16 Nisan 2016 Cumartesi

O Sorunun Cevabı

Sevgili deep tone, benden bir Ankara öyküsü anlatmamı istemişti. İçinde ben olduğum, kalemimden bir Ankara öyküsü sanırım tek http://acemidemirci.blogspot.com.tr/2013/03/erguvan-rengi-bir-nisan-sabahnda.html  linkindeki  “Erguvan rengi bir Nisan sabahında; Bahçelievler’de” adlı öykümde var. Onu da yayınlamış olduğumdan tekrar olmasın diye yeni bir şey yazmak istedim. 

Ankara,  son  senelerde öyle tanınmayacak kadar büyüdü, kulelerle bezendi ki o yüzden bu öyküme tema olarak şimdinin Ankarasına ait resimler değil de gerçek ve çekirdek Ankara yani Cumhuriyet’in ilk yıllarının Ankarası ve o zamanın mimarisine ait resimleri kullandım. 

O Sorunun Cevabı

Korktuğunuz soru var mı? Benim yoktu. Yakın zamana dek. Şimdi var.

“Nasılsın bugün?” sorusundan bahsetmiyorum. O soru herkes için keyifsiz. İyi olan pek yok  çünkü. Herkes iyi, biz de iyi cevap olarak. Herkes iyi değil oysa cevaplar iyi sadece işin aslında. O zaman iyilik,  uzak bir güzellik.

“Nerelisiniz?” sorusu beni korkutur oldu. Korku dediysem kararsızlıktan kaynaklı.  Eskiden tek bir cevabı vardı bu sorunun; “Ankaralıyım. Doğma büyüme. Ama köküm hem anneden hem babadan Aksaray”. Bu kadar. Net. Kesin.

Her şey ilkokul bitince başladı. İlkokul sonrası Ünye’ye gittik. Ortaokulu orada okudum.

İlk bakışta o kadar farklı gelmişti ki Karadeniz kıyıları on iki yaşındaki gözüme. Denizli bir kentte büyümemiş olsak da hep deniz kıyılarında, tarihi kalıntılarda, ören yerlerindeydik biz daha üç beş yaşından beri. O zaman, Bodrum henüz şimdiki gibi bilinir değildi. Çeşme hiç değildi. Bilinen en çok Davutlar’dı. Kuşadası’nın o kadar eski halini bilirim ki. Bergama’da seyyar dondurmacının uzun bir katı kalıptan halindeki keserek sattığı dondurmanın tadını hiç unutmam beş ya da altı yaşında yediğim. Bir daha da rastlamadım zaten. Daha okul öncesi antik tiyatrolarda resimlerim var. Sütunmuş, fil ayağıymış, yunakmış o tanımlamaları öğrendiğimde henüz okuma yazma bilmiyordum. Hep annem aşıladı bunları bana. Ziraat bilgim de daha çok babamdan. Ama annem de rahmetli babamdan hiç  geri kalmaz o konuda.


Yani  Orhan Veli’nin “Denizi göreceksin Gemlik’e doğru; şaşırma” dizesi, Ünye’ye gittiğimizde benim için geçerli değildi. Ben zaten denizi de çayı da, dereyi de hep görmüştüm; bilirdim. Ama Ünye başkaydı. Ahşap eski evlerin dışları,  yağıştan korunmaları için alüminyum levhalarla kaplıydı. Levhadan dış cepheli evler görmek çok değişik geliyor göze. Metalik görüntü ilkten hayli yadırganıyor.

Beton binalar da vardı tabi de yalnızca alt katı bitmiş, dışına sıva bile vurulmamış, tuğlalı haldeydiler. Ertesi yıl fındık hasadından sonra bir üst kat çıkılıyordu. Bina böylece kat üstüne kat koyarak dört, beş yıl içinde tamamlanıyordu.

Orayı bayağı sevmişiz. Gece babam nöbetteyken  özellikle yalıdaki, beşinci kattaki evin camlarından, balkonundan takaların denizdeki ışıklarını seyretmeyi kanıksamışız. Ortaokul bitip yeniden Ankara’ya döndüğümüzde, Ünye’ye gittiğimdeki yadırgama hissini bu kez de Ankara için duydum. Ankara’da deniz yoktu dolayısıyla takalar ve ışıkları da yoktu. Dışarı bakınca ışık görmek isteyen, binaların pencerelerine ya da sokak lambalarına bakmalıydı; denizin karanlığında takalar yoktu ve çok özlüyordum onları her dışarı baktığımda.

Ayrıca fındık hasadından sonra bizim hemen yalıdaki evin önündeki kordon boyunca  halı gibi uzanıp giden kurusun diye serilmiş, yeşil kabuklarından ayıklanmış taze fındık sergileri de yoktu. Hala durduğunu bildiğim ve şimdi yalı boyunca yükselip gitmiş  bloklar nedeniyle küçücük bir biblo gibi kalmış  Burun Ucu’nda, denizin içindeki kayalıklar üzerine kurulmuş hissi veren o muhteşem eski ahşap evi özlerim. Ne manzaradır o!  Bir de yalıdaki henüz bitmiş ilk kaloriferli ev diye Ünye'de  o sıra pek sevilen evimize taşınana kadar oturduğumuz evin önündeki artık İstanbul’a göçmüş  Leman Hanım’ın  sarıya boyalı köşkünün içi karaçam ile dolu, çelik çomaktan, dalyadan, ağaca tırmanmaktan daha nicesine oyun oynadığımız birkaç dönümlük koca bahçesini.


Lise ve sonrasını okuyacağım Ankara, Ünye kadar tehlikeli değildi. Yani dalya oynamak için kırık tuğla ya da taş toplarken bir taşın altından iğnesi dik halde bildiğiniz akrep çıkmazdı. Ki Ankara'da artık sokakta oyun oynamıyorduk. Hem büyümüştük hem de bahçeli evler değil apartmanlarla doluydu Ankara. 

Yine Ünye’de dalına tırmanıp balı akan olgun incirleri kopardığımız kara incir ağacı da yoktu Ankara’da, dolayısıyla ağaçtan düşmüyorduk burada. 

Çocuk gözüyle  o yeşilliği aklıma fırçasız boyayıp resmettiğim Ünye tabiatının bu kadar mı güzel olabileceği Çakır  Tepe de yoktu doğduğum bozkır kentinde. Kamyonun arkasına doluşup bahar şenliklerine gidilmiyordu mahalleleri alabildiğine apartman dolu Ankara’da. Kimse avuç avuç fındık, kişniş, karabiber, sarımsak, pul biber ve sanırım birkaç başka şeyin kahve değirmeninin büyüğünde çekilerek Ünyelilerce yapılan ve kahvaltıdan acıkınca atıştırmaya dek yenilen, “biber tuzu” denilen lezzeti de bilmiyordu. Hamsi buğulama, kefal, lüfer, barbunya, kalkan balığı her an soframızdaydı Ünye’de. Ankara’da da başka yerlerde de sonradan rastlanmaz oldu kalkan balığına. O balığın erkek olanının alınması gerektiğini ve derisindeki düğme düğme kemiklerin lezzetini hep Ünye’de öğrenmiştik.

Yani Ünye dönüşü ben, yarı Karadenizli idim. Farkına varmamıştım ilkten; ama Ankara’da bu artık eni konu fark ediliyordu. “Beni ırgalamaz –Beni ilgilendirmez-" diyen Ünye’deki arkadaşlarımın bu cümlesini bile özlüyordum. Çok uzunca zaman mektuplaştık hepsiyle.

Gittiğim onca turda gezdiğimiz her yeri çok sevdim. En çok da Kastamonu’yu. Oralar bir başka. Pınarbaşı, Valla Kanyonu, İnebolu. Sinop da öyle. Hatta bir ara Sinoplu olmak yani oraya yerleşmek fikri bile hoşuma gitmişti.


Çok uzun senelerdir yazları Çeşmeliyiz. İzin dönemlerinde. Aslında gidip maydanoz, dereotu, nane, kişniş, fesleğen, tere otu, roka  tohumlarına tarhlar hazırlayıp onları ekiyorum, suluyorum, çapasını yapıyorum, onlar tam toprağın üzerinden yeşil yeşil baş veriyorlar ki tatil bitiyor.  Bu arada tatil yapmaktan  çok zaman bir yıldır kapalı evin çıkardığı sorunlar için harcanıyor şu sıralar. Zira artık Nisan olunca gidip her şeyi elden geçiren babam yok. 

Güya tatile gidilen Çeşme’den tatil yapamadan; ama daha büyük yorgunlukla dönülüyor. Düşünsenize Çeşme’nin yorgunluğu Ankara’da çıkacak. Ankara'da dinlenilecek! Şaka değil, gerçek J Komşulara “istedikleri zaman bahçedeki yeşilliklerden alabileceklerini” söyleyerek geri dönmek. Yani artık yarı yarıya Çeşmelim;  yarı yarıya Ünyelilliğin ardından.Üstelik Ünye gibi sadece üç yıllık da değil Çeşme geçmişim. Çok uzun seneler oldu Çeşmeli olalı.  Yirmili yaşlardan beri.

Devre mülk nedeniyle Datça’da da çok bulunduk ve orayı çok sevsem de oralılık tam anlamıyla bulaşmadı henüz. Çünkü emeğim geçmedi bahçesine, ağacına. Budadığım tek ağaç yok orada; yuvasını elimle kazıp elimle dikip, sulayıp, tutsun diye gözüne baktığım.

Yani yaşadığınız ve sevdiğiniz yerler içinize işliyor. Biraz biraz oralı oluyorsunuz. Nereli olduğunuz konusunda elbette havasını ilk soluduğunuz, kültürünü edindiğiniz yer  başı çeker. Ki bu yer hangi şehir olursa olsun onun bile alt başlıkları vardır. Diyelim ki Ankaralı iseniz Hacettepeli ya da Aslanhaneli  olmak, kaç göbektir gerçek Ankaralı olmak ve soyunuzda Ankara efeleri olan Seymenler’in olması demektir. Çankayalı olmak başkadır; Altındağlı olmak başka. Altındağ, eski Ankara’dır. Ulus semti içindedir. Ve onlar da has Ankaralıdır. Çankayalılar olarak bizim  gururumuz apayrıdır ama. Çünkü Çankaya, Türkiye tarihinin imzasıdır. Çankaya, başkentin diğer adıdır.

Doğuyu hiç görmemiştim. Bir tur ile Gazi Antep’i gezmiştik; ama bu kent, doğu hakkında fikir veren bir kent değildi. Gayet büyük, çok güzel ve tarih  olarak zengin bir kentti. Doğuyu Erzincan’da gördüm hakkıyla. Ve karşılaştığım doğa güzelliği, harika havası, Ege otlarını herkes ağzından düşürmezken aslında İç Anadolu’nun öğünlerinin çok büyük bölümünün otlardan oluştuğunu çok iyi bilen biri olarak Erzincan’da ilk kez tanıdığım çiriş ve ışgın otlarını  bir de Muş’ta tadıp oraların doğasını görünce aklım oralarda da kaldı.

Tokat, benim için başka türlü büyümek anlamlıdır. Ruhen büyümek, yaş alarak büyümekten başka bir şey. Olgunluk, bakış açısının  çok genişlemesi, gözden ırakta olduklarından yaşadıklarından haberdar bile olduğunu bilmediğimiz öyle çok insanın  ne hayat öyküleri ne hayat mücadeleleri içinde olduğunu şaşkınlıkla öğrenmek anlamlıdır. Birkaç saat uzakların, Ankara’ya hiçbir konuda benzemediğini öğrenmektir bir anlamda bir Ankaralı’nın ruhen büyümesi. Çok özeldir bendeki yeri Tokat’ın. Zaman zaman ilçelerine değil; ama Tokat’a gider ve Taş Han’ı, Yemeniciler Hanı’nı, tarihi Türk evlerinin olduğu eski sokakları gezerim. Dört yıl önce gördüm en son. Dedim ya Ankara doğup, yaş alarak büyüdüğüm yer; Tokat, ruhen büyüten bir yer!

Evet, ne doğduğum yer ne de aslım değişmedi. Yalnızca sonraki yaşanmışlıklar bir şeyler kattı bana, ekledi. Havasını suyunu tattığınız yerler, damarlara işliyor. Şimdi sonraki yerlerin hepsinden, kimisinden azar azar kimisinden epeyce oralılık bulaştığını biliyorum bana; ancak temel Ankara tabii...

Ama yine de “Nerelisiniz?” diye sorulan sorunun cevabı, bir yazı kadar uzun olmaz böyle. Doğdunuz ve büyüdüğünüz yerdir cevap kısaca. Benim için “Ankara” yani. Ve kesinlikle de iskelet Ankara. Ama ne çok kent andım değil mi? Aksaray’ından, Ünyesinden, Tokatından, Çeşmesinden, Kastamonusundan ve görüp etkilendiğim nice başka yerlere. Herkes için öyle midir bilmiyorum;  ama bu sorunun cevabının gerçek anlatımı isteniliyorsa eğer, böyle  sayfalar tutuyor işte bendeki cevap, bir Ankaralı olarak!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.02.2016, 10:48
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

15 Nisan 2016 Cuma

Sığırcıkların gözleri havadadır ve epey uzakta bir parkın çimleri


Gözümle gördüklerimi sözcüklerle öykü  yapıp anlatıyorum. Objektifimle gördüklerimi çekip resimlerin anlatımına bırakıyorum.



Fotoğraf konusu olarak çok zengin bir mevsimdeyiz. Bahar, görsel şölen. Her ağaç ayrı bir seyir. Çiçeklerle donanmış pıtırcık pıtırcık. Hepsinin çiçeği farklı tıpkı açma zamanları gibi. Yaprakları farklı. Kimi de yalnızca yapraklı, çiçeksiz; kavaklar gibi.


Akasya ağacı çiçeklerinin resimlerini çekmeyi çok isterdim. Şarkıların güzel kokulu ağacını, çiçeğini. Çocukken Ankara’da akasyasız sokak, bahçe olmazdı. Ve biz akasya çiçeklerini yerdik. Ben, çiçek yemeyi severim. Daha doğmadan önceki ilk gıdam ayva gülü yani çiçeği idi ya J. Akasya harika bir lezzettir. Ballı baba ya da hanım eli -ki ben hanım eli derim- çiçeklerinin balı vardır dibinde. Onun da tadını bilen çocuklardık.


Çiçeklerin yanında onların tepesinde şakıyan vazgeçilmez konukları kuşların da göçüp geldiği mevsim bahar. Sığırcıklar da o gelenlerden.


Sığırcıklar da diğer bütün kuşlar gibi kendilerine özgü  davranışlara sahipler. Ailelerine çok düşkünler. Sürekli birbirlerini yetiklerler yani kolaçan ederler bir diğeri nerede diye. Başları hep yukarıda gözlerini havaya dikmiş halde tetiktedir sığırcıklar. Bugün bizim çalışma ortamımızın çatısında da öyleydiler gözleri havada. Onlar öyle gözleri havadayken  ne diyebilirim o zaman; en doğru çatıdaydılar elbet J


Bazen öyle geliyor ki sığırcıklar ile penguenler bir sıcak iklimi biri soğuk iklimi seven kuzenler. Sığırcıkların yeri geliyor bir duruşları var, minyatür bir penguen sanki. Birebir aynı pozlar.


Sığırcık ötüşü diyemeyeceğim, çığlığı öyle çeşitli ki hep yazdığım gibi. Sanki bir tür düdük çalar gibi. Sanki ıslık çalar gibi. Sanki “Hiiişşşttt, hiiişştt” der gibi. Başka türlü bir ötüşteler. Ve tabii çok güzel. Kuş olur da güzel olmaz mı?


Bugünün fotoğraf semeresi yine ayva gülleri ve sığırcıklar. Ayrıca bir sürprizim var; birkaç yıl önce Brüksel’de çektiğim ve az önce de bazı gruplarımda paylaştığım zarif bir konusu olan insan temalı, elbette kendi çektiğim fotoğrafım.


Bir kez daha;
Yayınladığım tüm fotoğraflar yalnızca benim tarafımdan çekilmiştir. Yalnızca ve yalnızca kendi çektiğim fotoğraflar yer almaktadır blogumda.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.04.2016, 21:12

Paylaş :

12 Nisan 2016 Salı

Sığırcık kanadı; serçenin selamı



Sesi gelip duruyordu. Kesik kesik, kısa kısa. Islık çalmıyordu bugün. Bir değişik sığırcıkların ötüşleri. Bazen kedi miyavlaması sanki, bazen ıslık, bazen çığlık. Sığırcıklar, şarkılarını çok değişik makamlarda söylüyor.


Geçen yıllarda karşısında durup resmini çekmeme iznin veren sığırcıklar olmuştu. Bir kuşun bir insana güvenmesi… Poz vermesi… Hiç mümkün değil, değil mi? Ama bana güvenmiş olacak ki vermişti küçücük, kapkara gözünü bana dikmiş boy boy, kanat kanat poz. Yine de herkese güvenmemesini dilerim kuşların. Çalışma sırasında pencere gerisinden uçarken çektim sığırcığı.


Dönüşte de eski çavdar tarlası şimdiki arsadan bir kuş otların arasından havalandı ve yere koşut uçtu. Hemen önümden. Selamlar gibi. Karşı kaldırımdaki sitenin beton  çit kolonuna kondu. Bana arkası dönük halde cıvıldamaya koyuldu. Yine de yan yan baktı, savsaklamadı yani tümden.


Bugün sığırcık değil; ama minicik ve ürkek serçe çokça poz verdi. Anlaşılan doğuştan bir model o.  Ben de çektim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.04.2016, 21:14

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci

Paylaş :

“Saksağan Yüreği” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

11 Nisan 2016 Pazartesi

Fotoğraf çekmek sevenleri için vazgeçilmez. Harikadır. Bir de çepeçevre görebilmek olsaydı etrafı. Gezdiğiniz her yeri kadrajdan gördüğünüzden nereleri gezmişim diye fotoğraflara bakarsınız dönüşte, eğer oralar her gün gidilmeyen özellikle hayli uzaklarsa.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.04.2016, 22:57

Paylaş :

Baharın geç gülü; Ayva çiçeği


Deeptone için;

Ayva ağacı, geç çiçek açar. Baharın sonu gibi. Yazı haber verecek ya, yaza yakın çiçeklenir o yüzden. Yoksa o şarkı bestelenebilir miydi?

Bu kadar geç çiçek açınca, nasıl özeniyor olmalı güllerine. Sanki dağ eteklerinde, kırlarda, öbek öbek çalımsı dikenler içindeki yaban güllerini andırdığından çiçeklerine "ayva gülü" denilmiş olmalı. Ben, Annem’den hep öyle duydum ve ne  duyduysam onu  demeye devam edeceğim. 


Tomurcuğu bile küçük bir gonca gibi. Üste doğru pastel pembeye çalan, dipleri bayağı bayağı nar çiçeği rengini andıran pembesinin, kırık beyazla bütünlüğü gerçekten şiirsel. Hiç ayva ve şiirselliği bir arada düşünmezlik etmeyin. Bal gibi şiirsel. Gül gibi de çiçekli bir ağaç ayva.

Sevgili  deeptone için bu sabah ve akşam dönüşte hatta daha evvelki günlerde çektiklerimden açabildiğim dosyalardan üç tane resim seçtim. Ayva gülünün güzelliğinde, akşama pembenin her tonunu, beyazın kırığının keyfini katmak için.

İyi akşamlar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.04.2016, 19:15





Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci