21 Mayıs 2016 Cumartesi

Ağrı Dağı'na karşı

Çok şartlandığımız bir şeydir deniz seyretmek, seyredilecek en güzel konudur yanılmacası.

Değil! Seyredilecek en güzel şey deniz değil! Deniz, seyri en güzel şeylerden biri; ama en güzel değil... En güzeller arasında dağ da var çünkü. 

Ankara’da değil dağ, tepeler silsilesi gibi şeyler bile yok. Dağ dediğin,  heybetli, başı karlı, doruğu olan yerlerdir. Ağrı gibi. Tepelerde kar filan olmaz. Doruk hiç olmaz. Ağrı Dağı, dağ gibi dağ.  

İlk kez gördüm Ağrı’dan gözükmese de aman aman, asıl Iğdır’dan tam anlamıyla gözüktüğü halde adını Ağrı’dan almış bu başı buluttan gözükmez dağı. Hiç görmemiştim böylesi bir dağ evvelce. Heybeti biraz korkutuyor ilkten. Devasa geliyor. Karları hala üzerinde hem de saçak saçak, uzanmış ta en altlara.

Gerçi orada bulunduğumuz  kısa süre içinde Ağrı Dağı bize tamamını göstermedi. Bulutların arasındaydı hep. Ama altta kalan kaidesi bile öyle heybetli ki bizi daha çok korkutmak istememiş olmalı. Bir daha gelelim ve alışa alışa görelim o ilkten ürpertici heybetini istedi sanırım. Yine de Küçük Ağrı’yı şöyle böyle de olsa gördük sayılır.

Evet, denize bakmak güzel olabilir; ama en güzeli o değil... Kim dağa bakmanın  güzel olmadığını söyleyebilir? Başında kardan donmuş bir deniz varken hem?
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.05.2016, 22:12

aygyuksel@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Hayat üniversitesinin eşiğindekiler; Üniversiteliler


Son günlerde hiç olmadığı sıklıkta üniversite öğrencisi ile karşılaştım hatta vakit geçirdim. Onlarla bir arada olmak, onları aslında siluet olarak dıştan tanıdığımızı; ama içlerindeki o henüz ham madenler gibi işlenmeyi bekleyen iç dünyayı hiç tanımadığımızı anlatan anlar oldu.


Çok sevimliler, çok şekerler. Ve... Çoook tecrübesizler. Her şey şimdi onlar için 100 üzerinden 100 puan. Ama biliyoruz ki o 100, dünyayı ve insanları tanıdıkça  zaman içinde doksanlı, seksenli değerleri sonra da gide gide sıfırı bulacak değerlere düşecek kimi konularda ya da kavramlarda. Sıfırın altı nasıl olur bilmediğimden yazmadım.


Mutluluk onlar için şu an tanımlanamayacak bir şey. Ya da çok sevdiğim bir yazım var ya “Yanlış Masallarla Büyüdük” diye, o yanlış masallar ile anlattığım  Kaf  Dağı ardındakileri, beyaz atlı prensleri, yüz yıl uyuyan prensesleri bekliyorlar farkında olmasalar da evlerinin prensesleri ya da prensleri olarak büyümüş ve şu an artık çocuk olmadıklarını hala kabul edemeyen gençler. Onlar için bazı kurbağalar aslında prens gibi  bile algılanıyor olabilir hatta. Masalda sandıklarından kendilerini!


On altı yıl, bir kuşak farkına denk gelirmiş. On altı yıl çok kısa olsa da anlayışlar bazen bakıverirsiniz an içinde değişiverdiğinden J aslında bir bakıma yeterli de. 


Yani on altı yaş büyükseniz birinden, aranızda kuşak farkı olduğunu peşinen kabul etmelisiniz J


Üniversite öğrencilerinin saf, henüz dış dünyanın oklarıyla delinmemiş aile kalkanıyla korunan yüreklerindekileri, yani tüm bunları pozitif ya da negatif enerji diye de yazabilirdim dallandırıp budaklandırarak. 


Ki her kültürde, doğusunda da batısında da  var pozitif ya da negatif; olumlu ya da olumsuz böylesi şeyler; ama başka adlarda. Bizde olumlu yaklaşım için “İyi düşün; iyi olsun” denilir.


Ben de lafı hiç dolandırmadan, bize yabancılaştırmadan yok pozitifmiş yok negatifmiş demeyerek, “iyi düşünelim her şeyde, iyi olsun” diyorum. Herkes için. Üniversite öğrencileri için de, tek tek her birimiz, kendimiz için de.


Diyeceğim, mutluluk, hayatın eşiğindekilerin çoğunca sanıldığı gibi  masallarla edinilemez. Bir kahvaltı masası, o masadaki tabak ve bardak sayısı bile mutluluğun niceliğidir aslında. Ama kahvaltı masasının mutlulukla ilgisini, üniversite kantininde çay ve karışık tost ile kahvaltı eden bir üniversiteli henüz algılamış değildir. 


İnsan kendi mutluluğunda pay sahibi. Mutsuzluğa götürecek olanlar, mutluluğun kapısına kilit olacaklarsa o kilitleri vurmamak gerek. Üniversite öğrencilerinin işleri zor bu yüzden. 


Bunları öğrenmek, tüm bu edinimleri anlatan kitaplardan okunsa da yaşamadan tamı tamına hakkıyla öğrenme gerçekleşemeyeceği için, çoğu kez  hayatın yollarında düşe kalka deneyim edinileceğinden hepsinin de ciddi yaralar almadan, ikinci kez düşmeye gerek kalmadan yaşadıklarından öğrenmelerini ne kadar isterim... 


Çünkü başkalarını suçlamak, kusuru onlarda görmek ya da göstermek ki bu bir zavallılık, kolay. Ama kendine dönüp, duruşuna, tavrına bakıp öz eleştiride bulunmak cesaretini gösterip kusurunu fark edip  kabullenmek, erdemden de öte. Gelişim. İyi yönde gelişim. 

Bunları nasıl yapacaklar, hep kendilerinden önce başkalarını mı suçlayacaklar yoksa önce kendilerine mi bakacaklar,  bu onların hayatlarının rotasını belirleyen pusula olacak elbette. Ve yedilerinde neyseler yetmişlerinde de o olacaklar muhtemelen!


Çevresel etkenler elbette çok, insanın bakışı da, yaklaşımı da mutlu ya da mutsuzluğun belirleyicilerinden. Üniversite okuyorlar hatırlı  okullarda; ama hayat okuluna henüz başlamamışlar. İşte asıl eğitim orada. Acısı, tatlısı, tecrübesi, olumlu ya da olumsuzuyla. Hayat eğitiminin eşiği, üniversite diplomasının ardından çoklukla.


Kimisi aynı hatayı tekrar tekrar yapıp başını hep ağrıtıp hep mutsuz olacak; kimisi bir hatadan ders çıkarıp hayatını kolaylaştırarak yaşayacak. Hayatı üniversitede değil; üniversitenin eşiği olduğu gerçek hayatın içinde öğrenecek. 

Tabelalı okullarda öğrenilen, öğrenim yalnızca. Hayat değil yani...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.05.2016, 09:23
acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

Melisanın korkusu, bir beyaz kır çiçeği!

Melisanın neden kırlarda değil de çoook uzaklarda açtığını, bu kır çiçeğinin açtığı bayırların kenarından, tepelerin eteğinden, kırların içinden dolanmadan anlamak mümkün değil. Çünkü melisanın korkacağı sadelikte; ama görkemli kokuda bu kır çiçeği.

Melisalar gece yayar kokularını. Geç vakitte. Gecenin karanlığında gezer sıcak, burcu bir el gibi melisa kokusu, görünmez alevler halinde.

Buram buram bir koku, bir anda çepeçevre yakalar sizi melisanın ıtırı gece gezmesine çıktığında. Ağırdır da. Hem de bayağı bayağı ağır bir kokudur.

Bu kucaklanamayacak kadar geniş, öbek halinde tek kökten çıkıp  koskoca tepelerde aralıklarla  yerdeki beyaz balonlar gibi gözüken çiçeğin kokusu, melisa kadar ağır değil. Ama melisa kadar uzun mesafelerde koşuyor. Burcu. Ne yana dönseniz burnunuzun  ucunda bu beyaz çiçeğin taze, ferah, iç açıcı, koku gibi kokusu. Balkonda,  yolda. İğde çiçekleri  bile saklanmıştı kokusunu, yokuşun sonunda  bu çiçekler bitip de iğdeler gözükene dek dün.

Kırlar kalsın dünya kaldıkça. Çiçeğiyle, kokusuyla. Rengiyle. Kuleler en çok yetmiş senelik bir zaman için . Ve o yetmiş senelik kuleler, çiçeklerin dikildiği topraklara dikildiğinde artık çiçekler bir daha hiç bitmeyecek. Oysa topraktır veren, kuleler sadece alan. Kuleler çiçek açmaz, meyve vermez

Çiçekler açsın her bahar yani her yaşanacak yıl, çiçek rengiyle renklensin her yan ve kokuları solunsun dünya durdukça…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.05.2016, 09:52

 @AcemiDemirci
Paylaş :

20 Mayıs 2016 Cuma

Çiçekçe bir anlatım



Çiçekler olmasaydı, güzelliğin, arılığın,  hatta dahası mutluluğun, mutsuzluğun, sitemin daha daha çok şeyin  dili ne olurdu?


Oyalar çiçek çiçek yemeni kenarından konuşur. Halılarda motif olur çiçekler, neler neler anlatır. Taze buketler çiçeğin cinsine, rengine göre anlamlanır. Renklerin ve çiçeklerin anlattıkları var yani.


Beyaz renk, masumiyet, arılık. Pembe, romantik dünyalarda esen kavak yeli. Kırmızı mı? Ötesi yok. Deyimi bile var, “En küçüğü kan kırmızı” diye. Ama çiçeğin kırmızısı ile deyimin kırmızısındaki sözcük güya aynı da anlatılan ayrı.


Sarı renk, solmak, sararmak. O yüzden sarı demetler olmasın hiç. Sararıp solmasın kimse.
Kır çiçeği başka, gül başka, karanfil başka, orkide başka  anlamların çiçekleri. Ve tek başlarına sadece çiçekler; ama renkleriyle dillenirler.


Yağışlı Ankara’da birkaç gün önce çektiğim yağmur  taneleriyle benlenmiş gül.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.05.2016, 22:54

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

19 Mayıs 2016 Perşembe

Gizlideki yağmur damlaları

Dönüş yolunda, yokuşta, yağmur altında dün çektiğim şeytan tekerleği. Yağmur damlacıkları ok ok tüycüklerinin arasında yanıp sönen elmas ışıltısı gibiydi.

Malum, tek kendi çektiğim fotoğrafları yayınlıyorum. Ve her hakkı da bende saklı bu yüzden J

Yer, Ankara tabii J. Yağmur sonrası şeytan tekerleği resmi büyütülürse, okçuklar arasındaki damlacıklar belirginleşecektir.

İyi seyirler.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci) 19.05.2016, 09:30
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

GELGİTLİ DENİZLER GİBİ

“Eğer biri size bir kez hata yaparsa bu onun suçudur;
Eğer biri size iki kez hata yaparsa bu sizin suçunuzdur”
“If someone betrays you once, it’s his/her  fault;
if he/she betrays you twice, it’s your fault.” Eleanor Roosevelt

GELGİTLİ DENİZLER GİBİ
Denizler insana benzemez. İnsan, denize benzer ama. Medcezirli denizler, gelgitlerin oyun alanı değil mi sonuçta? İnişli çıkışlı, gelişli gidişli insan tabiatının koskoca tablolarıdır o halde denizler.


Sümer’inden Acem’ine hepsinin eski tabletleri, yazıtları bir bakarsın köle bir bakarsın kölenin sahibi insan üstüne. İnsana dair çivi yazılı, mağara duvarlarına kazılı, derilere işlenmiş anlatıların hepsi aynı yola çıkar. O yol, çıkmaz yol. İnsan, insanda biter.


Şimdilerde ne çivi yazısı var ne kayalara resmetmek. Kalem bile kalmadı hatta divitinden, dolma kaleminden kurşun kalemine. Tık tık tık… Yazının sesi bu artık. Eller, tuşlara değdiğinde. yazının“gel”i çekildiğinde “git”idir.

Gelgit,güneş ve ayın çekim gücüyle deniz suyunun kabarması. Eskiler medcezir dermiş bu gelip gitmelere. “Med” gel imiş; “cezir” de git.  Ne “gel”, hep ve daima ne de “git”, tümden ve dönmemecesine. Kabarıp geri gelecek olan da su, çekilip yine gidecek olan da su. Öyküsü böyle sürer gelgitin.


Sular,dümdüzünden en işlisine kenar dantelası kıyılarda tükenir. Kıyılar sabit, denizlere set. Denizler delişmen, akıcı.Deniz, kıyıların o sakin gülüşünü kıskanır. Çakılını, kumunu, saklısını hatta. Hatta cezirken kuma bıraktığı deniz kabuklarını kıskanır. Med olduğunda,  köpüklü dalgalardan kocaman eliyle kavrar kıyının nesi var nesi yoksa, içine çeker.


Kıyı kumdur, deniz su. Kum, sabredendir; delişmen gelgitlere. Ve kıyılar bilir ki ille de med ile  gelecektir denizin suyu erinde ya da geçinde, kıyının ayakları dibine.


Gelişler köpük köpük, gidişler kaçarcasına sessizce. Medler kabara kabara, su sesinden şarkıyla. Cezirler, ay ışığında, görünmeden, gizlice. Ay bir yandan çeker suyu, güneş bir yandan. Su, hiç  kendi halinde kalamaz yani. Kararsızlığını ona bağlamalı. Oysa kıyılar kendi halindedir. Ne çekeni olabilir onların ne de gelgite yönelticisi. Gelip gitmeler, denizlerin işi tek.

Kıyılar, ayın bir işaretiyle suların kabaracağını bilir. Sular da kıyının hep yerli yerinde kalacağını. Nasıl öfkelenmesinler yerinden hiç kımıldamayan kıyılara, yerinde hiç duramayan sular? Kendileri öyle mi ya? Şimdi bir yerlerdeki  kıyılardalar; ama ya sonra? Hep arayışta ve her arayışın sonunda başka bir kıyıda sular  yeniden. Elbette orada da kararsız, hep pişman.

Kıyısız suların gazabı,  yine kıyılardır. Kıyıların tırnakları sökülür elbette her git ile; ama kıyı kendisine yanaşılandır. Kıyıların yanaşacak kıyılara ihtiyacı yoktur o yüzden. Oysa dalgalar? Rüzgâr nereye sürüklerse. Ayın gücü nereye çekerse… Sular çekiştirilenlerdir, kıyılar ayağı dibine gelinen.Kıyılar farkındadırlar ki yeri yurdu olmayan dalgalar, yerinden ayrılmadığı için dövmektedirler kendini.

Bir kez estirir  fırtına; bir kez yıkılır her yan depremde; bir kez alır götürür sel. Bir kez! Ama insanlar… Onların kimi halleri kaç bin bir kez gelgit oynar. Kurbağa ile akrebin hikâyesini uyduran insan, belli ki akrebi rol peyleyebiliyor kendine. Kendinden gayrısı kurbağa olsa ne gam, akrebi yeğlemişlere?


İnsan üzerine yazıtlarda anlatılanlar, güvenin, saygının kalmadığı,yüze gülünüp arkadan hançerlenildiği efkârında. Bugün de aynı şeyden yakınma çok olduğuna göre insanlar pek değişmemiş demek ki. Çağlar değişmiş;insanın akreple kurbağa öyküsüne bağlılığı değişmemiş. Bu yüzden aslında değişen insanlar değil, farklılaşan koşullar galiba. Taa eski yazıtlardan bugünün sıradan şarkı sözlerine kadar insanın insana sitemi var. “Bir dost bulamadım, gün akşam oldu” diye yakınması var. Çığlığı onu duyacak bir dost için yankılanan insanlar, kendilerinin ne kadar dostane olduğunu hiç ölçüp tartar mı acaba? İnsan, insanla dost olamazken köpeklerin, kedilerin, kafese tıkılı kuşların  dostluğunda yalnızlığını giderir oldu şimdilerde. İnsanı mutlu eden de mutsuz eden deyine  insan o halde.


Çoğu kişi anı yaşamak rehavetine düşmüşken anın “gel”inin gelecek, “git”inin geçmiş olduğunu göz ardı eder. İlle anı yaşamak  diye tutturanlar,gelgitlerden habersiz gibidir.  Gelecek kapıya dayandığında geçmişin sopası, yakaladıkları için çok böbürlendikleri  mükemmel kıvamlı anı burunlarından getirmez mi geçmişten kaçanlara? Mutsuzluk hep gel, mutluluk hep git olmayacak mı öylesi insanlara ay çekiminin hükmü sırasındaki gelgitlerde?


Kimi mutsuzluklar en yakınlarca yaşatılıyor. Zaten uzak olanların nefes dalgası o kıyılara gelemez de gidemez de. Bu en yakınlar ki sonradan yakınılanlar oluyor çokça dinlediğimiz… En yakınlara “dost” demez miyiz? Dostların “gel”leri iyi kötü demeksizin her an için olmalıyken “git”leri ihtiyaç duyulduklarında mı olmalı?


Hangi konuda olursa olsun çıkarlar gereği dostluk, en sevilmeyen yaklaşım. Sırtta taşınanların  artık yorgunluktan taşınamaz olup indirildiklerindeki veryansınlarda apaçık bu gerçek. İyi günde arayıp sorulmalara rağmen hal vakit kötülediğinde unutanlardan olmak, sırtta taşınırken gel, indirildiklerinde git olacaklara özgüdür.
 


 Vücudunun yüzde yetmişi su olan insan,denizler gibi.Gelgitli yani. Adımları med iken akılları cezir. Adımları kim bilir nereye atılırken akılları kim bilir nerede? Gözleri bir noktaya dalmışken bakılanda görülen ne? Sözleri, anlaşılan mı yoksa anlamlandırılan mı? Anlamlar, hangi çekimin gücünde ve apaçık olmadıkça nereye çekersen o anlamda olmazlar mı?

Denizin doğası, tek deniz. Çırpıntılıyken deniz olduğunu anlatır sesi ile. Çarşaf gibiyken yelkenliden evin olsun isteyesin gelir. Öyle sakin, öyle kucaklayıcı. Patlamışken kükremiş bir deli sanki. Acımasız. Boğucu. Yine de havasından suyundan az çok huyu suyu kestirilebilir. Ama insan? Huyu saklıda, suyu gizlide. Gülümsemesi perde, içindeki geride. Dışındaki cila, cilanın altında kaç cila daha var ah bir bilinse…

Kara kutu misali insanlar,iyiden iyi olmayana gelgitli. İnsanın gelgiti, imrendiği kıyılarda bitmiş kum zambaklarına erişmek ister. Dalgalarını üzerine saldıkları kum zambaklarını söküp soğanlarını yutmak ister. Oysa kum zambağı, kendi halinde açmaktaydı kumlara neşe, güzellik olmuş halde.

İnsanlar kum zambaklarına benzemediğine göre gelgit sularının altında kalmamayı başarabilir.  Sular çekildi sanıp da deniz gel olunca defalarca suyun altında kalanlar, suçu denize yüklememeli o zaman. Gelgitin tabiatını öğrenmeli. Ama sular altında yeniden ve yeniden kalırsa bu kez de kendi tabiatını öğrenmeli o insan.  Dalgalara kızmamalı, kendine bakmalı önce.

Kararsız, başkalarının çekim gücüyle hareket eden gelgitler, sessiz avcılar gibidir. Önce çekilirler, sonra kabarıp çekildikleri yerleri dalga dalga basarlar. Gelgitin açık sözlü, anlaşılır olmayan oyunlarından habersiz olanlar,suların  altında bir kez kalmalı; ikincisi kendi hatasıdır çünkü.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.02.2016, 07:39
@AcemiDemirci

Paylaş :

                                       19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun  








Paylaş :

18 Mayıs 2016 Çarşamba


“Buharın Ulak Olduğu Koku” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.


@AcemiDemirci
Paylaş :

Gül Günü


Yağmur, gök inecekmiş gibi yağdı bugün, uzun uzun. Uykudaki çocukların gök gürültüsüyle  korkuttuğu hatta başlarını battaniyelerin altına çektikleri olmuştur, eminim.



Yağmur, kararmış kurşuni gökten inerken iz düşümüne ya da savrulduğu yere düşer. O iz düşümü veyahut da savrulup düşülen yer, bir çatı, pencere camı, tarla, nehir, deniz, şemsiye, ağaç, yaprak olabilir.


Yağmurun yaprağa düşmesi… Düş gibi. Yaprağın damla damla ıslanması... Çiğ desen değil; gözyaşı hiç değil. Yapraklar ağlamaz, solar.


Hele de gül yapraklarına düşen yağmur taneleri… Ne görülesi… Kadifemsi yaprağın üzerinde su damlasından bir kabartı…


Hele hele beyaz güle düştüyse iri yağmur damlası. Beyaz, malum ki arılık. Temizlik. Arıyı mı temizleyecek damla o zaman beyaz güllerin üstüne düştüğünde? Yok yok, su da temizlik. O zaman  iki temiz, tertemiz oluyor bir arada, beyaz gül yaprağında. Kadifemsi beyaz  yaprak ve yağmur tanesi… Sessiz arılık. Gösterişsiz duruluk… Gören için sesi de var oysa, gösterişi de.


Dönüşte yağmur buralara da geldiğinden şemsiye açmak zorunda kaldım. Bir elimde şemsiyem öte elimde fotoğraf makinem. Zor böyle bir durumda fotoğraf çekebilmek. Ama resmedilecek şeyler uzanıp gidiyordu boylu boyunca, kimine göre ottan başka bir şey olmasalar da neler yok içinde o otların kadraja değer.


Yokuş ve sundukları bittikten sonra güllü giriş başladı. En çok beyaz güllere bakındım. Öyle bir açmış ki beyaz gül. Göğün bulutunun gölgesi sanki. Yapraklarının her biri tane tane damlalı. Yağmurun altında  ıslak ıslak. Her bir yaprak, kabartılı  damlalarla dolu. Yapraklarında yağmur tanelerini konuk eden beyaz gülleri çektim bugün en çok.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.05.2016, 19:58

 @AcemiDemirci
Paylaş :

17 Mayıs 2016 Salı

İğde kokulu yolda

Ferahlatıcı rüzgarın gezindiği mis gibi kokan bir yolda yürümek… Eğer mevsimlerden baharsa ve aylardan Mayıs ise mümkün. Bugünkü gibi.

İğde kokuyor dört bir yan. Sağ sol, balkonlar, dışarısı…

Buralar esintili. Esinti, çiçeklenmiş iğde dallarının arasındaki gezenti. Koku, rüzgarın bineği. Rüzgar, kokunun taşıyıcısı, dağıtıcısı…

Esecek yel, değecek parlak boz yeşil  iğde yapraklarına. Dalları silkeleyecek değdikçe. Silkelendikçe  koku çiçekten uçacak, rüzgarın kanadında yolculuğa çıkacak.  Burcu ne demek duyuracak buram buram;  soluklananlara.

Bugün iğde kokan yolda yoluma çıkan al gelincik.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.05.2016, 23:11


Paylaş :

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Yol Kenarı Selamları


Günler uzadı. Yaza doğru güneş geç batmaya yüz tutar. Bir de yaz saati uygulamasına geçildiyse eğer, ortalıkta ne var yok çiğ güneş altında görülebilecek açıklıktadır artık.


Yokuşta bir yanım kule dikilmeyi bekleyen yabanileşmiş çavdar başağı ile  dolu şimdinin arsası eskinin tarlası. İçinde neler bitiyor daha, çavdardan başka.


Gelincikler zarif başları üzerinde al al tüm görkemiyle kendilerini gösterme çabasında. Al selam, gelinciklerden yani.


Beyaz papatyalar masumluğun çiçek hali. Beyaz selamı onlar  yol kenarının. Sarı papatyalar da yanı başlarında sarı sarı selama durmuş. Sitelerden budanmış bir yayılıcı ya da sarmaşık çiçek kök salmış, çiçeğe durmuş mor mor.


Kollar atarak odunumsu olmayan yapraklı dallarıyla uzanmakta sağa sola. Mor çiçekler açıyor yeşil yapraklar arasında ki o nasıl renk uyumu! Selamın moru, yeşil capcanlı yapraklar arasında.


Dikenlerin çiçekleri başka güzellikte. Mavimsi mor ya da morla mavi arası. O da öylesi bir selam işte. Daha deve dikenlerinin çiçekleri açmadı. Sarı çiçeklisi, ufak morlar halinde açanlarıyla dikenler güle oynaya  açıp durmakta. Selamları renk renk.


Gözüm hep Ankara soğanlılarından olan beyaz orkidede. Zerafet, sadelikten geçer. Abartıdan, abur cuburdan uzaktır. Çok sade, çok zarif o soğanlı. Ama orkide olduğunu saklamayacak kadar da gösterişli gizliden bu orkide.


Beyaz çiçeklerin güzelliği bana bir başka gözükür zaten hep. Evet, çiçek renkli olmalı aslında. Çiçeğe renk yakışır. Ama beyazın anlamı bir başka. Arı. Arılık, tek beyaza has!

Yabani çavdarlar arasında hem de birkaç tane açmış bu sesiz kibirdeki orkide. Ve sünmüşler yukarı doğru; sanki onları görmemi istercesine. 


Gördüm; ve herkes görsün diye de çektim bu sadeliğin  gösterişi olan beyaz çiçeği. Öyle bir imza ki bu çiçek, hem abartısız hem de gösterişsiz. İşte o yüzden de benzersiz.


Yol, site girişinde biter. Girişte sizi kıpkırmızı bir selam bekler. Gül biçiminde. Bahçe çimleri üzerinde coşmuş onca kök güller cins cins. Eflatunundan geri kalan tüm renklere.


Selamın rengarengi, bahçelerde.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.05.2016, 20:33


Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
 @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci