18 Haziran 2016 Cumartesi

Masmavi Kafkas Göğü Altındaki Yemyeşil Çayırlar


Her ne kadar adı Ağrı Dağı olsa da tam anlamıyla asıl Iğdır’dan gözüken dağların en güzellerinden, fotoğrafını çekmeye çok az zaman bulup doyamadığım Ağrı Dağı resimlerini de yayınlamak istedim. Ağrı Dağı, en iyi Iğdır’dan gözüküyor ve en yakın olduğu yer de yine  Iğdır. Birkaç resmi yolculuk sırasında araçtan çektiğim hissedildiyse  mazur görülmesi lütfen... Ayrıca Iğdır'ın o andaki bulanık havası, leyleklerin arka fonundaki dağ manzarasını da, resmin bütününü de biraz gölgeledi.


Yol, çeşit çeşit. Otobanından, asfaltından, patikasına kadar. Bir yol var ki uzaklara. El değil, ayak bile değmemiş yerlere. Asfaltı hiç tanımamış; ama yemyeşil çayırlarla bezenmiş ovalara. Otun türlüsüne yatak olmuş yamaçlara. Gelincikler kırmızı sesle bağırmış avazı çıktığınca. Susmamacasına, öyle ki göbeklerinin karaları allara sürme olmuş.

Mavi, gök rengidir, yeşil, çayırın anlamıdır direkten direğe, ağaçtan ağaca leylek uçan o biraz uzak, çokça farklı, “bulunmuştuk bir vakitler oralarda” diye hep anımsanan ellerde. Görüldükten sonra da o yerlerin yeri, aklın başköşesi.


Ufuklar dağlı, dağlar bulutlu, zirveler karlı oralarda. Yalçın dağların kıvrımlı, büklümlü içinde ne koyaklar saklı etekleri bile tepe heybetinde. Sümbülün, anemonun, adonisin, gelinciğin gözden ırakta, hoyrat ellerden uzakta, çiğneyen ayaklara gözükmeden güle oynaya açtığı bitimsiz kırlar uzanır Kafkaslar’da. Kafkaslar’ın bir kısmı, hemen bizim doğumuzda. Kuzeye kaçan. Kafkaslar’ın da güneyi olan.


Nasıl bir yeşil tablo ki o, her yanda bir ağaca bağlı kır renginden dorusuna atlar, varyete yaparak, yuvasına çamur kararak dolanan kırlangıçlar, hiç göze gözükmeyecekken bir anda ürküp otlardan kanatlanıveren ibibikler, oyuncu ak kuyruksallayanlar, akşamleyin kâh çifter çifter kâh da sürüyle yola çıkıp süzülürcesine koşan keklikler, kayabaşlarındaki kartallar ressamı. Doğa, doğa olmanın zevkini sürmekte. Öyle ki o sırf gök mavi, yer yeşil ve sarp dağların toprak karasıyla kar beyazından renklenmiş görüntülere bakan gözlerin sahipleri,  ot, çiçek görmekten yorulmaz. Hatta doyamaz bakmaya. Kafkas yamaçlarının çabası, bitki yeşilinin çimento yeşilinden daha evla, canlı, hayat dolu olduğunu insanlardan daha bir bildiğini düşündürür…


At görmek bir anda… Şehir hayatında kedi, köpek, güvercin, saksağan, serçe görmek kadar olağan yemyeşil saten dokulu Iğdır’da. Orada yeşil bitimsizdir. Oksijen kırda, dağda, yaylada, ovada, kentte. İdillerin en güzeli yaşamlar, dağ eteklerinde o sınırda.  Tek uçan kuşların gördüğü bilinmedik güzellikte, renkte çiçeklerle, kokularla, çoban kirpiğinden, kuş konmazından otuna dek bezenmiş halde dağ, taş.


İğde kokuyor Iğdır’da her yan. Boz yapraklı iğde ağaçları çiçeğe durmuş bu sıralar oralarda. Ne de olsa dağ eteğinde o şehir, o yüzden Ankara ile aynı anda açmaz Kafkas havasında iğde çiçekleri. Havanın oksijeni, mor sümbüllerin yavru yavru kabarmış başları, iğde kokuları, elektrik direklerinin her bir çıkıntısına yuva yaparak kat kat apartmanvari kendi yerleşimlerini oluşturan leyleklerin yuvaları bir kır şiiri gibi sanki. Ağaçların kaleminden, gelinciklerin renginden, kimselerce bilinmeyen rengârenk çiçeklerin kokusundan yazılmış. İdil yani.


Başın kalkmasına bile gerek kalmadan göz önünde uçan leyleklerin şehri ora… Oralar leyleklerle bilinmiş. Her elektrik direğinin tepesinde bir leylek yuvası. Gündüzleri leylekler, ya yuvanın son bakımlarıyla uğraşıyorlar ya da avlanmaktalar. Akşamları kocaman dallarla yaptıkları yuvalarının içine çöküyorlar, gün batımı sıraları. Zarif uzun boyunları, yuva dışında kaldığından gözükmeyecek gibi değil. Kimisi de yorucu bir av arayışından sonra koca kanatlarını bezgince çırpa çırpa yuvasına dönüyor. O dönüşteyken yuvadaki eş, uzun bacakları üzerinde dört bir yana bakınıyor endişe ile. Kimi leylek sürüsü çayırların üzerinde. Doymak için belki. Belki tembellik yapmaktalar.



Her yan su, nehir yatakları dolusu. Aras Nehri akıyor dört ülkeye sınır çizerek. Üzerindeki köprünün yarısı bir yan ötesi öbür yan. Hep derim ya ot türleri, yeşillik deyince Ege, su deyince Karadeniz gelir akla. Değil oysa! Otun en şifalısından lalenin ters güzeline dek hepsi daha uzaklarda, hem de yönü batıya en ters uçta. Asıl güzellikler, doğunun gizeminde saklı.  Oralarda dört bir yan su, dere gibi de değil hem. Adamakıllı su. Irmak ırmak akıyor.  Şırıl şırıl şelale sağ sol. Dağ ki görkemi yükselişinde. Dağ demek, kar demek. Dağ etekleri, al renkli gelinciklerin, beyaz papatyaların, sümbüllerin, nice renk varsa ondan açan çiçeklerin çayır çimenlerin renge boyadığı şenlikte. Monet’ye nazire edercesine gülüyor orada nazlı gelincikler. Ki Monet bile böylesi bir manzarada resmetmemişti gelincikleri çizerken eminim. Henüz hiçbir ressam çizmedi o çiçekleri; o görülmeden inanılamaz güzellikleri.


Sabahları Ankara’da en sevimsiz şey çalar saatken buralarda çalar saate iş düşmüyor bile. Ankara’daki gibi gözler yanarak ve açılamayacak kadar yorgun kalkmıyor. Sabahın beşini bulmadan açılıyor gözler Iğdır’ın Kafkas havasında. Görülecek bunca şey varken açılmaz mı zaten? Erkenci olmamak elde değil burada. Gerçi ben her yerde erkenciyimdir. Yine de herkesler öyle değil, biliyorum.


Zaten oralılar da diyor, “buralarda öyle uzun uzadıya uyunmaz, uykusuzluk, yorgunluk bilinmez” diye. Haklı olduklarını anlamak için doğuda bir hafta geçirmek gerek. Tüm yazılara bedel o tecrübe. Fotoğraflar mı? Sadece bir kare onlar. Ama orada her yan bir fotoğraf karesi güzelliğinde.


Ovalar dümdüz uzanırken ulaştıkları ufuklar, kenarları kırtıklı bakır sahanlar gibi dağlarla oyalanmış. Silsilenin bitmek bilmeyeni uzanıyor, zirveleri kartal yuvalarıyla dolu. Dağ, tepe filan gibi değil öyle alçaklardan sürüp ilerleyen; hakkıyla dağ yani. Ulu. Öyle ki bir dağın adını sorsanız “adi bir dağ işte” diyorlar. Ki Ankara’da, İstanbul’da,  İzmir’de o adi dağın yüksekliğinde bir dağ bulunmuyor. Gülesi geliyor insanın ilkten bunu duyunca eğer bir de şaşmaktan gülmeyi unutmasaydık. Değil öylesi adi bir dağ, alçacık Elmadağ’a kar düştü mü diye nöbetteyizdir biz Ankara’da neredeyse, kışları.


Gök, alıp başını masmavi gitmiş görülebildiğince; dünya topu etrafında. Boncuk renginde. Bulutlar geziniyor yüzerek, şekilden şekle girerek. Yağmur olup döktürüyor bir ara. Derken gökkuşağı çıkıyor ki en alttaki mor rengi ayan beyan seçiliyor. Daha görmedim oysa Ankara’da gökkuşağının morunu. Ama Ankara’da görülemeyecek olan ne var ne yoksa zaten hepten orada. Kafkas göğünün morlu gökkuşağını görünce şaşacak bir şey yok onun için.


Göz yukarı bakınca, beyaz bulutlu mavi gökyüzü; yere eğince, çayır çimen, gelincik, renk renk çiçek… Kesişmeler, yeşille mavinin çizgisinde. Hava, duru. Limonata sanki. Soluk almak rahat. Geniz yanması filan bilinmez o havada. O hava, oksijen. Hayatın pınarı.


Koyun sürüleri, bulut gölgeli dağ eteklerinde yayılırken yukarıdaki bulutların gölgesi gibi. O koyunlar, bin bir çeşit ottan, çimden buluyor yiyeceğini. Sütü de başka o yüzden yağı da, ayranı da.


Bir bulutun gölgesi olası geliyor insanın Kafkas dağları üzerinde gezinen. Her otun çiğini görüp, her ağacın yaprağına değen. Gözleri hep çayırlarda, adı bilinmedik onca çiçek arasından süzülen...
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.05.2016
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; 
@AcemiDemirci

Paylaş :

Tokun, açın halinden anlayacağı günlerdeysek eğer o halde;

“Dünya Yolluğu; Yokluk, Yoksunluk, Yoksulluk” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

17 Haziran 2016 Cuma

Gölgeli yaşamlar

Dün sabah, bariyeri geçip yokuşa inmekteyim. Güneş çiğ. Başımı kaldırıp bakamıyorum, o kadar. Bir kıpırtı var yolda, küçücük.

Bir serçe, neredeyse  kendi kadar bir kuru ekmeği gagalıyor. Bir o yana sıçrıyor bir bu yana. Ara ara gagasına kıstırdığı ekmek parçası ile havalanmaya çalışsa da uçamıyor bile, zıplayıp kanatlarını açmakla kalıyor kala kala.

Ekmeği kapıp uçamıyor ki güvenli bir yerde yesin. Böyle ayan beyan ortalıktayken etrafı kolaçan ediyor bir yandan da. Öyle ya geniş cadde ortasında gün gibi açıkta serçecik. Bir kedi görmesin! Serçe, ekmek  buldum diye sevinirken kediye yem olup kediyi sevindirmesi işten bile değil o zaman.

Servis beklemek üzere durağa doğru inerken serçe gagasına alıp havalanamayacağı kadar ağır ekmek parçasının etrafında kanat açıp sıçrayarak dönüp duruyordu. Ben de etrafta kedi var mı; varsa serçeyi ürküteyim de kaçsın telaşındaydım.


Yem bulma sevincini, yem olmak kaygısıyla gölgeli yaşamak... 
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.06.2016, 19:50
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

16 Haziran 2016 Perşembe

Blog Yazarki MİM Cevapları

Sevgili Blog Yazarki MİM’inde yer almışım. Çok sevindim. Geç de kalsam, zamanında görememiş olsam da cevaplamak güzel :)

Sabahtan akşama saati saatine yani dakik yaşayıp, akşam eve kalan zamanda da dakik olmak  filan ne gezer vakit hiçbir şeye yetmezken istemeden atladıklarım oluyor; elimde olmadan. Gerçi ucundan kıyısından yakalıyorum sonunda; ama gecikmeli bir yakalayış bu elbette. Malum cep telefonum internetsiz. Ve öyle de kalmalı. Yoksa ne yazabilirim vakit bulup, ne okuyabilirim ne fotoğraf çekebilirim ne de perişan ettiğim gözlerimi eğer aklıma gelirse, eğer gözlerim boş kalırsa ve eğer ufuk varsa oraya dikip dinlendirebilirim. Feyzbuk gibi internet türevlerine ancak evden akşamları ulaşabiliyorum bu nedenle. Gecikme sebebim bu. O zaman affınıza sığınıyorum.

Sevgili Blog Yazarki  mim koymuş. Çok teşekkür ederim kendisine bir kez daha. Çok da sevindim. Yani sevinmek bile gecikmeli oluyor internet varsa arada J


Henüz haberim oldu bu mimden  ki bu yadsınacak bir durum değil biraz önce andıklarımdan sonra. Maratonda ilk gelmek değil kırk kilometreyi tamamlayabilmek değil midir asıl olan? Sonuçta blog maratonunda bu zaman kıtlığıyla asla birinci gelemeyeceğimi biliyorum; esas olan kırk kilometrelik zoru bitirmek ise şu an bu amacın gerçekleştiği an o halde J


Başlayalım o zaman sorularını CafeTigris’in hazırladığı ve çok güzel yanıtlar vererek cevaplandıran Blog Yazarki’nin beni de içinde tuttuğu MİM’e.


Elinizde sihirli bir değneğiniz olsa neyi veya neleri değiştirmek isterdiniz?
Patlayıcı tüm buluşları, baruttan başlayarak, hiç bir zaman ulaşılamayacak en uzak, en soğuk ve bilinmez gezegene ışınlamak isterdim. Kimseler kimseleri ve kuşları vuramazdı böylece…


Mesleğinizi değiştirseydiniz hangi meslek dalını seçerdiniz? Veya ne olmak isterdiniz?
Galiba bir Milli Park’ta kuş gözlemciliği bana tam anlamıyla uyardı. Ama asıl mesleğim de bu arada arazide sürdürülecek bir şey olmalıydı. Arkeolog, jeolog, ziraat bilimcisi ya da belgeselci gibi. Hepsinin bir arada olması da en istediğim şey aslında J


Bir gün boyunca aç kaldınız (Ramazan’da olduğu gibi) ilk ne yemek isterdiniz?

Aksaray’ın göğermiş çörekotlu çömlek peynirinden koyulmuş yufka ekmekle yapılmış dürümlü kahvaltı. Ya da annemin elinden zeytinyağlısı da olur etlisi de yaprak sarması. Veya pazı kavurması. Çok severim.


Bir dalga olsaydınız nereye vururdunuz?
Mercan kayalarına. Resiflere…


Issız bir adada yanınıza alacağınız üç şey?
Yakınlarımın hiçbirini almazdım önce. Çünkü ya kalpleri var ya tansiyonları. Ben de doktor değilim Kiminin glokomu var. Issız ada onlara göre değil yani. Ben, mim gereği ıssız adaya  gitmeye mecburum diye onlara rahatsızlık vermek istemem Daha  önce ıssız ada tecrübem olmadığından bu konuda kitabı bile olan Robinson’u, yardımcısı Cuma’yı ve Bozburun’daki tekne ustalarından birini yanıma alırdım ki adayı keşfedip, canlı türlerini, bitki ve ağaç çeşitlerini, kaç tür kuş, balık olduğunu öğrendikten, tam o sıralarda orada çekilen yarışmanın sörvayvırcılarına –survivor- oyunların püf noktalarını gösterip, taş üzerinde piştikten sonra yaprağa sarılmış balıkları öğün olarak onlara gizli gizli verdikten ve Robinson Crusoe kitabını yazdıktan sonra bastırmak için tezden anakaramıza dönebilelim.


En çok görmek istediğiniz şehir veya ülke?
En çok görmek istediğim yer, tabiatı hiç bozulmamış, çevre kirliliğini bilmeyen, trafik keşmekeşinden, egzoz kirliliğinden  hiç haberi olmayan, yüz ölçümü inanılamayacak kadar büyük buna rağmen neredeyse bomboş kalmış dedirtecek kadar ıssız, doğal ve temiz havalı Patagonya’yı görmek isterim.

Asla giymem dediğiniz renk hangisidir? Neden?
Arada kalmışlar, soluk renkler yana yabancı kaçıyor. Yeşil tonları, maviler, bordoya çalanlar varken sarıdan sakınanlardanım Kısaca sarıdan uzağım; ama buğday başağı sarısından rahatsız olmuyorum. Neredeyse sapsarı hiçbir şeyim yok. Hele de cart tonda ise… Nedenini bilmiyorum; ama ormanların, göğün, böğürtlenlerin ve kır çiçeklerinin rengi bana daha yakın.


Bayramda ne yapacaksınız?
Eskiden olsa turlardan birini çoktan seçmiştik bile. Ya da Çeşme'ye. Ama artık büyüklere bağlı çok şey. Ancak uzaklarda da sorumluluklar, sulanacak ağaçlar, hiç tadamasak da, kahvaltı  masasına getiremesek de ekmesinin ve baş vermesinin ayrı bir mutluluk olduğu fesleğeninden dereotu, tere otu, maydonozuna, Tiflis pazarından  aldığım mısırın tanelerine kadar  dikmek için şöyle bir yedi yüz kilometre kadar gidebiliriz. Kesinleşmiş bir şey yok oranın kokusu da havası da gözümde tütse de. Belki… Üstelik yol uzun, zaman kısa, iş çok. Dönüş, tatil dönüşü değil yorgunluğun diz boyu olduğu anlar oluyor. Bu yüzden düşük ihtimalli bir belki :)

Ölmeden önce yapılacaklar listesine alınacak 3 şey?
İyilik, güzellik, doğruluk.

Uçurumun kenarındasınız, tam atlayacaksınız o an aklınıza bir şey geldi. Nedir?
“Aaa, bangi camping -bungee jumping-   ekipmanını unutmuşum. Dönüp alayım” derdim J

Yerde 50 TL bulsanız ne yapardınız?
Bir kez içi bir ev alacak kadar para ile dolu cüzdan buldum. Bir kez de Babam dolu bir cüzdan buldu. Başımıza iş çıktı anlayacağınız. Cüzdanın sahibini aramak çok zor. İstemeden karıştırıp bir telefon numarası bakınıyorsunuz. Olmadı karakola teslim edeceksiniz de kısadan halli varsa diye çabanız. Biz cüzdanın içindeki faturalardaki numaraları bile aramıştık. Öyle ki telefon faturamız hayli kabarık gelmişti. Cüzdanı kaybeden, bir müteahhidin oğluymuş. Bir ay sonra gelip aldı içi feci dolu cüzdanını. Biz de çok çabalayıp bir an önce kendisini   bularak onu cüzdanını almaya bize kadar gelip yorarak zora soktuk diye utandık bile :) Para bulmak çok meşakkatliymiş, öğrenmiş olduk böylece.

  
Yine de ille de para bulup, paranın sahibini de bulamayacaksam o zaman dönerci, pastahane, oyuncakçı vitrinlerine ağzı sulanarak, imrenerek bakan bir çocuğun elinden tutar, onu dükkandan içeri sokar ne istiyorsa onları alırdım. Para artarsa eğer, ya ağaç fidesi alırdım boş dağlar için ya köy kütüphaneleri için  ilkokuldan beri her yıl en az birkaç kez okuduğum ve her okuyuşumda sanki ilk kez okuyormuş gibi kaptırıp beş saatlik oturuşta bitirdiğim Jean Wester’ın kitabı  Leylek Dede ve Yusuf  Has Hacip’in  Kutadgu Bilig’ini alır köy okullarına, kitaptan yana fakir kütüphanelere gönderirdim.

Blog Yazarki'ye teşekkür ederken  blogger arkadaşlarıma Hüdaydalısından selamlarımla :)
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.06.2016, 19:56
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

15 Haziran 2016 Çarşamba

Metropol kıyıcılığı


Metropol, yutucu. Şehrin genişlemesi etrafını yutmakla oluyorsa metropol yolculuğunda, yutulanlar elbette genişlemeye fırsat verecek yerler. Yani tarlalar, boş alanlar.


Giderek küçülen tarlaların üzerinde başak yerine kuleler biterken kıyıda köşede şimdilik kalmış eski tarlaların yabanileşmiş başakları kaç bahar daha gün yüzü göreceklerini bilemeden boy atarken karşılarında kırk katlı hatta belki de yakında yetmiş katlı olacak kuleler görüyorlar.


Kuleler, değirmendir. Öğütür. Bir kez dikilmek için binlerce yıldır her yıl çiftçilerce, köylülerce ekmek olmak üzere tohum tohum serpilip ekilip dikilmişleri yani buğdayı, çavdarı, arpayı, yulafı, burçağı öğütür. 

 Sonrasında da metropol zamanı öğütür. 

 Metropol kıyıcılığında kuleler diklenirken başakların boynu bükük…
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 15.06.2016, 23:08

Paylaş :

14 Haziran 2016 Salı

Su damlalı çiçekler

Ankara yağmurluydu. Otların, çiçeklerin, güllerin, kaysı ağacı yapraklarının üzerine düşüp damla damla sanki çiğ tanesi gibi kaldı çoğu kez.

Narin, oya gibi, pıtırcık pıtırcık birçok çiçeğin bir araya gelip kümeler oluşturduktan sonra o kümelerin  de birlikte dizilişleriyle  tek bir bütün oluşturmasıyla ortaya çıkmış yaban havucu çiçeği de yağmur altında kalanlardandı.

Göbeği sanki zeytin çekirdeği gibi, kirli beyaz renkteki çiçek, başını kaldırmış karşıdaki  kulelere bakarken yağmur damlacıkları, sapının üzerine dizili incecik taşıyıcı saplar arasından düştü düşecek görünümdeydi.

Çok zarif, dantel gibi, kupür kupür yabani havuç çiçeği bugün ıslak zerafetteydi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 14.06.2016, 23:14

Paylaş :

13 Haziran 2016 Pazartesi

İğne Oyası Gibi Bir Çiçek; Yabani Havuç

Eski çavdar tarlasının yabanileşmiş upuzun saplı, boz yeşil başaklı çavdarları arasında yine uzun sapları ve iğne oyasını andıran ufacık onlarca çiçeğin tek bir çiçek olmuş hali, göz bebeği gibi simsiyah göbekleriyle yabani havuç çiçekleri de açmıştı yol üstünde, yokuş boyunca.

Etraf yabani havuç çiçeği ile doluyken resimlerini sıkça çektiğim Boz Kulak için çok sevindiğimi yazmadan olmaz.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.06.2016, 23:05

Paylaş :

“OT KÖRLÜĞÜ” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

12 Haziran 2016 Pazar

Tepedeki mazının tepesinde; Kuyrukkakan

Eteği yetişkin mazılarla kaplı arka tepelerde rüzgâr esiyor. O kuvvetli rüzgârda bir ses. Rüzgâr uğultusu değil. İnce bir sesleniş. Kuş sesi. Öyle de bir  değişik ötüş ki. Hemen arandım. Yüksek mazılardan birinin uç ana dalının tepesinde gördüm kuyrukkakanı. Dal, esintiyle  sallanıyor.

Makinede görüntüyü yakınlaştırıyorum. Ancak rüzgâr nedeniyle görüntü sabitlenemiyor. Kuş bu, rüzgârın dinmesini beklemez. Zaten kıpırdanıyor. Ha uçtu ha uçacak. Birkaç pozunu çekiyorum. Bir daha çekeyim derken kadraj boş. Uçmuş.

Rüzgârda sallanan daldaki kuyrukakkanı, rüzgara direnemeyen makine ile çekince ortaya çıkan görüntü bu… Yine de kuyrukkakan öterkenki pozunu esirgemediği için çok güzel.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.06.2016, 22:45
@AcemiDemirci


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci