25 Haziran 2016 Cumartesi

Dünya Yolluğu; Yokluk, Yoksunluk, Yoksulluk

Bu yazım için tema olarak en hızlı yok olanları ve en hızlı yok edenleri seçtim. Doğa ve  doğayı yonta, yok ede kendine yer açan beton kuleleri yani. Çok değil daha birkaç yıl önce  ekili tarlayken, kırken, mera iken bugün  dev sitelere dönüşüp  rezidans tarlası olup çıkmış alanların yanı başında yok olma sırasının  kendilerine geleceği korkusuyla ödleri patlasa da hala baharda açan  doğanın asil varlıklarının yani  kır çiçeklerinin blokların gölgesinde yükselişini ve onlara dik başlarıyla kafa tutuşlarını seçtim.

Hangi “yok”? Elde avuçta yokluk mu yoksa elde avuçta olsa bile ortalıkta olmadığından edinilemeyecekler mi? “Yok”, kimileyin yalnızca olumsuzlama olan, “hayır” ile eş anlamlı sözcük mü? Hani daha sevimli, gücendirmesi daha az olduğu besbelli “yoooo, yoo!” haline dönüşmüş yok mu? Kaşları kaldırıp, başı geriye atıp “cııık”diyerek kestirip atmak mı? Yoksa şairin dediğince “cep delik, cepken delik” olup da çeyrek ekmek parasının bile olmadığını anlatan o tek heceli  sözcük mü?

Yokluk, kimileyin kare olup anlatılmış. Kemikleri sayılacak sıskalıkta, kadidi çıkmış, üst baş yok, gözünün karası ile yüzünde gezinen sineğin karası birbirine karışmış, dermansızlıktan yere çökmüş bir Afrikalı çocuğu besleyecek gıda yokken, çok sürmez o Afrikalı çocukla beslenmeyi bekleyen akbabalı kare mesela. O karedeki yokluk, sadece yiyecek içecek yokluğu değil, insani değer yokluğunu da anlatmamakta mıdır? Açlık o kareleri doğururken tokluğun getirdiği  sorunlardan şikayetler olması ya!..

Kimi yokluklar coğrafyanın getirisi. Her coğrafyada her bitki bitmez, her canlıdan bulunmaz. Diyelim ki muz da, maymun da bilinmezmiş İç Anadolu’da daha yakın zamana kadar. Köylere eşek ya da at arabasıyla yazın taze meyvesinden kışın kuru üzümüne, elma, armut kakına dek yük taşıyan çerçiler gelirmiş ki o zamanın AVM’si nitelikliymiş.  Köylülerin parası olmadığından tarladan, bahçeden kaldırdıklarıyla takas yoluyla alışveriş yapıyorlar çerçiden. Aksaray’ın köylerinde bir leğen buğday verip Nevşehir’in kokulu elmalarından alıyorlar mesela. Eski kilimler veriliyor yine çerçiye, para niyetine. Bazen de o zamanın sirki olan maymun oynatıcılar gelip bahşiş alacaklarını bildikleri köyün ağasının, beyinin kapıları önünde maymunu oynatıyorlar.


Annemin anneannesi, herkesçe hatırı sayılan  Esma Anneannemiz ile Hacı Ümmet Dedemizin evine Adana’dan gelen tüccarlar  vasıtasıyla muz gelirmiş, yetmiş yıldan fazla önce. Konu komşu muz görmek için üşüşürmüş. Muz tükenmeden gelenlere muz ikram edilirmiş haliyle. Geç kalanların Esma Anneannemize muz hakkındaki sorularının ardı arkası gelmezmiş.

Annemin babası Mehmet Acır Dedem, Aksaray’ın buğday tüccarlarındanmış gençliğinde. Mal alıp satmaya Mersin’e gidermiş. Mersin’den gelirken de portakal, muz getirirmiş kışı sert İç Anadolu kenti olan Aksaray’a. Bunları arkadaşlarıyla paylaşan Annem,bir gün çocuklar arasında efsaneye dönüşmüş muzdan evleri uzakça kalan bir arkadaşına vermiş. Çocuk koşa koşa eve gidip annesine göstermiş muzu. Kadıncağız, hiçbir meyve ya da sebzeye benzetemediği muzu beyaz patlıcan sanmış.

Çeşme’deki komşumuzun çocukluğunun geçtiği Isparta’daki dağ köyünde patlıcan bilinmezmiş. Bir gün komşumuzun  dağ köyüne çerçi geliyor. Sattıklarını arasında patlıcan da var. Malum domates gibi anavatanları başka topraklar olan bazı sebzeler şunun şurasında yüz yıldır filan yetişiyor bizde de Avrupa’da da.Dolayısıyla sert iklimli dağ köyündekiler o güne kadar patlıcanı hiç görmediklerinden merak edip almışlar. Ama nasıl yenecek bilmiyorlar. Bahçede, tarlada çalışırken ekmek arasına peynir  domates koyarak yaptıkları katık gibi ekmeğin arasına doğrayıp da yemişler. Tadını yadırgamışlar çiğken; ama olsun. Değişik bir şey tatmanın ve öğrenmenin keyfini yaşamışlar o çiğ patlıcanın kekresi ile. Yok olanlar var olduklarında, gereken şeylerden biri de  huylarını sularını öğrenmek olmalı.

Yetmiş yıl önce hayvanat bahçesi filan yok ki öyle her yerde, maymun görülsün. Bazı adamlar ellerinde maymunla çıka gelirlermiş Aksaray’ın köylerine. Maymunu oynatır, bahşiş toplarlarmış. Kimi çocuklar ilk kez gördükleri için maymundan korkup  kaçarmış. O zaman masmavi gözlü Esma Büyükannemiz, atasözü nitelikli şu cümlesiyle  akıl verirmiş; “Maymun kapıya her zaman gelmez. Maymuna oynarken bakacaksın”.

Kızılderililerin tarihinde tüfek, öncesi ve sonrası Milat gibi olan bir mihenk taşı olmalı. Bir gün yaşadıkları topraklara tüfek geldikten sonra hiçbir şey eskisi gibi kalamamış,  olamamıştı bir daha. Bazı şeyler hep yok kalsa, esenlik de kalacak o zaman ortamda. Var olmaları, acı  çekmek anlamındaysa eğer.  

İkinci Dünya Savaşı sırasında temel bazı şeyler karneye bağlanmış. Bunlardan biri de şeker. Şekeri pek seven Mehmet Acır Dedem, kahvaltıda çayını şekersiz içemez. O zaman şeker niyetine kuru üzüm atıp çayını öyle tatlandırırmış. Kahve tiryakisi de hem Dedem.Kahve bulmak, şeker bulmaktan da zor. Çünkü taa Yemen’den geliyor.Brezil içerlermiş yerine. Buğday gibi bir şeymiş. Ya da mısırı kavurup,öğütüp kahve gibi içenler olurmuş. Yani var olanların kıymeti, yok olduklarında anlaşılıyor galiba en iyi.

Bir yerdeki maddi yokluk, aslında tüm insanlığın acısı. Kimi insan aşırı beslenmeden yerinden kalkamayacak haldeyken, bırakın üstü başı olmayı, günlerdir midesinde bir lokma olmayanlar varsa eğer dünyada… Tokluk anlamına gelen “var” kavramı ile yokluk, açlık anlamına gelen “yok” kavramlarının savaşının biraz da geri kalan insanların çarpık anlayışı yüzünden bitmediği gerçeğini düşünmek,  acı bir çıkarım olmaz mı?

En acı yokluklar, yakınların kaybı. Bunlar hem maddi hem manevi kayıplar. Kahvenin yerine mısır kavurmak gibi çözümleri asla olmayan, derinlere işleyen boşluklar bunlar.

Başka boşluk hisleri de var; onları hissedenlerin kimisi ağzında gümüş kaşıkla doğanlar üstelik. Doğmadan daha, adına partiler verilir, kutlamalar yapılır, cicili bicili odası hazırdır onların. Pembe ya da mavi bisikletine kadar alınmış ortamlara doğarlar.  Yani aşı vardır, parası vardır, işi zaten dededen, babadan yerindedir. Bir şeyleri elde edebilmek için parmağını bile oynatmasına gerek kalmaz.Hepsi önündedir çünkü. Onun hayatında “yok” kavramı yoktur. “Var” ise her şeydedir ve bu yüzden belki de anlamı yoktur bu kavramın artık. Tek derdi altı aydır kullandığı görkemli arabasını yenilemekte geciktiğidir ağzında gümüş kaşıkla doğanların. Üstelik cep telefonunun son modeli de çıkalı iki hafta olmasına rağmen hala fırsat bulup alamamıştır. Ne büyük bir sorundur bu!

Sorun böyle olunca içteki boşluklar da  boşluğa düşüren cinsten oluyor. Ve sorunsuzluk yüzünden sorun yaşanıp, boşluklara düşenlerin  sonlarının nasıl olduğunu okuyoruz gazetelerde kimileyin.

Doğa her yerde farklı farklı. Kimi yerde topraklar buzla kaplı kimisinde de denizler. Kimi yer, güneşte kavrulur, susuz,yakıcı çöldür. Kimi yerde de mavi ve yeşil el ele vermiş sular gürül gürül akmakta, dağlar alabildiğine uzanmaktadır çayırlara, çiçeklere bezenmiş halde. Birinde var olan ötekinde yok. Kiminin koskocaman tabağı bile yetmiyor midesine gireceklere, kiminin değil tabağı bir kaşık aşı dahi yok.


Varın karşıtı yokluk yani. Var olanların hep var olarak kalmayacağı, dünya akışı koşullarında her şeyin değişmeyen tek şey olan değişime uğrayacağı kesin.  O zaman bugün bir şeyin olduğu yerler,yarın onun yokluğuna düşecek. Asıl olan,var ile yok arasındaki o hem arşın arşın uzaklığı hem de zaman içindeki iç içeliği insanın anlaması… Kaldı ki insanın kendisi bile bugün var yarına Allah kerim.Herkesçe bilinmektedir ki varken gün gelecek yoklara karışanlardan olacak dünya üzerindeki canlıların tümü. Öyle ki dünya bile yok olmayacak mı? Yok olmaması gereken, bu gerçekleri unutmadan tok gözlüler olarak insanca yaşayabilmek…
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.06.2016, 11:34
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Poor Soapy gibi mi bazen?

Galiba adını yazmama gerek olmayan, senede en az bir kez okuduğum bir kitap dışında artık öyle değil bir gün iki günde biten kitap olmuyor kolay kolay. Çok ince ise o başka. O zaman o kitaba uygulanacak ölçüt farklı bir birim olacak elbette. Daha çok hayli kalınca kitaplarla boğuşuluyor da son zamanlarda…


Evdeki süre belli. Yeterli mi yetersiz mi belli. Bir öğle tatili bir de balkona kaçamak yapıp güneş dikleşmeden ne okunabilirse… Koşturmaca bir canavar ve bekler… Bu canavar sizin zamanınızın düşmanı. Doymak bilmez ve siz de zamanı yönetme konusunda ustalaşmaya çalışırsınız.


Katiyyen ustalaşılacak bir alan değil bu. Öyle hissettirir ki, bunu ancak Reading derslerimizin öykü kitaplarından olan bir kitaptaki Soapy’i tanımlayan cümleyle anlatabiliyorum. Nedense böyle baş edemediğimiz  koşullarda aklıma hep o acıklı mı, komik mi belli değil öykünün kahramanı hırpani ve kirli olduğundan Soapy diye çağrılan adamcağızın  her çabası sonucunda karşılaştığı düş kırıklığının ardından okuduğumuz cümle gelir;
“Poor Soapy was miserable” (Zavallı Soapy perişandı)

Çok şükür ki Soapy’nın dertleneceği şeylere değil de bizim dertlenmemiz zamansızlığımıza olsun. Ne güzel bir dertlenme… Ama böyle kuş sesleri arasındaki bir güne böylesi bir dertlenme bile yakışmaz, yakıştıramadım.


O halde zamanın yetersiz olduğunu kabul edip yine de eldeki kitapları okunabilecek en kısa zamanda bitirmek için çare aramalı. Öğle tatili gibi. Balkon kaçamağı gibi. İşte öyle anlarda biten Sait Faik hikaye Antolojisi (1953-2012) ve konusu  bir türlü içine çekemediğinden daha zaman ayırmamaya karar verdiğim kitap, North Star.

Hikaye Antolojisi, oradan oraya taşınmaktan yıprandı. Oysa yıpratarak kitap okumak hiç bana göre değil. Hadi satırların altını çizmek dense neyse… Aramadığınız kadar çizili olur da.

Şimdi elime yeni bir kitap alma vakti.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.06.2016, 09:41
Paylaş :

Ak kuyruksallayanca bir "Günaydın"

İlk günaydın ondan. O, bir ak kuyruk sallayan. 

Çok oyuncu. İnsana enikonu yanaşır. Gerçi ben hayli tepeden bakıyordum ona.  Fotoğrafının çekilip de ünlü olacağını anlayınca bir de böyle süzüm süzüm süzülüp  poz vermez mi J)) Çok şeker…

Arka bahçedeki çocuk alanında, salıncakların etrafında epeyce gezindi. Salıncakların altındaki kumlarda eşelendi. Onca vakit göz önünde olsa da salıncakların, kaydırağın altında dolanınca görülmediğinden çekebildiğim tek pozu bana yetti.

İbibiklerin ötüşleri geliyor. Hala kendilerini göstermiyorlar. Keklik sesi duyuluyor. Hem de çok yakından. Ama otların arasındalar ki göremedim. Tavşanlar  şu an görünürde yok. Kaplumbağaların hiçbiri de  belli ki yola çıkmamış.

Bu sabah,güzel mi  güzel. Kuş sesi, ağaçlar, her yerde açmış yabani havuç çiçekleri... Gökyüzünü iki apartman, blok çatısı arasından değil de gepgeniş görmek güzel!
Günümüz güzel olsun o halde J
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.06.2016, 08:14

Paylaş :

24 Haziran 2016 Cuma

Hırçın çığlıklı; parlak benekli

Epeydir yoktu. Anladım, kolay su bulacağı yerlerde dolanmakta olduğunu. Yuvası çatıda oysa. Geçen sene, evvelki sene, bir önceki sene hep çatıdaydılar. Yavru çıkardılar. Sonra da bahara kadar gözükmemek üzere göç ettiler güz gelmeden.


Onların hırçın  çığlıklar gibi ötüşlerini, ıslık çalarak  şarkı söyleyişlerini yağmurlar hafifleyene kadar dinledim. Epeydir çok seyrek duyar oldum ıslıklarını. Demek ki kuluçkadalar şu sıralar. Ayrıca su bulmak için de havuz arıyor olmalılar. Sıkça gözükmemeleri o yüzden olmalı.

 
Onca pencere var iş yerimde. Bir baktım bana konuk olmuşlar. Telaşlı, laf yetiştirircesine, hırçın  tınıda tabii sesleri pencere önünde.


Zebra gölgelikler, şeffaf kısımlar bile ışık geçirmeyecek  halde kapalı. Loş ortam. Gözlerin sevdiği gibi hem geride kalan sıkıntı sonrası hem de kamaştıran güneş ışığının hiçbir şeye aldırmadan odaya dolması karşısında.


Ses çıkarmadan yanaştım cama. Başıma çok gelen bir şey yine geldi bugün de. Bellek alırlığı ne kadar geniş olsa da dolar eğer fotoğraf makinesi benim elimdeyse. Dolmuş bellek ve tek bir karelik yer yok. Cep telefonu ile çekeceğim sığırcığı mecburen. Akıllı telefonu zaten fotoğraf makinelerimde bellek dolarsa diye kullanıyorum, internet  olmadığına  göre J


Pencereden içeriyi hep yetiklediklerinden yani kontrol ettiklerinden en ufak bir harekette uçarlar. Ancak zebra gölgelik içeriyi görmelerine izin vermiyor. Bu arada galiba kavga ediyorlardı. Yoksa öylesi bağrış çığrış, ötüş başka ne anlama gelebilir?


Üç parça gölgelik. Birisi, odanın yeterince aydınlık olabilmesi için  diğerleri kadar tümden inik değil. Yine inik de bir karış kadar açıklık var pencere kanadını hepten kapatmaya.


Sığırcık, beni göremiyor. Ama ben onu görebiliyorum. Kaktüs saksılarının arasından uzun sarı gagasını, siyah başını. Ötüp duruyor.

Sonra pencerenin öbür kanadı önünde durdu. O kanat, iki tümden inik gölgelik ile kapalı. Gölgeliklerden birini itekliyorum. Hareketin farkında. Ama gördüğü bir insan yok. Tetikte; ama kaçacak gibi değil .Cep telefonumu görüyor. Çekmeye başlıyorum. Her çekimde çıkan sesi kuş seslenişi sandığından hangi kuş ötüyor diye oraya buraya bakınmaya başlıyor. Bakındığını göremeyince de sesinden sonra tüyleri de hırçın bir hale bürünüyor. Dağıtıyor. Kabartıyor. Darmadağın şu an. Gülmeden edemiyorum bu sevimliliğine.


Pencerelerde hala yağmurun izleri var. Yağmur izleri, pencereye benekler yaparak sığırcığın benekleriyle yarışmak  mı istedi acaba? Sığırcığın benekleri doğal birer payet. Onlarla hiçbir şey yarışamaz.


Çokça fotoğrafını çektim sığırcığın. Elimde çok daha fazlasını yapabilecek fotoğraf makinesi olmamasına rağmen iphone çekim gücüyle yetinsem de  penceredeki yağmur izlerine, sığırcığın  beneklerine kadar çıkan resimler oldu yine de çektiklerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 24.06.2016, 20:10
Paylaş :

“Karanlığın Sonu şafaktır” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com..tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

23 Haziran 2016 Perşembe

Gülün seyir defteri

İki beyaz gül, henüz taze, neşeli. Yağmur yapraklarına düşünce, çiğ güzelliğinde. Ancak alttaki zaten solmaktaki gülün yaprakları, yağmur damlaları düştükçe göbeğinden kopuyor. Ve sağa sola saçılıyor.

Gülün seyri böyle, bir açımlık süreçte.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 23.06.2016, 22:57

Paylaş :

21 Haziran 2016 Salı

Ayın Görülen Yüzü

Ay, yalnızca tek bir yüzünü gösteriyor dünyaya.
Öte yanı karanlık. Gizemli.

Dün, dolunay vardı. 
Çektim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
 21.06.2016

Paylaş :

“Başkalarının yerine düşünen birileri olmak” adlı çalışmama;



linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

20 Haziran 2016 Pazartesi

Didemika Bir Deli Bir Dolu MİM Cevapları

Didemika'nın MİM konusu, “çocukken etkilendiğimiz hikâyeler ve masallar” üzerine.

Üç yaşına kadar inebiliyorum anımsama yolculuğunda. Belki biraz daha aşağıda olabilir. Üç yaşındayken oyuncaklarımın vazgeçilmezlerinden olanların başında kağıt ve kalem geliyordu. Öyle ki iki buçuk yaşında nasıl poz verilir tam bilemediğim için profilden verdiğim,  yazıya da eklediğim resimde elimde kalem ve deftercik var. Ne yazıyorsam artık... Sanırım bugünkü öykülerim için notlar alıyordum J Elbette karalamacalar halindeydi deftere güya yazdıklarım. O zaman  çaldığım maya, tuttu galiba.

İlk, kitapla başlamadı benim okuma serüvenim. Gazete ile başladı. Dedim ya, aklım üç yaşına kadar erebiliyor. Üç yaşındaydım gazete kağıdının kokusunu, sayfa açarkenki hışırtısını pek bir sevdiğimi anladığımda. Babam her gün Milliyet Gazetesi alırdı ve ben okuma yazma öğrendikten sonra gazetenin bulmacasını  çözen de olmuştum. Haa, o gazetenin bulmacası magazinsel kişi adları içermezdi şimdiki çoğu gibi. Sıkı kültür isterdi.


Üç yaşındaki çocuk elbette her haberi değil, resim varsa onları öğrenmeyi ister. Meğer ben sonradan kalemle yazı yazmakla kalmayıp resim de çizeceğimden karikatürlere pek merak salmışmışım o vakitler.

Abdül Cambaz ve Hoş Memo’nun çizili olduğu sayfaları anneme açtırır ve anlattırırdım. Anlardım da. Demek ki üç yaşındaki anlarlığımızı küçümsememeliyiz. Bazen çok hoşuma giderdi karikatürler. Bir çocuk olarak okuma bütünlüğü filan düşünülemediğinden gazete kimin elindeyse bir saatte birkaç kez tekrar tekrar anlattırırdım.

Karikatürlerin etkisinden midir bilmiyorum, hiç resim hatta müzik yeteneği olmayan babama ağaca filan değil, ille de çatıya çıkan, tırmanan adam resmi çizdirirdim. Konu serbest değil. Seçilmiş. Ben ne istediysem.Ve tek. Çatıya tırmanan adam…

Sonraları herkesin bana Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmemi ki başta asla not için resim yapmadığımı bildiğinden evde yaptığım resimlerimle beni tanıyan ve öyle not veren, kendisi de çok değerli bir Ankaralı ressam olan lise resim öğretmenim olmak üzere bir ressam olmamı salık vermişlerdi. Öğütlerini ne kadar tutabildiğim ortada. Yine az çok ressam sayılabilirim bir bakış açısına göre; fırça ile çizmiyorum bu ressamlık yolculuğunca resmi; ama sözcüklerle yapıyorum, satır satır. Beylik konum, pastoral. Doğa.

Okuma yazma öğrenmek, gözlerimin çilesi oldu. Çocukluğumdaki Jules Verne kitaplarından en çok Kuzey Yolcuları'nı sevmiştim. Romandaki galiba en küçük oğlanın ormanda yürürken kocaman parlak bir taş bulup cebine atması ve sonradan o taşın altın olduğunun ortaya çıkmasıyla ailesinin rahata ermesine çok sevinmiştim. Ne kadar sevindiysem hala aklımda, o kadar yani.

İlkokul ya ikinci ya da daha çok bana dördüncü sınıf gibi geliyor -eğer gözlüklü olup olmadığımı hatırlasam kesin konuşacağım da hatırlayamıyorum. Çünkü gözlüğü dördüncü sınıfta takmıştım- doğum günümde Babam, Yenimahalle Yahya Kemal Caddesi’ndeki lojmanlarda otururken alt duraktaki kırtasiyeden bana bir kitap alarak gelmişti. O kitaptan önce neler neler okumuştum; ama o ince, bir günde beş saat içinde haydi haydi okunup biten kitap kadar beni ne klasikler, ne çağdaşlar, ne otobiyografiler etkiledi. Varsa yoksa doğum günümde Babam tarafından hediye edilen o kitap oldu.

O kitap, bir kez elimden çıktı. En sevdiğim şeyi kaybettiğimi anladım. Hemen kitapçılarda aramaya koyuldum; ama yoktu, sanırım artık yeni baskıları olmadığından. Sadece internet üzerinden satılıyordu. Ve tekrar edindim. İçinde Leylek Dede kitabı olan kargoyu alırken ne kadar sevinç duyduğumu anlatmamı beklemeyin. Anlatamayacağım. Hani şiirlerde geçer ya, “Anlatamıyorum” diye, işte öyle bir çaresizlik J Böylesi çaresizlikler de pek seviliyor ama J

Hep başucumdaydı o kitap, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’i ve asla vazgeçemeyeceğim iki ciltlik başka bir kitap ile. Masamın sağdaki üst çekmecesinde. Masanın üzerine dahi bırakamıyorum. Ara sıra çekmeceyi açar, kapağına bakar, sayfalarına göz atarım. Her yıl mutlaka en az bir kez okurum. Her okuyuşta sanki o kitabı ilk kez okuyorum da sanki sonunu bilmiyormuşcasına okurum. Ve bir oturuşta biter. Başından kalkmadan. Bazen sırtımı döndüğüm güneşin bahar ışıkları altında balkonda, bazen Çeşme’de yaseminin esinti olsun olmasın benzersiz kokusu altında.

Jean Webster’dan “Leylek Dede”, çocukken nasıl etkilediyse beni artık, onun için bir öykü bile yazdım. Öz annesini bir buçuk yaşında kaybettiğinden hiç hatırlamayan; ama bir öz anneden hiç farkı olmayıp belki fazlası olan çocuksuz  teyzesi tarafından büyütülmüş Annem nedeniyle belki annesiz çocuklara karşı hep hassas olmuştum. Leylek Dede’deki Jerusha Abbott da artık yaşı dolduğundan yetimhaneden ayrılmak zorunda kalan bir yetimdi.

İlkokul öncesinde de ilkokul sırasında da çiftlikte tatil çok yaptık. Teyzemlerin çiftliğinde. Sadece bir göz atmamı bekleyen, yedi, sekiz yıl önce kaleme alındığından çoktan bitmiş; ama henüz gün yüzü görememiş  romanım da o çiftlikte başlar ve ilerler. Çiftlik hayatının güzelliği, Ankara’da hiç rastlanmayacak  kuşlar, kertenkeleler, at binmek, Hollanda’dan getirtilmiş inekler, at arabası, karşıdaki at çiftliği, çiftlik arazisini ikiye bölen  yolun öte yanındaki incecik dere, o dereden yükselen kurbağa sesleri, bazen bir yılanın kurbağayı avlayışı, leyleklerin dere kenarında avlanmaları, derenin çakılları, şırıltısı, soğuk suyunda karpuz soğutma, içme suyunu  onlardan edindiğimiz iki pınar ki daha büyük olanının içine düşmüştüm J, hayvanlara verilecek saman yığını içinden birdenbire akarcasına çıkıp kaçan kıraç yılanı, ilk kez orada gördüğüm beyaz kiraz ağaçları, kirazlıklar, şeftalilikler, elmalıklar, fiğ tarlası, ahırlar  derken iki katlı pembeye boyalı çiftlik evi.

Bir gün yaralı bir leylek bulmuştu teyzemin oğlu Erol Abi. Ne yaptıysak kurtaramadık, hemen öldü. Onu gömüşü vardı Erol Abi'nin, hepimiz hıçkırarak ağlıyorduk.

Böylesi koskocaman bir çiftlikte yaz tatilleri geçirmiş bir çocuk olarak çiftlik hayatını bildiğimden içinde yine yaz tatillerinin geçtiği bir çiftlik olan Leylek Dede’yi pek benimsedim. Ama tek başına çiftlik yeterli değil tabii bir kitabı böylesi kanıksamakta. Bitimi de çok güzel düşünülmüş bir sondu. Gerçi ben hep çözerim akışı oldum olası, çocuk  ruhuyla da anlamıştım az çok sona doğru nasıl biteceğini. Ayrıca Jerusha, çiftlik günlerinde  çiftlik evinin, ihtiyar atın resmini çiziyordu mektuplarında. Resim çizen biri olarak, resim çizen bir kahramanı elbette el üstünde tutmuşumdur. Yine de nedenini tam açıklayamadığım bir bağlılık var bende o kitaba. Çocukluğum gerilerde, ama o kitap hala yanı başımda. Belki o kitap, çocuk yanımın somutlaşmış hali. Bir çekmece açmaya bakacak kadar yakınımda.Bir keresinde kitabı da tanıttım blogumda. Linki mi?
http://acemidemirci.blogspot.com.tr/2016/01/daddy-long-legs-ya-da-leylek-dede-jean.html

Başka bir kitap var mıdır bilmiyorum, duymadım, onun için öykü yazılan. Ben bir kitap için öykü yazdım. Leylek Dede için. Öykümün adı “Beyaz Halkalar”. Kahramanı, şaka değil bir kitap olan öyküm bu benim J Yayında birkaç yerde ve blogumda.

Eğer bu soru yetişkinlikte sizi etkileyen kitap olarak sorulsaydı, cevap daha kısa olacaktı. Nedenini de anlatmayacak, anlaşılması için kitabın okunmasını salık verecektim. MİM konusu olmasa da tamamlayıcı olsun diye yetişkinlikte en etkilendiğim kitap, yazılış öyküsü bile bir kitap olabilecek “Kutadgu Bilig”. Yine aynı yazılış öyküsüne benzer bir  yaşanmışlık içeren “Bir Bilim Adamının Romanı”. İkincisi biyografi. Oğuz Atay tarafından hocası için yazılmış. Mustafa İnan’ın hayat  öyküsü.

İlkokul sıralarındaki bir doğum günümde Babam’ın bana doğum günü hediyesi olarak verdiği Leylek Dede, çocukluğumun şimdi bile en anlamlı hediyesidir bana. Vazgeçilmezlerimdendir. Aslında  hiçbir zaman hiçbir yere gitmediğini,var olmayı içte bir yerde hep sürdürdüğünü gizli gizli hissettiren çocuk yanımdır. Büyüklere özgü naif her şeyin, kapağında bir yazar ve kitap adı olan halidir benim için.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.06.2016, 14:02
 Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci