20 Şubat 2016 Cumartesi

Cemre Günü



Hafta sonu sabahına günaydın balkondan başlar. Havaya, tepelere, etrafa bakılır önce.


Mevsimlerden bahar eşiği. Cemre günü bugün. İlki düştü düşecek ya da düştü bile. Düşecek ki hava karışacak. Biraz soğuyacak. İkinci cemre suya. Üçüncüsü toprağa. O zaman ağaçlar canlanacak, su yürüyecek dallara, çiçekler açacak. Bahar  artık beklenmeyecek. Tam karşıda duracak çünkü.


Bulanıklaşmış zaten hava. Henüz düşmediyse bile adı yetmiş cemrenin. Daha takvimde cemre günü göründüğünde belli ki cemre yaptı yapacağını demek. Dışarılar böyle. İçerilerde  hava biraz ürkütücü, eğer televizyon açılacaksa. Yine de korkarak da olsa eller televizyona gider sabahları. Akşam hangi kanalda kapatılmışsa o kanal açılır. Karşımda Japon NHK World. En sevdiğim kanal.


Yine bir doğa anlatımı, tanıtımı var. Bakmalara doyulamayan bir nehir çıktı ilkten. Kerepakupai Nehri imiş.  Sonra nehrin çay suyu gibi kahverengi suyunun içindeki iri beyaz taşlar. Ve nehir sularında gezinen bir böceği anlatıyor. Sonra bir tırmanış. Varılan yerden bakınca karşıda Angel Falls -Melek Şelaleleri-. Dünyanın en yüksekten dökülen çağlayanıymış. Venezüela'daymış. 


Şelalenin suları çok yükseklerden dökülmekte. Çok altlar yemyeşil orman olmalı. Ve kurşun kalemle çizilmiş gibi görünen dalgalanmalı bir çizgi  halinde o yeşilliği yaran nehir, uzayıp giderek akmakta. 



Biraz sonra çok zarif çiçekler açıyor. Çirpinmiş pamuk iplikler, ipek püsküller gibi saçaklı çiçekler. Rüzgarda o saçaklar salkım saçak, dağılıp karışıyor birbirine. Sanırım “kafayı dağıtmak” deyişi bu güzellik karşısında bu çiçeklerde böyle gerçekleşiyor.


Artık eminim ki eskiden bir gülüp bir ağlayan, katıla katıla ağlarken az sonra kahkahalarla gülmeye başlayacak insanları manik depresif kabul ederdik. Şimdi havasından gününe böyle galiba. Bir anı bir anına uymaz  insanlar gibi artık günün huyu da, günler de. 



Günün kendisi manik depresif artık; insanları geçtim. Gün, daha çok ağlıyor; ama arada baharın gelmesi ile kaçınılmaz olarak sığırcığın ıslığıyla, kızıl şahinin tepelere geldiğini   müjdeleyen çığlığıyla, ötücü göçmen kuşların cıvıltısıyla gülüyor. Keşke gün hep gülse insanların çok az gülebildiği bu günlerde.


Gün, kayalıklarda yuva yapıp yavru çıkaran kızıl şahin Boz Kanat’ın çığlığıyla başladı. Arka tepelerdeydi zaten  birkaç gündür. Yeni yuva hazırlığına başlamışlardır bile. Ötücü kuşların sesleri teker teker duyulmaya başladı bu arada. Henüz hüt hüt ya da diğer adıyla ibibiğin sesi işitilmedi. Ama belli ki az kaldı onların da duyulmasına.


Soğuk yeniden pencere dışında. Hava bugün yeniden bulanık. Bir ağlayıp bir gülmeyi manik depresif günlere bırakıp insanların yalnızca gülmelerini dileyerek;



“Günaydın” ilk cemre.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.02.2016, 07:02

Paylaş :

19 Şubat 2016 Cuma

Dik tutulmaya çalışılan kuyruklar


Hem de nasıl süt beyaz görünürken hem de nasıl kapkara olabilir insanların içi. Hem de nasıl doğru düzgün, kusur bulunamaz görünme çabasındayken hem de nasıl içleri çıfıt çarşısı olabilir yaşı başı yerinde de olsa o yerindelikle bir davranışta olmayanların.


Ne yaşa bakıyor bazı zayıflıklar ne de aidiyetlere. Zayıflık, birçok şeyde içi ağ gibi örmüşse  o zaman örümcek ağında bir av olunacaktır er geç.
 
Zayıflıklar, insanın kimyası aslında. Hayat da bu kimyanın ıslahı. İyileştirme. Hani nefsle savaş denilen. Yok edilmeyen yanlışlar, hayatın doğrularını götürür yoksa. Tıpkı sınavlar gibi. Şu kadar yanlış, şu kadar doğruyu götürür hesabı.

İnsanın kimyası var; ve de fiziği. Hatta yaşla tanımlanan matematiği. Bunlar tutarlı olunca insan doğası, hayat bulunan doğadır. Bunlar kendi içlerinde tutarsızsa o zaman o insanların denklemleri hep bozuk, hep yanlış. Yanlış, her insanca içine düşülebilecek bir yol engeli. Doğru olan, yanlışların insani olduğunu kabul edip yanlıştan dönmek. Ama öyle kimyalar var ki yanlış yaparken  göz göre göre kendilerince yanlış yapılanları, yanlışa düşmekle itham bile edebilir. Zeytinyağını  oynarken üste çıkmaya çalışır.  Zeytinyağı lekesini suyun çıkardığını unutmuşçasına kuyruğunu dik tutmaya gayretindedir. Ama kuyruk kıstırılmıştır. Arkasına bakmaksızın sıvışırken bile çaba, dik tutmadır. Muhtemelen de o kuyrukların kaderi, hep böyle olagelmiştir.  Had, sınır tanımamak, bedeli kuyruk ile ödenen bir derstir çünkü.
 
Bir gözlem ehli iseniz, her şey verinizdir. Her şey karşısındaki tutum, yaklaşım, gelgitler, inişler çıkışlardır. Sapmaları; ama hiç sapmamış gibi gözükmeye çalışmaları algıdır. Görünürdeki maskenin ardındaki bambaşka yüzü görebilmek için eğilip bakmaktır.

Unutulmaması gereken ilk şey, insan olarak doğduğumuz. İnsan, bir bileşke. Hormonundan sinir sistemine, genetik hastalıklarından öğrenilmiş çaresizliğine, zaaflarından “birini tanımak için ona ya para ya da nam vereceksin” deyişine ve daha nelerine nelerine…

İnsanların çoğu,  olduğundan daha iyi görünmek peşindeyken daha iyiye yol almak peşinde olan çok az. Daha iyi peşinde olmak, arınmaktan geçer. Gereksiz her şeyden arınmak. Önce kendimizdeki -mış gibi yapmalardan arınmak. Arınmak, duruluktur. Duru görüntü, bulanık  olmaktan  hem de nasıl farklıdır. Duruluk, kir barındırmaz.

“Yedisinde neyse yetmişinde odur” sözü çoklukla gerçek çıkar. Demek ki bir maya ile doğuyoruz. Mayalanmaya çoktan başlamış oluyoruz yedi yaşında. Pişip has ekmeğe de dönüşüyoruz;  hamurumuzdan çamur da olabiliyor. Hamurun tutması çok şeye bağlı belki; ama en çok da insanın kendisine bağlı. Pis ile mis örneği unutulmadıkça maya tutmaya yüz tutar.
 
Yedisinde oyuncaklarını kırıp da suçu kardeşinin ya da arkadaşının üzerine atan, on yedisinde arkadaş çevresinde istediği popülariteyi yakalamayan, yirmi yedisinde hiç kimselerce beğenilmese de kendisi hiç kimseleri beğenmiyor rolü oymayan, otuz yedisinde gelecek kaygısı içinde sağa sola yalpalayan, kırk yedisinde umduğunu bulamamış, elli yedisinde  boşa kürek çekmekte olduğu düşüncesi içinde bocalayan, atmış yedisinde yalnız kalmak korkusu pençesinde, yetmiş yedisinde  hala delikanlı ya da genç kız edasında olma gayretindeyse bir insan, kendine karşı başkasının bile olamayacağı kadar aldatmaca içinde olabilir. Öyle ki hayatı,okunulmuş, izlenilmiş, seyredilmiş, yakından tanınıp hayran kalınmış pek çok hayata öykünmeye dönüşmüştür.

Böyle bir hayat, hiç kimsenin hayatı olamaz. Ve yaşanamaz. Dümen bir o suya bir bu suya kırılır. Her su,  o eski ve delik sandalı ağırlamaz. Önce küçük dalgalar vurarak geldiği sulara iter. Baktı sandal ısrarlı, büyük dalgalarla alabora etmek yolunu seçer, ters çevirmeden. Ve böyle kararsız sandalların anladığı dalga dili de budur. Bir bakmışınız tası tarağı toplayıp demir atmış kendi kadim sularına. Dalgalar bir “ohh” çeker o vakit… Çünkü kayık kendi kıyısını bilmiyorsa deniz ne yapsın! Elinden gelen, onu kendi sularına döndürmektir.

İnsanlar tanırız on yedisindeyken hayatın yükü altında babasının yaşından da yaşlı. İnsanlar tanırız, onca abla, teyze, kuzen  arasında büyümüş ya da evin tek küçük çocuğu kimliğinden çıkamayıp hala yeni yetme edasında. İnsan, yaşadıklarından öğrendiklerini unutmamalı. Çünkü hayatın her saati, o saatle sınırlı. O saatin duyumsatabilecekleri, o saat içinde duyumsanmadıkçaya hiç duyumsanmayacak ya geç kalınacak ya ıskalanacak ya da birden bire duyumsandığında  çöküntü kaçınılmaz olacaktır.
 
Kimyamız belki görüntümüz ile koşut gitmiyor. Kimyamız yani içimiz, belki fiziğe inat daha usulundan yol alıyor. Yani insan ikiliklerin, zıtlıkların bir aradalığı. Kolaymı böylesi çelişki ile yaşamak? Kolay mı açmazlar, çıkmazlar? Kolay değil. Ama marifet bu zıtlıkları, bu ikilikleri bilip üstesinden gelebilmekte. İnsan, bunlarla insan olduğunu ve işinin en çok kendisiyle olduğunu bilebilirse, hamlıktan olgunluğadır adımlar.

Eğer ne olduğu gibi görünen ne göründüğünde samimi olmayan -mış gibiler içerisindeki insanları gözleme geçerseniz, kupkuru bir yaprak olduklarını fark edersiniz. Kuru yapraklar, ağaç dallarından düşeli çok olmuştur. Artık hiçbir çiçeğin yanında olamazlar, olsalar olsalar kırk yılda bir açılacak eski kitap sayfaları arasında unutulmuş olacaklardır. Oysa kuru yapraklar unutulmaktan hiç haz etmezler. Ve ne yapıp edip  sayfalar arasında bulunduklarını hazan şarkıları, güz inlemeleri, ağıtlar ile duyurmaya çalışırlar.
Bu, sonbaharın ilkbaharcılık oynamasına benzer. Ne yapsa da yeşile bürünemez. Dalları çiçek açamaz. Kuşlar,çıplak dallarda tüylerini kabartarak rüzgârın geçmesini beklerken ortalık cıvıltıya bürünemez.

En açmaz haller, kendi kendine gelin ya da güvey olunurken onların gelgitlerinin geçmesini sabırla bekleyen gelin ya da güvey yerine konulanların, med cezir karmaşasındaki dağınıklığa şaşa kalmalarıdır. Öyle ya gelgitin de bir vakti zamanı vardır. Oysa kendi kendine gelin güvey olanların bakış açıları, sadece kendi cephelerindendir. Yorumlamaları da. Değer yargıları da. Küserler kendi kendilerine. Barışırlar, kendi kendilerine. Tek kişilik oyunlarında hiç dahli olmayanları sanki baş rollerden birindeymiş gibi resmederler kendi kendilerine.

Kimya bu… Çürümesin bir kez. Koku salar. Burnu derin sulara çevrilen sandallar olsun, hayatın ilk uyarılarını hiç dikkate almayıp ikiliklerde kaybolmuşlar olsun suçu hep karşıdakinde ararlar. Kuyruğu dik tutmaya çalışırken ıslanmışlara veya Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olanlara benzerler. Oysa onlara Dimyat yolu asla açık değildir! Ve bu fark edildiğinde, bulgurun değeri anlaşılır.

İşte o an pirincin mutlulukla güldüğü ve kendi olgunluk yolunda bilmem kaç adım, bilmem kaç basamak kat ettiği andır. 

Kuyruğun dik olması insanlar için geçerli olamaz. İnsanların başlarının dik olması gerekir!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.12.2015
Acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci

Paylaş :

Ankara için...


“Orhan Veli’nin güzel havalarında Yunus’un gök ekinleri” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.
Ankara Kalesi

İyi günler.


@AcemiDemirci
Paylaş :

17 Şubat 2016 Çarşamba


Ankara'ya geçmiş olsun.


Tüm Ülkemiz'in başı sağ olsun.


Çok üzgünüm. 


Bir insan olarak, 

bir Ankaralı olarak, 

askeri lojmanlarda geçmiş bir çocukluğa sahip olarak!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
acemi.demirci@yahoo.com.tr

@AcemiDemirci

Paylaş :

Sığırcık Islığı

Dün sabah yine duydum çoktandır beklediğim ıslığı. Bir önceki gün sanki duydum gibi gelmişti. Birkaç kez hem de. Ama henüz erken demiştim. Daha Şubat’ın on beşi. Üstelememiştim.

Şubat, ortası bahar başı gibi oldu. Güneş, güneşle birlikte yoğun olmasa da pus. Henüz ortada çiçek açmış ağaç yok; ama bu hava açacak çiçeklerin habercisi.

Şubat baharı, çiçeklenen ağaçlar için  aldanmaca. Mart yapar Ankara’da yapacağını. Üzerine kar yağmış, buz tutmuş çok bahar çiçeği gördüğümden istemem ağaçlar erkenden açsın, çiçekler buz kessin.

Dün tam işyerindeki penceremin önünden geldi ıslık. Hani Karadeniz’de olsam derdim ki yaylalarda, dağdan dağa ıslıkla konuşmayı bilen biri  bir başka bilene bir şeyler anlatıyor. Yok, değil. Ankara’nın işlek bir yerinde, işteyken  bu olasılık yok.

Geceleri yağmur yağıyor Ankara’ya. Sabah, toprakıslak halde. Rengi koyulaşmış. Gündüzleri güneşli, Toprağın emdiği suyu buharlaştırmakla meşgul.

Yağmur, dışarıdan bayağı bir harelemiş pencereyi. Tozları, isleri bulaştırmış. Kuruyunca dalga dalga kir haline dönüşüyor o lekeler. Yağmurun yıkamayıp kirlettiği pencereden, iki yana kol atarak uzayan kaktüsün çerçevelediği  boşluktan siyah tüylü bir kafa ve uzun bir gaga gözükmesin mi!

Gelmiş işte. Onun sesiymiş. Şu sıralar ha geldi ha gelecek diye benim gibi eminim tüm kuş delilerinin yolunu gözlediği sığırcık gelmiş.

Evvelki iki  yıl boyunca çatıya yuva yaptı sığırcık ailesi. Yavrular çıkardılar.Çığlık çığlığa uçuştular, konuştular. Göç mevsimi gelip çatınca da görünmez oldular. Sonrası sessizlik. Kulağın alışkın olduğu ıslıklar bitti. Ama özlemi başladı. Uzun bir suskunluk girdi araya. Ve dün artık iyice emindim ki suskunluk bitti.

Tek başına gelmiş sığırcık. Oysa ne danslar ettiği, döne döne harmanlandığı binlerce sığırcıktan oluşan bir sürüsü olmalı. Demek ki sığırcık maratonu rekortmeni pencerenin önündeki. Henüz tek. Yakında sürüsü de gelir. Ötüşleri, şimdilik karşılıksız.
           
Yine de dün öğle tatillerinde dolandığım bahçelerde bakındım, belki sürü gelmiştir diye. Çünkü ağaçlık, çimenlik oralarda otlara öğrencilerin attığı simitlerden, ekmek içlerinden yerler. Tek bir sığırcık yoktu. Tek sığırcık var şu an buralarda o da benim penceremin önüne konmuştu.

Hemen resmini çektim. Ürkmesin diye pek yanaşmadım. Kirli camdan başı ve gagası belirgindi resimde. Resmini çekerken ürkmedi. Alışkın zira birkaç yıldır. Daha önce de poz vermişti. Unutmamıştır, eminim…


Biraz daha yanaşıp, sırtındaki parlak renkli desenlere bakayım ve bütünüyle çekeyim istedim. Önce pencerenin öte başına koşturdu. Ama sonuçta kuş. Baktı ben de o yana yöneldim. Uçtu. Ve bir daha gözükmedi dün. Bekletti.

Bu sabah, daha odaya girerken cıvıldıyordu. Benim penceremde değil. Galiba biraz temkinli dünkü ürküntüyle. Karşı çatıda. Açık seçik göreceğim  bir halde. Yukarıları gözlüyor. Gözü, yoldaki sürüsünde galiba. Ne diyeyim. Allah kavuştursun…



Pencere önüne konmasa da yine de kaçışı yok. Epeyce resmini çektim karşı çatıdaki pozlarından.

Kulağım sesinde. Ve her gördüğümde onu ürkütmeden resmini çekeceğim. Ortalık sığırcık ıslığı ile şenlenecek yine, gözler görseline doyacak.

Not: Bütün gün yukarılara bakıp sürüsünü bekleyen sığırcık, akşam üzeri beklediklerine kavuştu hatta güvercinlerin yemlerine ortak olup onları kaçırttı.)
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.02.2016
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci
Paylaş :

16 Şubat 2016 Salı

Hayat verenlerin kolayca alınan hayatları

(Kâğıt açacağı dışında ellere kesici şeyler alınmamalı. O yüzden bu yazıma tema olarak kâğıt açacaklarını seçtim.)


Bir kadın doğurur onu. Anası. Sütüyle besler. Belki yaşına kadar belki daha fazla. Eğer ana sütü sevmez bebekse yavrusu, o zaman mama,çorba yapar; meyve suyu sıkar. Sütüyle olmasa da eliyle besler. Ama anası besler.


Yeni doğmuş bir bebek, başının çaresine bakamaz, bakım ister. Anası,beler büyütür; yur, yıkar. Emeği dağlarcasına anaların. Ana dediysem, andığım bir kadın. Bir kadın büyütür  tüm çocukları. Bu kızmış; bu ileride kızlara, kadınlara neler yapacak, onların hayatını zindan edecek oğlanmış demeden kendi hayatı zindan olsa da bakar. Canını dişine takarak; bazende canını feda ederek.


Çamaşırı kadın eliyle yıkanır, ütüsü kadın eliyle yapılır. Söküğü kadın eliyle dikilir. Kendi eli de vardır da ancak sigara tutmaya, el kol hareketiyle konuşmaya yarar çoklukla. El becerisi var mı diye hiç merak da etmez. Hani şöyle yontucu, marangoz filan olsa. Yok, olmaz öyle işe yararlardan. Kadınlar var ya… Ne güne! Onlar yapsın her şeyi. Zaten onca laf da edilmiş haklarında. Saçlarının uzunluğundan sırtlarına inecek sopaya, kaşık düşmanlığına dek. Bak kendine edilmiş mi hiç öyle laflar, “aslan oğlum benim”den başka?  “Erkek adam” dışında. O zaman, bu lafların yolunda gitmeli.

O aslan oğullara, hayatları boyunca anasından ablasına, bacısından eşine bir kadın bakar.O erkek adam, bir kadına adamakıllı baksa da bakmasa da. Evine sahip çıksa da çıkmasa da. Çocuklarının dersi olup olmadığını bilse de bilmese de. Kadın evdeyse, ona iş düşmez. Ona düşen iş, çoklukla kasıp kavurmaktır sadece. Kadına şiddet ile ilgili istatistiklerin ışığında kuruludur bu cümle.


Kolayından hayattır, her işin ucundan bir kadının tuttuğu hayatlar. Bir erkek olarak hiçbir şeyin ucundan tutmasa da o “erkek adamdır” ya, bu yeter. İnsan olmak diye bir şey aklına hiç gelmez. Varsa yoksa erkek olmak! Oysa anasından ablasına, bacısından karısına bir kadının sayesinde doyar karnı. Çünkü o kafayla ne işte barınabilir ne de bir işe kapak atabilir. Herkes başından savar da sonunda bir kadının başını yakar.


Belki de eli hiçbir iş tutmayan erkek adamların, aslan oğlanların elleri kadınlara kalkar. Dayak, hiç olagelmemiştir oysa Türk adetinde. Kadın sağ koldur hem. Aile olmak, kadına dayak atmak için değildir, birlikte hayatın zorluklarına dayak atıp sonunda kazanılan başarı karşısında birlikte keyiflenmek içindir. Halbuki…


Halbuki “erkek adam, aslan oğlum” gibi dayanaksız, aslanlıkla ne ifade edildiğinin sonraki tutumlara bakıldığında boğazlamak olarak anlaşıldığı besbelli telkinlerle yalnızca büyütülen; ama hayata adamakıllı yetiştirilmeyip semirtilen kimisi,  anasının oğulcuğuyken beceremediği evin reisi olma sorumluluğunu üstlendiğinde üste çıkmak için, bir şey olduğunu hissetmek ve hissettirmek için elini kadına kaldırır. Yazması bile çok ağır şey kadına el kalkmasını. Bir el ne kadına ne çocuğa ne yaşlıya ne insana ne de hayvana kalkamaz. Kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Herkesin  hakkı, insanca yaşamaktır. Hayvanlara da insanca davranmak, insanlığın olmazsa olmazıdır.

Gazetelerin hele de üçüncü sayfaları “bir kadın”larla dolu.  Yuva kurduğunu sanırken kapanlara sıkışmış kadınların sonu aynı öyküleri bu haberler. O kadınlar henüz çok gençken kocaları ya da başka bir yakınları tarafınca hayattan koparılırlar. Yazmaya elimin varmadığı şeylerle.


Bir kadını hayatından ettiklerinde kendi çocuklarını da annelerinden ederler kadınlara el kaldıran aslancıklar. Kimi zaman olan biteni gözleriyle gören çocukların geleceği karanlıktır. Kalacak yerleri, bakacak kimseleri  yoksa hele, darmadağın olacaklardır.


Her türlü başarısızlığı, iletişimsizliği, güçlüğü hayatın gereği olarak görmeyen zihniyetler,üstesinden gelemedikleri tüm bu sorunları kadına kaldırılan ellerle hafifletir güya. Oysa her kalkan el, o aslan parçasının sadece aslan postu giymiş bir sureta insan olduğunun kanıtıdır.


Bir kadın evlenirken genç yaşında hayattan kopmak için kefen niyetine giymez gelinliğini. Beyaz gelinlik, genç kızlık düşlerinin dışa vurmuş halidir. Gelinliğin içindeki bir kadın, çocuklarının okula başladıklarını, her türlü muratlarını görmek ister. Ama aslan parçası kandırmacasındaki bir  zihniyetin defalarca kalbe, boyna, karna saplamak için elinde tuttuğu her neyse, onunla düşlerini hiç yaşayamayacağı kara toprağa düşer.

Can veren kadınların canı bu kadar ucuz mu? Hele cennet anaların ayakların altındayken… Hep ayakları üstünde durmak isteyen kadınların yaşamlarının ayakları altından kayması, gelecekteki kaç yaşamın kayıp heba olması demekken bunları yapanların neredeyse doğru dürüst ceza bile almamaları önlem değil özendirici olmayacak mı?


Kocaları, abileri ya da aklını onlara takan saplantılılarca acıklı hikayelerin bahtsız kadınlarına her gün bir yenisi eklenirken bu aslında hayatı kararanlardan birinin daha yok olduğu; ama karartanlara bir yenisinin daha eklendiği anlamına geliyor. Nasıl olsa öyle adamakıllı ceza alamayacaklarını bilenler, insanlıktan çıkmışçasına imza atıyor mezar taşlarına. Bir kravat taktı diye iyi hal indirimi alacaklarından  da eminler nasıl olsa. Mağdur kadınların çoğu hep korktukları sondan kaçamazken kadına el kaldıranın iyi halle müjdelenmesi, el kaldırma ve daha dahasına yüreklendirmiyor mu kravatın eteği altına sığınacakları? Kadın, hayat verendir belki; ama hayatı en kolay alınan oldu...


Biri, eğer kadına ve kadın erkek demeksizin insanların yaşam hakkına saygılı ise ancak o zaman aslan olabilir. Hangi aslan, “aslan oğlum” payeleriyle büyütülmüş insanlık müsveddelerinin davrandığı gibi davranmakta ormandaki aslan eşine? Aslanları daha fazla rencide etmeyelim o zaman insanların densizlikleriyle.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.09.2015
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

Tren Dumanı

Dört buçuk yaşındaki Meriç, okulu, sınıfı, dersleri enikonu merak eder olmuştu. İçi içini yiyordu meraktan. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Eski Türk Edebiyatı Bölümü’nde hoca olan babasından kendisini derslerine götürmesini istediğinde “Üniversite öğrencileri arasında  çok küçük kalacağını, sıkılacağını, keyfinin kaçacağını; ama biraz daha büyüyüp okuma yazmayı sökünce bir gün dersine oğlunu da götüreceğini” işitiyordu. Meriç’in canı yine bu cevapla çok sıkıldığından önünde bir çocuğun rahatça oturabileceği derinlik olan pencere kenarına oturduktan sonra büktüğü dizlerini kollarıyla sarıp çenesini dizlerinin üzerine dayayıp boş boş dışarıya bakmaya koyulduğu sırada yanına annesi geldi.

Oğlunun keyifsizce dışarıya baktığını gören Jülide, Meriç’e ne düşündüğünü sordu. Meriç, önce soruyu duymazlıktan gelse de sonra sevinçten ışıyan gözlerini annesinin gözlerine dikip,
-Annecim, okul açıldığında beni de derslerine götürür müsün?
-Lise öğrencileri senin için çok büyük oğlum. Zaten birkaç yıla  okula başlayacaksın.
-Ama annee! Okulu çok merak ediyorum.
Jülide, oğlunun okulu, dersleri merak etmesinden memnun  halde gülümseyerek mutfağa geçti. Küçük bir kızken Üsküplü anneannesinin kendisine hep yaptığı kaymaçina tatlısından hazırlayıp oğlunun gönlünü almayı düşünüyordu.

Meriç, her gün  anne babasına “okullar açıldığında kendisini de götürmelerini, okulu merak ettiğini” söylüyordu. Aldığı cevap da her defasında aynıydı, üniversite ve lise öğrencileri arasında çok küçük kalacağı. Değişmiyordu duyduğu bir türlü.
 
Pazartesi günü ilkokullar, ertesi hafta liseler, daha ertesi hafta da üniversiteler açılacaktı. Meriç’in babası ve annesi, oğullarının sınıfa girmek isteğinin öylesine çocukça gelip geçici bir heves olmadığından artık iyice emindiler. Mutfak masası başında kahvelerini yudumlarken Meriç’in okul merakını konuşuyorlardı bir yandan da. Kahveleri bittiğinde sadece kendilerinin sabah keyfi yapmakla kalmayıp Meriç’in de keyifleneceği bir karar aldıklarını düşünüyorlardı. Önce Meriç’e film izletecekler iki gün sonra da babasının memleketi olan çok sevdiği İstanbul’a götürüp gezdireceklerdi.

O akşam Meriç, anne ve babasının sürprizinden çok memnun kaldı. Açık hava sinemasında kâh gazozunu yudumlayarak kâh annesinin elindeki patlamış mısırdan yiyerek pek sevdiği kovboy filmlerinden birini izledi. Her kovboy filminden sonra da babasından kendisine bir at almasını isterdi. Babası at alacaktı almasına; ama atı nereye bağlayacaklardı? Meriç balkonları adımlamış, ölçmüş, atın sığamayacağını  görünce burnunu çekmişti her canı sıkıldığında yaptığı gibi. O akşamki filmden Meriç’in aklında kalan, kalabalık soyguncu grupların önünü kestiği trendeki savunmasız insanların ellerini kaldırarak kendilerinden bir zarar gelmeyeceğini anlatma biçimleri oldu. Trenleri pek sevdi bu filmle birlikte Meriç.

İstanbul’un karşı tarafında, Fındıkzade’deki babaannesi ile yan yana oturan ilkokul öğretmeni Sacide halası ve çok sevdiği Kadri eniştesine birkaç günlük kısa bir ziyarette bulunabilmek  için Meriç, anne ve babası İstanbul’a  gitmek üzere istasyona henüz gelmişlerdi ki tepesinden kapkara dumanlar saça saça bir kara tren girdi gara.

Kimisi öğrenci olan tren yolcuları, sağa sola koşturuyordu dumana aldırmayıp. Her gün okula giderken böyle duman altında mı kalıyordu yoksa bu öğrenci çocuklar? Eğer öyleyse okula gidiş yolu pek keyifli değildi; ama okul keyifli olmalıydı. Ne de olsa yaşıt birçok çocuk olacaktı okulda. Birlikte oynuyor olmalıydılar. Oyun güzel şeydi.

Ankara Garı’ndan binip Haydarpaşa Garı’nda inecekleri tren çufçuflarla iyice yanaşıp durmak üzere yavaşlarken Meriç, bir kez daha trenin dumanında boğuldu. Annesinin ıslatarak yandan özenle taradığı saçları, anneannesinin ördüğü kolları lacivert, bordo beyaz renkli çizgili açık yeşil ince yünden kazağı ve beyaz gömleğine trenden saçılan kurum kara lekeler halinde yapışınca Meriç’in keyfi kaçtı. Üstelik dumandan gözleri yaşardı, genzi tıkandı. Hafiften bir öksürük tutmuşken Meriç bir yandan da bir şeyler söylüyordu. Jülide, oğlunun ağzından dökülen sözcükleri duyunca gülmemek için kendini zor tuttu.
-Pis kara tren, biz seni sevmiyoruz; sana binmeyeceğiz artık.

Meriç, trene bindikten az sonra, artık kara treni sevmeyeceği fikrini değiştirdi. Tren çok eğlenceliydi bir çocuk için. İçinde koşturabiliyor, gezebiliyordu. Pencereleri kocamandı. Dışarıyı seyrede seyrede gidiliyordu bu sayede. Bir de Bolu Dağı’ndan geçerken annesinin hazırladığı börekleri, poğaçaları, sandviçleri yemek çok hoşuna gitti.

İlkokul öğretmeni olan Sacide Hala ve Kadri Enişte, Pazartesi günü açılan okula giderken yanlarında Meriç de vardı. Meriç, bir elinden halası öbür elinden Kadri Eniştesi tutmuş halde okula gidiyordu nihayet. Buradaki çocukların arasında çok küçük kalmayacağı için pek neşeliydi halasıyla eniştesinin arasında.

Meriç, ikide birde başını geriye çevirip ardına bakıyor; ama ne annesini ne de babasını göremiyordu kendisinin ardı sıra gelen. Onlar olmaksızın ne yapacaktı ki okulda tek başına? Hadi geri dönmek isterse, hadi karnı acıkırsa; ya susarsa kime söyleyecekti?

Okula gelene dek başını sık sık geriye çevirip arkasına bakındı  Meriç. Sacide Halası bunu fark etmiş; ama önemsememişti. Meriç, okula gelip sınıfa girip derslerin nasıl işlendiğini görmeyi o kadar çok istiyordu ki çünkü.

Sınıf kapısından içeri girerken nefesi tutulacakmış gibi olan  Meriç’in gözleri, duvarlarda gezindi. Ne kadar çok pencere vardı sınıfta yan yana. Ortada, duvar kenarlarında da  birçok sıra diziliydi.  Kocaman bir yerdi sınıf dedikleri. Birden bire sınıf Meriç’in gözüne çok büyük gözüktü. Hiç tanımadığı birçok çocukla da doluydu bu çok pencereli, uğultulu yabancı yer.

Sacide Hala, sınıfına girerken öğrencilerin çoğu arka sıraya dönmüş konuşuyor, şakalaşıyordu. Öğretmenlerinin girdiğini fark edince sus pus kesildi sınıf. Ama Meriç’i fark etmeleriyle parmaklarını, kollarını uzatıp birbirlerine Meriç’i göstermeye başladılar. Meriç, kendisine uzanan kolları görünce açık hava sinemasında trenin yolunu kesen adamları hatırladı. Gerçi burada tren yoktu; ama kollar kendine uzanmıştı. Üstelik doğrudan kendini işaret ediyordu. Biraz ürktü filmi hatırlayıp.

Utangaç gözlerle oturabileceği boş bir sıra arandı. Çocuklar tüm sıralara oturmuş, her yeri kaplamışlardı. Meriç’in oturabileceği tek bir sıra kalmamıştı haliyle. Meriç, nereye oturabileceğini gözleriyle ararken bir yandan da ayakta kalırsa yorulacağını düşünüp tasalandı bu kez.

Kendisine uzanan kollar hala inmemişti. Boş sıra görse bile oturmayacaktı artık. Filmdeki  trenlerin  önünü kesenlerle, trende yolculuk edenler  çıkmıyordu aklından. Yolcular, zarar vermeyeceklerini ve zarar da görmek istemediklerini kollarını havaya kaldırarak anlatmamışlar mıydı karşılarındaki kendilerine tüfek doğrultmuş kalabalığa.

Meriç, kendisini işaret eden eller  hala inmeyince filmde gördüğü gibi yapmaya çalışarak kollarını iki yana açıp yapışırcasına duvara yaslandı. Öylecede  kaldı. Ah şimdi yanında babası olmalıydı! Babası yanında olsaydı da elinden tutsaydı bu tehditkâr kalabalık eller uzanabilir miydi hiç kendisine?

Bu arada kürsüsünün başındaki  Sacide Halası, sınıfa “günaydın” dedikten sonra Meriç’e döndü. Meriç, iki yana açtığı  kollarıyla duvara yaslamış, gözlerinde o hep sınıfa duyduğu meraktan eser yok; ama kendine uzanmış kollara hoşnutsuzca bakıyordu. Halasının gözleriyle karşılaşan gözlerini yumup, sesinin çıkabildiğince bağırarak “Babam nerde?” diye haykırdı.
(Her hakkı saklıdır)

‎Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16 ‎Aralık ‎2013 ‎
 Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

“Dik tutulmaya çalışılan kuyruklar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

15 Şubat 2016 Pazartesi

 
“Tel tel vurgun” adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci