11 Haziran 2016 Cumartesi

Kahveci camında konaklayan kelebek


Geçiyorken gördüm. Camda kanat çırpıp duruyor. Fotoğraf makinemi hazırladım; ama netleyemiyor. Kanat çırpışı epeyce sürdü. Görünmez olunca içeri girdim kahveciden. Camın alüminyumdan çevresine konmuş.

Hemen resmini çektim. Kahve keyfi yapılan kahvecilerde kelebek resmi çekmek keyfi pek alışılmış değildir; bugün öyle kolay kolay rastlanmayacak bir keyif gerçek oldu. Resmi çeker çekmez de ayrıldım  kahveciden.

Kahve kadar hatırlıydı  kahvecinin ikramı bugün.

(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.06.2016, 23:00

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

10 Haziran 2016 Cuma

Kumru Gölgesi

Daha Temmuz’u bile görememiş Ankara’da mecburen gölgelerde konaklarken sessiz bir gölge gördüm. Şöyle bahçe ile giriş arasında çit oluşturan lüküstürümlerin dibine doğru süzülüverirken gördüğüm tek boz kuyruğu oldu.  Kumruların boz tüylü  kanadının rengini  her Ankaralı çok iyi bilir. Ankara’da güvercin, serçe, saksağan ile birlikte şehrin ortasında görülebilen   birkaç kuş türünden biridir çünkü.

Kumru ile aramızda beyaz beyaz açmış lüküstürümden bir yeşil çit var. Çiçeklerin acımtırak buğulu, narin kokusu etrafı sarmış. Yeşil çit boyunca kumrunun  saklandığı meyilli giriş boyunca ilerledim. Fotoğraf makinemi hazırdı. Çitin öte yanı inişli, çimli bahçe. İri taşlar döşeli, basmak niyetine. Kumru,  taştan basamaklarda.

Kumrular insana çok yakın kuşlardır. Munis tabiatlıdır. Kavgacı değildir. Yemlenirken güvercinler başlarına üşüşür ve yemlerini alır. Kumrular hemen kenara çekilir, eğer güvercinlerden onarla yem kalırsa, kalanı yerler. Çoklukla da tek bir buğday tanesi bile kalmaz.

Kumru, bana bakıyor. Kolay kaçmazlar öyle. Hemen fotoğrafladım tabii. Hala kaçmayınca ikinci kez fotoğraflamıştım ki makinenin sesinden ürktü bu kez. Belki de daha fazla poz vermek istememiştir. Kumrunun resmini uzun boylu  çekemesem de meraklı bakışı güzel bir kareye poz oldu.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.06.2016, 23:21

Paylaş :

“Sen Uyurken” Filmi Gibi

Neler yaşanıyor hemen yanı başımızda, az ötemizde, berimizde… Belki bir üst katta ya da yanda yahut da iş yerinde kapısı hep kapalı karşı odada. Neler yaşanmıyor duvarların, kapıların ötesinde, çatıların altında. Otobüste, dolmuşta, uçakta, yalnız başına yolculukta.


Kim bilir neler oluyor kapkara denizlerin ay ışığı değmiş çırpıntılarında yalpalayan kayıklara doluşmuş balık avındakilere? Ağa takılacak balıkları mı yoksa kendisinin hayatın ağına takılmış bir balık olduğunu mu düşünüyor ömrü denizlerin hırçın rüzgârıyla törpülenmiş, yüzü hep tuzlu suyla yıkanmış emektar takasındaki balıkçı? Denize bir sonraki gelişinde denizin değişeceğini biliyor mutlak. Balık sürüsünün yer değiştireceğini, denizin belki de patlayacağını biliyor.


Tipiden köyüne dönememiş çoban, sığındığı kaya dibinde yıldızların altında göğe bakıp hayal mi kuruyor donmak üzereyken. Yoksa içinden çıkamadıklarının hesabını mı yapıyor? Karanlığın örtücülüğü altında, ay ışığı altında yuğup yıkanırken tüm kusurlarını, kusurları görmezden mi geliyor? Neler oluyor Allah bilir hal hatırı sorulduğunda “iyiyim” dışında tek bir söz söylemeyenlerin hayatında… “İyiyim” karşılığı hiç değişmese de neler değişiyor  onun hayatında kim bilir…


Yani içinde dolanamadığımız, neredeyse es geçercesine yaşadığımız sadece birkaç güne neler sığmıyor. Yavaştan oluştuğundan hep içindeyken neredeyse farkına bile varamadığımız değişiklikler, araya biraz uzun boşluklar girince pek bir belirginleşiyor. Nasıl mı o boşluklar?


Diyelim ki salgından kaçamadınız, grip oldunuz. Ne etrafa bakacak ne başınızı kaldıracak haliniz var. Ya uzun oturuyor ya da dinleniyorsunuz. İlaçlar zaten uyutuyor. Gözünüzü açmak kolay değil. Dünya dışarda akıp giderken gribin girdabında yaşıyorsunuz dünyadan habersiz.


En az dört ya da beş gün dışarıyla bağınız kesiliyor. Aslında bu süre çok daha uzun; ama abartı olmasın. Derken haftasonunu da atlatıp yeniden günlük akışa ulanıp, her sabah indiğiniz yokuşun başındasınız. Karşıya dikilen kulelere kayıyor gözleriniz ilk.


Grip ile mola verdiğiniz çevrenizden haberdar olma anları başladı yeniden. Bir haftalık bir süre bile almayan boşluk sırasında hem de burnumuzun dibinde hiç haberimiz olmadan neler olmuş neler meğer. Değişikler nasıl çarpıyor göze bir aradan sonra.


Karşıdaki boz çimento renkli beton kulelerin dışları, filtreli siyah camlarla kaplanmış. Beton rengi, şimdi yanardöner parıltılı siyah cam rengi altında. Yandaki daha alçak kulelerin cepheleri de beyaz alüminyumla perdelenmiş.


Daha aşağılardaki takım halinde dağlara meydan okurcasına yükselen kulelerden biri artık oturulmaya hazır olmalı ki boydan boya donatıldığı ay ışığı rengindeki ışıkları günün bu saatinde bile hala sönmemiş. Dışı yine simsiyah camlı, ince belli bardakları andırıp orta yerinde kavisler çizerek yükselen kulelerden birinin kapkara camları üzerinde sarı ışıklar var her katta,  belli bir ara ile dizilmiş. İlkten gece karanlığında pırıldayan yıldızları andırıyorlar. Ya da sanki kuzguni kara bir atlas kumaşa inciler işlenmiş de o incili atlas orada bir yere asılmış gibi duruyor.


Gribin başlangıcında etraf bembeyaz karla kaplıyken şimdi ortalıkta kar filan yok. Ama gece ısısı hala eksilerde. Hele bu taraflar… Şehrin içinden en az üç derece daha soğuk. Ayaz var. Kar kalkmış; yerinde kırağı var şimdi.


Işıyan güneş altında kırağı da hükmünü yitirmek üzere. Hala oraya buraya fırlatılmış küçük pet şişelerden, yol kenarındaki kurumuş otlardan,  müstakil evlerden oluşan sitelerden birinin yol yapımında kullanılan kırılmış taşlardan kumlara kadar her şeyin üzeri kırağı tutmuş. Güneşin altında tuz buz edilmiş cam parçacıkları gibi yanıp sönüyorlar.


Topu topu üç beş gün inip çıkmadığınız yokuşta, yolda neler olmuş bu kısa sürede neler neler değişmiş.  Bu, aklıma bir filmi getiriyor. 

Filmde tren istasyonunda bilet satan bir kızın dikkatini çeken bir adam, her sabah kızdan bilet alıyor; ama kızın farkında değil. Bir sabah adam kaza geçirip komaya giriyor. Adamla ilgilenen o an tek biletçi kız. Hastanede başında bekliyor; ama adamın ailesi gelince çaresiz kalıp kendini adamın nişanlısı olarak tanıtıyor. Aile, birden ortaya çıkan oğullarının bilmedikleri nişanlısına şaşırsa da o an öncelik komadaki oğullarının sağlığı.

Biletçi kız, elinden geleni yaparken adamın erkek kardeşi çıkageliyor ve adı “Sen Uyurken” olan film de böylece yeniden başlıyor aslında. Adam epeyce kalıyor komada. Bu arada o uyurken neler neler oluyor. Adam uyandığında her şey kaldığı yerden devam ediyor sansa da o uyurken olanları bir bilseydi!..

Sadece birkaç gün içinde olup bitmiş değişiklikler bana sadece birkaç gün içinde nelerin değişebileceğini anlatan bu filmi çağrıştırıyor böylece. Belli ki filmi kurgulayan da benzeri gözlemlerle yola çıkmış. Gözümüzü kapadığımız an ile açtığımız an arasındaki sürenin uzunluğu ne olursa olsun hiçbir şey aynı kalmaz. Güneş ya batacaktır ya da zaten birkaç kez batmıştır, mevsim ya değişecektir ya da cemreler çoktan düşmüştür yaklaşımını, hayata bakışını vermek istemiş olmalı yaptığı film ile.
Aslında yazarken de öyle değil mi? Tren istasyonunda, metroda, yokuşta, işte, bir acı bakışta, bir çaresiz yüzde neler neler yakalanmıyor mu? Bir öykücü, bir filmci Boğaziçi’ne oturmuş da bir türkü tutturmuş bir Orhan Veli, sivrisineğin de halinden memnun olmadığını vızıltısından anlayan bir Cahit Sıtkı böyle dökmemiş miydi neler neler oluyor kim bilir dediklerimizi de, bilebilip de diyemediklerimizi de?


Neler oluyor neler, biz her akşam eve girdikten sabah evden çıkana dek? Neler neler olmakta olduğu hepimizce malum. Bilmediğimiz tek şey, neyin olduğu, olup bittiği. İyisinden kötüsüne. Acısından sevincine
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.02.2016

Paylaş :

“Masmavi Kafkas göğü altındaki yemyeşil çayırlar” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

9 Haziran 2016 Perşembe

Mor Havalar

Hayat, an olur  gözümüze, algımıza güzel gelmeyebilir. Zorluklara, şehir yaşamı ya da insanlardan doğan her soruna katlanmak, beklenilenlerle gerçekleşenlerin farklılığı, trafiğin zehirli havasına kadar her şey güzellikten ve güzel anlamlardan uzak gözükebilir. Ve böyle anlar,  gayet insancadır.

Her birimiz insanız ve an olur güzel, iyi ve doğru olmayanlar ya da öyle bulmadıklarımızın üstümüze üstümüze geldiğini düşünüp boğucu hislere kapılabiliriz. Hele de metropol hayatında gayet kolaydır bu hissi yaşamak  diyelim ki işlek bir caddenin trafiğinde. Diyelim ki bloklar, kuleler arasında.

Onca karmaşaya tek başına meydan okuyan, bir zerafetle çan çan ortalığı mor neşeye boğan  ya da hanımeli olup kokular saçan çiçekler var ya, işte güzellikler onların eliyle. İyi her dilek, her sevinç onların buket buket anlatımıyla.

Çiçekler sessiz; ama yanı başlarında öten kuşlar onların senfonisi.  Çiçekler kanatsız; ama ateş böceğinden uğur böceğine, kanadı her renkten, desenden kelebeğe onların ziyaretçisi.

İşte o çiçeklerden bir mor neşe.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 09.06.2016, 23:05

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

8 Haziran 2016 Çarşamba



Kara kulaklı kuyrukkakan.

(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 08.06.2016, 22:15

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

7 Haziran 2016 Salı

Karabaşlı çinte


Bugün, ötüşüyle en güzel şarkıları dinleten  kuş.
Karabaşlı çinte imiş.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.06.2016, 22:08
@AcemiDemirci
Paylaş :

Bulutsuz Ankara’da, çim yeşili üzerinde ağaç gölgesi


Bulutsuz, güneşin alabildiğine ışıdığı bir gün olunca, böylece gözlere zor anlar başlayınca çalan telefon çare oldu.


Nasıl olduğumuza, çoğunu atlattığım göz rahatsızlığına gelince konuşma sırası, evin fazla  ışık alması konusunun sadece elbette şu an için  bayağı bir sorun olduğunu duyan yakınımız, hemen davet etti. 



Üstelik ısıdan, buhardan  dolayısıyla ocaktan uzak kalabilmem için  çok güzel bahçesine çağırıyor.


O bahçeyi anlatmaya gerek bile yok. Ön tarafın meyili, sedum yani yayılıcı bitki için tam yerinde. 


Ama diyelim ki iğde yaprağını andıran boz yeşil yaprakları arasından bembeyaz çiçekler açan sarıcı, örtücü, yayılıcı bir tür olan fare kulağı dikilseydi o eğimli ön tarafa,  fare kulakları arasında çimler üzerinde gezildiği gibi gezilemeyecekti bu kez. 


Arka bahçe yine çimle kaplı, meyve ağaçları ve çiçeklerle süslü. Bahçe dediysem, hakkıyla  eni konu bahçe. Bir buçuk dönüm. Bir ev için fazlasıyla iyi. Bostan değil ki anlattığım J


Çiçekler coşmuş. Rengarenk ve çeşit çeşit. Bodur dut ağaçları simsiyah dutla dolu. Kiraz ağacının dalları, yıkılıyor kirazdan. Dalları kiraz basmış yani. Türkülerdeki gibi.


Ayva çoktan meyvesini vermiş. Henüz ceviz büyüklüğünde. Sonbahara dek usuldan olgunlaşacak. 


Kayısıların uç yaprakları kızıllanmış. Meyvesini verdi demek ki. 


Erikler toplanmış. Kirazlarla yıkanıp masaya geldi. Beyaz dut da öyle. Ceviz ağacının yaprakları oynaşıyordu. Hiç bakamadım bile kaç ceviz var dallarında diye.


Ne televizyon geliyor akla ne de diziler bir bahçede otururken… 



Kuşların cıvıltıyla uçuşuyor. Ağaçların  rüzgarda kıpır kıpır kımıldayan yaprakları, sanki bir dans gszterisi. 


Alabildiğine uzanan yeşillikte bozkır bilinen Ankara’ya el değdiğinde, bir fidan dikildiğinde ortaya nasıl yemyeşil Ankara’nın çıkabileceği apaçık ortada şu an.


Güneşin terk ettiği esintili arka bahçede, ağaçların altında, gözler ışık değmediğinden perişan olmazken  ruhlar nasıl dinleniyor… 


“Metropol  çok zor olmaya başladı” diye  hep düşünülür ya zaten, bir kez daha ne kadar haklı olunduğu kavranılıyor böyle varsaymakla.


Metropolden artık tümden kopulamaz bu saatten sonra; ama insanların kaçacak böyle yerleri olabilse. 


Bir köyde, bir dağ eteğinde mesela. Ruhun aykırı bulduklarından biraz uzaklaşılabilse ara ara. Cadde dolusu arabaların metal renkleri yerine ağaç dallarındaki, kırlardaki, bahçelerdeki renkler görülebilse…


Sakalar ötüyor, şarkı gibi. Karabaşlı çinte damdan dana konup, ötüyor, ötüyor. Bülbüller şakıyor. Onca açmış gül, belli ki mest... Ak kuyruksallayan oyunlar yapıyor kah çitlere konup, kah yerde sekip, kah çatıya uçarak.


Ağaçların koyu gölgesinde, ön bahçede kahve içerken gözler bayram ediyor, kırk yıllık hatırlar yudumlanıyor.
(Her hakkı saklıdır)



Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 07.06.2016, 20:41

 @AcemiDemirci

Paylaş :

6 Haziran 2016 Pazartesi

Hala ayaktaki Kavaklıdere, Kocatepe, Esat Evleri



Göz hastanesi, ilkokul ve lise yıllarımız ile sonraki eğitimimizin geçtiği büyüdüğümüz yerlere yakın olunca sokaklarda gözüme çarpan çocukluğumuzdan kalan yapılar oldu. 


Evet, şu sıralar kırk, elli ya da daha yıllanmış binalar yıkılıp yerine yenisi yapılıyor. Ancak kuleli yapılaşmalara dönüşmeyecek neyse ki… Çünkü Ankara’nın en eski mahalleleri olarak oraların oturmuş bir yerleşimi var.


Evet, şu sıralar kırk, elli ya da daha yıllanmış binalar yıkılıp yerine yenisi yapılıyor. Ancak kuleli yapılaşmalara dönüşmeyecek neyse ki… Çünkü Ankara’nın en eski mahalleleri olarak oraların oturmuş bir yerleşimi var.


Ya üst, ya kesen, ya alt ya beş sokak  öte ya arka caddenin çocuklarıydık. Bu evlerin önünden kim bilir kaç kez geçtik. İçimizden birileri, ya sınıf arkadaşımız, ya okul arkadaşımız otururdu oralarda.


O evlerin kimisi hastane oldu. Kimisi otele dönüştü. Ne kadar Kızılay’a yani merkeze yakın o kadar mahalle havası yiter oldu etrafta. 


Meşrutiyet Caddesi, Mithat Paşa Caddesi iş yerine dönüşürken kalan aileler  komşuları gibi birer birere ayrıldı yıllarca oturdukları yerlerden. 


Muayenehane, ofis, büro olan eski evlerin kapıları artık iş yerine açılır oldu.


Bugün, Beykoz Sokak’ın sert yokuşundan Tunus Caddesi’ne ilerlerken çınarlara arsından görünen sessizliğe bürünmüş, bir zamanlar yaşadıkları görkemi korumaya çalışan  onlardan kimisine rastladım. 


Fotoğraf makinem zaten hep bu anlar için yanımda değil mi? Sonuç, halen ayaktaki eski apartmanların fotoğrafları.


Ne kadar daha sokakta, ayakta kalırlar bilmiyorum.  O samimi, sıcak; ama araba park yeri olmadığından sokakların araca boğulduğu yerlerde kısılmışcasına duran yapılar…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 06.06.2016, 22:33

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

Boz Kanat'ın pozu

Boz Kanat’ın bugünkü süzülüşü.

İzlenildiğini hatta fotoğraflandığını biliyor artık. Ve biraz yukarıdan, tam üstten geçerken de sanki “Poz vermek benden, fotoğraflamayı sana bıraktım” der gibi. Şakacı oldu Boz Kanat.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),06.06.2016, 21:57

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci
Paylaş :

5 Haziran 2016 Pazar

Haziran Hüznü

Haziran, hazindir benim için. Bahar ayıdır, yaza geçiştir, ortalık yeşildir falan; ama ruhun bir yanı sarıdır. 2014 yılından beri. Yerine hiçbir şeyin konulamayacağı goncaların solduğu, senede bir gün olur ki o goncaların yapraklarının düştüğü yerlere, yılın başka hangi günü gidilirse gidilsin ille de  özellikle o gün ziyaret ayıdır, bu ay. Haziran hazindir benim için.


Dört gün ara ile iki acıyı yaşadığımız 2014 yılı, bize senede bir gün diye anılacak o günlerden birinin tarihini belletti. 5 Haziran. Babamın göçüşü. Tarihini söyleye söyleye hem.


Dünyanın hali böyle; doğum sevindirirken ölümler üzer. Hayat döngüsünün en itirazsız gerçeği bu durum. Yine de öyle bir gerçek ki yakınlara gelene dek masal sanki. Hep komşudan dinlersiniz ya da yaşlı bir akrabanın  başına gelir diye düşünülür herkes bu acıyı yakından tanıyana dek. Ben de öyle sanırdım… Birilerinin başına gelirdi.


Biliyorum üzdüm… Biliyorum sevindirdim… Biliyorum gururlandırdım. Öyle aman aman gösteremezdi, askerdi; ama  biliyorum çok severdi kızını…


Babam hastaydı; ama neleri yenmemişti ki. Bu hastalıkla da nasıl mücadele etmişti. Hiçbir şeyden geri kalmamıştı. Yatmamıştı hiç. Son günlerinde biraz, o kadar. Birkaç hafta.


Onun gitmesi, babamın göçünden çok dünyanın en fedakar, tanıdığım en dürüst, kendisini düşünmeyi hiç beceremezken kendi dışındaki herkesi düşünüp her şeye yetişen bir  insanın göçüşüydü. Böyle olması hayatını kolaylaştırmamıştı belki; ama ne çok seveni varmış. Ankara’da, Aksaray’da, Çeşme’de. Çok seviliyormuş babam. Biliyordum da böylesi topluca görmek sağlığında olamıyor hiçbir kimse için.


Sanki en küçük yeğenimin bir yaşına girmesini bekledi göçmek için. Yeğenim yaşına girdi; bir hafta geçmeden kaybettik babamı. Ama doğum gününü görmek  mutluluğunu yaşadı. Yattığı yerden hep sordu, bilgi aldı.


Sonrasında karadelik gibi bir boşluk. Eksilme hissi. Zaman zaman olsaydı da şunu sorsaydım çaresizliği. Baba evinde artık olmayan bir "kızım" seslenişi, ayak sesi.


Bugün başucundaydık. Annem, erkek kardeşim ve en küçük yeğenim ile. Üç yaşında henüz yeğenim. Nerede olduğumuzu kavrayamıyor. Ona sadece “Dedesinin burada uyuduğunu” söylüyorum.


Okuduk. Dua ettik. Kabri üzerindeki lavantalar uzamış. Patlamışlar. Bakımını yapan çiçekçi de biz oradayken kamyonetiyle geldi. Su bidonları ile yanımıza koşturdu. Mermerleri yıkadı. Lavantaları ve ayak ucundaki selviyi biz zaten sulamıştık.


Babamın yanındaki kabirde bir akademisyen kadın yatmakta. Çok kez karşılaştık eşi ve oğulları ile. Eşi nasıl severmiş kadını. İnsan kendi acısını unutuyor kadının eşini hüngür hüngür ağlar görünce, ne diyeceğini bilemiyor. Takdir mi etmeli, üzülmeli mi. Karısının mezar taşına  internette çok rastladığımız bir ifadeyi kazıtmış adamcağız,

“Canımdan çok sevdiğim,
İnsanların göz renkleri farklı olabilir,
Ama gözyaşlarımızın rengi aynıdır”


Her gördüğümde mezar başında ağlar bulurdum o adamı. Karısının mezarı yanına kendi mezarını da yaptırmış. Kendisi için yaptırdığının başında taş yok elbette henüz. Bir gün o taşı görürsek, o adamcağızı bir daha ağlarken göremeyeceğiz anlamına geliyor bu. Dünya…


En ön sırada idi babamın kabri. Şimdi her yanı  kabirle dolu. Şehitlerimizin mezarlarının başlarında bayrağımız dalgalanıyor. Hava esintili. Yeşil bol Karşıyaka Kabristanı’nda. Ağaç da çok çiçek de. Cennet gibi. Cennette olsunlar. Baş köşesinde.


Şu an bir yerlerde bebekler doğuyor olmalı. Kimileri evleniyor. Mezun olanlar var. Burada, biten hayatlar ziyaret edilirken yolun ötesinde akan trafik gibi hayatın trafiği de akıyor.


Ağlayamıyorum. Gözüm şu an kaldıracak durumda değil. Ama yine de rüzgârla kımıldanan lavanta sapları elime değe değe Yasin okurken içim kabarıyor, burnumun direği sızlıyor. Bir ara doldum taşacağım, sol gözüm öyle bir yanıyor ki… Gözyaşı dökmeden içten içe ağlamak çok zor. Çok acı.


Geri kalan yakınları da ziyaret ediyoruz. Sonra yola düşüyoruz.


Meşrutiyet Caddesi’ndeyiz. Annem de kardeşim de Çankaya tarafına yönelecekler. Ve durduğumuz yer, Mithat Paşa Caddesi üzerindeki bir özel hastanenin kapı önü. Küçük yeğenimin doğduğu hastane orası. Şu an belki bir yeni doğanın çığlığı yankılanıyor odalardan birinde. Hayat. Böyle…


Ben Meşrutiyet Caddesi’nde ayrılıyorum Annem, kardeşim ve yeğenimden. Metroya yöneliyorum.


Bu saatte tenha metro. Ağladım ağlayacağım  şimdi neredeyse Haziran hazinliğinde. Gözüm sızlıyor. Dikkatimi dağıtsam iyi olur. İnsanlar üzüntüde de, sevinçte de, acıda da, mutlulukta da tek yola başvururlar. Müzik.


Önce İzlandalı Low Roar (Alçak Perdeden Kükreme) çalıyor. Severim bu grubu. Bakıyorum sanki uzayın derinliklerinde bir uzay gemisi yol alırken göktaşı yağmuruna yakalanacağını haber veren bir tını var müzikte. Ya da uzaylılarla telepati yoluyla anlaşma görüntülerinin arka müziği gibi. Hemen değiştiriyorum. Bu sefer çıkan parça yüreğime değiyor. Hani içinizde bir tel vardır ya. O teli yakalıyor bu şarkı. Bam teli değil tabii. O böyle hissettirmez. O tepkimelidir. Bu ise içte ve kavurucu. Gözüm yine sızlıyor.


Natalie Cole ve babası söylüyor bu kez. Baba kız düette. Teknoloji, baba Nat King Cole’ün  eski kaydı ile kızı Natalie Cole’ün  sesini birleştirerek yeni bir kayıt elde etmiş.


Şarkının tek bir sözcüğü o an benim için duyumsanan. Natali Cole haykırıyor;
Unforgetable -Unutulamayan- . O an kimse benim de bir Natalie Cole olduğumun farkında değil.


Haziran ayı, dedim ya, hazindir bana!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.06.2016, 20:16

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci