4 Haziran 2016 Cumartesi

Mecburen hıngal vakti


Geçici bir göz rahatsızlığı sizi buhardan, ateşten uzak tutarsa ve zaten ışıktan uzak kalmalıysanız, o zaman mecburiyetler güzel sonuçlar veriyor. 



Taam ile Uygur yemeklerinden mor mantarı tanımak bir de oraya özel, pide değil, hamurlu dolma gibi etli ekmeği öğrenmenin yanında bu kez de hıngalı öğrendik. 


Hınkal yemiştik de Azerbaycan'da, Gürcistan'da; hıngal biraz farklı. Görüntüsü elbette. Ve daha cüssesiz olsa da işçiliği çoktu.



Gubate de bir tür hamur işi. İçi patatesli. Ekmekler de yöresel. Hıngal, gubate ve sepetteki açmamsı ekmekleri yapan hanımlar, Kayseri’dendi…

(Her hakkı saklıdır)
 
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.06.2016, 22:22
@AcemiDemirci

Paylaş :

3 Haziran 2016 Cuma

Rüzgarla El Sallayan Mor Neşe

Onu aranıp duruyordu gözlerim, şu son on gündür mola vermiş olsam da, etrafa bakınamayıp. Hep geçen sene gördüğüm yere dikiliyor bakışlarım, yeşerip bittiği yerden geçişlerde. Her seferinde de yerinde yok. "Çıkmadı bu sene" diye hayıflanıyordum tekrar tekrar. Mor neşe olmak dışında, hep bozkır bilinen Ankara’nın aslında nasıl zengin bir florası olduğunu anlatan soğanlıydı o. Geçen sene ne çok resmini çekmiştim. Her çekişimde de seneye  de görebilecek miyim kaygısındaydım. Çünkü açtığı yer, yakında  beton altında kalacak bir yer. Buralar rezidans, kule, plaza çılgınlığında çiçeklere açacak yer bırakmıyor.

Akşam yokuşun sonu, rampanın başındayım. Ve herkes görmek istediğini görür ya, bir ufak morluk ilişti hemen gözüme. Rüzgârda eğilip duruyor. Hep bakındığım renkte açmış; taç yapraklarının yüzü bana dönük. Eğildikçe sanki görmemi istercesine el sallıyor havasında galiba. Anladım anında, geçen seneki yerinden biraz aşağıda bu kez; ama o çiçek,  beklediğim mor çiçek. Açmış işte nihayet. Bu sene de açmış. Sevinç duymak, tasa duymayı engellemiyor ama. Bunun gelecek yılı da var!

 Mor çiçeğin  görülmesiyle tadılan bugünkü mutluluğun aynısını seneye de diliyorum şimdi. Yine açsın, gelecek yıllarda. Solmasın. Soğanı yok olmasın. Mor yaprakları hep sürpriz yapsın, çiçeklere meraklı olanlara. Mesela bana. Rüzgârda çok zorlanarak  çekmiş olsam da  olsun; resim net olmasa da olur eğilip durduğundan, resmini çekeyim de tek.

Evet, rüzgâr daha şiddetli halde şu saatte, şimdi. Fırtına neredeyse. Etraf kişniş kokuyor. Rüzgar estikçe kişniş kokusu yayıyor ortalığa. Demek gelişigüzel saçtığım kişniş tohumları çıkmış bir yerlerde.

Mor neşe beni çocukluğuma götürdü. İlkokul yıllarıma. Onun soğanının yok olduğunu düşünürken, artık buralarda  çıkmayacak kanısına kapılmışken ufak, zarif, değişik o mor yaprakları görünce… Aklıma ilkokulda öğrendiğim o şiir geldi. Çocukluğumun hiç unutmadığım şiirlerinden. Naif; ama yetkin! 

Adını da bilmiyorum şiirin, şairini de. Ama şiiri biliyorum!


Gördüm… Gördüm… Gördüm… Gördüm.

Dur bağırma avaz avaz,
Neyi gördün a yaramaz?

Dallar çiçek açtı açtı,
Kırlangıçlar uçtu uçtu.
Kar eridi; sular coştu.
Ah ne hoştu!
Ah ne hoştu…

(Yazanı hatırlamıyorum. O yaşta çocukların şair adları öğrenme eğilimi olmuyor)
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi, Demirci), 03.06.2016, 21:15

@AcemiDemirci
Paylaş :

1 Haziran 2016 Çarşamba

Göğü dar eden; Saksağan

Saksağanlar çok şaşırtıcı kuşlar. Değişik yapıları, hep hareketli kuyrukları ve renkleri  gösterişli tüyleriyle göze  batarlar hemen.

Daha önce onları birkaç kez anlattım. Tekrarlamayacağım o yüzden. Kızıl şahinlere neler ettiklerine de değinmiştim. Dün o anlattıklarımı resimledim.  İşte saksağanın şahine saldırısı. Kızıl şahinin peşinde, ona havada bile rahat vermiyor. Bu sene kızıl şahinler, saksağanlardan geçen seneki gibi çekmemek için sanırım, karşılara yuva yapmadılar. Sesleri geliyor yine de. Galiba öbür sırttalar.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.06.2016, 21:49

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Buharın Ulak Olduğu Koku

Uzun  otobüs yolculuklarının sonu mutludur. Yolculukların sonu, zaman ölçüsüyle saatler, mesafeyle kilometreler, miller  uzaklıktakilere özlemin noktalanmasıdır.

Varmak…Yani kavuşmak… Kavuşmak; yani yakınların kucaklaşması... Çok güzel böylesi anlar;burnun direğini sızlatıcı, göz yaşartıcı daaa. Ondan bir önceki güzelliği andım ben.

Diyelim ki benim için uzun otobüs yolcuğu olsa olsa Ankara’dan birkaç günlüğüne gidilmiş yedi yüz kilometre  ıraktaki Çeşme, İzmir’e geliş gidiştir.Gece,  Çeşme’den İzmir, İzmir’deki molada  otobüs değişimi ve sabaha karşı Ankara.

Gerçi yedi yüz kilometre geride bırakılan yer de aslında  evimiz olsa da şu an sürekli yaşanan eve gelmek güzeldir; sanırsınız ki siz yokken şehriniz öksüz kalmış, kimseler elektrik direklerine konan, ağaçlarda yuva yapan kuşlara şefkatle bakmamış, hep geçtiğiniz yolda bitiveren bir Ankara soğanlısını, gelinciği görüp de onun gönlünü alırcasına fotoğraflamamış hiçbir el. İşte bu yüzden kentinize girdiğinizde daha, doğan güneşin, sevince boğulmuş metropolün size selamı, gülümsemesi olduğunu düşünürsünüz.
 
Çeşme dönüşü Ankara’ya sabaha karşı girilse de il sınırından garaja gelmek epey zaman alır.Artık eve az kaldığını size duyuran ne tabelalardır ne de haber veren bir ses; siz koltuğunuzda günün ilk ışıkları yüzünüze vurmuş, belki de boynunuz yana düşmüş halde uyurken.

Diyeceğim, hayatınızın sürdüğü kentteki eve gelindiğini yalnızca tabelalar söylemez. Hani “Ankara 190 kilometre” filan yazan. Bir haber veriş vardır ki, bayılası. Kokulu. Uyandırıcı.

Uyanmak, en çok çalar saatle. Horoz ötüşlü uyanışlar artık öykülerde tek, masallarda. En şefkatlisi de anne ya da babanın “Hadi oğlum, okula geç kalacaksın. Uyan artık” seslenişiyle. Kızlar çoklukla kendiliğinden uyanır çünkü.
 
Sonlanmak üzere olan bir otobüs yolculuğunun en manalı, haz duyumsatan yanı, sabahın erkeninde mecburen sonlanacak uyku değil o uyanışa anlam katan kokudur. Gencecik orta görevlisi çocuğun uykulu gözlerle termosta hazırladığı sıcak su artık hazır kahvelerle karışmaktadır yolculuğun bitimine az kala. Ön koltuktakilerin bir kısmı çay isterken kimisi de küçük paketçikler halindeki kahvelerini içi yarıya dek sıcak su ile dolu beyaz plastik bardaklarına boşaltmış,  şeffaf plastik çubuklar ile de karıştırmaktadırlar kentin karmakarışık trafiğinin ortasında.

Böylesi ambalaj içindeki kahvelerin kırk yıl hatırı olur mu bilmem. Acı kahvelerin deyişlere geçmiş kırk yıl hatır saydırtması,  bana hep o keşke bakır cezvede olsa; ama yine de elektrikli kahve pişiricilere de razıyım Türk usulü yapılmış, kupada değil beyaz porselen fincanda ve ille de kendine ait bir köşede seyrinden pek hoşlanılan  bir manzaraya, tepeye, ağaca, koruya, göğe bakılarak içilmesinde olduğunu düşündürtür. Kahvenin daha kokusuyla, fincandaki köpüğüyle yaydığı keyif de aslında keyfin örtüsüyle göz ardı olmuş bir külfettir.  Ta Yemen’de mi, değil mi; nerelerde yetişip, hangi ellerce toplanıp ne zahmetlerle geçmiş uzun yolcuğun cezveden sonra fincanda tamamladığını bile düşündürtmeyecek kadar başkadır o koku. Çünkü kahve keyif; oysa kahvenin yolculuğu belki de keyfi kaçırtacak.  Menekşemsi de kokmaz, lavantamsı da; acı kokar. Ama kokuların hasındandır kahve buğusu.
 
Kahvenin başka bir keyfi de yemyeşil acı bir tanenin kuruyup, öğütülüp, su ve şekerle el ele vermişliğinden sonra büründüğü tat. Bu, bana hep acı gözüken şeylerin doğru bileşimlerle bir araya geldikten sonra bambaşka bir hale bezeneceğini anlatır. Yani sanki her şeye bakışımızda ön yargısız olmayı insanların yüzüne yüzüne vurur. Acı yani istenilen gibi olmayanın, eğer istenirse tatlıya dönüştürülebileceğinin sıcak, koyu renkli, kokulu anlatımıdır bir fincan kahve.  Acıymış bellenen bir olgunun aslında tada dönüşebileceğini; ama tada tuza kavuşmanın hep zaman  ve emek istediğini buhar kalemiyle yazan bir öyküdür kahve. Diyeceğim, kahve çok şeydir benim içim. Bir fincan dolusu keyifli, sıcak bir içecek olması dışında.

Kahve keyfine okul öncesi Mehmet Dedem’e mangalda kahve yaparak katılmışlığım var. Kahvesini içerken duyduğu keyfi anlatacak söz bulamadığından bunu anlatmanın yolunu kahvesini höpürdeterek içmekte bulan Mehmet Dedem’e çok eski, işli dökme demir mangalda kahve yapmışlığım var.

Her şeyi yerinde yapan, yemek üstüne kahvesini içen, çocukları çok seven, büyükle büyük küçükle küçük olabilen Mehmet Dedem’in kahvesi,  bakır cezvede, ille en az iki  kaşık dolusu kahve  eklenerek ve mangal közünde pişerdi. Anneannem cezveyi su ve kahve  ile doldurur bana da mangalın gri külleri arasında ışıyan közlerin içine iyice yerleştirilmiş cezvenin sapını tutmak kalırdı. Anneannemin de dedemin de gözünün taşmaması için cezvede olduğunu bilmezdim o vakitler.

Kahve pişirmemin ödülü, her zaman dedemin yaptığı, bir çocuğun asla kavrayıp kaldıramayacağı kadar  ağır olan  havan eliyle kocaman  pirinç havanda toz şeker ile dövülmüş sarı leblebi tozuydu. Tüm çocuklar kaşık kaşık leblebi tozu yemeyi çok severdi iğde, kuru üzüm ve kabak çekirdeği ile birlikte.Çocukluğum, çocukların leblebi tozunu çok severek yedikleri zamana rastlar. Leblebi tozu,  o zamanda kaldı tıpkı dışı kırmızı, içi kalaylı bakır cezveler gibi.
 
Sabahın ilk saatlerinde metropolün ortasında,  bir otobüs koltuğunda gözlerin açılmasıyla uyanmak gerçek anlamda uyanmak olmadığından  zihnin uyanmasının  can simidi, üstü göz göz köpükle süslü,bildiğim tüm sözcüklerin o keyfin anlamını yansıtmakta yetersiz kaldığı  kahve kokusu, su buharı üzerinde yolculuk  eder.

Bir anda etrafı kaplayan kahve kokusu ile uyanmak, gülümseyerek uyanmaktır. Ve hakkıyla uyanmaktır. Göz açmak, yalnızca  ayakta olmak anlamındadır çünkü metropolün  için. Ama gün ışıdıktan az sonra kahve kokusu duymak, yeni bir günün eşiğinden atlanılmış olduğunun buğulu dilidir.  Hayatın güzelliklerinin gözün gördüğünden kokuya, kuşun kanat sesinden ötüşüne pek çok şeyde aranmaya gerek olmadan buram buram karşımızda olduğunu gösterir.

Günün ilk hareketliliğinde  kente giren otobüslerde hazır paket kahvelerinden içmişliğim hiç olmadı. Plastik bardakta, plastik çubukla karıştırılan bilmem kaçı bir arada kahvemsi içeceği içmeyip yalnızca  kokusunu duymak keyfi de yeter bana. O koku için aklıma bazen otobüs yolculuğuna çıkasımız gelir. Bu, saati saatine belirli yaşayanlar için ha deyince olacak şey değil  elbette.

O zaman,otobüs yolculuğuna çıkamasak da bir kahve yapmalı kendimize. İçmek sonraki iş; önce kahvenin içinde eridiği koyu kahverengi sıcak sudan yayılan kokuyu doya doya solumalı. Yani kahve, yudumlanmadan önce solunmalıdır. Çünkü tadından önce kokusu ulaşan, acı kahve tanesi olmaktan kırk yıl hatır sayılacak keyifler yaşatan olmaya yolculuğunun  yolcusunun buğusu selamlanmalıdır ilk.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşi Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.05.2016, 10:19



Paylaş :

“ ‘Sen Uyurken’ Filmi Gibi” adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

31 Mayıs 2016 Salı

Işığa, buhara, toza yakın olunmayacak. Dışarı çıkılamıyor, rüzgâr var. Yani toz toprak. Üstelik hava günlük güneşlik. Okunamıyor, hatta kendi elimle yazılamıyor ince ince satırlara bakılıp da.Bilgisayara bile yaklaşılmayacak. Neyse ki çok şeyi ben yapmıyorum. Yardım görüyorum bilgisayar konusunda eşimden dostumdan.

Tek resim çektim. Baktım, kendini göstere göstere, kanat çırpa çırpa havada duruyor. Havada durup aşağı bakar. Avını gözler. Sonra pas rengi, kızıl kahvemsi kanatlarını açarak yere konar. Bugün epeyce gözüktü.  Pozu da boşa gitmedi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.05.2016, 15:12

Paylaş :

Pembe sırtlı tepeler


Baharın rengi yok. Kışın beyazından güzün kızılına, sarısına, yazın kırmızısından  en taze yeşiline dek her ton, baharın yelpazesinde. O yüzden serinletici bahar. Bir yelpaze ki rengarenk. Yine de bahar, en çok yeşil. Tazesinden hem.




Arkalar dere değil; ama tepe. Nasıl emek var üzerlerinde nasıl… Binlerce fidan dikiliydi yedi yılı geçkin biz buralara geldiğimizde. İlk gördüğümde, birer yuva olarak açıldıkları belli  çukurlardan yükseldikleri için fidan olduklarını anlasam da emin olamamıştım. Çünkü o tepeler, kır çiçekleri, otlar ile de kaplı alabildiğine. 


Yaramazlık yapan çocukların kollarını havaya kadırmasını  andırıyordu ilkten, küçücük fidanların yedi yıldan fazla önceki görüntüsü. O kadar. Henüz çam fidesi oldukları bile açık açık belli olamayan körpecik çamlardı şimdi eni konu ortaya çıkmış mazılar, karaçamlar .

Yağmurlar, ağaçları, bitkileri besler. Her yağmur sonrası, bahar ardı boylandı tepenin üstündeki fidanlar. Üstleri boz yeşil renkte sündü, uzadı. Ben de boy atışlarını her milimde gözledim. Daha yetişkinler, artık eni konu mazı olmuşlar da vardı, hemen eteklerde, hemen bize yakın. Onlarda da kuş yuvaları elbette.  Göçmeninden yırtıcısına.  Gece öten, karanlıkta avlananından minicik  gövdesine inat ötüşleri kocaman olanına. Kimisi de sesini duyuran; ama kendini göstermeyen cinsten. Utangaç mı yoksa saklambaç oynamaya mı meraklı bilmiyorum. İbibik kuşu o.

Artık daha belirgin o yaramaz çocukların yumruklarını sıkıp da  “Heeyyy” dercesine kollarını kaldırmalarını andıran fidanlar. Mazı çoğu. Kara çam hatta. Önlerde birkaç at kestanesi ve kavak da var. Tek bir tane de selvi. Epey uzakta.


Geçen sene dikilen fidanların binlercesi  ibreli değil; yapraklı. Evvelkiler gibi ibreli cins değil. Meyve verecekler belki. Badem ağaçları olacak gibi duruyor çoğu. Kuşlar yesin, böcekler beslensin diye. Tavşanlar da hoplayıp zıplarken bulur yere düşenleri zaten. Hatta ara ara kaplumbağalar görürüm gezinen, yerde bulduklarını yavaş yavaş yiyorlar. Kirpiler de var.


Tüm kurak aylarda sabahtan akşama dek sulanır o fidanlar bölge bölge. Kaç tane  işçi çalışır. Haykırışları, türküleri, bir tepeden ötekine bağırışları duyulur. Çok sevinirim bu sesleri duyunca, gürültüden hiç haz etmesem de. Bu sesler bana gürültü değil can suyunun sesi gibi gelir. Çünkü tepelerde bağıran çağıran olması, oradaki fidanların köklerinin suyla buluşması, hayatta kalması demek. Emeksiz yemek yok. Tepeler boz kalmayacaksa, güneş altında emek emek sulanacak  demektir körpe fideler.

Tepelerin rengi değişir dönem dönem. Mevsime göre tabii ki değişir. Ancak aynı mevsimde de değişir. Çünkü her çiçek, ayı gelince, vakti çatınca açar. Biri söner, solar diğerinin açmasına gelir sıra. Her çiçek, her an açmaz. Ne zaman açacağı bellidir. Saatleri var yani.


Al gelincikler kırmızı dalgalanmalar yaparken biraz sonra öbek öbek açan, taşkıran mı acaba emin değilim, en çok çam diplerinde biten pembe pembe güzellikler çıkar ortaya. Koskoca tepelerin durgun boz rengi bir bakarsınız romantizmin rengindedir.


Koskoca tepeler, silsilesiyle uzanmakta. Pembelenmiş halde. Vakti gelir vakur bir beyaz giysinin ardından Mayıs olur pembeye bürünür o bazen kireçli toprağın sırıttığı bomboz, neşesiz tepeler. Kimse kınamasın. Koca koca ağaçlara da ardı ardına uzanan tepelere de yakışır pembe.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.05.2016, 10:44
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;  @AcemiDemirci
Paylaş :

29 Mayıs 2016 Pazar

Kaya serçesi çitte

Hava kapalı. Gıpgri. Serin. Esintili. Ağır, yüklü, yukarda gezinen dumanmışçasına bulutlar kapladı göğü. Güneş ara sıra gözükmek istese de bulutlar baskın. Kısacası, gözlerinin arası konjonktivit ile hoş olmayanlar için harika bir gün. Çok güzel bir gün yani.



Karşı tepelerde hareketler olmalı. Kızıl şahinin çığlıkları geliyor. Bu sene buraya yapmadı biliyorum; ama ben görmemişimdir belki. Ya da yuvası tepenin öte yanındadır. 


Onun yavrularının yumurtadan çıkışını, palazlanışını geçen senelerde olduğu gibi bu yıl da izlemek isterdim. Ama yuva yapmadılarsa da buralara çok haklılar.


Saksağan nüfusu öyle arttı ki her mazıda upuzun dallardan derme çatma görünümlü yuvaları var. Ve şahinmiş filan dinlemeyip etrafını sarıveriyorlar kızıl şahinlerin nereye konsalar. Kanadından, kuyruğundan gagalıyorlar. Onca saldırgan saksağanın kuşatmasında kalan şahin de çaresiz kaçıyor. 

Çok çektiler geçen yıl saksağanlardan yavrular yuvadan uçana dek. Yuvalarında bile dirlik vermeyen saksağanlardan yıldılar, imdat isteyen çığlıkları hiç susmadı. Belki de bu yüzden daha sakin bir yer istediler bu yıl.

Ufacık, boz bir kuş uçmakta bir süredir kısa mesafelerde. Kavakların, mazıların arasında kayboluveriyor. Baktım çite konmuş. Kısacık bir süre kaldı konduğu yerde. Ama kısa süreler yetiyor onları fotoğraflamaya.


Pek özenli tüylerindeki nakış. Nasıl güzel, nasıl ince bir iş. Başının üstünde iki boz şerit var. Kızılay’da gençler görüyorum belki yirmi bile olmamış. Lise çağlarında olmalılar.


Saçları iki yandan kazınmış, ortadaki uzun kısım önden kıvrılmış. Sanırım bu iki çizgiyi kaya serçesinden görüp benimsediler.


Çoook güzel bir gün. Hava kapalı. Güneş bulutların gerisinde saklı. Yorgun ve ışıktan biraz uzak kalması gereken gözleri gözetiyor gibi sanki. İbibik kuşu ötüyor yine kendini göstermeden. Kaya serçesi çite kondu.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.05.2016, 17:34

@AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci