19 Mart 2016 Cumartesi

Çark


Her şey kendi düzeni içinde akıp gidiyor. Mevsimler, birbiri ardınca doğada. Sıcaklığıyla, kokusuyla. Renge boğarak, bulayarak sıra sıra geçişte.


Bahar, bir şölen. Çiçek çimen. Önce dallarda pıtrak gibi çiçekler, havalara uzanmış beyaz mısır patlakları sanki. Sonra dallarda yapraklanma. Cılız yeşile geçiş. Gül fidanlarının uçlarından patlamalar. Parlak, yağlımsı kahvemsi ilk yaprakların baş verişi.


Kızılcıkların çiçeklenmesi. Söğüt dallarının incecik yeşermesi.  Yağmurun sesi, serinliği, damlalarla yıkanan tozlu yaprakların asıl renklerinin ortaya çıkması. Yeşilin, yağmur banyosu sonunda keyfinin yerine gelmesi.


Kuş seslerinin makam makam, nağme nağme çoğalması. Göçmen kuşların güze dek konaklayacak dallarına dönmeleri. Cıvıltının çeşnisi.


Yaz gelir bahar sonrası. Baharın neşesinin, renklerinin boza çalmasıdır Ağustos. Sıcağın tepeden kavurucu yansımasıdır. Yağmurlu baharın ardından çorak yaz mı? Suyun değerinin bir bilinmesi, bir bilinmesi…
 
Sonbaharın renk şöleni, baharın neşesinden uzaktır. Bahar neşe, uyanış, merhabalaşma rengindeyken sonbahar duygu yüklüdür; belki hüzne kaçan belki romantizme çalan. Solgun demler ve kızıl ne anlatırsa odur güz dediğin. Şiirlerin en sevdiği mevsimdir hazan. Renkleri de şairlerin ruhlarının yansımasıdır.


Kış, soğuk beyazın hükmü. Ama belki de en çok pusun, sisin, dumanın erken kararan günleri. Soğuğun çelik gibi katılığı kış.


Mevsimler böyle akıp duruyor ardı sıra. Düzenleri böyle. Mevsimlerin ayları, haftaları, günleri de öyle. Bir gün, tasa masa dinlemiyor akış yolunda. İnsanlar kederliymiş, keyifliymiş umurunda olmuyor günün. Nehirler gibi ilerliyor yatağında, doğduğu noktadan döküleceği yere.


Gün, yağacaksa yağıyor; güneş çıkacaksa çıkıyor. İnsanlar ağlasın, yansın yakılsın o gün bahar günüyse bahar, baharlığını yaşayacak. Çayırında, çimeninde, çiminde gülümseyecek. Yine o ılık yeller esecek bahar fısıltılı. Kavak yeli esecek yeni yetmelerde. Baharın hilesi, düzeni, desisesi böyle.


Mart yağmuru, gözü yaşlı  insanlara nazire edercesine damlıyor kah sarmaşık dallarından kah dikenli taze gül dallarından. İnsanların gönülleri  bu ayda kışa girmişken Mart, bahar günlerini taşıyor takvime. Bahar, yaza kadar edecektir baharlığını.


Doğacak bebek gününü bekliyor. Bir yerlerde güneş batarken bir yerlerde güneş doğuyor. Ay güneşten sonra çıkıyor, güneş aydan sonra karanlığın elmas taşlı yüzüğü gibi parlıyor tepeden bakarcasına. 


Bir yerlerde kolayından hayatlar sorunsuzluk yüzünden sorun olurken bir yerlerde hayatlar zindana dönüyor. Hep iyilikler isteniyor tarih boyunca olduğu gibi çoğu kimselerce; nedense o istekler gerçekleşmemiş olacak ki hala istenmekte. Hala aynı şeyler dileniyor binlerce yıldır. Dünyanın düzeni böyle.


Her şey bir düzen içinde akıp gidiyor. Gözyaşına, kahkahaya, koşturmaya, mutluluğa, mutsuzluğa bulanmış; ama hiçbirine aldırmadan. Çark gibi işleyişinde düzenli. Bu da dünya halinin kendisi. Yani dünya, böyle bir düzen içinde dönüp duruyor. Düzenin içinde akıp gidenler de öğütülecek buğday taneleri.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.03.2016, 21:37

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

18 Mart 2016 Cuma



“Obruk Ağzında Hayatlar” adlı çalışmama;

 
linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


@AcemiDemirci
Paylaş :

16 Mart 2016 Çarşamba

Damlanın Öyküsü

Kış sabahları,gün ağarmış olmaz. Gecenin siyahı, mavileşmekte; ama güneşin kızılı naz etmektedir berilerde bir yerde.

Ağır ağır ağaran sabahta telaşlı hazırlıklar vardır çoğu hane pencerelerinin öbür tarafında. İşe, okula gidilecektir. Ya da yol nereye götürürse.

Günün ilk şifresi, kapıdan çıkmadan hemen öncedir. Alarm çözülecektir ki kapı açıldığında ayağa kalkmasın bloğun geri kalanı. Güne başlamak, şifrelidir yani.Gün, şifrelerle de sürecektir zaten. Masa başına geçildiğinde bilgisayarlar şifreyle açılacaktır, sisteme şifreyle girilecektir, bir erişim mi istediniz şifrenizle erişeceksiniz.İmzanızı atabilmek, şifre ile mümkündür.  Kartlar şifreli, sosyal ortamlara giriş sayfaları şifreli. Akıl şaşkın, bellek yorgun bunca şifre arasında. Şifreli bir güne daha dalmadan az önceki köprü gibidir durağa giden beş dakikalık yokuş.

Beş dakika… O kadarcık, o yükü çok; ama sıradan genişlikteki caddeye varış. Beş dakika; eğer her anıyla yaşanırsa dopdolu bir zamandır.

Balkondan güneşin ağarmasına kısacık bir bakış esnasında göze ilişen başka şeyler de olur. Açık camdan baş dışarı uzanıp sabah havası solunurken cemreleri, gün dönümlerini, mevsimlerin takvimini unutulduğu yerde unutmadığından kendiliğinden patlamış mor sümbülün geceden sabaha ne kadar boy attığını fark etmek gibi. Hala yanan sokak lambaları altında gece boyunca yağan yağmurun ıslattığı yolların nasıl parladığını görmek, sanki kuş bakışı seyredilen bir manzarada gümüşi tel döşenmişçesine kıvrıla büküle akan bir nehrin uzaktan seyrini andırır. Yanılsamaların en güzelidir bu bir anlık göz aldanması. Seraplar çöllerde olur; ama yağmurun serabı, ıslak yolların ırmaklara benzeme kandırmacasıdır.
 
Öyle ki bu kandırmaca karşısında “keşke Türkiye’nin en büyük gölü, Van Gölü,İç Anadolu’nun göbeğinde Ankara’da olsaydı; keşke üzerindeki tarihi taş köprüleriyle en kadim ırmaklar diyelim ki Murat Çayı Ankara’dan aksaydı”diye dilenirken her Ankaralı için yağmurlu sabahlara göz açmak büyük müjdedir. Yağmur, baharın beklentisidir. Bereketin kapısıdır.

Üzerimize cemreler serpecek Şubat ayı, hazırlıkta demek ki. Cemreleri salacağı için mi ağlıyor o zaman gökyüzü? Öyle ya, seneye dek bir daha cemre yok. Açılan şemsiyenin üzerine birazdan cemre imzalı yağmur damlaları düşecek. Pıt…Pıt….Pıtpıt… En güzel müzik.

Koskoca denizler buharla incelirken bulutlar yağmura dönüşüp ağlayarak besler deryaları, dağları, toprağı. Yağmurlar, yukarıları kaplamış bulutların aslı, nesli olan yeryüzüne yayılmış engin denizlere duyduğu özlemden doğan  gözyaşlarıdır.Bulutlar yağmur damlası olup, gözyaşı edasıyla denizlere düşerken damla kadar su, derya kadar suya erişir. Bir dahaki buharlaşmaya dek de o uçsuz bucaksızlıkta damla kaybolur.

Yağmur sesi, kapı çalar gibidir. Toprağın, yeraltı nehirlerinin, ağaç köklerinin, denizlerin, göllerin, nehirlerin kapısını damla sesiyle çalar. O ses, yazın kuşların su içebilmesinin seslenişidir. Bereketin müjdesidir. Yaprakların, çalıların, çam ibrelerinin toz tutmayıp yemyeşil kalmasının, dahası erkenden sararmamasının mutlu şarkısıdır. Yağmur damlasının sesi, can suyunun sesidir yani.

Kulağım, damlaların şemsiyeme düşüşünde. O sesi bekler dururum zaten hep, her Ankaralı gibi. Öyle ki damlalar deniz sansın, nehir sansın da es geçmesin diye şemsiyem bile turkuaz, boncuk mavi ve duman grisi renklerde kareli. Yadırgamasın düştüğü yerdeki renkleri su taneleri.


Yağmurun müziği, olan biten tek bir makam. Sadece çarpışı farklı. İri damlalar hızlıca çarpabilir, çiseleyen yağmurun damlaları ıslatmaktan korkarcasına düşebilir. Yine de dağ rüzgârlarını andıran serinlikle pıtır pıtır düşüp parçalanan adamakıllı damlaların inleyişinde,sedir ağaçlı Toroslar’ın selamını taşırcasına soluklandırır çiçeğinden insanına, kuşundan börtü böceğine.

Yağmur, sulu boya ressamlarını andırır. Yaprakları yeşile boyamaz; ama rengi örtenleri yıkar. Üstü tozla kaplı olduğundan rengi artık toz rengine bürünmüş  ne varsa akıtıp ortaya çıkarır. Yağmurun vaktinin olmadığı, iklimin hep yağmur mevsimi olduğu yerlerde fırçasız boyar dört bir yanı. İçindeki her ağacın yaprağının farklı bir yeşilden olduğu  kolayca anlaşılır böyle temizlenen ormanlarda. Ama yağmurun yalnızca baharda bazen de sonbaharda yağdığı yerlerde yaprakların yeşili, tozun prangasıyla tutsaktır. Tozun altında mahpus yeşiller, yağmur sonrası görülebilir ancak. O da üç beş aylık yaprak hükmünde, üç beş kez belki. Ağaçların renginin toz rengine büründüğü yerlerde en büyük hasret suyadır. Yani bahara.

Ne zaman pıt pıt diye yağmur sesi duysam o ses, çocukluğumun üç yılının geçtiği geceleri denizinde takaların ışıkları seyredilen Ünye’de, denize falez gibi dik inen sırtta, katlanarak açılan pencereleri ve kapısı olan, çamlar altındaki bir ev görünümünde haki renkli branda bezinden çadırda geçirdiğimiz yazları hatırlarım. Oradaki son senemizde  tek saniye bile ara vermeden yağan yağmur, Haziran ayının ortasından sonra başlamıştı. Durduğunda on bir gün geçmişti. Yağmurun altında, güneşi bir an olsun görmeden geçen  gıpgri on bir gün… Çadıra düşen damlaların sesini dinlerken damlaların bulanık denize düştüğünü anlatan  küçük kabartılarına dalıp gitmek, uzun bir seyirdi. Öyle bir seyir ki ne gün doğumu vardı sabahları ne de akşamları gün batımı. Gün ıslak başlıyor, ıslak bitiyordu.Ünyeliler de böylesi uzun bir yağışı daha önce hiç görmemişlerdi.
 
Çadırın üstüne düşen yağmur damlalarının sesini geceli gündüzlü on bir gün dinlemek…Gün boyunca tek rengin soluk gri olması… Güneşin kaybolması, sanki yağmurun yangın söndürme işi yaparcasına güneşi söndürdüğünü düşündürtüyordu. Kavurucu mevsimlerde yağmur nasıl özlenirse eğer on bir gün durmaksızın gök delinmişçesine yağarsa da güneş özleniyor.

Branda bezinden çadırların üzerine düşen damlaların sesi, sanki bir mızrabın bir tele dokunmasıyla çıkan ses kadar  güzeldi.Birçok damla aynı anda çadırın tepesindeki ayrı noktalara pıtır pıtır düşerken her damla suyuyla, sesiyle başka bir damlaya karışır. Birken birçok sese dönüşürler. Suyun müziği,hayat dolu, serin  bir müziktir.

Beş dakikalık yokuştaki  şemsiye üzerine düşen damlalar, beni kaç beş yıl öncesine götürüp, çocukluğumda gezdirdi. On bir gün durmaksızın süren yağmur altında,çamlıklı fındıklık içinde, çadırlarda geçirdiğimiz günlerimize döndürdü.Beş dakika, kaç yılı sığdırabiliyor eğer neler neleri çağrıştıracak bir şeyler size seslenmişse.

O yüzden damlaların sesi bana ya yürek biçiminde ya da yüreği andıran şekillerdeki yapraklar ıslandığında yeşillerinin nasıl belirginleştiğini hatırlatır. Ne zaman o sesi duysam, damlaların kulağa sanki “keşke insanların yüreğini de yıkayacak yağmurlar yağabilseydi de iyiden, doğrudan bir anda sapan anlayışlar, bencil yaklaşımlar, gözü bürüyen hırslar tozlar gibi yıkanıp iç arınsa;sonra da ortaya insana yakışır  yürekler çıksa”diye fısıldayan dileği gibi gelir.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 11.02.2016, 11:04
Acemi.demirci@gmail.com; @AcemiDemirci


Paylaş :


(Bilinçaltı olmalı,

Bu çalışmamda iletişim bilgilerim hariç sözcük sayısı 911. Onlar eklendiğinde 923)

“Üçüncü Çığlık” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)

acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

14 Mart 2016 Pazartesi


ANKARA YAĞIYOR

ÇÜNKÜ BİZ AĞLIYORUZ…  


Ayşei Yasemin Yüksel (Acemi Demirci), 14.03.2016, 18:42
  



Paylaş :

 

“Solay’a” adlı, birkaç yayın altta yer alan,

http://acemidemirci.blogspot.com.tr/2016/03/solaya

linkindeki yazıma, Solay’ın bende bir fotoğrafı olmadığı için resim ekleyememiştim.



Gerçi Solay göndermişti ileti ile; ama dağıtım hatası vermişti posta.


Dolayısıyla kendisi de sektör dergimizde yazmış ve edebiyata hiç yabancı olmayan arkadaşımın fotoğrafını bugün yayınlayabiliyorum.


Huzurun bozulmadan yaşandığı akşamlar dilerim.


AYY ya da Acemi Demirci, 
14.03.2016
Paylaş :


Ankara, çok üzücü şeylerle anılır oldu.
Ardı ardına üçüncü kez aynı şey başına geldi Ankara’nın ve Ankaralılar’ın.

Yine çok üzgünüz. Altüst olmuş haldeyiz.


Geçmiş olsun. 
Başımız sağ olsun.
Paylaş :

13 Mart 2016 Pazar

Bir bahar yazısı; Ağacın muradı ve çiçeğin meyveye yolculuğu

(Böylesi bir günde yayınlamayabilirdim; ama sabır temalı olduğundan yayınlamayı diledim)


Bahar, bahçede. Beyaz çiçekli, uçları kızarmış dallı. Kızıl, başlangıcın rengi. Renklerin ilki. Doğum imzalı.


Güneşin doğmasındaki renk kızıl. Günbatımında kızıl, ton ton. Gül fidanlarının patlayan uçları kızıl. Nar, baharda yazda çiçek verirken üst yaprakları kızıla döner. Kayısı ağaçlarının da öyle.

Kızıl, kızgınlığın rengi de olabilir.  Kızgınlığı anlattığı zamanları ayrı tutarım, başlangıcı anlattığı anlardan. Buradaki kızıl, bahar dalı ucunda açan pembemsi beyaz çiçeklerin kökündeki kılıfın ya da  ağaç kabuğunun uyanış rengi. Gül dalının yağlıymış gibi parlayan ilk yaprağı kahvemsi kızıldır. Bahar doğumsa, o doğumda gün doğumu kızılının imzası var o halde.

Her şey vaktini bekler. Bahar çiçeği erken açar kimileyin deee… Vakitsiz açmaz yine de. Ocak ayında açmaz hiçbir çiçek eğer Ocak, Nisan ayına özenmemişse. Her şeyin bir vakti var. Gün doğumlarına baksak ya…

Gün, yirmi dört saat. Saati saatine güneşin doğumu, batımı, ayın çıkışı, hilale dönmesi, dolunay olması. Saati saatine gün dönümü, ekinoks, mevsimin  bir diğer mevsime sırasını vermesi. Cemrelerin saati var. Tabiatın uyuyuşunun, uyanışının hep saati var.

Tabiat, takvim. Sırasını bilirlik halinde akış. Zamanından önce asla olmazlık; ama zamanı gelince de olurluk. Tabiat, okuması öğrenildiğinde sabrın kitabı. Onca sabrına rağmen sabır taşı diye bir şey de bilmez üstelik. Dağında taşında, tarlasında, kıyısında, deresinde denizinde onca taş varken hem de. Tabiat, sessiz; ama saatin şaşmadığı düzen.

İnsanların da tabiatı var. O tabiatla hayat buz da tutar, beklemesi bilindiğinde buzlar çözülüp baharın şarkısı da duyulur çiçek açmış dallardan. İnsan istedi mi, istediği ne ise o hemen  olsun arzusunda. Olmayınca istediği, hoşnut kalmaz.

Olgunluk zaman işidir. Meyveler güneşin altında olgunlaşır. Bir dakikada değil, bir saatte değil. Bir ayda bile değil. Önce çiçek açar her meyve. Yola çiçek halinde çıkar. Çiçekler birkaç hafta boyunca dalları süsler. Sonra dökülen yapraklar arasından verdiği ufacık baş fark edilir, çağla gibi. Elmasından kayısısına. Yeşil çağlalar, güneşin altında olgunluğa doğru yol alır.
 
Zaman ister olgunluğa erişim. Elleri buz kesen kışın geçmesi, zaman alır. Baharın gülümsemesi onca zaman sonradır. Ağaçların uyanması, çiçeğe durması zamanı gelince olur. Çiçeğin meyve olması zamansız olmaz. Zaman ister böylesi yolculuklar. Ağacın muradı meyveyse eğer, o zaman ağaç katlanacaktır tüm bunlara. Bu bilgi, sabrın sabrıdır.

Muradı meyve olan ağaç, önce kışı dallarında taşıyacak. Karın ağırlığı altında  dalları kırılacak belki. Taşıdığı beyaz yükün altında  ezilirken buzdan saçaklar sarkacak dallarından. Kökleri üşüyecek. Ama dayanır ağaçlar kışın her zorluğuna. Çünkü kışın sonu bahardır ve  ağaçlar bunu bilir. İnsanlardan emin değilim.

Cemrelerin yolunu gözleyecek ağaçlar. Bir, iki, üç diye sayacak cemrelerin havaya, suya, toprağa düşüşünü.  Lodos esecek sonra, kar eriyecek. Baharın yeli gezecek her yanda ve dallar patlayacak.

Çiçekler açacak, çağlalar gözükecek. Güneş yakacak bu kez ağacı, reçine akıtacak sıcakta. Susuz kaldığında köklerini daha derine salacak. Yeşil çağlalar, güneş altında kızaracak,  meyve olacak. Atasözümüz ne güzel kısaca anlatıveriyor çiçeğin meyveye dönüş öyküsünü;
“Sabırla koruk helva olur” diyerek.

“Koruk, üzümün hamıdır” desem yanlış olmaz. Asmalar patladıktan sonra toplu iğne başı gibi üzüm taneleri belirginleşmeye başlar. Giderek büyür. Yeşildir. Nasıl ekşi olduğunu rengi  açıkça söyler. Soğuk, buğulu, mat bir yeşildir koruğun rengi.  Olgunlaştığında helva gibi tatlı olacak   üzümlerin tadından eser yoktur bu haliyle korukların tadında. O kadar ekşidir ki koruklar, turşulara koyulur ekşitsin diye. Limon yerine yemeklere  koyulur. Ve en az limon kadar ekşidir, ekşitir.

İşte o limon ekşiliğindeki koruk, zaman içinde üzüm olur. Koruğun azmi, sabrıdır. Koruk ekşidir, üzüme döndüğünde ise helva. Atasözümüz bunu anlatır işte.

Kimisi de “Roma, bir günde kurulmadı” der. Denilen başka çok şey var beklemek ve sonucunu görmekle ilgili.

Böylesi bir yol da, koruğun helvaya, çağlanın meyveye yolculuğu da zor. Zaman isteyen yol ve yolculuk bunlar. Çağlanın beklemeyi bilmesi gerek  meyveye dönmesi için. Beklemek en zoru elbet. Sabır işi. Sabır mı? Tek mayadır;  ekşiyi tatlıya döndüren, çorbayı içirten.

Baharın mısır patlağı gibi çiçekleri, kışa sabreden ağacın zamanı gelince gülümsemesidir. Bu gülümseyiş uzun bir yolculuğun da “Merhaba”sıdır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 2016

Paylaş :

Rengi değil; ruhu



Tüm denizlere uzak… Tüm büyük göllere ırak… Tüm tarlaları başaksız; ama binalı…
 

Yazı sıcak… Kışı soğuk… Güzü yağışsız, baharı belirsiz.
 
Ankaralılar derler ki, “Sokakların denize çıkmasa da, biz seni severiz Ankara”… Ama yazın Ankara’da bir an olsun durmak istemezler. Soluk alınacak yerlere koşmak için yaz tatilini beklerler. 
 

Emeklilik düşlerinde de Ankara asla olmaz. Yine de  nedense çoğu Ankara'da yaşamaya devam etmek zorunda kalır. Çünkü artık insanların köyleri, balıkçı kasabaları, baba ocakları, memleketleri kalmadı. 
 

Uzun kış yıldırıcıdır. Son zamanlarda bir de İstanbul’dan bile fazla nemli kışlar yaşanır olunca, Ankaralılar iyiden iyiye bezgin artık kıştan.
 
Ankara’nın rengi boz. Mavisi yok, gök de olmasa. Gök de tozluymuş gibi gözüken pudrayla boyanmış hissini veren pusla kaplı olduğundan artık mavi seyrek sapan görülüyor.


Dalga sesi, martı çığlığı, vapur düdüğü hatta dumanı yok. Yosun kokusu duyulmaz. Balık, tezgahtan alınır, kıyıya yanaşan balıkçılar, resimlerdedir ancak.
 

Anlamadığım şey, işte tam bugünkü  havalar ve sonrasında Ankara, taa İstanbullar'dan, komşu şehirlerden gelenlerle dolar. Yani Ankara, onlar için hafta sonu tatilinin geçirileceği kenttir. AVMlerin otoparkları, plakalarından konuk oldukları hemen anlaşılan arabalarla doludur hafta sonları. Ve  çıkıldığında da yollar. 
 

Evet yeşili, yeşillenmiş, ağaçlandırılmış yerleri, Yeşil Bursa’dan dahi fazla. İstanbul’u hiç anmayacağım bile yeşil konusunda. Yine de boz Ankara tüm bunlara rağmen. Ağaçları az olduğundan değil, yazları çok  yakıcı olduğundan. Yağışlar bittikten sonra, kupkuru kaldığından. Hele Temmuz sonu. Ağustos’ta otlar, bahçeler solar. Çimler  bile sararır  az sulanınca.
 

Kışın -25 olan Ankara, yazın 40 derece. Yani altmış beş derecelik bir  ısı farkı yaşar Ankaralılar. Kolay değildir.
 

Bozkıra kurulmuş boz bir kent bura. Rengi ne yeşil ne mavi; ama ya ruhu…


İşte Ankara’yı benimseten şey, o ruh. Birçok kent vardır; ama tek biri başkenttir. Gördüğüm tüm başkentlerin, geri kalan kentlerden  farklı bir görüntüsü vardı, düzen vurgulu. Başkent olduklarını hemen anlatırlar her halleriyle... Ankara o tek kent işte.


Bugün o ruhu yine soludum. Büyüdüğüm caddede, Tunalı Hilmi’de. Sonra da Cinnah’ta yani Çankaya’da. Çankaya, eskimiş, yılların yorgunluğu sadece Cinnah’ın dağa tırmanırcasına tırmanışında değil, birçok şeyde yıpranmışlığından.


Başta Kızılay olmak üzere her yer çok kalabalıktı; öyle ki insan seli, ırmaksız Ankara’da nehirler gibi akıyordu. İğne atsan yere düşmez denilenden. Keşmekeşe dönüşmüş kalabalıktan haz edenlerden değilim.
 

Bir şehir bu kadar kalabalıklaştıysa -ki Ankara üç kat en az büyüdü-,  sonrası çok düşündürücü. Büyüyen tek kent de Ankara değil malum. Aynı acıyı başta İstanbul ve Ege kentleri olmak üzere yaşayan belli şehirler  giderek artıyor.
 

Göze sevimsiz, kulağa uğultu halinde gelen bu kalabalıkta, farklı ses, farklı görüntü sunanlara da rastladım. Resimlerini çektim. En çok da küçük bisikletçileri sevdim. 
 

Bir de hala süren, eskiden sütçüler ve sebzeciler  besledikleri hayvanlara versin, ihtiyacı olanlar alsın diye  ekmek, hamur işi, börek gibi şeyleri bir poşete koyup bağladıktan sonra bahçe demirine asma huyunu!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.03.2016, 23:51
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci