14 Mayıs 2016 Cumartesi

“Mürekkepli Cehalet” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

Sarı Çiçek

Aslında bir diken. Yol kenarında rastlıyorum. Kızılay'da değil tabii. Buralarda.


Önce alabildiğine sarı. Sonlara doğru sarısı açılıyor, soluyor.  Göbeği, sürmeli, pek süslü.

Sabahki molaların ürünleri bu fotoğraflar.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),14.05.2016, 08:40
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

13 Mayıs 2016 Cuma

Boz Dağların Güzelliği


Hayli uzaklarda bu dağ. Hayli ırak. 

Bomboz. Ama yine çok güzel. Dağ olur da güzel olmaz mı?

Bin bir renkten oluşan bir dağ. Hani allık sürer ya hanımlar, çeşit çeşit toprak tonu allık sürmüş gibi. Yeşilimsi yerden yükselirken bayağı bir kızılımsı toprağı. Sonra kirli sarısından bejine, koyaklarda tonlamasına dek. Tepesindeki kayalar da sanki başını tokalarla süslemiş gibi.


Tek bir ağaç yok. Bomboz. Ama güzel. Dağ güzeldir...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL /Acemi Demirci), 13.05.2016, 20:57
 @AcemiDemirci




Paylaş :

Buluttan yaprağa; su damlası

 
Öyle nemli ki Ankara yine. Hem de  Mayıs ayında. Sanki bir adada yaşıyoruz. Ada ülkeleri nem oranımızı kıskansa yeridir. Nemin iyi yanı, ortalığın daha uzun süre yeşil, çayırlı çimli kalmasını sağlaması.


Bu sabah eminim tüm Ankaralılar dışarıya nasıl çıkacaklarını düşündü karasız kalıp. Nem bir yandan, lodos ortalığı birbirine katar bir yandan. Yağmur da yağabilir gibi. Ama sıcaklık yirmi sekiz derece öte yandan. Oysa balkondan bakınca hava serin. Şaşırıp kalmakta kimse haksız değildi yani.


Ve bu şaşkınlığın sonucunda herkes tedbirli çıkmış dışarıya. Öğlen tatilinde, dışarıda besbelliydi bu hal. Pardösüler ya da üstte ne varsa bu sıcakta fazla geldiğinden  çıksa, lodos vuracak. Çıkmasa çok sıcak. Nem de boğuyor. 


Gördüğüm çoğu kişi montunu, pardösüsünü çıkarıp sonra da bir askı gibi kullandığı kolunda taşıyordu. Bu, kaç yılın inceliğiyle süslenmiş, demir çitler ardındaki eski yapıların ince, sade ve eskimez mimarisinin güzelliğini fark etmemi engelleyemedi. Öyle saklı yerler var ki, “burası metropol mü?” diyor insan. Evet, metropol ve kimseler görmese de hep öyle kalsa oralar!!!


Epeydir akasyaya rastlamıyorum Ankara’da. Akasyalı o sokak, hem mimarinin hem ağaç çiçeği kokusunun hasıyla  doluydu. Film çekseler hani tek katlı bahçe içinde evlerle dolu sokaklı mahalle konulu, yeridir.

 
Sabahın serini güzel olur. Serince sabahlar gerçek güzellikler sunar. Çiçekler, yapraklar çiğ taneleriyle benlenir. Bu sabah da öyleydi.


Narin beyaz çiçekli Ankara soğanlılarından  o küçük zambaktan epeyce açmış eski çavdar tarlalarında. Yanı başlarından geçiyorum. Rezidanslar arasında kalan birkaçı çok şükür ki benim geçtiğim yerde.


Sitelerden budanıp da üzerlerine konacak kuleleri bekleyen eski tarlalarda atılıvermiş dallardan kimisi  kök salmış. Birkaç meyve ağacı ve çiçek, çavdar tarlasında başka şeylerin de bitebileceğini böylece gösterivermiş.  

Birisi mor mor açan bir çiçek bunlardan. Böylesi bir sabahta büyücek yeşil yapraklarının üzerindeki akşam yağan yağmurdan düşen irice yağmur damlaları hala duruyordu. Tam fotoğraflanacak konu yani. Fotoğraflandılar da zaten.


Sabah, gelincik deyince akla ilk gelen ince sapları üzerindeki  kıpkırmızı iri gelinciklerin şöleni vardı. O kısa yokuşu birkaç mola vermeden bir solukta bitiremiyorum  bu yüzden.  Doğa her sabah yepyeni   bir hediye sunarken bu benim için başka bir kare anlamına geliyor.


Bulutun  damla damla düşüp, mor çiçeğin yeşil yaprağında çiğ olduğu sabahlarda lodos da güzel nem de.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.05.2016, 20:01
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci













Paylaş :

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Başkasının yerine düşünen birileri olmak!

En kolay iş olmalı başkalarının yerine düşünmek. En yan etkisizi hem. Nasıl olsa yerine düşünülen,bir başkası…Yanlış, yalan ya da ayakları yere basmayan şeyler de düşünmüş olsanız zararı size gelmeyecek nasılsa. Bol keseden sözcük de kullanabileceksiniz hem,her kavramın altını üstüne getirerek akıl verirken. İçi bir türlü doldurulamayan kalıpları doldurmuş da taşı gediğine koymuş gibi böbürlenerek. Olunduğu gibi değil; ama görülmek istenildiği gibi görünüyor olmanın rehavetiyle.Bilmiş bilmiş.

Hal hatır sormalar bazen bana en usta laf açma anahtarları gibi gelir. Nasıl olduğunuz sorulduğunda en iyisi “iyiyim” deyip geçiştirmektir. Eğer “fena değilim” de bile kalsanız ipin ucu, oyun oynamak isteyen kedi patilerini andıran bir kavrayışla kavranılıverecektir akıldanelerce.

Bir de hele neden “iyi”olmayıp da “fena değil” olunduğu az çok çıtlatılmaya görülsün. Artık her lafın kozalağı çıt çıt çatlar. Ne akıllar dökülür ortaya, ne akıllar verilir sanki karşıdaki şimdiye dek hiç akıl edememiş gibi. Sanırsınız ki o söylenenleri, verilen salıkları siz hiç düşünmediniz. Hiiiç düşünebilecek biri de değilsiniz sanki! Oysa çoktan düşünmüştünüz;ama işe yaramamış yollar, şimdi sizin yerinize düşünenlerce size öğüt olarak verilmekte.

İçinde bulunulan koşulları bilmeden veryansın edercesine akıl verenleri izlemek, o anki güçlükleri unutturuverir. Hatta sizi öyle bir güldürür ki. Ne tiyatroların ne de sinemanın komedi kategorisine filan sığmaz seyrettiğiniz. Sıkıntılarınızı unutuverir, akıl verenin bu işi ne kadar ciddiye alıp kendini kaptırmış halde öğütler sıralayışına sanki akıl verilen değil de komedi film seyreden biri gibi bakar kalırsınız.

Yerindeyse ve akıl veren de içinde bulunulan şartları enikonu biliyorsa o zaman verilen akıllar gayet ciddiye alınacak bir şeyken tam tersi durumlarda akıldanelerin düştüğü durum, akılsızlıktan öteye gidemiyor. Ancak o an kendilerince dünyanın en seçkin görüşleriyle yol gösterenler, bunun farkında olmadığından o olmasaydı şimdi verilen öğütleri başka kimsecikler ne düşünür ne de bulup buluşturup bir çırpıda söyleyiverirdi havasındadırlar. Ağır dramdır bu durumlar. Trajediye koşmakta olan.

Kendisi için düşünmekte öyle hiç de başarılı olamayanlar, en çok başkalarına akıl vermeyi sever. Bol keseden, aslını astarını bilmediği, öncesinden habersiz olduğu her konuda verecek salıkları vardır. Öyle akıllıdır ki onlar,  aklın göstergelerinden biri olan önce oturup şöyle bir etraflıca düşünmeyi akıl edemeyecek kadar! Tabii öğüt verirkenki cümleleri de pek afilidir. Güç göstergesi kıvamlı hüküm cümleleridir.  Eğer böyle bir işgüzarın şimdiye dek yapageldiklerini şöyle bir sayıp dökseniz, akıldanenin aklı başından gidecektir deee… Küçük düşürmek istemezsiniz karşıdakini. Şartlar böylelerine bazen öyle söyletir bazen de dinleyenleri böyle güldürür işte.

Bir şey söylemeye ya da bir konudan bahsetmeye görün. Yemez içmez farklı etkileşimleri hiç kaale almaksızın sayıp döker; sırf kendinde olduğunu sandığı aklının ortaya koyabileceği ne var ne yoksa. Ne bir noksan ne bir fazla;herşeyi ama. Oysa siz hiçbir şey istememiştiniz ondan, sadece “nasılsın?” soruna kısaca cevap vermiştiniz, o kadar. Değil akıl almak istemek!Bir “nasılsın?” sorusu, açmaması gereken pek çok kapıyı açabiliyor yani.

Bazen güvendiğiniz birilerine akıl danışmak, tıkanıp kaldığınız yerde gözden kaçırdıklarınızın onun bakış açısıyla nasıl göründüğünü sormak istersiniz. İyi de edilir böyle etmekle. Ancak zaten siz kimlere akıl danışacağınızı, kimlerin aklına güvenebileceğinizi iyi bilirsiniz ihtiyaç duyduğunuzda. Yalnızca nasıl olduğunuzu soran biri, akıl danışılacak biri değildir elbette. Eğer içinden çıkamadığınız bir konuda içinize sinerek akıl danışacak birilerini isteyecek olsanız,onların kim olduğunu en iyi siz bildiğinizden yanlarında olur ve halinizi açardınız zaten.

İstenmeden, sorulmadan size sıralanan öyle çok akıl var ki… Bir kere vermeye kalkmasınlar o akılları, ne onların aklından üstünü vardır artık ne de onlardan daha iyi bileni. Oysa…

Oysa şimdiye kadar neler yaptıklarına şöyle bir bakarsanız akıllarının çapı ortadadır zaten. Hani öyle aman aman sırf kendi bileğinin hakkı, dirseğinin çürüğü, emeği ile kayda değer şeyler yapamamış olsalar da akıl verirken yapamayacakları şey yok gibi görünürler. İnsanların kimisi nasıl da seviyor olmadığı gibi görünmeyi! Çetelesi akıllıca olgulardan çok aklı kullanmamışlıkla dolu, hayatı yanlışların bedelleri ile karmaşaya dönmüşlerin yaklaşımları, gerçeklik duygusu uyandırmaz. Zira kendi gerçekleri ortadadır.Oysa akıl vermeden önce “bana kalırsa” diye başlasa lafa, belki de hiç direşkenlik gösterilmeden dinlenecek.

Sizin yerinize düşünenlere öylesine atmalı tutmalı, dünyanın merkezinde olmalı konuşma cesaretini veren nedir diye merak ettiğinizde de çoklukla bunun cahil cesaretinden kaynaklandığını görürsünüz. Sırf akıl vermeye odaklanmış aklı, verdiği akılların ne denli gerçekçi ve uygunluk taşıdığını düşünemeyecek sığlıktadır. Zira aklı,yalnızca vermek içindir, kullanmak için değil. Davulu, elinde tokmak olan çalabilir yalnızca. Davulu boynunda taşıyan ise sadece hamallık etmekle kalır.

Ya akıl verilenler ne yapar? Kimileri verilenleri tutuyor olabilir. Bu tür deneyimlerin sonu hep “şimdiki aklım olsaydı hiç onun aklına uyar mıydım” olur.

En güvenilen akıl, ortak akıldır diye bilinir. Yani onca yol içinden her aklıselim sahibinin tutturacağı o tek yol. Bazen, herkesten ayrı bir yol tutturmak da yarar işe. Ama hayatın gerçeklerinden ziyade bilimsel deneylerde ya da böylesi konularda işe yarayan bir yoldur o. O zaman, yanlışlıkla hiç düşünülmemiş, hiç tasarlanmamış bir buluş çıkabilir ortaya. Graham Bell’in elektrik akımı çalışması yaparken telefonu bulması gibi.

Bazen bir yeni gelin görürüm. Sıkıntıları vardır. Kocasıyla, kayınvalidesi ile. Onu dinleyen büyüklerin her biri ayrı bir akıl verir. Kimi,“sesini çıkarmamasını” söyler kimi “çatır çatır karşılık vermesini”. Kimisi de “canının kıymetini bilmesini, baştan nasıl alıştırırsa öyle gideceğini, hiç kimseyi umursamayıp bildiğini yapmasını” söyler. Oysa yapılacak tek şey vardır. Onun ne olduğunu da o şartların içinde her gün olan, ortamı en iyi bilen, etkileşimleri en iyi gören yeni gelin bilir tek. Bilmek, yapabilmek değildir her zaman.

Elbette bin bir zahmetle, can yanarak edinilmiş tecrübeleri dinlemek bambaşka bir şey. Tecrübeyi anlatanlar, zaten akıl vermek gibi bir aklı evvelliğe soyunmazlar; dinleyenin akıl yürütmesi ve çıkarımlarda bulunması için anlatırlar yaşadıklarını. Ve eğer tecrübelerini anlatan gerçekten akıllı biriyse, akıl verme yoluna sapmaksızın zaten gün gibi ortada gözüken doğru yola dinleyeni hiç hissettirmeden yönlendirirler.


Hiç mi hiç sorulmadan, işgüzarlıktan mı yoksa akıldaneliğin sevilmesinden mi nedendir durduk yerde durumdan görev çıkarıp akıl vermeye kalkanlar, akıllarının nereye kadar yettiğini akıl etmek akıllığını gösteremeyenlerdir çoklukla.

Cahil cesareti yanında akıl vermeye yüreklendiren bir başka etken de farklı güçleri elinde tutmak olabilir. Diyelim ki maddi güç. Ya da sözü geçenlerden olmak. İşte orada konuşan da konuşturan da, akıl değildir; başka şeylerdir. Ne demişler;
“Akçe akıl getirir,
Çul yürüyüş öğretir”

Akçe ve çulu olanlarda verecek akıl çokça vardır bu yüzden. İşe yarasın yaramasın. İçi dolu olsun olmasın. Nasreddin Hoca çoktan çözmüştü boş da olsa özgüvenle konuşanları bir konuşturan olduğunu.  Ziyafet sofrasından kalkıp kürkünü almaya evine gittiğinde.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.01.2015, 16:27
 @AcemiDemirci


Paylaş :

“Eğer biri size bir kez hata yaparsa bu onun hatasıdır;
 Eğer biri size iki kez hata yaparsa bu sizin hatanızdır”
“If someone betrays you once, it’s his/her fault;
İf  he/she betrays you twice, it’s your fault.” Eleanor Roosevelt
 
“Gelgitli Denizler Gibi” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Uzaktaki sular


İki gündür gözüm dinlenememekten yana olan hoşnutsuzluğundan yanarken bir yandan da nasıl doydu görsel şölenlere. Resim çekmeye yetişemiyorum bu yüzden.

Öyle ki makinenin şarjı bitiveriyor sürekli  çekim halinde olduğundan. O zaman iş, cep telefonuma kalıyor. İnternet filan yüklü değildir telefonumda; ama akıllı telefonlar çok işe yarar güç zamanlarda :)

Anneler Günü sabahı arkadaki hareketliliği görünce hemen içeri yöneldim. Makinemin açılış, zum sesini duyan en görünürdeki boz tavşan, anında kulaklarını dikti. Diğer ikisi hemen zıplayarak çalıların, ağaçların arasında gözükmez oldu.

Tavşanların ne yapacakları hiç belli olmaz. Kulaklarını dikmiş dururken apansız zıplayıp kaçarlar. Otların, çalıların arasında gözden ırak oluverirler.

Dün sabah üç boz tavşan, onları gördüğümde neşeyle oynuyordu zıp zıp zıplayarak. Belki de yavruydular. Bir şeylerden işkillenen ikisi epeyce saklandı. Birisini aceleyle de olsa, inceliklere dikkat etmeden de olsa çekebildim.

Bugün, dönüşte yokuşta gözlerimin aradığı Ankara’nın soğanlılarından beyaz orkideyi nihayet gördüm. Bu sıralar çıkarlar her yıl. Beyaz orkideyi gördüğüme sevindim; ama seneye sevinebilecek miyim bilmiyorum. Çünkü karşı taraflar hepten inşaat. Rezidanslar, kuleler yarış halinde yükseltide, yayılmacılıkta. Beyaz orkidenin biraz ilerisinde yeni bir inşaat başlamak üzere. 

Sevinirken tereddütlere düşmek,... Bir yanda sevinmek hissi varken öte yandan sevincin  bazı kaygılar nedeniyle gölgelenmesi… Tezat iki şeyin aynı anda duyumsanması... Metropole özgü bunlar. Sevinmek güzel; ama üzerine karamsarlık çökünce yarım yamalak…

Beyaz narin orkideden başka siyah gelincik de açmıştı sabah. Şimdilik az sayıda. Gördüğüm o tek siyah gelinciği akşamın ışığında çektim.

Değil koskoca iç deniz gibi göller biz küçücük bir su birikintisi görünce mutlu olmayı biliriz. Ankara’nın kaderinde sulu bir kent olmak yokmuş. Dereleri asfalt altında kalmış. Dolayısıyla üzerinde ördek, kuğu, kaz, angut, karabatak, sakar meke yüzen bir su görelim, kurbağa sesi duyalım hele bir de suyun içinde yüzen balıklar olsun -ki bu sular gölet olduğundan oralarda en kolay yaşayan kırmızı Japon balıkları gibi balıklar oluyor içlerinde yüzen, hiç yeğlemesem de- değmeyin keyfimize.

  
İsterdik bizim de sularımız bir baştan bir başa olsun. Masmavi. Haresi turkuaz. Koyusu laciverte çalar. Üzerinde güneş doğsun  ya da  batsın. Sandallar gezsin, vapur düdükleri duyulsun, bacaları görülsün. Şilepler demirlesin. Yelkenler rüzgarla dolsun.  Birkaç ada olsun hatta yakınlarda. Ama bunlar Ankara'ya uzak kalmış. Gözlerimiz  blok görmeye doygun, suya hasret.

Bir baştan bir başa su görülen yerlerdekiler bizim için de bakar mı o zaman suların üzerine eğilmiş ufuklara?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.05.2016, 21:29

@AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci