10 Mart 2016 Perşembe

Solay'a...



İkinci sıradaki koltuğa kaydı gözüm biner binmez. Kalp şeklinde kocaman kırmızı  çikolata kutusu, kutunun üzerinde iki karış uzunluğunda beyaz plastik saplara bağlanmış  iki kocaman cam boncuğu andıran boncuk mavi  balon, kırmızı kutudan biraz küçük, tahtadan kırmızı bir kalp, o da yine tahtadan bir sap üzerinde ve o tahta kalbe yapıştırılmış  el işi hamurundanmış gibi duran birçok yapma çiçek.

Boncuk mavi balonlardan birinin üzerinde İngilizce “Mutlu yaşlar” yazıyor -Happy birthday!-. 

Belli ki kısacık saçlarını çok yakıştırdığım arkadaşımızın doğum günü. Gecikmeksizin kutluyorum. Habersiz olduğumdan verecek bir hediyem de yok.  Ona armağanım, bu yazım o zaman...

İnsanların sevinçlerini veya başka anlarını kutlamaları ya da bir olguyu paylaşımları sırasında takındıkları tavır, aslında kendilerini anlatıyor. Bazen çok ince bazen karalayıcı. Ya da kırıcı, dökücü. Fevri ya da haksızca. Ama böyle sanırım çikolata ile ağız tadı içinde yeni bir yaş, balonlar ile mutluluktan uçulacak bir yıl, balonların mavisi ile nazarlardan korunmak  ve üzeri çiçekli kalp ile de  ne anlatılabilirse  onu anlatmak, hem zeka işi hem de hiç akıldan çıkmayacak ince bir düşünce.

Akşam  akşam, yılın ilk çeyreğinde doğan arkadaşımın yan koltuğa koydukları göze çok hoş gözüküyordu. Aslında göze hoş gözükenler ne çikolata kutusu ne balonlar ne de üzeri çiçekli kalpti. Onlar güzeldi, evet, çok şeker şeylerdi; ama güzel olan davranış, incelik ve o inceliği gösterme biçimiydi.



Böyle tavırların yaşadığını görmek, yaşama anlam katarken kimimiz çiçekleri bile küstürüyoruz oysa,“küstüm çiçeği” adını takarak. Çiçek küser mi hiç? Olsa olsa solar… Hoyrat eller kopardığında. Ya da rüzgâr yapraklarını döktüğünde. Veyahut da erken açıp don vurduğunda. Çiçeklere kıyamam. Hiçbiri solmasın.

Çiçeğin birine küstüm çiçeği derken birine de “unutma beni çiçeği” demez miyiz… Gerçi bu isim olumsuzlukları çağrıştıran adlara göre daha güzel, esprili. Ve gerçekten de benzersiz! olduğu için unutulmayacak bir ad.

Çikolata tadında, balon gibi havalara uçurucu -ki hava sözcüğüne zaten aşinayız- ve kalp ile anlatılanın  anlamını sana bırakarak;

Oğlun ve eşin ile her sene daha da büyüyen mutluluklar içinde yeni yaşlar dilerken doğum günün kutlu olsun Solaycım. Bu saatte verebileceğim tek hediye ile. Ve umarım daha önce tek bir kere olsun böyle bir hediye almamış ol!

Sevgiyle.
Yasemin

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci, 10.03.2016, 19:17

Paylaş :

9 Mart 2016 Çarşamba

Ah, o kara bakışlı güzel kızlar!

Bu çalışmamda hiçbir zaman kök salıp, ulu çınarlara dönememiş genç kızları, kadınları anlattığım için kesilmiş ağaçlardan kalan kütükleri tema olarak seçtim.



Hayat, sarp dağlara döndü nicedir. Tırmanması zor, zirvesi saklı. Bu çetin yollarda hayatlar yolculuktayken kimisi daha yolun başında, kimisi yarısına bile varmamış tırmanıştayken dipsiz uçurumlara düşüyor.

Başaklarla dopdolu bereketli tarlalarda koşup, çiçek kokuları arasında yaşamakçasına hayat sürmek varken küflü dehlizlerde karanlıkta yol alıyor kimi gençler. Oysa tuttukları yol herkesçe dümdüz, dosdoğru, eğriden uzak bilinirken.

Yokluk, hayatı karanlık eder; düz yolu dar geçide çevirir. Neredeyse tün gençler için tünelin ucundaki ışık, okumaktır. Okumak, bir kapı. Önce işe sonra ev, yuva kurmaya açılır.

Gençlik, geçmişten beri hayatın tohum ekilen dönemi olageldi; ama şimdinin böylesi güçlüklerle dolu gençliğini bu çağın insanlarından başkası görmedi, duymadı. Eskisi gibi herkesin bir köyü, köyünde ekilip biçilecek tarlaları, bağları, bahçeleri yok. Tarlaları olanların çoğunun da tarlalarının kendilerine bir faydası yok artık. Makineleştiğimizden beri el zanaatları, o zanaatların zanaatkârları yok ki geçim sağlansın bir oluktan.  Andık ya az önce, tek ışık var tünelin ucunda çoğu genç için; okumak. İşmiş, evlilikmiş, çoluk çocuk okutmakmış gibi hayatın duraklarına taşıyacak bir diploma almak.  

İş bulmak, diplomalı bile olunsa kolay değil kolay olmasına. Yine de okumak, kilitleri açan anahtar diye bellenir. Kızından oğlanına böyledir. Kara gözlü iki kız da okuyup düşlediklerini gerçekleştirmek istiyordu. Oysa önce daha yirmisindeki kızın hem de nasıl hunharca canına okundu. Bir yıl sonra da on sekizindeki akıllı mı akıllı kızın yine canına okunarak canına kıymasına yol açıldı.  

Hayat zor, hayat çiftçisinden küçük esnafa, marketlere yenilen bakkalından, lostralara yenilen kundura tamircisine kadar çok zor. Asgari ücretli bir ana babanın üç çocuk; polis babanın iki çocuk okutması da zor mu zor tabii.

Her ailenin tatmak istediği sevinçlerdir çocuklarının üniversiteyi tutturduklarını, mezuniyetlerini, işe girdiklerini, evlendiklerini görmek. Çocuk sahibi olmak, çocuğun muradını görmekle eş anlamlıdır zaten. Muratlar hiç görülemeyecektir eğer çocuklara kıyılırsa… Murat görememiş ana babaların, yalnızca acılarının yedileri, kırkları, yıldönümleri olacaktır.

Çocuk büyütmek, okutmak demek, oluk oluk para harcamak demek. Para olursa alınabiliyor her şey. Karın doyuyor. Okumak da parayla. Dolmuş para, kitap para, tost para. Psikolog olmak isteyen kızın telefonu bozuk, tamir de tutmuyor artık; ama yenisi nasıl alınacak? Telefonların çoğunun fiyatı zaten asgari ücret kadar, hadi biraz daha oluruna baksan asgari ücretin yarısı kadar. En ucuzu, asgari ücretin yarısının yarısı. O yüzden bozuk telefonlar bir çırpıda yenisiyle değiştirilemiyor. Yirmisindeki karagözlü kızın o gün telefonu yoktu yanında, değiştiremediğinden. On sekizindeki kız da deneme sınavlarında diş hekimliğine yetecek puan alarak sevindirmişti ana babasını.

Her yerin kendine özgü anlayışı, yaşayışı var. Tabelalarında üniversite yazan binalar kuruldu diye akşamdan sabaha o tabelaların asılı olduğu kentlerde, kasabalarda anlayışlar farklılaşmıyor, değişmiyor. Eve dönerken dolmuşta tek kalan bir kız öğrenci, bambaşka algılanabiliyor. Önce kendini sonra da annesinin, ailesinin hayatını kurtarmak isteyen yirmisindeki öğrenci bir kız, kendi başına bir dolmuşta tek kaldığında daha da belirgin olarak ortaya çıkıyor bu durum. Bir genç kızın, bir kadının yaşam hakkı, yolcu olarak yalnız kaldığı dolmuşun şoförünün ya da eli silahlı kocasının insafına mı kalmalı? Kim onlara böyle bir hak tanıyabilir? Gecenin kaçında olursa olsun yalnız birini görmek aslında görenin kendi ahlakının da sınavı değil midir bir bakıma, şeytana uyup uymamak konusunda?

Keşke sırf bir ilçede üniversite binaları var diye orada insanların bakış açıları hokus pokuslanmış gibi birdenbire gelişiverseydi! Topluma bakarken baktıklarını kadın ya da erkek olarak değil de yalnızca insan olarak görebilselerdi! Kendisi adamakıllı bir insan olan kişi, baktığı her kim olursa olsun onu da bir insan olarak görmez mi? Karşıdakinin yanlışta olduğu saplantısına kapılması, ona kendi yanlışını yapma hakkı verir mi?

Kendisinin de evladı olan birinin,  bir başkasının evladına kıyması… Kara gözlü yirmisindeki o kıza kıyarak böylesi bir vahşeti yapan insan suretli, koşullar farklı olsaydı yine yapabilir miydi yaptığını acaba? Ya da iki çocuğu olmasına karşın başkasının çocuğunun canından olmasına neden olanlar yakalandığında kimselerin istemeyeceği şekilde cezalandırılacağını bilseydi, yine işler miydi o suçu?

Kimsenin aklına gelmeyen; ama gazeteler yazıyor ki birilerinin başına gelmiş sonu hiç de iyi bitmeyen onca saldırıyı ortaya çıkartan toplumsal koşullar hakkında en duymak istediğimiz ses, sosyologların sesi. Toplumun haritasını çıkaranlar olanlar yani sosyologlar ne iş bulurlarsa onu yapan, bulamazlarsa işsiz kalanlar olmaktan çıkıp neler yapabileceği hiç kestirilemeyen kişilerin kol gezdiği toplumun okuyucuları olarak kendi işlerini yapmak üzere her yerde yoğun biçimde görevlendirilseler… Sosyologlardan yeterince yararlanma saatimizin gelip geçmekte olduğunu bu olaylar da göstermiyor mu?

“Nereye gidiyoruz” dedirten kadına şiddete, can almaya kalkışmak, nasıl bir anlayış, nasıl bir cürettir? Eğer söndürdükleri ocakların, annesiz bıraktıkları çocukların hayatlarını karartmalarının, kendilerine neye mal olacağını bilseler akıllarına getirebilirler mi yaptıklarını? Başkalarının canlarını çok ucuz görürken söz konusu kendi canları, hayatları olunca yüreklenirler miydi? Hem de tir tir titrerlerdi de onları caydıracak bir şey olmadığından mı elleri titremeden uzandı suça?

Hiçbir söz, “Kızım çok acı çekmiştir bunca eziyet karşısında. Keşke kurşunlasalardı” diyen annenin acısını yazmaya yeterli olamaz. Ve bu acıların ardından “Bir daha olmasın” temennileri de bir şey yapılmadıkça yeni temennilerin mayası olmayacak mıdır? Bu sözleri söyletecek kadar bir annenin canını yakan bataklık, kurutulamaz mı? Ceza, en etken unsur değil midir?

Bir yorum okudum dün, yirmisindeki kara gözlü kıza yapılan vahşetin anlatıldığı yerlerden birinde. “En ağır ceza verilsin diyorum, sonra bir can için böyle düşünmekten utanıyorum” yazmıştı biri.

Vicdanlı olmak iyi güzel, hatta doğru daaa… Caydırıcı ceza olmadıkça böyle suçların devam edecek olması, kabul edilebilir bir şey midir? Hem onları cezasız bırakıp yüreklendirmek hangi vicdana sığabilir? Suç işleyen cansa mağdurlar can değil midir? Vebali ne olacak hem? Cezalar caydırıcılık taşırsa kimselerin elinin böylesi vahşetlere kolay kolay gidemeyeceği kesin. Eğer giderse de bilecek ki yalnızca hiç tanımadığı biri değil işlediği suçun kurbanı; aynı zamanda kendisi de hak ettiği cezayı alması sonucu geleceğini kurban edecek. Hayatı bitecek. Konu kendi hayatları olunca, vahşiler kuzu kesilir; aslanlar, kedi...

Eğer caydırıcılık olmazsa, anababa kuzuları nehir kenarlarında, ormanların ıssızında, çöplerde, boş arsalarda, tarlalarda kim bilir ne hallerde bulunacak. Ve kısa bir süre sonra eli kötülük saçanlar, yeniden toplumun içinde, ne zaman etrafı yakacak ateşler saçacağı belli olmayan uykudaki yanardağlar gibi dolanıp duracak.
(Her hakkı saklıdır)
 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.02.2015, 13:35
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

Keklik sesinden "Günaydın"

Sabahları ötüşleri dünyayı tutuyor. Bir tanesi tam türküdeki gibi ötüyordu. Hani “gubarak gubarak keklik” diye bir türkü var ya, oradaki gubarak seslenişi ile. Çok azı öyle ötüyor. Bu rastladığım ikinci gubaraklı  ötüş.

Bana epeyce de poz verdi o öten. Baktı, baktı. Ben de onu seyrettim. Sonra şaşırtan bir şey yaptı. Olması gereken, insandan ürküp saklanması iken  herhalde epeyce yüksekten bakıyor olmamdan cesaret alıp benden yana uçtu. Bahçeden geçip giderken yukardan onu kuşbakışı görmemi sağladı.

Keklikler, kesik kesik uçar. Kanat çırpışları biraz farklı. Zaten kanat ve kuyruk yapıları da farklı. Sırt tüyleri sanki uzun uzun taranmış gibi. Renkleri, kanat desenleri, gözlerindeki maskemsi bant  mükemmel.

Bir ara çoklu ötüş duydum. Önce geniş alanda bakınmak gerek nerede olduklarını bulmak için. Epeyce arandım, çamların arasında, tepelerde sesin geldiği yönde. Meğer yerde, kalabalık küme halindeymişler. 

Zorda sanırken meğer ne kolaymış onları bulmak. Yere bakmak kafiymiş. Orada yemleniyorlardı. Kolayı zorlaştıran bizleriz aslında. 

Sabah, resim hasılatı gayet iyiydi yani. Keklikten yana.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.03.2016, 21:28


Paylaş :

“Damlanın Öyküsü” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


@AcemiDemirci
Paylaş :

7 Mart 2016 Pazartesi

Yarın 8 Mart. Dünya Kadınlar Günü. Tüm kadınların Kadınlar Günü’nü kutlarken aşağıda linklerini verdiğim iki öykümü insanlara can veren kadınlara hediye etsem…

“Rüzgara Karşı Savaşan Gelincikler” adlı öyküm, gerçek hayat çıkışlı. Bazı değişiklikler yaptım., kurguladım yani. Aynı gün gerçekleşen düğünler tamamen benim kurgum. En sonunda Nezih’in derin uykusunu mesela, Reşide’nin evine karşı uyuması, tümden benim kurgum.
 
Dinlediğimde, bir an önce yazmak istemiştim bu öyküyü. Beni çok etkilemişti şimdi seksenindeki anlatanın ağzından dökülenler.

Sevdiğim sonlar, aslında mutlu sonlar. Yeni öykülerim öyle olsun dilerim…

İkinci öykümdeki Nadide Abla’nın hayat öyküsü gerçektir. Ciddi bir değişiklik olmasa da öykülerde bazı şeyler değişebilir. Sabırla koruk helva olur gerçeğini yazmak, hep istediğim şey!

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerken yazılacak öykülere selamlar olsun. Peri Bacaları diyarından ve Hüdaydalısından.


Paylaş :

6 Mart 2016 Pazar

Baharın sıcak neşesi, soğukla gelen hüznü



Çiçeklenmiş kayısı ağaçlarını servisten, arabadan değil yakından gördüm bugün.


Gün, öyle bloke ki saati saatine, dakikası dakikasına iş akış şemasını andırırcasına yaşanıyor. Güne başlar başlamaz ardı ardına sırasıyla gidecek işler belli. Teki bile aksamaya gelmez. Biri biter biri başlar. Güne giriş evde olsa da çoğu kişi için evde sürmez gün.  Akşama kadarki süreç, işle güçle dolu anlardır. İş güç sonrası dönülen evlerde başlamayı bekleyen başka iş güçler vardır;  tembellik keyfi yoktur. Telaşın, koşturmacanın olduğu yerde sakinlik barınmaz.   


Evde olmak, artık sakinliğin başladığı anlamına gelmez. Kotarılacak başka listeler sizi beklemektedir. Bir yanda bir gözünüz açık bilgisayarınızda bir gözünüz  makinelerde ve o hep tekrarı  olacak bildik şeylerdedir.


Yani bir gazetede şunlar için şu kadar vakit ayırın, beş dakikanızı şu egzersize, falana filana ayırın  diye tavsiyeler okuduğumda onlar için ayrılması önerilen süreleri alt alta yazıp toplayınca beni bir gülme tutar. Zira zaten günün bloke olmuş zamanı bellidir, geriye ne kadar   zaman kaldığı da. Hangi hesapla o ayrılacak zaman bulunup çıkarılacaktır… 


Öneriler güzel; ama zaman yetersizken gülmekten başka yapılacak bir şey gelmez elden.


Gün, yirmi dört saat. Kaç saati dışarıda, kaç saati yolda, evde dinlenmeksizin koşturmacada geçip giderken bu zaman ayırmalar  filan… “Şaka mı” diyesi geliyor insanın.


Yapılması iyi olurdu belki, yararlı olurdu da; gün kırk sekiz saat olsaydı ve bunun yirmi dört saati de bize kalan süre olsaydı. Ama gerçeğimiz öyle değil. Bize vakit kalmıyor bile. Hafta sonu filan da sadece takvim için geçerli. Ben hiç yaşamıyorum öyle bir kavram mesela. Onun doluluğu da kendince. Bu doluluk, çoklukla da kendinizi unutturan sorumluluklar içerikli.


O yüzden kendinize zaman ayıramasanız bile sevdiğiniz ve vazgeçemediğiniz şeyleri bir anlığına da olsa yapma yoluna gitmek, kendinizi her koşulda beslemektir. Fotoğraf  çekmek mesela. Hiç uzun uzun  ayrıntıya girip en iyi çekim, günün hangi saatinde olabilir; en uygun ışık hangi saatte nereden vuruyor gibi fotoğraf çekmeden önce bir hesap kitap yapamasanız  da bir an içinde bir görüntüyü resmetmek bile ortaya çok güzel karelerin çıkmasına  vesile oluyor.


Katıldığım fotoğraf gruplarında nefis fotoğraflara rastlıyorum. Çekimler için geziler düzenliyorlar ve muhtemelen oralarda konuşlandıkları bir yerde bir anı bekliyorlar. Saatlerce beklemenin sonucunda da bir kuşun müthiş bir görüntüsünü de yakalayabiliyorlar ya da dere tepe, dağ taş gezerken elbette görülecek birbirinden güzel görüntüleri çekiyorlar.


Birkaç yıldır bunları yapma fırsatım yok. Ama "şu sıralar kendimi bile unuttum" diye hayıflanmaktansa oradan oraya koştururken şip şak çekimler vardır ya hani, o tür çekimlerden yararlanma yoluna gidiyorum. Yine de ara sıra fotoğraf safarisi yaşamak, elbette büyük mutluluk verirdi. Yaylalarda, dağlarda, takım şelalelerde mesela.


Yol üstünde, o geçerken kimileyin kirli servis camı berisinden bile demeksizin şip şak çekilen anı yakalamalardan, kayısı ağacı çiçekleri  payını aldı bugün.


Ankara çiçeklendi. Erkenden. O erkenci çiçekleri dünkü şiddetli yağmurlar epeyce hırpalamış. Kayısı çiçeklerinin yaprakları konfetiler gibi dökülmüş yere. 


Apartman bahçelerinden bahçe duvarı dışına taşanlara kimileyin münasebetsiz bir izmarit görüntüsü kirlilik katsa da yuvarlağımsı ufacık yaprakların güzelliği, dökülmüşlüğün hüznünde bile  saklanamıyordu.


Mart ayının ilk haftasında, ilkten çiçeklenen kayısıların yerdeki dökülmüş yaprakları ile daldaki çiçekleri  fotoğraf makineme yakalanırken baharın neşesi kadar hüznüne de tanık oldum.


Her şeyin iki yönü var. Onları görmek için bakmak gerek. Önce bakmak sonrasında görmek, anlamak demek!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.03.2016, 20:04

Acemi,.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci