27 Şubat 2016 Cumartesi

Baharın Renkleri Saçılırken


Geldiler. Bir haftadır görünürdeler neredeyse. Baharın getirdiği onca şeyden biri oldular. Baharın en güzel hediyesi onlar. Kızıl şahinler.


Beni görünce hep seslenirler. Selamlaşırız. Zaten yollarını gözlüyordum. Bahar yola çıkarsa kucağında çok şeyle gelir.


Sabah yağmur yağıyordu. Hava ne tam bulanık ne tam puslu. Griye boyalı. 


Elinizi balkondan dışarı uzatınca damlalar düşüyor. Yağmurum sesi, serinliği, düşünce toprağın rengini  koyulaştırması  bir şölen. Kışın bitimi renk, koku ve görsel şölen demek yani.


Ta ilerideki, tepelerin üstündeki elektrik direklerine  konup yağmurun altında keyifle ıslanırken  yağmur suyu içen kuşun verdiği poz u ilk kez yakaladım.


Her mevsim güzel. Hepsinin yeri ayrı. Kış da çok güzel. Ama uzayınca sıkıcı. Yağmur da, çiçek de, böcek de, şahinler de aranıyor, özleniyor nemli, donduran, buz kesmiş, yerlerin jilet gibi kaygan olduğu günlerde.


Galiba en sevilesi mevsim bahar. Güze az kala, güz aylarının ilkinde, yazda kalan kısmında doğsam da güz de güzel yaz da; ama bahar başka. İlle ilkbahar.


Ağaç dallarının ucu kızarmış. İğde dalları patlamış. İğde, İç Anadolu’nun ağaç şekilli yaseminidir, hanımelidir. Gerçi hanımeli olmayan yer yoktur Ankara’da; ama iğde kokusu vazgeçilmezdir.


Az kaldı. Rüzgar burcu burcu iğde kokuları taşıyacak açık pencerelerden içeri. Bu yüksekliğe bile geliyor. 


Yedi yıl önce Emek - Bahçelievler'den buraya geldiğimizde ne kuleler bu kadar mantar gibi bitmiş haldeydi ne de yerleşim almış başını gitmişti. Daha çok müstakil evli siteler vardı. Bloklu siteler şu andakinden ciddi ciddi azdı.


Şimdi Man Hattan ile yarışır oldu etraf. Hiç arzu edilmeyecek bir yarış bu. Oysa Milli Parklar ile yarışmak var!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.02.2016, 10:23

 @AcemiDemirci

Paylaş :

26 Şubat 2016 Cuma

Puslu Sabah, İbrişimli Yol



Şubat ayı ortalaması üstünde seyreden hava durumunu dinlemek kulağa güzel geliyor. Ama kızarmış kızılcık dallarını görünce yakında sarı sarı çiçek açacaklarını, meyve ağaçlarının en erkencisi olan eriğin çiçeğe duracağını bildiğimizden de gözümüz korkuyor. Ankara’nın ağaçları Şubat’ın sıcak günlerine hep aldanır. Çiçek açar kirli beyazlı pembeli. Sonra bir bakarsın soğuk hava dalgası gelir. Kar yağar. Çiçekleri don vurur.


Geçen sene her yıl yirmi sekiz Şubat  tarihinde gelen leyleklere rastlayınca elbette metropol sevimsizliğinde doğanın gerçek bir parçasını görmenin mutluluğunu hissetmiştim. İki güne kalmadı öyle bir soğuk hava dalgası Ankara’yı kapladı ki karakış yaşandı. 


Leylekler daha yuva bile yapamadan sazların kenarında yorgunluk atar, avlanırken üstlerine yağan kar ile artık leyleğe benzemez olmuşlardı. Tıpkı Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki leylekler gibi görünüyorlardı.


Hani Hoca “leyleğin bacakları, gagası uzun, kanatları geniş” demiş de kesmiş ya gagasını, kanadını. Sonra da “Şimdi kuşa benzedi işte” demiş ya. Üzerine kar yağan leylek, artık  leyleğe benzemiyor, Hoca’nın misali.


Sazların kenarında sulak yerdeki leyleklerin beyaz tüyleri kardan ıslanıp yapışmıştı. Boyun tüyleri sanki annesinin birazdan saçını öreceği küçük kızların örgü için kümelere ayrılan saç demetleri gibi yapış yapış, deste deste ayrılıp boynu tüysüzmüş gibi gözükünce leylekler de bir tuhaf gözüküyor. 


Hele başının üstündeki tüyleri  insana sudan çıkmış sıçan deyişiyle akla gelen görüntüyü hatırlattığında leyleklere çok acımıştım.


Leylek grubunun içinde az görülen kırmızı kanatlı leyleklerden de iki tane vardı. Geçen sene resimlerini çekemedim. Zaten çok kısa  bir an için  görebiliyorum.


Leylekler kar yağdığının ertesi sabahı gözükmez oldular. Belli ki daha sıcak yerlere göçtüler. Sazlık da boş kaldı.


 Şu sıralar hava epeyce ılıman olduğundan sabahları puslu oluyor. Kışın sisi gibi değil  elbet. Puslu görüntü,  farklı bir tablo sunuyor. Ben de çekiyorum sabah herkes uyurken o değişik renklerle bezenmiş görüntüyü.


Bu arada dağ kekiğini suluyor, taze yaprak vermiş çileğin de çiçek açıp açmadığını yetikliyorum. Artık bahar geldi. 


Evet, yine soğuk hava Martla birlikte yeniden hissedilecek; ama artık  kışın koyusu geride; bahar da kapıda.


Durağa az kalmışken incecik ibrişim iplik sanki makarasından boşalıp yola karmakarışık halde döşenmiş gibi parlak hatlar dikkatimi çekti. Salyangozlar gezinmişti demek. Onların izlerini de çektim. Ama ortalıkta olmadıklarına sevindim. Trafiğin arttığı saat onlar için pek iyi sayılmaz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.02.2016, 22:12
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

24 Şubat 2016 Çarşamba

Bir selamlaşma öyküsü; Ay batarken gün doğarken

Ay ve yıldız

Bu yazım, ayın batışı ve güneşin doğuşu konusunu ilk kez işlemem değil. Çok önceleri, belki bir on sene önce, Bursa, Kurşunlu’da balkonda otururken denizde batan güneş ve yukarıda doğan ay için de yazmıştım. Blogumda da hayli gerilerde kalmış olmalı. Geniş bir zamanda linkini bulup vermeye çalışayım.

O zaman aldığım tepki  çok güldürmüştü. Eşim, bana “Neden uzun uzun yazıyorsun ki? Güneş batarken ay doğuyordu yaz, kafi" demişti. Baktım, hala uzun uzun yazmaktayım bu görseli yakalayınca.

Dün sabah gördüklerim “Ooovvvv” dedirtince bir baktım anında elimde fotoğraf makinem.

Erkenden ayaklananlar, erkenci görüntüleri yakalarlar. Nasıl olmuşsa daha önce fark etmemişim. Yine etmeyecektim  de balkon camına vurmuş görüntüyü galiba yanlışlıkla görüverince fark etmemek mümkün mü?

Çünkü o saatte telaşın yoğunluk katsayısı hayli yüksektir ve gözüm balkon camlarında filan olmaz; kotarılacak işlerdedir. Ama ara sıra balkon camlarına da kaysa iyi olacak demek ki.


Camda ay parlıyordu. Sehpaların dantel örtüleri gibi yusyuvarlak ve desenli. Motifli bir örtü gibi. Çukur çukur delikli.  Koskocaman ayın yansıması pencerede.  


Ay, batıyor. Hem de elektrik direği dibinde. Sanki onu beslemek istermiş gibi  nasıl da yer seçmiş kendine. Yine ışık ile özdeş bir yer. Kendisi gecenin gökteki sedef parıltılı toptan ışığı. Ve gecenin yerdeki tellerle dağıtılan  ışığına nazire edercesine batıyor.

Güneş doğmuş olmalı. Işıma var  ortalıkta; ama henüz gözükmediğine göre İncek tepeleri  üzerinden aşmamış daha. Yani doğmamış bir bakıma. Birazdan ortalığı kızıla bular. Nar kırmış ellerin taneleri kabuğundan ayıklarken kırmızıya, kızıla, vişne çürüğüne boyanması gibi boyuyor karşımda uzayıp giden ufku. Pus var havada; ama bu mevsimde olur bu kadar.

Sabah telaşı içinde güneşin doğuşunu göz göre göre, bile bile unuttum. Beklemek, birkaç dakika  ya da daha fazlasını harcamak demek. Kaybedecek zaman yok   tam o anlarda oysa.

İçte ukde tabii sabahın altısından sonra, ay sarı lira gibi yana yana batarken ve birazdan kızıl ipekliler içinden salınarak yükselecek güneş belirecekken gün doğumunun resmini çekememek. Evvelce çok çekmişliğim var; ama o çekimlerin saati, ayın batışından hemen sonraya denk gelmemişti. İşte bu denklikteydi gözüm. Ancak  dün denkliğin bir yanı boş kaldı. Tahterevallide ağır çeken ay oldu.

Bu sabah, dünkü gibi içte ukde olmamalı, gün doğumu resmedilmeden atlanılmamalı.   Arkada güneşi görmeden batmamak için işini ağırdan alan ayı yine çekmekte zarar yok. Yavaştan alçalışını, gözden yitmek üzere elektrik direğinin dibine doğru yol alışını aralıklarla çekmek, yakalanmış nadir anlar.   

Nihayet dün deklanşöre basılarak kare olamayan günün doğuşu, bugün artık bir kare oldu makinemin belleğinde.

Bir yanda kuzey batıda batan ay bir yanda doğudan doğan güneş. İkisinin arasında da  fotoğraf makinesi. Biri geceleri biri gündüzleri ışıtmak için dolanıp duruyorlar göğün avare topları. Ama belli ki dostlukları kavi. Ve gün geceye dönünce ay yeniden başlayacak gökte dolanmaya. Böyle de gidecek günler geceler boyunca. 


Ay, kararlı; gün ışımadan batmamaya. Gün, artık doğmuş olsa da ortalığı hafiften ışıtsa da ayın  bulutlarda dolanmasına bir şey demiyor… Böylece kısa mısa ama ayla güneş, biri batma biri doğma yolundayken görüşüyorlar. Hatta ay, elektrik direğinin dibinden batıyor ki direk sanki el olsun da güneşe sallasın diye. Ay, muzip sanki. 


Dostluk böyle galiba. Ayla güneş biraz biraz. Yörüngelerin ayrılığı değil çakışması önemsendiğinde kadimlikle payeleniyor arkadaşlıklar, dostluklar. Ve bir el bulunup sallanıyor, direktenmiş filan demeden.

Dün ayla güneşin, göğün biri kuzey batıdaki diğeri doğudaki iki ışık topunun selamlaşmasına tanık oldum.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.02.2016, 20:15
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

22 Şubat 2016 Pazartesi

“Pencerenin Öte Yanındaki  Sessiz Öykü” adlı çalışmama;


linkinden  ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Şubat 2016 Pazar

Uzun zaman sonra


Yirmi dört saat sanki yirmi dört dakika gibi çarçabuk geçip tükenirken size ait olan hafta sonlarına taşmış işler dışında kalan vakitte ne kadar çok şey yapabilirseniz o kadar anlamlı oluyor o anlar.


O yüzden tek bir şey değil, olabildiğince çok şey sığdırılmış bir hafta sonu, çok zamanın harcanması  değil zamanın kaliteli harcanmasının daha önemli olduğunu tekrar tekrar belletiyor.


Aynı mahallenin çocuklarıydık. Komşuyduk. Annelerimiz görüşürdü. Onun annesi bankacı olduğundan her zaman fırsat bulamasa bile diğer annelerle yolda karşılaştıklarında ayaküstü mutlak laf ederlerdi şundan bundan.


Kardeşlerimiz sınıf arkadaşıydı. Hatta onun kardeşinden “Latife’nin Keseri “ adlı öykümde bahsetmiştim. Yumurtayı kıran haylaz çocuktu.


Aynı lisede okuduk. Aynı öğretmenlerden ders dinledik, aynı mahallenin kültürünü edindik.


Lise sonrası dağıldık. Artık aynı okul yolunda değildik. Kimi Ankara dışında İzmir, İstanbul’da okudu kimi Ankara’dan hiç ayrılmadı.


Sibel, tıbbı Ankara’da okuduktan sonra doktor oldu. Ardından İzmir’e gitti. Orada doktordu artık.


Bu kez Çeşme’de beraberdik. Aynı burunda, aynı sitedeydik. Ankara’da değil; ama Çeşme’de en azından anne ve babasından haberlerini alıyorduk, tatil dönemlerimiz çakışmadığında.


İnsan özlüyor beraber büyüdüklerini, aynı liseye gittiklerini, sınıf arkadaşlarını, mahallesinden insanları. Elbette artık çocukluktaki gibi her gün hatta yılda bir kez bile görmek olası değil onları. Daha oturmuş bir arkadaşlığa dönüşüyor ileride  arkadaşlık. Haber almak bile sürdürüyor bu çocuklukta temeli atılmış dostlukları.


Annesinin vefatından sonra Çeşme’ye uğramaz oldu Sibel. Hatta pek ender yapılan bir şeyi yaptı. Doktor olduktan sonra Ankara’dan taşındığı İzmir’den gerisin geri Ankara’ya döndü. Bu pek olası değildir oysa. Bizim caddenin, lisenin çoğu İzmir’de şu an, hatta lisemiz mezunlarının İzmir’de belli bir oluşumu bile var. Sibel, Ankara’ya döndü yine de.



Kasım ayında Çeşme’de çatı tadilatındayken Sibeller’in evlerinin amcasına ait ikizinin içi baştan aşağı yenileniyordu. Amcası ve eşi yoktu. Sadece bildik ustalara anahtar vermişler ve onlar da harıl hatıl çalışmaktaydı. Sibel’den haber alamadım. Görmeseniz bile arkadaşınızdan haber almak sonraki yıllarda mutluluktur, bunu herkes bilir.


Ve bugün Sibel ile uzun uzun  konuştuk. Şu sıra özel hastanelerde çalışmayı bırakmış. Biraz rahatsızmış. Pek önemli bir şey değil. Atlatınca yeniden çalışacakmış. Kahvelerimizi bitirip haftaya da görüşmek üzere masadan kalkarken bu kez o büyüdüğümüz mahalleye, Kavaklıdere’ye ben de Çayyolu metrosuna binmek üzere Kızılay’a doğru giderken şu sıkıntılı günlerde farklı bir mutluluk yaşadık.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.02.2016, 9:12

Paylaş :

Bugün, Cahit Sıtkı ve "Hepimize Dair" şiiri

En son iki dizesi için bir öyküm de olan  Cahit Sıtkı'nın "Hepimize Dair" adlı şiiri, en sevdiğim şiirdir. Cahit Sıtkı, da en sevdiğim birkaç şairden belki de ilki.

O kadar güzel anlatır ki, okurken “O yazmasaydı mutlak ben yazardın bunları” dedirtir. Elbette onun gibi yazılamaz. Bu mümkün değil. Cahit Sıtkı olmak lazım.  Kafa göz kırıla kırıla, eze büke, kıra döke yazılırdı bir şeyler ancak. Cahit Sıtkı, insanı öyle güzel anlatıyor ki bunu ille dedirtiyor.

Şiirler çoklukla insanları en yaralayan konularda gezinirler. O konular malum. Başta da ayrılık gelir. 

Çok ayrılık şiiri okuduk, şairlerin  un  ufak olduğunu, yandığını, paramparça olduğunu farklı dizelerde birbirinden güzel ifadelerle öğrendik.

Bazı şarkıların sözcükleri nasıl her söyleyende değil de belki yalnızca bir seste en anlamlı oluyorsa yazıda da  kaç ayrı kalemden çıkarsa çıksın aynı konular bir ya da birkaç kalemde tam yerli yerinde oluyor sanki. Taş, gediğine  o kalemlerle oturuyor.


Mesela şarkıların çevresinde dönüp dolandığı -özellikle de İngilizcelerde hep aynı beylik cümledir- dizeleri nedense her sesin aynı dokunaklıkta hissettirebildiğini düşünmem. Yalnızca bazı seslerden dinlediğimde sahici gibi gelir. Mesela Kenny Rogers söylüyorsa o beylik   seslenişi, sanki gerçek bir şey dinlediğimi düşünürüm.  Ve birkaçı daha. 

Birilerinin yazdığı bir sözü işi gereği söylüyormuş gibi değil de sanki kendisi duyumsadığını söylermiş gibi  söyleyenler inandırıcıdır. 

En yaygın şarkı konusu  diyelim ki ayrılıksa hiç bir şiirde, şarkıda Cahit Sıtkı'nın anlattığı kadar yalın, topu topu birkaç kelimelik bir anlatış yok. İnsan dizeye bakakalıyor, bu nasıl anlatım diye. Ve o zaman o şairin üstüne başka bir şairi koyamıyor. Bir diğer öyle şair de Orhan Veli. Birkaç tane daha var.

Oldu olacak o yalın iki dizeyi biraz açıklayayım.   İlk okuduğumda  ki çocukluk yılları, Cahit Sıtkı'yı bana özetlemişti. Çünkü çok romanın bel kemiği olan konu, onun dizelerinde öyle basit; ama öyle dolu dolu anlatılıyordu ki. Beşiktaşlı birisi için yazılıp da Ankara çok uzaklara göre daha yakın diye örneklenince  o şiiri  Ankaralılar unutur mu hiç?

En sevdiğiniz şiir, hangi şairin hangi şiiri kim bilir? O şiiri sevmenizin öyküsü ne acaba?  Bu cevap, bir öykü. O yüzden hep merak etmişimdir. İşin içinde öykü olunca...

Yani “şiirler, öykünün mayalanmış halidir” dersem yanlış olmayacak…

Cahit Sıtkı'nın şiiri; benim en sevdiğim şiir:


Hepimize Dair

Yalnız kendi başın mı dertli sanırsın,
Gölgesi yeryüzünde avare insan?
Taş da istemezdi yosun tuttuğunu;
Solmakta her çiçek kokusu uçunca.
Tasadır ağaca rüzgârda yaprağı;
Her kuş yanar az çok ölen yavrusuna;
Sivrisinek de halinden memnun değil;
Vızıltısı şikâyet makamındadır.

Cahit Sıtkı Tarancı

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.02.2016, 08:07
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci