23 Nisan 2016 Cumartesi

Bugün 23 Nisan

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız Kutlu Olsun


  


(Her hakkı saklıdır)
Paylaş :

22 Nisan 2016 Cuma


“İlk Gelincik ve İbibiğin Saklambacı” adlı yazımda, buralarda görülen birkaç tür gelincikten bahsetmiştim. İlk gelincikten sonra o bana çok yapraklı gelincikgillerden gibi gelen adonis de  de gözüktü.


Bir de minicikler var. Yıldız gibi. Onlar da çıkmış.


Renkleniverdi yer, kırmızı gelinciklerle. Morlu pembeli çiçeklerle. Mavinin mora çalanından açığına koyusuna kıvamındaki renklerle.
(Her hakkı saklıdır)

Not: Bu resmimi Season Calender adlı bir sitede gördüm. Nereden bulup da koymuşlar bilemedim :)) Ama beğenilmesi elbette sevindirdi. Bir de linki verselermiş. 

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.04.2016, 22:35


 @AcemiDemirci
Paylaş :


“İnsan Olmanın Anlamı” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

Heidi’nin Kırlarından Bir Çınıltı

 
Eğer hemen çanı resimleyip yayınlamasaydım sanırım bunu yapmaya hiç fırsatımın olmayacağı bir on gün kadar geçecekti aradan deeptone. Sonra da ne zaman gerçekleşirdi  bu yayın bilmem.

Bu yüzden endemik bitki işlemeli çanı, Heidi’nin dağlarına özlem duymasın diye tepe manzaralı olarak fotoğrafladım.


Bir yolculukta, bir mağazada bir çan görmüştüm. Kadifeden tutma yerinde beyaz çiçek işli. Çiçek olunca nakışta bile olsa, benim de gözüm onda olur. Tanımadığım bir çiçekti.

 
Hediyelik porselen tabaklarda, vazolarda  her şeyin üzerinde hep o çiçek. Oranın saati ünlü. Saatlerin kadranında yine o beyaz çiçek. “Hay Allah, başka çiçek bilmez mi bunlar?” diyecektim ki “bu beyaz çiçeğin bir özelliği olmalı ki hep bunu kullanmışlar” diye düşündüm. Satıcı kıza sordum, neden başka çiçekler değil de özellikle bu beyaz çiçeğin her şeye motif olarak kullanıldığını.


Meğer o beyaz çiçek, Alp Dağları’nda yetişen İsviçre’nin tek endemik bitkisi olan çiçekmiş.


Kıymet bilirliğin, anlamlı şeylerin anlamını anlayanlardan olmanın ayrıcalığına gözümle ve sözlerle tanık olarak, üç bin endemik bitkimizden hangisinin kıymetini bilip bu denli öne çıkardığımız sorusunun sızısıyla başka vitrinlerde, raflarda o çiçeğe rastlayarak bekledim  kalkışa kadar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.04.2016, 14:45

 @AcemiDemirci



Paylaş :

Kuleler arasında bir minik kuş

 
Sanırım akşam dönüşte yuvasının yanından geçiyorum. Ürküyor olmalı ki bugün de otların arasından fırladığı gibi hemen yanımdan, yere yakın önümden uçup yolun karşısındaki çite kondu kaçtır yaptığı gibi. Artık beni kanıksamış olmalı ki arkasını dönüp öylece durdu.

Kuşlar, sizin onlara zarar vermediğinizi anladıklarında bu bilgiyi öğreniyorlar ve size güveniyorlar besbelli. Ancak yine de güvenmesinler kimselere. Avcılar, insanlardan çıkıyor zira. Bir de kendi dünyalarının avcıları var; ki onlar başka. Besin zinciri gerçeğinin uygulayıcısı onlar. Her insana güvenip arkasını dönmese iyi olur bu şirin şey.

Birkaç adım yaklaştım elimde fotoğraf makinem hazır halde,  oralı bile olmadı. Fotoğraf makinesinin çıkardığı sese bir an ilgi gösterip yan yan bana baktı. Böylece en güzel pozunu verdi.

Bu pozla yetindim ben de. Yumurtaları olabilir yuvasında çünkü. Böylesi soğuk bir günde de yumurtalarından fazla uzak kalmaması gerek.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 22.04.2016, 00:08


@AcemiDemirci
Paylaş :

20 Nisan 2016 Çarşamba

“Ot Körlüğü” adlı çalışmama;

http://bizimsemaver.com/ot-korlugu/

linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci

Paylaş :

19 Nisan 2016 Salı

Kum Saati Gibi


Evdeki kütüphanelerin ya da çalışma masalarının süsü, an’ın kum tanesine bürünmüş hali şu kum saatleri. O süs, kendini kılıfında gizlerken belki de hep aranılan gerçeğin saklandığı fanusun ta kendisi. Başlangıcını yazının bulunması diye bellediğimiz tarihin sessiz ve duyulmadık şarkısıdır kum saatleri aslında. 

Yumurtamsı iki cam haznenin birbirine yapıştıkları noktadan kumların boş olan göze tek tek düşmesi, belli bir sürenin başı ve sonudur. Oysa kumların dökülüşünü seyrederken ne başlangıcın ne de bitimin farkında değildir gözler. Onların gördüğü yalnızca kumun akışıdır. Taneler, saniyedir. Yani vakit, an olur ki kum kılığındadır. Akan da dünya tarihidir bir bakıma.

Kumun dökülüşündeki gerçek, dolunun boşalacağı, boşun dolacağıdır. Bu gerçeğin ardındaki gerçek de haznelerden birinin boşalıp diğerinin dolduğu o anın tersyüz edilme anı olduğudur. Zaman  akar, akışlar altüst edilmekle yeniden ve yeniden başlar. Vaktin kuralı budur. Filmi, tekrar oynatmak üzere  başa sarmak gibi yani. Kum saatlerindeki taneler  yalnızca alta düşer. Oysa güneş saatlerinde zaman, yontulmuş yuvarlak taş zeminde dolanan  gölgedir.

Sunduğu seyirle aslında an be an zamana baktığımız gerçeğini ustalıkla saklayan sır küpleridir  kum saatleri. Akılları kum taneciklerine çelerken aslında daha çok çöl kumları gibi yakıcı zamanın hem de cam gibi kırılgan olduğu gerçeğini bir sahne perdesi ile saklıyor olmasın? Evet, hem de ne saklama! Aslında apaçık; ama anlaşılamayacak kadar da saklı.

Zaman, sırların örtüsü o halde. Haznedeki kumların akışı bittiğinde olacak şeyin  tersyüz, altüst olmak olduğunun farkında bile değil  dünyanın neredeyse tümüne yakını. An’ın seyircilerinin farkında oldukları tek şey, kumlar akmakta ve onlar da karşısında seyretmektedirler tıpkı bir oyun izler gibi. O oyun, dünya kurulduğundan beri sahnelenmektedir. Akan zaman içindeki dilimlerde seyredenler apayrı kişilerdi; ama oyun hep aynı oyun oldu.

Kum saatinde gizli gerçek, nehir yatağında gibi akan zamanın dolup dolup boşalması sonrası yatak değiştirmesi gerçeğidir. Yani kaçınılamaz bir an gelecek, sıradanlaşmış her şey altüst olup yeni bir yolculuğa çıkılacaktır.

Akış kısacık da sürebilir asırlar boyu da. Bir ev kütüphanesindeki küçük bir kum saatinin birkaç dakikalık seyri, birkaç kişi tarafından izlenirken dünyanın kum saatinin kuşaklar boyu süren seyri ise bir bakıma tarihin akışıdır. Ve kumlar kâh deniz, kâh çöl, kâh bereketli toprakları sulayan ırmakların kumudur. Dünyanın her kıtasından her iklimin kumu savrulur durur zamanın nefesi önünde.  

Yaşam hemen su kenarlarında yeşermiştir tarih boyunca. Irmaklar, hayatın can suyudur.  Bir an gelip kum saatinin altüst olacağını hep biliriz de bunun basitçe özetlenmiş bir gizem olduğunu bilemeyiz bir türlü; Tarih tekrardan ibarettir”.

Kum saatleri, tufanlarla batıp batıp çıkmış, savaşlarla acılar çekmiş, sınırların kaç kez bozulduğu dönüp duran dünyanın göz önündeki saklı öyküsü sanki. Yani kum saatinin durup durup baş aşağı gelmesi, tarihin her çağının değişmez kanunudur bir yerde.

Altüst olmak, döngü demektir. Zamanın, kavramların, toplulukların baş aşağı gelmesi, dopdolu üst haznenin birdenbire bomboş kalması, alttaki boş haznenin  dolması demektir. Kum tanelerinin zamanı anlatışı, durmaksızın doludan boşa akmakla olur.
Demek ki zamanın içinde akan çok şey,  an geliyor altüst oluyor; yani başa dönüyor. Aslında bu besbelli; ama biz saatin kadranına bakarken gözlerimiz yalnızca sayılarda olduğundan gördüğümüz döngü değil, sayılar.  

Oysa gün doğumu süreci, her gün batımıyla yeniden başlayacak. Altı üstüne gelecek karanlığın, tersyüz olacak. Gece gündüz döngüsü hep sürecek. Şafak tekrar sökecek. Gün batımının ardından ay yeniden gözükecek. Ay bile belli bir döngü içindedir; bir evvelki haline benzemez. Bazen tamdır; bazen yarım; bazen hilal. Tam olması, giderek eksileceği anlamına gelir. Tekrar tekrar başa dönmekse ha ayın dönüşümü  ha kumların akması. Zaman bu işte; döngü.  Kimi dönemleri hiç bilinmeyen, kimi dönemleri az bilinen kimileyin papirüslere, tamgalar halinde taşlara, mağara duvarlarına, el yazmalarına, kitaplara yazılı haldeki geçmişteki dilimlerin  bir adı da “tarih”tir.
Tekrarı olmayan tek şey, kum saatinin yeniden ve yeniden alt üst edilmesinden sonra dolu haznenin bir daha hiç üste gelemeyeceği an elbette. O an, dünya saatinin durduğu andır.

Hep aynı şeylerin hep apayrı zamanlarda hep farklı iklimlerde, adı başka başka topraklarda sanki hiç ders alınmamışçasına bir daha, bir daha yaşanması bu yüzden belki de. İnsan hiçbir şey bilmeden doğuyor çünkü. Konuşmayı, yürümeyi, kendine bakmayı doğduktan sonra öğreniyor. Tarihi de.  Oysa gelmişi geçmişi biliyor olarak doğsaydık ya da unutmamış olabilseydik, tarihteki olayları doğuran nedenler de o nedenlerin sonuçları da  besbelli iken diyelim ki  bugün aynı  sebepler geçit bulabilir miydiler kendilerine?

İki fanus arasında durmaksızın akan kumların sessizce anlattığı şey demek ki o; bir altüst oluşa bakar her şey. Ki bu yeniden başlamak demektir. Yılın, ertesi baharın, gün doğumunun başlaması gibi. Diyeceğim dünyanın akışı, kum saati gibi. Gece gündüz, yaz kış, bolluk yokluk her şey tekrar tekrar sil baştan dünya sahnesinde; kâh yüzyıllar kâh bin yıllar boyu süren döngülerde.
 (Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.04.2016, 12:33

Paylaş :

İlk Gelincik ve İbibiğin Saklambacı

 
Dün, daha yokuşa inmeden al rengi hemen göze çarpan ilk gelinciği gördüm sabahın erkeninde.


Birkaç farklı gelinciğe rastlanır buralarda. Biri, hep bildiğiniz tabloların ya da fotoğrafların vazgeçilmezi benim de bir öykümün -hatta iki- ve bir denememin konusu uzun saplı, lalenin ince yapraklısını andıran kırmızı renkli iri gelincikler.


Bir başka tür,  bir kökten öbek öbek açan, çiçekleri daha küçük, rengi turuncuya kaçan gelincikler. Bir de gelincik sandığım kapkara, bir santimi geçmeyen çokça ince yaprakları papatya gibi dizilmiş küçük cins var ki… Onlar müthiş. Az rastlanıyor. 


Minicikler de var bu arada. Son iki cins, gelincikgillerden midir, alt grup mudur ya da akraba mıdır emin değilim; ama gelincik türü diye biliyoruz.


İbibik veya hüt hüt ya da çavuş kuşu diye bilinen  kuşun sesini her sabah duyuyorum. Adı gibi hüt hüt diye öterken. Ama senelerdir yaptığı gibi sesini duyursa da kendisini göremiyorum. 


Onun resmini çekmeyi çok isterdim. Çok süslü, Desenli bir kuş. O kadar gösterişe karşın yuvaları çok kötü kokarmış. Yanı yuvalarının yanına bu yüzden yaklaşılmazmış. Sanırım bir tür savunma bu koku, insanlara karşı.


Kara kızıl kuyruk, muhtemelen yemlendiği otların içinden dün de evvelki gün yola doğru kanatlanıp  yerden otuz santim yüksekten, tam önümden uçarak geçti. Ben fotoğraf makineme davranınca çok mu korktu nedir bugün ortalarda yoktu. 


Dün, kara kızıl kuyruğun konduğu yerde  harika bir poza çok yakındım; ama netlik sağlanamadan uçtu. Gerçi uçmalarına ve insana alışmamalarına çok memnun oluyorum. Yine de resim çekebilseydim daha memnun olacaktım J O zaman, boz tavşan BozKulak’ın dünkü zarif yürüyüş pozuyla yetinmeli şimdilik.


Sitelerden budanıp boş alanlara atılmışlardan birinin yağmurlar sonrasında yeşerip büyüdüğünü görünce gözüm ondaydı. Bugün, mor çiçekler açtığını gördüm. Sade; ama yeşil yapraklar arasından capcanlı.

Sığırcık korosundan konser dinlemek çok hoş. Gittiklerinde yani güzün, pencere dışındaki ortalık sessizliğe bürünecek.

 (Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 19.04.2016, 19:08




Paylaş :

18 Nisan 2016 Pazartesi

Boz Tavşan, Kızıl Şahin, Kerkenezler



Dün, sabahtan dışarı çıkana dek ve döndükten sonra her arkalara bakışımda onu gördüm. Boz tavşanı. Aslında öylesine uyumlu ki çevreye, alışkın olmadıkça kolayca fark edilecek gibi değiller. Gözüm, onları seçiyor artık. Yine de aramızdaki mesafe açık seçik gözükmelerini engelliyor, eğer hareketli değillerse.


Onu seneler önce ilk gördüğümde müthiş sıçramalarla koşuyordu. Ceylan sanmıştım bir anda gördüğümü. Ve önce “buralarda ceylan olmaz” diye düşünmüştüm. Koşarken açılan bacaklarını görünce ceylan sanıyorsunuz ilkten. Sonra ayaklarını içe çekerken “bu kanguru  ta Avustralya’dan buralara yüzerek mi gelmiş?” demiştim. Sonra anladım ki ne ceylan ne kanguru; bir boz tavşan. O gün bugündür denk geldikçe resmini çekiyorum.


Dün önce arkada, atmış metre kadar  ötede, şöyle arkadan bir an yarısını gördüm boz tavşanın. Hemen biraz yukarıda iki tane boz tavşan daha görmez miyim? Sanki sıraya girmiş gibi arka arkaya ve kulaklar dik. Aynı pozu, aynı anda vermeleri beklemediğim bir güzellikti. Kaçırmadım, ki öyle poz verecek kadar da uzun süre aynı halde kalmıyorlar. Bir o yana bir bu yana kendi çevrelerinde dönüp duruyorlar.

Onların resimlerini çekerken kerkenez GökBaş ve eşi de hemen on metre yukarıdan, başımın üstünden uçuştular. Selam vermeyi çok sever onlar. Ben de onların selamını almayı. Bilen için, kerkenezin bile dostluğu başkadır!

Saksağanlar dün Boz Kanat’a dünyayı dar ettiler tünediği telde. Öyle ki bu sene yuvası karşı kayalarda değil. Saksağanlara kızmamak elde mi bu durumda. Bir belgesel gibi izliyordum bu seneye dek kuluçkalarını, yavruların yumurtadan çıkışlarını. Ama geçen sene saksağanların şahin ailesine neler çektirdiklerini gözlerimle gördüğüm için  bu yıl başka yere yuva yapan BozKanat’a hak veriyorum. Şahinler de çeker. Hem de saksağanlardan.

Dün boz tavşan, kızıl şahin ve kerkenez günüydü. Ne mutluluk!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 18.04.2016, 21:24


Paylaş :

17 Nisan 2016 Pazar

Elma ağacında bir çiçeklenme var şu sıralar...

Ayva gülü çok görkemli bir meyveye durmuş ağaç çiçeği.
 
Elma ağacı çiçeği de gül gibi gözükmese de koca çiçekleri ve ayva gülünü andıran sarmallı, dışı romantik pembeli tomurcuğuyla  çiçek güzelliği yarışında her zaman  var olan bir çiçek.

Elma çiçeğini göz ardı etmemek için.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.04.2016, 09:25

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci