2 Nisan 2016 Cumartesi

BÜYÜK YALNIZLIK

Hayat, beklentiler içinde yoğrulup giderken beklediğimiz her sonucun yüzleri güldürmesini,  mutluluğun aslında çok basit ve her an elimizin altında olduklarından hiç farkında olmadan yaşayıp gittiğimiz ayrıntılarda barındığının  unutulmamasını dileyerek,   

 29.03.2016,  Salı 

Sonuçta bir  kapsül değil mi yarım saat kadar içinde kalacağım. O zaman, uzay yolculuğuna çıktığımı düşünsem... Varsayalım ki upuzun zamanlar boyunca havada uçuşmaktan istedikleri gibi hareket edemeyen, toprağa basamayıp göl kenarında, nehir kıyısında ellerini suya sokup balık pulunun ay ışığı altındaki parıltısını göremeyen uzay adamlarına bakınca daha iyi koşullarda olduğunu düşünsem… Tabii benim gireceğim kapsülde  uzaydan mavi gezegen dünyanın muhteşem görüntüsünü görebilmek ayrıcalığına sahip olamamak cabası. O kadarcık da olsun artık. Bu kapsüle girmek, uzay kapsülündeymişim gibi hissettirecek; ama uzayda yol alınmayarak geçecek bir sürenin yaşanması olacak.

Yine de uzaysa uzaya yolculuk olsun isterdim. Belki Superman ile karşılaşırdım. Superman’i merak ettiğimden değil; o çocukların işi. Sonucu kestirmeden öğrenebilirdim de ondan isterdim bu karşılaşmayı. Filminden aklımda kalan birkaç şeyden biri de Superman’in gözleriyle röntgen çekebiliyor olmasıydı. Filmdeki kızın incinmediğini bu yolla anlamıştı ya. Kestirmeden öğrenebilirdim belki ben de sonucu.

İşte mağazaların giyinme kabinlerini andıran hazırlanma odası. Mavi bir üstlük asılı askıda. Pembe sağlıkçı giysisi içindeki şirince kız, bana yardımcı olmak için her hastaya defalarca söylemekten gayet duygusuzca ve görev gereği çıktığı tınısından belli, günde kim bilir kaç kez söylediği cümleleri  acele acele döküyor ağzından. Bununla da kalmayacak biliyorum. Birazdan başka sorular da olacak mutlak.

Mavi renkli ameliyat giysilerini andıran asılı şeye bakıyorum. Orta kısımları kırışmış. Belli ki benden önceki biri ya da birileri kullanmış. İrkiliyorum ve sorum karşısında şirince kız şaşırıyor, “Temiz mi bu?”

Bana şöyle afallamış bir halde baktıktan sonra “Üstünde leke filan yoksa temizdir" diyor. “Hıımmm. Anlaşıldı. Tek kerelik kullanım değil hastanelerin temizlik ölçüsü, hele de bunun gibi  kısa bir süreliğine kullanılacak bir örtü için demek ki. Ölçüt, lekelenmemiş olması” diyorum kendi kendime. O an onu tutmak için  plastik eldiven giymeyi isteyince de kendime gülüyorum. Elimde eldiven olsa ne yazar; bunu üstüme geçireceğim.

Leke yok. Demek ki temiz sınıfından. Gerekeni yapıp çıkıyorum. Saatim, küpelerim, gümüş zinciri ucundaki  yeşim taşından yontulmuş beş yapraklı ufak çiçek kolyem ve daha ne varsa çıkarıyorum. Çantamın gözüne tıkıyorum. En çok gözlüklerimi çıkarmakta zorlanıyorum. Hani o ilkokuldan beri  yüzümün konuğu, sabah ilk işimin onu takmak akşamları da son işimin onu yerine bırakmak olduğu gözlüğümden ancak böyle bir durumda ayrılabilirdim. Gözlüğümü sevdiğimden değil onu bırakmakta zorlanmak; camları şifalı olduğundan. Benim gözümün yapamadığını o camların yapabiliyor olmasından.

İşte o tüple aramdaki bölmedeyim. Pembeli kız da orada. Bilgisayar açık. Neye baktığına dikkat bile etmiyorum. Bana dönüp sorularına başlıyor. “Protez var mı?”, “Implant var mı? "Kalp pili var mı?". “Yok” cevabını alınca  alerjim olup olmadığını soruyor.

İşte açık kapıdan hala gözükmeyen tüplü odaya geçiyoruz. Demek ki teknoloji iyi yolda. Artık MR denilen şey, tüpsüz çekiliyor anlaşılan. Nasıl olabilir böyle bir şey bilemiyorum; ama tüp ortada yok. Oysa bildiğim kadarıyla açık seçik gözükürdü  tüpler. Öyle duyardık.

MR çekilirken uzanılacak yer ortada. Ohh, içim nasıl rahatladı. Kapalı kalmak zorunda olmayacağım. Ama nasıl olur tüpsüz MR. Olmuştur inşallah. Bu da başlatılmıştır. Gerçi hiç buna ilişkin bir  habere filan rastlamadım  ya, neyse. Demek ki gözümden kaçmış.

Şirin kız, ayakkabılarımı çıkarmamı istiyor.Nasıl yerleşileceğini nerelere dokunulmaması gerektiğini söylerken sesi kısık. Nedenini, bana kaçamak bakışlı sorusuyla anlıyorum. “Siz doktor musunuz?”

Şimdi nasıl gülmem… Doktora benzetilince. Arkeoloji doktoru, sanat tarihi doktoru, sosyoloji, edebiyat doktoru, ziraat bilimleri doktoru, jeoloji doktoru olmak bana göredir de tıp doktoru olmak… Gel de gülme. Hiç düşünmediğim bir şey. Hiç aklıma bile gelmeyen bir şey. Ben kana bakamam ki. Değil bakmak kan denildiğini duysam köşe bucak kaçarım. Ellerim soğur. Buz keser. Ama Allah korusun acil bir şey olsa da ilk yardım bana düşse, biliyorum ki bu huyumu o an için askıya alabilecek,  acil durum gerekliliklerini yerine getirecek yanım da var.

MR çekimi sırasında bir ara dışarı çıkacakmışım. İlaç verilecekmiş. Hiç kıpırdamamayı o zaman da sürdürecekmişim. Seslerden rahatsız olursam  ya da korkarsam kolumu birkaç kez indirip kaldıracakmışım. Sanırım duyarlı bir şey bu insansızken  üstü açık arabalar gibi tepesi açık; ama kullanım sırasında üstü  tente gibi kapanan tüp.

Bu kapsülden korkmak… O da ne demek? Ben korkmam. Her insan gibi korkularım var; ama benim korkularım da kendimce. Onlar nelerdir anlatacak değilim bu sevimli kıza.  Ama öyle tüpten filan korkacak  değilim. Yani demirden korksak trene binmezdik mantıklıyken…

“Tüpe girince manyetik alan nedeniyle başınız dönebilir. Fenalaşırsanız kolunuzu kaldırırsınız” diyor pembeli şirin kız. Fenalaşsam bile kolumu kaldırmam ben. Az önce doksanlık teyze kızıyla pembeli kızın kolları arasında yarı baygınmış gibi sendeleyerek bile değil sürüklenerek odadan çıkarıldı. Nasıl güzel örnek! Bir an önce bitsin isterim ben. Bir de korktumdu da, fenalaştımdı da deyip süreyi uzatmak mı? Hiç bana göre değil! Daha ilkokuldayken aşı geldiğinde en öne geçerdim. Bir an önce olsun bitsin; şimdi birileri ağlayacak, kan göreceğim sıkıntısıyla kolumu ilkten uzatırdım. Pembeli kız bunu da bilmiyor. Korkunun üstüne gidersen, korku köşe bucak siner.

İşte uzandım. Kıpırdamadan böyle yarım saat kalmak. Dinlenmek  filan değil böyle bir uzanış... Kıpırtısız kalmak çok sıkıcı; ama yapmam gerekiyorsa yapacağım. Şirin kız, sağ kolumu çevirmemi istiyor. Dirseğimin içinden damar yolu açacak. İşte böyle anlarda gözlüksüz olmak en yeğlediğim şey. Ama kolum hemen burnumun dibindeyken gözümü yummalıyım.

O nasıl iğne öyle. Çuvaldız sanki. Acıtacağı kesin. İşte hissettim. Kolum neredeyse uyuşuyor. Omzumdaki kaşıntı da nereden çıktı? Hay Allah, ya geçmezse bu kaşıntı bunca süre? Kan mı gördüm…Offf!  Yum gözlerini!

Hala başlamadık; ama sol elimde karıncalanma başladı bile. Uyuşacak besbelli. Burası giderek sevimsiz oluyor. Dışarıda beklerken duyduğum sesler, birazdan kulaklarımda çınlayınca iyice sevimsizleşecek zaten. Ben, çok az şeye “sevmem” diyenlerdenim. Onlardan ilk sıradakilerden biri de gürültü. Az sonra tam göbeğinde olacağım şey yani.

Bu tüplü odada yalıtılmış halde tek başınayken ne düşünülür acaba? Kendi kendinle baş başa kalınca hele de aklı bu işlem sonucu yazılacak rapordayken. Kendisiyle mi hesaplaşır insan? Bakıyorum hesaplaşacağım bir şey var mı diye? Ne olabilir ki? Tek bir şey yok. Ama aklıma gelen şeyler var. Tek tek düşüp cümleye dönüşen sözcüklerin kuşatmasına girdim. Bir öykü, böylesi bir tüpte kendiliğinden düşen  kelimelerle doğmak üzere.

Tüpün içine itiliyorum. Ve başıma bir şeyler oluyor. Dalga dalga havalanıyor sanki dimağım. İster istemez gözlerimi kapıyorum. Sanki uzay yolculuğu tüpünü andıran bu şeyde uzay yolculuğu etmesem de başım havalanmış, uzaya çoktan çıkmış gibi. Manyetik alanın içindeyim. Merhabası çok baş döndürücü demek ki manyetik alanın. Bu hissi de tanımış oldum. Bir daha hiç hatırlamamayı isterim.

Hafiften sesler duyuluyor. Sol elim karıncalanıyor. Omzum kaşınıyor. Değil parmağımı oynatmak derin nefes bile almamalıymışım çekim bitene dek. Ah özgürlük! Derin derin solumanın nasıl bir özgürlük olduğunu anlasın herkes. Değerini bilsin.

İç dirseğimdeki çuvaldız gibi iğnenin ağırlığını hissetmemek mümkün değilken  kıyamet kopuyor. O nasıl gürültü! Kulaklarım perişan. Sesler kimileyin sanki sigara içilmez ortamlara sigara dumanı sızmasıyla  yangın alarmlarının ötüşü gibi. Sonrası daha şiddetli. Sanki filmlerdeki savaş sahnelerinde sığınaklara kaçılmasını haber veren siren gibi. Aman aman sakın gerçeği  çınlamasın da ola ola   böyle anlarda duyulsun bu sesler. Razıyım… Ama yine de hoşnut değilim. Gürültü güzel değil. Kirlilik.

Ne kadar uzun sürüyor burada saniyeler, dakikalar. Oysa  artık bir gün ne kadar kısa geliyorken. Yirmi dört saat, yirmi dört dakikaymış gibi geçerken burada bir dakika bir türlü geçmiyor. Gözlerimi açınca gördüğüm, tüpün duvarı yani tentesi. Görmektense gözleri yummalı.

Karıncalanma, kaşınma, yutkunmak isteyip de öylece kalakalma. Tüpün dışı özgürlük. Hiç farkında değiliz oysa ki tüp dışındayken yutkunabilmenin nasıl bir nimet olduğunun. Günlük hayatta yaşarken ne çok şeyin farkında değiliz  meğer. Yarım saatlik şu tüp içi yolculuğun daha ilk birkaç dakikası yetti de arttı bile özgürlüğümüzün daha yutkunmaktan, parmağımızı oynatmaktan, omzumuz kaşındığında kaşıyabilmekten başladığını.

Hiç aklıma getirmek istemediğim şey, hiç aklımdan çıkmıyor. Böyle bir yerdeyken deprem olsa hadi. Tüpten çıkabilmek için yapacağım şeyi yapıp kolumu birkaç kez kaldırsam bile makine çalışabilecek mi, çıkayım diyene kadar neler olur biter… Depremden de korkmam aslında öyle aman aman. İlk depremi ortaokulda iken Ünye’de yaşamıştık. Babam nöbetçiydi. Evdeki avizeden büfenin içindekilere bir şangırtı kopunca ben “Zelzele” diye en arka odadaki anneme salondan seslenmiştim. Annem de düştüğü yerden anında seslenmişti “Kapı kirişinin altına kaçın” diye. Kaçtık, kapının altına geldiğimde dört yaşındaki küçük kardeşimin kanepede kaldığını görünce beşik gibi sallanmaya aldırmadan fırlayıp kardeşimi kucakladığım gibi onu da yanımıza almıştım. Depremden korkmam. Ama depremde unutulmak çok acıtır. Ondan çok korkarım. Hala.


Bu tüpün içindeyken duyumsanacak tek şey, büyük bir yalnızlık. Deprem olsa uzanacak el yok. Bunu hissetmek, yalnızlığın tam anlamıyla hissedilmesi. O an Allah’tan başka sığınacak  yok. Öyle yapıyorum zaten ben de.


Burası tam bir kapan. Gerçi galiba eski cihazlar gibi tümden kapalı değil. Ayakucu da baş ucu da açık, ama daracık bir tünel gibi. Toparlanmak ha deyince olacak şey değil. Keşke tüpün tentesini tümden yaprakla, dalla, kuş resmiyle bezeselermiş. İnsan hiç olmazsa bir ağaç altında uyukladığını hayal ederdi.

Kendi halinde yaşayıp giderken birdenbire doktor MR isteyince hiç düşünmediklerinizi düşünüyorsunuz o an. Bir kere hayal kuramaz oluyorsunuz. Hayatınız için planlar yapamıyorsunuz. Yaşam duruyor. Donuyor. Erken açan bahar çiçeklerinin don yeme korkusunu anlar oluyorsunuz. O sıra ne bir şeye niyetlenebiliyorsunuz ne de  düşünmeye eğiliminiz oluyor. MR sonrası sonuca odaklanıyorsunuz tek. Hayat askıda devam ediyor sanki.

Başımın bu gürültüyü çekecek hali kalmadı. Sirenimsi bağırtı, çekiçle vurur gibi. Ben kuş seslerini severim; gürültüyü değil. Rüzgar sesi de duymak istediklerimden; ama şimdi bu kaba saba gürültüye katlanmaktan başka yapacak bir şey yok.

Zaman akmıyor. Geçmiyor. Tüp yuttu sanki zamanı. Sanki tüp değil kara delik. Evet uzaya yolculuktayım ve bir kara deliğe yakalandım galiba. Hani bir ara çekim duracaktı da ilaç verecekti şirin kız açtığı damar yolundan. Sanki üç saatten fazladır buradayım; ama pembeli kız hala yok. Gürültü zayıfladıkça “Acaba” diyorum "ara vakti geldi mi?”; ama sesler yeniden şiddetlenince yutkunmak istesem de  yutkunamıyorum. Yine de yutkunduğum oldu. İnsan böyle hesapsız yutkunmayla nasıl mutlu oluyormuş.

Aaa, zaman geçiyormuş meğer. İşte durdu. Evet evet durdu; ama kız yok.  Sesini bir duysam. Nihayet seslendi. İyi olup olmadığımı soruyor. İyiyim. Hiç pabuç bırakır mıyım kuru gürültüye? Hele de yüze yüze kuyruğa gelmişken denizi aşıp derede boğulmak mı? Yooo…

İlaçla gelmiş. Az önce çuvaldız iğnesiyle açılan damar yoluna enjektörü dayıyor. Yine kan! Gözlerimi öyle sımsıkı kapatıyorum ki acıyor. Hemen normale dönüyorum. Altı dakika sürecekmiş ilaçlı çekim. Altı dakika nedir ki. Hemencecik geçer.

Geçmiyor ama. Kesin bu cihazın saniyeleri bir dakika sürüyor. Dakikaları da atmış saniye yerine beş dakika filan tutmak üzere ayarlanmış. Korkmayalım, paniklemeyelim diye süreyi dörtte, beşte birine indirgeyip söylüyor olmalılar. Bildiğim şey, zaman görecelidir. İşte kanıtı. İzafiyet teorisinin içindeyim galiba şu an.

Yaşadığım en uzun altı dakika tam şimdi  yaşanmakta galiba. Altı dakika çoktan bitti; hem de altı kez başlamış ve bitmiş olmalı. Ama hala gürültüyü dinliyorum. “Atmış dakika” mı demişti yoksa sevimli kız?

Durdu mu ne cihaz. Kızın sesini duydum, evet onun sesi… Oh, özgürlük! Derin nefes alabileceğim; kolumu kaldırabileceğim. Ama sol elim de kolum da öyle uyuştu ki. Hele boynum… Yan yatmaktan tutuldu. Çizgi filmlerin bazı sahnelerini  yaşıyor gibiyim.

Tüp mü geriye gidiyor yoksa uzandığım tuhaf yer mi öne çıkıyor fark edebilecek durumda değilim. Meğer manyetik alana girerken yaşadığım baş dönmesi alan dışına çıkınca da yaşanıyormuş. Başım yine uzay yolculuğunda. “Kalkabilecek misiniz?” diye soruyor pembeli kız.  Tabi kalkarım da başım havalanır gibi, ağrıyan sağ kolum çuvaldız iğneli, sol kolum uyuşmuş, boynum tutulmuş, omzum kaşınmaya devam ediyor  ve dahası. Ama bitti.
Kızın yardımı çok da gerekmeden kalksam da başım dönüyor. Sendeleyecek gibiyim. Duraksıyorum. Sol kolumu sallayıp elimi açıp kapatırken boynumu sağa sola çeviriyorum. Aaa, bir bakıyorum bir yandan da derin nefes alıp yutkunuyorum. Özgürlüğü tatmayı ihmal etmiyorum yani.  Kız yine de koluma giriyor. Önce istemez gibiysem de manyetik alanın şakası olmadığını öğrendim.  Eh, yardım iyi bir şey o zaman.

Yeniden hazırlanma odasının kapısındayım. Biraz sallanıyor gibiyim. Gözlüğümü takmak istiyorum her şeyden önce. Gözlüksüzken sürrealist bir ressamın gözüyle görürüm dünyayı. Ama gerçeği gözlük camının arkasından. Gözlüklüyüm nihayet, yutkunabiliyorum ve derin nefes almam için engel yok. Mutluyum. Mutluluğun aslında bu kadar basit olduğunu düşünüyorum.
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 30.03.2016  


 31.03.2016,  Perşembe
                    
             
Mart’ın son günü bugün. Yarın Nisan bir. Şakaların günü. Daha yarına var; ama sakın bugün olmadık şaka filan yaşanmasın.

MR sonrası elime tutuşturulup ertesi gün öğleden sonra dokuz buçuk, on gibi aramam söylenen iki numarayı da defalarca çevirmeme rağmen açan olmayınca memnun bile kalmıştım. Ancak  aramalıydım. Sonunda bakan biri çıktı.

Bugün için sonuçları almak üzere randevu verdiler.  Beklemek sürüyor yani. Gerçi içim rahat, kötü hiçbir şey düşmüyor yüreğime; ama aklım odaklanması gereken her şeye  biraz  uzak kalıyor. Demek ki geriden geriye onu meşgul eden bir şey var. Arkada tıkır tıkır çalışan başka bir program var sanki. O şey, bugün öğleden sonraki randevuda öğreneceğim şey. Bir rapora yazılı halde.

İşte yola düştüm. Birazdan sonuç elimde olacak. Bu yolda ne iyi giderdi önce bir uçağın kalkışını andıran sonra da sanki dalga sesiymiş gibi  bir müzikle başlayan Air Supply’ın o Best of Air Supply seçki albümü.  Yine de dinlemeye yanaşmıyorum. Duymayacağım çünkü sesi bangır bangır açsam bile. Duyduğum tek şey o geriden gizli gizli çalışan başka programın vesvesesi.

Aklım, “bir şey yok” derken yüreğim gizliden tetikte. Akılla yüreğin çatışması içindeyim şu an galiba. İnsanlar zaman zaman yaşar bunu. Başka başka konularda da olsa. Akıl da galip gelebilir yürek de. Şimdi aklım galip gelmeli ama. Ancak yüreği göz ardı edemiyorum ki. Çünkü aklım annemde. Elbette aklımda olan tek annem değil.  Annem öncelikli çünkü annem, anne olan.

Hastahanedeyim nihayet. Doktor henüz gelmemiş. Acı yeşil plastiğimsi hastane koltuklarından birine oturuyorum. İki koltuk sonra gençten esmer bir  kadın var. Durmaksızın telefon açıyor birilerine. Haber vermediği kimse kalmadı gibi. Tomografi sonucu iyiymiş. Ve bir daha tomografiye girmeyecekmiş. O ilaçlı çekimler artık olmayacakmış. Ama düzenli kontroller ultrasoundlar sürecekmiş. Sevinçle anlatıyor. Ve son  sözü hep "dualarınıza devam edin" oluyor.

Bir ara göz göze gelince gülümseyip “Geçmiş olsun” diyorum. Meğer kansermiş. Üç yıl önce ameliyat atlatmış. 

Bir tuhaf oluyorum. Anlamalıydım. Ameliyattan bahsediyor. İşte şimdi çok kötü olmaya başladım. Ben kan duymaya, görmeye gelemem. Allah’tan telefonum çalıyor. Fırsat bilip ayrılıyorum. Konuşmam bitince şöyle kansız, iniltisiz, dayanabileceğim bir yere bakınıyorum. Göz bölümü mesela. Ya da çocuk. Mutlak çok kalabalıktır çocuk bölümü. Yukarı katlarda olmalı ikisi de.

Öyle değişik mimari ki hastanenin içi; labirentin en kolayı gibi. Mantığını çözünce  zorluğu kalmıyor; ama yine de her merdiven daracık bir girişe gelmeden gözükmeyecek duvarların ardında kaldığından  oyun oynar gibi bir yer. Saklambaç oynamak için birebir belki de.

Aklımda henüz hiçbir şey yok. “Yarın için ne düşünüyorsun?” dese biri, söyleyebileceğim tek bir şey yok. Tek bir planım yok bir saat sonrası için bile. Plan yapma hakkı da tanımıyorum kendime. Önce raporu görmeliyim. Okumalıyım. Sevinmeliyim ardından. Sonra, planmış filan. Akıl daha mı baskın ne böyle anlarda. Öyle galiba.

Çıktığım kat, sinir ve beyin cerrahisi. Bir üst kata gitmek iyi olacak bekleyeceğim süreyi geçirmek için. Bir üst kat da romatoloji. Nasıl kalabalık! Dolayısıyla havasız. Soluk alınmıyor. Pencere yok. Tavandan vuran ışıklar fazlasıyla ısıtmış ortalığı. Hastaların çoğu hayli yaşlı. Ağızlarını bıçak açmadan oturuyorlar. Yok yok, aradığım yer bu havasız ve kalabalık  kat da değil. Bir üste çıkmalı.

Ortopedi bölümü oluyormuş üst kat. Çok sakin burası. Kimseler yok neredeyse. Hemen sekreterliğin duvarı boyunca sıralanmış koltuklardan birine oturuyorum.

Doktor odalarının sıralandığı cam kapılı, cam tuğlalı duvarla ayrılmış bölümde taşralı olduğu belli hafif sakallı bir adam gözüküyor. Camlı bölmenin dışında kalan bir kadın adama “kapıyı kapatmamasını” söylerken koşturup  cam kapıyı itekleyerek içeri giriyor. Eğer adamı görmese dijital kapıyı açıp giremeyecekti. Kadın, içeri girdikten biraz sonra hafiften sakallı adamcağız dışarı çıktı. Benden üç koltuk önceye oturduğu sırada camlı bölmenin içindeki başka bir kadın da elektronik kapıyı açmaya çalışıyordu.

Kapıyı açmakta zorlanan kadına hafif sakallı adam, “Kendine doğru çeksene yahu” diye seslendi dayanamayıp. Kapı açılıp kadın dışarı çıkıp adamın önünden geçip giderken “Sabahtan beri tahlil tahlil  dolaşıyorum Hacı Amca. Kafa mı kaldı?” diyor. Adam, bir şey demeyip arkasından bakıyor. Kadın uzaklaşıp asansörün başına varınca kızgınca söyleniyor adamcağız, “Biz de sabahtan beri belkiyoz. Ne gadder saçma!”

Aslında kızgınlığının kendisine “amca” denilmesi olduğunu hemen fark ediyorum. Seksenlik, doksanlık değil adamcağız hem belki de kadın ile yaşıt bile olabilir. Ama kadın, adama “amca” dedi bir kez. Ve bu, adamın hiç hoşuna gitmedi. Anlaşılan akran gördüklerinin kendisine amca demesini istemiyor olmalı.

Biraz sonra camlı bölmeden çıkmaya çalışan birisine daha “kapıyı kendisine doğru çekmesini” söylüyor. Sonra iyiden iyiye yüzünü kapıya dönüp oturarak dışarı çıkacak herkese kapıyı açabilmesi için o aynı cümleyi tekrar tekrar söylüyor.

Son çıkanın ardından kapı tam olarak kapanmamış olmalı ki çat çat çat diye sesler çıkarıyor. Belli aralıklarla ve hep aynı ses. Dayanamayıp kalkıyor, kapıyı kapatıyor. Yine yüzünü  kapıya dönüp oturuyor. Bu kendisine amca denilmesinden hoşlanmayan adamcağızın kapıya ilgisi  beni güldürüyor. Birden  aklımla yüreğimin çatışması tatile giriyor. Her zamanki halime dönüyorum. Öyle ki adamcağızın gözü kapıda oturması karşısında gülmekten geri kalmayacağımı anlayınca  kalkıyorum.

Doktor geldi ve raporumu onayladı ise düşüncesiyle radyoloji katına inip  raporumu alıp alamayacağımı soruyorum. Doktor biyopside imiş bu kez de… Bekleyeceğim. Beklemek… Ne zor şey!

Nihayet MR CD’sini aldım. Ama raporu doktor hanım biyopsiden çıktıktan sonra alabileceğim. Yine beklemeye geçiyorum. Zorlardayım yani.

Ve nihayet raporumu aldım. Şimdi asıl doktoruma çıkmalıyım. Önce raporu okuyorum. İlk baktığım yer en alt. Orada sonuç yazar çünkü. Okudum, anladım; ama doktordan da duymalıyım.

Raporu göstereceğim esas doktorun olduğu  hayli üst kata çıkıyorum. Sekreteryada baştan aşağı simsiyah bir kız var. Tombik elleriyle hep bir şeyler karalıyor. Ve kendince kuyruktakileri disipline sokuyor. Gel de gülme bu yapmacık tavırlara. Hay Allah tutamadım kendimi. Ama gizli saklı güldüğümü görmemeli gürbüz kız.

Doktorun yerinde olup olmadığını soruyorum karaların kızına. Duymazlıktan geliyor. Sanki görevi soruları duyup cevaplamak değil de orada yokmuş gibi yapmak… Çok ciddi bir tavırla hem de . Öyle ki katıla katıla güldürecek kadar.

Bir kez daha soruyorum sorumu. Bu kez ta sıranın hayli arkasından bir genç adama “Ne için beklediğini soruyor”; ama bana “Bir saniye” diyor soru sorduğumda. Çattık galiba. Bekliyorum. Aslında eğlenmeye de başladım. Gerçi kızsam yeridir de…

Israrla bakmıyor bana siyahlı gürbüz kız. "Kim var yeni gelen?" diye aklınca bakınıyor. Biri bir şey sorsa  bu kez kızın cevabı yeterli olmuyor ve çoğu kişi kızın dediklerine itiraz ediyor. Zaten aksi olsa şaşardım. Aslında kızda bir aksilik var.

Sesimi çıkarmadan bekliyorum. Çünkü kızın aklı aslında bende; öyle eminim ki bundan.

Nihayet “Siz ne istemiştiniz?” diyor bana lütfedercesine. “Bir bardak su” diyesim geliyor; ama sırası değil. Aslında ben ciddiyim çünkü çok susadım. Tek bir su satan büfe yok katlarda. Çöldeyim sanki.

Doktorumun adını söylüyorum. Kölesine  hitap eden taklit ve  kendine güvensiz bir efendi edasıyla “Bekleyin. Çağırınca gelirsiniz” diyor. “Emredersiniz efendim” diyesim geliyor. Demiyorum tabii. Bekliyorum bir kez daha. Beklemeyi öğrendim sonuçta nasıl olsa.

Bir ses duydum sanki. Yeni doğan ağlaması gibi. Kesin bu kızcağızın sesi. Oturduğu yerden mırıldanırcasına söyleyince ve cam bölmenin sesini perdeleyeceği olasılığını düşünemediğinden   bu gürbüzlüğüne rağmen pek zayıf sesinin çağırdığı isim anlaşılmıyor. Kedi yavrusu mırıldanmasını andıran seslenişi duyanların hepsi koltuklarından fırlıyor. Camlı bölmenin önüne doluşuyorlar. Hiç birisini, çağırmamış meğer. Belki beni çağırmıştır diye ben sekreteryadayım şimdi. 

Beni de çağırmamış. Kimi çağırdığı sorulunca canı çok sıkılmış bir eda ile yineliyor ismi. Bu kez demin camın önüne gelenlerden biri kızgınca söyleniyor. Meğer kendisiymiş çağrılan. Bu baştan ayağa siyahlı kız ortalığı karıştıracak bir sakar olmasın sakın! “Olmasın” dileği belli ki  fazla. Gerçek bir ulgun yani sakar, aklı havada bu kızcağız. Hasından bir sakar. Hadi hayırlısı.

Beni çağırdığını sanıyorum. Çünkü “Ayşe” diye sesleniyor. Aslında birinci değil ikinci adımla çağrılırım doğduğumdan beri. Ama ilk adımı da çok severim ve o da benim adım sonuçta. Ancak ilk adım Ayşe değil ki, Ayşei. Evet ilk adımın aslı Ayşe olsa da orada yazan ve kızın gördüğü hali Ayşei ki bu bir yazım hatası değil doğrusudur. Bu yüzden Ayşe benden çok başkası büyük olasılıkla. Ah, o siyahlı kız nereden bilecek bu inceliği! Ama gürbüzlüğü iyi biliyor. Bakıyorum şöyle sağıma soluma, Ayşe adlı biri çıkmıyor öne.  Kızcağız Ayşei demek istemiş olmalı! Yine de emin olmalıyım.

“Ayşei demek istediniz galiba?” diye soruyorum. Boş boş bakıyor yüzüme. Hata yapmış gibi olmamak ve hatasını kabullenmemek için kırk dereden su getirecek bir tabiatın dik başlılığı ile burnunu havaya kaldırıp  çocuk ağlamasını andıran cılız sesiyle “Sizi çağırdım” deyip burnunu öte yana çeviriveriyor. Başkaları böyle durumlarda çok sinirlenebilir. Bana tam tersi olur, beni gülme tutar. Nasıl gülmem şimdi! Ama ayıp olacak. Başımı çevirip gülüyorum yine de. Gülünmeyecek gibi değil çünkü.

Elektronik cam kapı açılıyor. İçeri girip yanına gidiyorum karaların kızının.  Hocanın odasını anlatıyor aklınca el kol hareketleriyle.

Koridorun sonundaki oda,  doktorun odası. Duvardaki tabelada yazan isim aynı; ama soyad farklı. Zaten bu kızın isimlerle sorunu olduğunu benim ilk adımı seslenmesi sırasında anlamıştım.

İstemeye istemeye karalı kızın yanına geliyorum. Biliyorum söyleyeceklerimi duymaktan hiç haz etmeyecek. “Koridorun sonundaki doktor Orhan Ormancı. Benim doktorum  Orhan Doğru” diyorum.

O nasıl bakış öyle!  O bön bön mü desem yoksa  açık vermiş olmaktan duyduğu kızgınlığı saklayamasa da belli ki bu duruma sıkça düştüğünden aslında kendine duyduğu  kızgınlığın okunduğu bakış… Halinin, tavrının, karalara bürünüşünün tüm açıklamasıydı o bakış.

“İsim benzerliğinden olmalı karışıklık. Orhan Doğru'nun odası, koridorun öbür başında olmalı. Teşekkür ederim” diyorum. Hala bana bakıyor. Şaşkınca bu kez. Zira eminin kendisini küçük düşürmekten haz alacağımı sanıyordu. Üstelik elime fırsat geçmişken. Ama herkes ona benzemez. Ayrıca kendisi dururken kimsenin onu küçük düşürmeye  ihtiyacı yok.  İnşallah öğrenmiştir bu tecrübeyle de bir dahaki sefere  daha güler yüzlü olur hastalara. Yine de onun kolayca bir şey öğrenebileceğinden emim değilim.

Koridorun sonundayım. En son odanın kapısı yanındaki pirinç levhada doktorun adı yazılı. Elimdeki CD ve rapora kayıyor gözüm. Biliyorum, aslında titreyip titremediğine bakıyorum.  Titremiyor kağıtları tutan elim. Doktor, masasında oturmuyor; bir misafiri var odasında. Koltuklarda karşılıklı oturuyorlar. İçeri giriyorum.

Beni görür görmez radyolog hanım ile görüştüğünü söylüyor ve ekliyor. “Haberler iyi. Hiçbir şeyiniz yok”.

Raporu okumuştum. Farklı bir şey duymayacağımdan neredeyse emindim. Ama işte şimdi tescillendi. Koyverebilirim artık bunca zamandır kastığım, sıktığım, cendereye soktuğum kendimi.

Doktorun odasından çıktıktan sonra sekreteryaya sapıyorum. Artık baştan ayağa olduğu gibi sanki yüzü de biraz kararmış kıza “Yardımlarınızdan ötürü çok teşekkür ederim. İyi günler” diyorum. Kendisine iyi günler dilenmesine hiç alışık değil galiba. O ne bakış. Ama o zaten hep öyle. Aldırma!

İşte dışarıdayım. Bahar kokuyor hava. Bu sabah Ankara çiçek kokuyordu. Şu saatte yine ılgıt ılgıt bahar çiçeği kokusu taşıyor serince esen hafif yel. Ve kağıtları tutarken titremeyen beni hafiften bir titreme tutuyor.

Evet titriyorum. İki buçuk aydır  belki daha uzun bir süredir kendimi sıkmaktan, hiç anlatmayıp hep kendime saklamaktan, annemi düşünmekten, “ya” dışında ”ya da” olasılıklarının ürkütücülüğünden, daha yapacak çok şey varken hiçbir plan yapamayıp hiçbir şeye kalkışamamaktan sonraki yani cendereden kurtuluşun titremesi bu. 

Neredeyse üç aylık bir gerilimin  bu akşam midemi alt üst edeceğini, hala sabah kahvaltısıyla dolanıyorken onun da midemde kalmayıp yarını zor edeceğimi, kolay kolay da bir şey yiyecek halde olamayacağımı biliyorum. Bunca biriktirdiklerim şu an salıverildiklerinden bünyemin etkileneceği, soğuk algınlıkları gibi hastalıklarda akşamları daha bir ağır, kırılıp dökülürmüşcesine hissedişler için denilen “sıdası tutmak”  teriminin başıma geleceğini biliyorum. 
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.03.2016

Paylaş :

29 Mart 2016 Salı

Keklik Üçlemesi

Daha önce bahsettiğim gibi sabah dışarı çıkmadan önce beş dakikam bile olsa arka balkondan bakmadan edemem. Hem havayı solur hem de kekliklerin ötüşmelerini duymak, kızıl şahin BozKanat bir yerlere tünemişse onu görmek isterim. Kerkenez GökBaş havada durarak av bakınıyor mu diye şöyle bir göz atarım.

O gün biraz fazla vaktim vardı. Hava soğuktu. Keklikler tepeden yola inmişlerdi. Düzlüğü severler ya malum, türküde anlatır onların avcılarca  düz ovalarda avlandığını hani.


Otların arasında görünmez olanlar sayılamadığından yedi, sekiz bazen on iki ya da daha fazla sayıda sürü halinde gezdikleri olur.  O zaman fotoğraf makinesi de mutlak elimde olur.


Bu kez ellerim dondu. Buz kesti. Vakit az. Hem de üçü sıralanmış halde yemleniyor. Simetri karşımda. Fakat  kuş bu. Sürekli hareketli. Ben deklanşöre basarken sondakinin de başı gözüküyordu; ama ne ara yeme uzanmış bilmiyorum.

Çok sevdim çektiğim bu fotoğrafları. En çok da ilkini. Fotoğraf gruplarında beğenen arkadaşlar da sevincimi arttırdı. Hepsine de çok teşekkürler.

Şimdi yuva zamanı. Sonra kuluçka, yavru çıkarma. Geçen yıllarda, tepelerin kenarındaki otsuz bayırda yavruları ile gezerken çektiğim resimleri var. Epeyce kalabalık ve her biri kendi başına yemlenmeye dalan ya da çevreyi merak eden keklik yavrularının başındaki annelerinin disiplin sağlamak için yaptıklarını seyretmek, herhangi bir anneyi izlemekten farklı değil. Yani kendi anneniz  ya da çocukları ile cebelleşen herhangi bir bir anneden hiç farkları yok. Yavrular da ister insan  olsun ister keklik, hep yaramaz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.03.2016, 22:53
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci