13 Şubat 2016 Cumartesi

      Galiba bir telaş var yarın için. Herkeste olmasa da...Adı sevgi ile anılan bir gün yarın. Neyi ya da kimi seviyor olursanız olun, sizin için "Sevgili" olan ister Anneniz, Babanız ister Eşiniz, sözlünüz ister pencere önüne konan kuşlar ister sokaktaki aç kediler ister doğa ister o ister bu olsun bu kavram, hatırlatılmadan hatırlanılan bir kavram olması gerektiğinden bir tek güne sığabileceğine inanmam. Ve o tek günü de tüketim günü olarak benimseyenlere içten içe hak veririm.

      Daha var ama; hem yarını meşgul etmemek hem de şu an olası gözükmese de olur a yazılarda bir çakışma yaşamamak için erken yayınlamak istedim.

      14 Şubat Gülleri” adlı çalışmama;
       
      linkinden ulaşılabilir.

      Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
      @AcemiDemirci



Paylaş :

Dört bucağın çığlığı; hep aynı

Belki bir yılı geçkin bir süre önce çok genç bir yazma sevdalısı arkadaşım, Bertan, bana yazılarından bahsetti. Çalışmalarını okumam için de gönderdi sonradan.

Bertan, henüz bir üniversite öğrencisi olarak kuşağının çok önünde ve o yaştakiler için  bilmesi ağır, taşıması külfetli bir dil kullanıyordu. Kullandığı dil hakkında sorularım vardı. Yazışma yoluyla tabii. Zira Bertan, Kıbrıs’ta okuyordu. Hoş, Ankara’da okusa bile iletişim artık yazışmayla malum.

Konuşmamız iletişim yani konuşabilme, derdini anlatabilme, anlatılanı anlayabilme eksenindeydi. Bana daha çok benim yaşımdakilerle yani kendinden büyüklerle, üniversite hayatı gerilerde kalmış olanlarla daha kolay anlaşabildiğini söyledi.

İlk kıvılcım atılmış oldu böylece özellikle iletişim ağırlıklı. iki çalışmam için. Bir de öğrenciliğimde İngilizce okuduğumuz Guy de Maupassant'ın Kolye -The Diamond Necklace- adlı  çalışmasında kolyenin kaybolduğu sahibine söylenmediğinden kaybedenin başına nelerin nelerin kalmadık gelmesi, diyeceğim  hayatı karartan böylesi bir iletişimsizlik  içime hep dert olmuştu o öyküyü okuduğumdan beri.  Ki doğru iletişim kuramamak herkesin derdi sanırım. Bertan’ın yazdıkları bana Kolye öyküsündeki o hayatın geri kalanını talan eden suskunluğu da çağrıştırınca, artık vakti gelmiş baktım… Birikim, yazı  olmuş. 

Bu yazımın öyküsü, biri benim öğrenciliğime dayanan diğeri şimdinin bir üniversite  öğrencisine uzanan birbirinden çok farklı iki olgunun kesişmesi sonucu.
Ve bu yazım, bir gün hem şiirleri hem de bana ilk on bir sayfasını gönderip eleştirmemi istediği romanı ile çok yol alacak olduğuna inandığım, yazma sevdalısı üniversite öğrencisi Sevgili Bertan’a ithaftır.

(İletişimsizlik, yani ne anlamak ne de anlatamamak, aşılmaz dağlar iken insanlar şiirleri, deyişleri, şarkıları o yüzden seviyor olmalı. Yani bunlar mühür gibi. O yüzden bu yazıma tema olarak mühürleri seçtim.)


Çığlıklar hep aynı; diller farklı olsa da. Kim bilir hangi dil ailesinden, Ural Altay, Ari dil gruplarından birinden atılmışsa da. Çığlıklar hep aynı!Söylenemeyenler üzerine çoğu. Farklı sözcüklerde her dilin çığlığı;ayrılığı gayrılığı bu yalnızca.

Eski günlerindeki gibi yeniden is kokan, kömür dumanına boğulmuş  Ankara’da, kışın ortasında bahara öykünen bu günde hava kirliymiş değilmiş aldırmadan kendini dışarı atmaktan gayri yol yok galiba bugün.Birkaç metrekarede tıkılı kalmışken bir yerlerden sızıntı bulup da girip odayı hissedilir derecede kaplamış sigara dumanından oksijene kaçmalıyım,imdada yetişen öğle saatinde.Duvar değil dal, yaprak, gökyüzü görmeliyim. Bilgisayarın tuş sesi, kuşlar gibi seslenmez. Biraz da kuş ötüşü  o zaman. Aklıma bahçeler üşüşüyor bir yandan da soluduğum hava genzimi zehir gibi yakarken. Hıdiv Kasrı çevresinden, Balçova tepelerinden  Paris’e dek yemyeşil bahçeler!
 
Paris’teki Jardin du Luxembourg diye bilinen Lüksemburg Bahçeleri aklıma gelir kimileyin. Bahçeler kadar elinizdeki dil peynirlerini büyük bir pişkinlikle kapıp bir dalda yedikten sonra  başka bir lokma için tekrar kolunuza konan güvercinleriyle hatırlatır buralar kendini bana. Aklıma Paris’in bahçelerine kadar geliyorsa eğer, en yakındaki yeşilliklere  ulaşmalıyım. Arka caddeden çimlerle kaplı, ulu sedirleri olan bahçelere gitmek gerek o halde. Oksijeni asıl da özlüyor insan.
 
Zaman karaborsa bile değil artık. Yok. Sınırlı. Uzatılamaz. Ama kısalmış şimdilerde. Öyle diyorlar.Dediklerine göre foton çağına girmişiz ve yirmi dört saat bellediğimiz gün artık on altı saatte geçiyormuş. Vakit, nakit kadar değerli öteden beri. Oysa şimdi saatler en başta ulaşımda değirmene girmiş buğdaydan beter öğütülürken saniyeler bile çok önemli.

Her şeyin bedeli para ile ödenmese de her şeyin bedeli ille de zamanla ödeniyor.İstediğimiz kadar korsan kesilip o hazinenin avcısı olalım, sandıktaki yirmi dört ayarlık hazine,yalnızca  yirmi dört saatçik. Bir dakika fazlası yok. O zaman bir saatlik öğle tatilinde hem bahçede soluklanayım hem yeşillikler içindeki huzuru yakalayayım hem de müzik dinleyeyim iyisi mi. Aynı anda çok şey yapmak, şimdinin doğru zaman harcama biçimi artık.

Ne yapılır bildik yollardan geçerken,  hep bildik dönemeçleri alırken? Sağa sola bakınmak mı? Onu hep yaparım zaten. Elinde telefon, gözü gelen yeni bildirimlerde olanlardan olmadığımdan. Müzik dinleyebilirim mesela. Gün içinde ruhun besleneceği şeylere ayıracak an o kadar az ki. Şimdi sırası o halde.Gün, hele de üzücü haberlerle dopdoluyken bağıra çağıra ulu orta müzik dinlemek olacak şey değil elbet.

Şarkılar, kültürün müzik kılığına bürünmüş halidir. Sözleri, ezgisi apayrı; sıcakta, soğukta, kıtalarda, kıyılarda. Bir kültürün şarkılarında anlatılan bir başka kültürdekine aman aman benzemez hiç. Şarkı dediğin kuru gürültü değilse eğer, bir duygunun, içlenişin öyküsüdür mutlak. Kültürün sözlerle, müzikle ortaya dökülmüşüdür.
  
Kulaklığımdan eski bir grubun şarkısı geliyor. Air Supply söylüyor. Yürekten bağırmalı parçaları severim; bağırtı çağırtı gibi gelen şarkıları sevmesem de. Haykırış gibi olmalı bağırma. Çığlık, yüreğin sesi, dili olduğunu duyumsatmalı. İşte öyle gelir bana Air Supply’ın bazı parçaları. Hoş, içini dökerken samimi. İnanasım gelir dinlediğimin şarkı değil de sanki telefonda bana derdini anlatan bir okul arkadaşımın iç döküşü  olduğuna. Öyle sahici söylerler yani.
Diyor ki bir parçada“Benim hayatımdaki her şey yanlış”. Bu kadar basit olabiliyor işte şarkılarda kimi ifadeler. Kestirmeden söyleniveriyor. Ne sanat yapmak ne de süslü  püslü, ağdalı cümleler kurmak derdinde şarkı dizeleri. Az sözcükle çok şey anlatmak yetiyor. Öyle ki kısacık bir anda kısacık bir dizeyle anlatılanlar,ömür boyu iz bırakabiliyor.

Alabildiğine yalın ve içten dinlediğim parça. Saklısı gizlisi yok. Bu nasıl bir şeffaflık! İşte buna inanasım gelmiyor. Zira hayatını gözden geçirirken  böylesi açık yürekliyse, o zaman  hayatındaki bazı şeyler hiç de yanlış olmamalı. Kendini cesurca eleştirebilmede bir yanlış yok. Derdini dökebilme  ve söylediklerinin arkasında durabilme cesareti asla yanlış olamaz. Yanlışlık, söylermiş gibi yapıp söylenmeyenlerde. Dinlediğim parçada anlatılan yanlışlık, söylenecekleri  ifade etmede değil; tercihlerde o halde…
İçimizden birileri, hayatındaki yanlışları şarkıyla anlatmaya kalktığında hatalarına asla yanlış demeyebiliyor; hatta kendini hiç eleştirmediği oluyor. “Yalan dünya” diyor çattığına. “Feleğin sillesi” diyor, “kader yüzüme gülmedi gitti” diye söylerken söyleniyor da aynı anda. Hatta derdini, “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye” anlatıyor bir şarkının  dizelerinde. Yani derdini anlatmak istemediğini anlatıyor. Çünkü dermanla işi olsa yeniden böylesi güzel bir beste yapamayacaktı besbelli.Ancak… Derman bulmak isteyenler de bir ata sözünü doluyor diline bu dize yerine, “Derdini söylemeyen, derman bulamaz”. Derdi, daha fazla dert etmek yerine halini anlatmak isteyenlerin olması ne güzel!
Oysa anlatmanın gücü, iç dökülmedikçe bilinemez. Diyelim ki Scorpions, kendi kültürü içinde derdini anlatmazlık etmiyor. Kendini alabildiğine eleştiriyor hatta parçasının birinde. Özür dilemeye bile getiriyor lafı. Kendi gururundan değil, kırdığı gururdan bahsediyor. Ve şarkısına “Time, it needs time  -Zaman gerek- diye başlıyor.

Şarkılar, kültürün göstergesi yani.İçimiz anlatacaklarla doluyken onları ne kadar anlatıp anlatamadığımız, şarkılarda kolayca görülüyor böylece.

Diyeceğim, dünyanın kuzey ucunda da güney ucunda da çığlıklar yüreklerden kopuyor. Doğu kıyısında da batı kıyısında da. Geceyi neredeyse gün boyu yaşayan yerlerde de günü güneşin altında doya doya aydınlıkta yaşayan iklimlerde de. Birinin canı yandıysa eğer,çığlığın dünyanın neresinden atıldığına bakılmaz. Kutuplarda, ekvatorda, çölde bir şeylere kırgın yürekler, başka sözcüklerle kanıyorken haykırışlar, işte o kırılmaların sesi, duygu damgaları, damlaları. Tüm bu damlalar, dünya dolusu gönüllerin göl suyu. O su, ateşi söndürmüyor; ateşe körük.

Tek kişinin haykırışının yankı halinde dönüşü onlarca, binlerce  kulağa artık. Bir orkestra önünde o çığlığı haykıran tek kişiydi; ama kaç on yıldır işitenler dünyanın her yerinden.Böylesi bir yankılanma, kayıtlı; istendiğinde dinlenilip duyulabilir kulaklıklardan. Bazı haykırışlar böyle işte. Bir kez çığlık oldular mı istendiğinde dinlenilebiliyorlar.

Bir yüreğin çırpınışı,bağırılıp salıverildiğinde artık pek çok başka yürek titreyecektir; sanki kendi haykırışıymış gibi.

Kısacık öğle tatilinde bir parçanın samimi bir dizesi anlatacağını kulaklığımdan açık seçik anlatıyorken derdini anlatamadığı için acı acı bağırmaya devam edecek ya da yorulup susacakları düşünüyorum. Derman aramamayı, dermana yeğleyecekleri! Yani demincek şarkının dediği gibi hayatın yanlışlarla dolmaması, doğru haykırışları doğru zamanda yapmakla olabilecekken susacakları…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.01.2106, 11:31

Paylaş :

12 Şubat 2016 Cuma

Sanatalemi.net haberi

Eğer ERİK AĞACI ÖYKÜ SİTESİ'nde yayınlanan "Kumruların Ahı" adlı öykümü okuduysanız ki görseli cam göbeği çiçekler halinde gözüküyor, Sanatalemi.net'in yazısından neden çok büyük mutluluk duyduğumu hemen anlamışsınızdır!

Sanatalemi.net'in haberine aşağıdaki linke tıklanarak ulaşılabilir.

http://www.sanatalemi.net/makale.asp?ID=6503 Erik Agacı Öyküden bahsetti

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

11 Şubat 2016 Perşembe

Önce; 
Şimdiye dek buradan paylaştığım  yayın duyurularıma  ERİK AĞACI ÖYKÜ SİTESİ'nde yayınlanan öykülerim de eklenmişken ve  alttaki iki yazı da ayrı birer duyuruyken atlayamayacağım bir konu var... 

Elinizde kalem ve kalemden de dökülenler varsa öykü olmuş, deneme olmuş, gezi yazısı, köşe yazısı, anı olmuş, satırların, sayfaların okunması kalemi tutanlarca  tadılabilecek en büyük mutluluk. Şükürler olsun ki bunu yaşıyorum.

Dahası,  pek çok farklı yerde, sosyal ortamda yayınların duyurusunda bulunarak bana destek olan  başta Suat Abi olmak üzere akrabalarıma, melek kadar iyi arkadaşım Ülkü, Semra Yazıcı'ya, eski mahallemizi bir arada toplayarak Emek -Bahçelievler Eski Dostlar Grubu'nu kuran ve yazılarımı hem sayfasında hem de grupta paylaşan Aylin Kosovaeri Şahin'e ve grup üyesi diğer arkadaşlarıma, liselilerime, Aksaraylılar, arkadaşlarım ve üşenmeyip eli "Beğen"e gidenlere, paylaşan herkese çok teşekkür ediyorum. Biliyorum, teşekkür kuru. Kupkuru. Bazen ben de tıkanıyorum. Bazen ben de ne denilir, ne yazılır, ne söylenir bulamıyorum. Orhan Veli bile anlatamamıştı ya hani, an gelmiş. Anlatamadığından değil tabii, öyle anlatmıştı  anlatacağını. Orhan Veli olur da anlatamaz mı!...

Desteklerini esirgemeyen herkese  içten  teşekkürler, sevgiler, saygılar.
Hüdaydalısından da selamlar...

Ve;
ERİK AĞACI ÖYKÜ SİTESİ’nde bugün yayınlanan “Kumruların Ahı” adlı öyküme;

ya da

linklerinden ulaşılabilir.
Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

Paylaş :

10 Şubat 2016 Çarşamba

“Tren Dumanı adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

9 Şubat 2016 Salı

“Hayat verenlerin kolayca alınan  hayatları” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

7 Şubat 2016 Pazar

Kışın kucağındakiler


Kış, kucağı dolu dolu gelen bir mevsim. Karıyla, buzuyla, pusuyla. Salgınıyla. En kaçınılmazı da grip.  Kış gribi, kış gününün karları gibi bir yandan. Yağdı mı durmadan yağan; ama kaplayıp bembeyaz yaptığı dört yanda güneşi görür görmez eriyiverip  her şeyin yeniden kendi rengiyle belirmesine engel olamayan karın hükmü gibidir gribin hükmü. Grip de kışla gelir kasırga gibi; insanların üzerine yağar öksürükle, hapşırıkla… Sonrası yok. Karlar erirken grip de eriyecek. Mutlak…

Gerçi artık griplere güven olmuyor. Geçmiş gibi yaparken başka kılıkla misafir olabiliyor. Zatürree olanlar var gribin ardından. Basit bir grip; basit olmayan sorunlara dönüşmesin diye bir telaş da var.

Eğer arsız gribi boğazınıza hapsederseniz ve öksürüğe dönüştürmezseniz çektiğiniz zorluklar uzun boylu sürmüyor. Ama bronşlara inerse… Aylarca sürecek öksürük. Bitip bitip başlayacak. Neyse ki gribi öksürüğe yakalanmadan yolcu ediyorum. Gribin ardından su filan dökmeyeceğim. 

Kaç senedir grip olmamıştım. Çok rahattı kışlar geçerken. Elbet salgınlar oluyordu; ama teğet geçerek. Bu kış  gribi hatırladım.

Buralarda kuş gribi salgını varken ve kanatlılar tek tek toplanıyorken Macaristan’daydık. Tur şirketi o gece bizi yemeğe bir restorana götürmüştü. Restoranlar küçük. Şirin. Masalar küçük. Sevimli ve sıcak ortamlar. Bizim kafile kadar kalabalık olmasa da başka bir kafile daha var. Onlar bizim gibi Türk değil. Macar.

Ortada bir kemancı geziyor. Çok uzun zamandır dinlemediğim ve eskiden beri yabancıların Türk müziği deyince en çok bildiği bir parçayı çalıyor, “Ya Mustafa ya Mustafa”… Özlemişim  meğer o parçayı. En son kaç yıl önce Macaristan’da dinlediğimizden beri de duymadım bir daha çok eski Yeşilçam filmlerinden duyduğum o ezgiyi. Sokak çalgıcısı rolündekilerin dilindeydi siyah beyaz filmlerde.

Kemancı, bizim kafilenin kalabalık  masalarından ayrılırken yandaki grup hep birlikte kendi dillerinden bir parça söylemeye başladı. Hiç sıradan söyleyiş değildi. Muhtemelen opera sanatçısı ya da müzisyendiler. Susup dinlemeye başladık. Böylesi bir konsere rastlamışken.

Küçük konserlerine  kulak vermemiz, onları yüreklendirdi galiba. Daha coşkulu, daha güzel parçalara geçtiler. Hepsi de  çok güzel söyleniyordu. Kimi çok bildikti. Çardaş’tan mesela.  Ya da Macar Dansı.

Sonunda ertesi sabah saat altıda ayaklanıp yedide kahvaltıya inecek ve en geç sekizde Sentedre’ye hareket edecekler olarak yemekten  kalkarken  yan masadakilerden biri, yanından geçerken bana  İngilizce “iyi akşamlar” dedi. Teşekkür edip ben de “iyi akşamlar” dedim. Bu kez nereli olduğumuzu sordu. “Türküz” dedim. Duyunca o samimi gülümsemesi yüzünde donup kaldı. Bana anlamsızca bakarken her birimizin yüzlerini, hallerini incelemeye koyuldu. Tedirgin gibi sanki. O an neden böyle yaptığına bir anlam veremedim.

Otele vardığımızda, İngilizce her televizyon kanalında “Bird flu in Turkey,-Türkiye'de kuş gribi-" alt yazısı geçiyordu. Alt yazıyı okur okumaz anladım yan masadaki tedirginliğin nedenini.

Kuş gribinden henüz haberdar olmuştuk biz, memleketten uzakta olunca; ama onlar haberdardı. Demek ki ya biz de kuş gribiysek korkusunu hissedip hepimizin gribe benzer bir halimiz olup olmadığına  dikkat kesilmiş olmalıydı bize iyi akşamlar dileyenler.

Kuş gribine yakalanmadık; ama kuş gribinin nasıl korkuttuğunu yabancı gözlerde gördük.

Döndüğümüzde Ülkemiz’de kuş gribi salgını vardı; ama hiçbir gözde korku yoktu. Ağızlarda da maske.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.02.2016, 16:09

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci