -şeffaf diyeceğim de ötesini göstermediğinden yine de pusu tam anlatamayacak- bir duvar gibi görülen  sis.


Güneş, birkaç gündür ışıyordu. Kar, orada burada eriyorken bazı yerlerde toprak yama yama gözükmeye başlamıştı. Hava birkaç derece ısınınca. gündüzleri sıcaklık eksilerden artılara çıktı. Güneş göründü. Kar eridi ve buhar oldu. 


O buhar şimdi pencere önünde her şeyi perdeleyici kirli bir duvar halindeki bir kalkan sanki. Taştan değil; pustan bir set.  O set, gözün önünde oldukça ileriler gözükmez. Sis, nefesi kirleten her şey. Şehri gizleyici el. İstenmeyen örtü. Ne yırtılabilir ne de kentin üstünden sıyrılıp  alınabilir. Trafiğin korkusu. Yolların tehlike alarmı.


Güneşi beklemiştik, ısıtsın, ışıtsın diye. Güneşi örten, göz gözü görmez eden sisi ne beklemiştik ne de davet etmiştik. Ama şimdi tam pencerelerin önünde. Ne güneşi ne de kenti göstermemecesine.


Yine de "Günaydın" Ankara. Sisler sonunda kalkar çünkü.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.01.2016, 07:38
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci