2 Temmuz 2016 Cumartesi

Karanlığın Sonu Şafaktır

En zor yolculuk, en beklenen yolcu mutluluk galiba. Mutluluk, bir yerlere doğru yola çıkabilir; ama durağına ne zaman varacağı hatta varıp varmayacağı ne bilinebilir ne de kestirilebilir. Ancak umut edilir… Ki umut, mutluluğa gönderilen iyi niyet elçileridir. Mutluluk, sever böyle elçileri. Vardır da bir bildiği. Konaklamaları orada burada sürerken sonraki konaklaması belki kendisine sabırsızlıkla beklenildiği haberlerini gönderen durağa uğramak olacaktır.

Mutluluk, çoklukla yoluna dosdoğru varamayan, kaptanının sözünü dinlemeyen bir yelkenli. İstenilen ufuklara ilerleyebilmesi için rüzgârın nefesi yetkin olmalı. Rüzgârın nefesi,  geminin kendi limanına demir atmasını bekleyenin çabasıdır. Bir de mutluluğu bekleyenler, gemiye kendi limanlarının yolunu mutlak göstermelidirler. Yani, gemiyi başıboş bırakırlarsa o da başka limana yanaşır. Yanmalılar, işaret vermeliler ki dümen kendilerine kırılsın; rota onlara dönsün.

Yani, diyeceğim, mutluluk beklenebilir; ama el kol bağlayıp, oturarak değil. Gerekirse mum ışığı olup yol göstererek. Geminin limana gelmesi için çıra gibi yanmaksa çıra olup yanmak, denizkızları gibi şarkılar söyleyip gemicileri oldukları yere çekmekse siren olup şarkı söylemek ya da elden ne geliyorsa öyle yol göstermek gerek. Bunca zorlu uğraş, mutlulukla yapılmalıdır, mutluluk uğruna.

Mutluluğu bekleriz deee…  Neyi bekleriz biz aslında mutlulukla? Gelse de karşımızda dursa tanır mıyız mutluluğu? Bilir miyiz mutluluk derken neden bahsettiğimizi?  Mutluluk nasıl bir şeydir bizim için, neye benzer düşündük mü? Ne zaman, neyle mutlu olunur; mutluluk derken herkes aynı şeyi mi anlamakta ve anlatmaktadır? Hiç sanmıyorum. Çok değişkenli bir şey mutluluk…

Kimi zenginlik içinde mutsuz, kimi onca hayat meşgalesinin arasında eve girdiğinde bacaklarına sarılan çocuğunun gülen gözleriyle bir anda mutlu… Kimi para ile her şeyi satın alabiliyor mutluluk dışında, kimi evine değil yeni eşya, et alacak paradan mahrum; ama bir yolunu buluyor mutlu olmanın. Mutluluk kavramının tanımı ve mutlu eden şeyler kişiden kişiye çok farklı. Oysa mutluluk, gerçek adı Amandine Aurore Lucile Dupinosa olsa da George Sand erkek takma adını kullanan Fransız kadın yazarın tanımıyla, daima yakınımızdaymış. Yakalamak için çoğu zaman elimizi uzatmak yetermiş. Sanırım böylesi bir tanımlama, mutsuzluk girdabında boğulanların çoğuna inandırıcı gelmeyebilir.

Bana kalırsa mutluluk, sahip olmadıklarımızdan önce sahip olduklarımızın farkında olmak. Ulaşılamamış ne var ne yok kimimizi mutsuz edebilir elbet; ama ya eldekiler… Onların kıymeti bilindikçe mutluluğun hazzı tadılacaktır. Ve o tadın adı galiba “mutluluk”.  Ama yok eğer sahip olunanlar sıkı sıkı kavranmaz ve göz göre göre elden kaçırılırsa yoklukları elbette burukluk hissettirecektir. O burukluğun adı da galiba “mutsuzluk”.

Gelecek için yeterli olmuyor üniversiteymiş,  sonrasıymış. Koca hiçliklere düşülüyor elinde diplomayla işsiz, gelirsiz kalakalınca. Prens ve prenses olarak büyümüşler, kim oldukları ve olamayacakları gerçeğiyle yüz yüze gelince bocalıyor, acı çekiyor. Bocalamak da, acı çekmek de kesinlikle mutsuzluk.
 
Gençlerin mutsuzluğunun belki de ilk nedeni, ilk aşklarında sevilmemek. Ya da böylesi kavak yelivari şeyler. Genç olmak, zorlu geçitlerde çığlık çığlığa ilerlemektir. İşte o geçitlerde tanıyor çoğu genç mutsuzluğu. Oysa geçitler, aşılana kadar zorludur. Bir geçildi bitti mi,  kim bilir hangi beklenmedik, ayak basılacağı umulmadık dünyalara açılmaktadır. Yani geçitler, “Açıl susam açıl” anahtarının hayat yollarındaki kilitleridir.
 
Sevdicekle evlenmek, o zaman kimi gençler için mutluluk… Oysa artık aynı çatı altında olmak, sevginin,  insanın kendisiyle sınavıdır. Sınavı geçenler, mutluğun tanımını yapabilecek yetkinliktedir artık. Geçemeyenler, dalgaların parçaladığı gemilere benzer. Mutluluk gemisi kayalıklara oturmuştur.  Enkazdır ve bir daha yelken açamayacaktır.

Mutluluk yelkenlisi nasıl bir seyirdedir hiçbir kaptan akıl erdiremez. Kaptanı da dinlemez zaten mutluluğun dümeni. Yekesi, kimseyi karıştırmaz kendi işine. Bazen dümen uysal olur, kırılan yönde ilerler. Yine de yolu belirleyici olan, denizin şartlarıdır. Deniz dalgalı mı, kıpırtılı mı, kasırgalı mı her nasılsa, öylesi zorlukla varılacaktır limana. Ya gemiye sular da dolsa, dibi delinse tahtaları kırılsa, dümeni söz dinlemese de her kasırga aşılacak ya da hiç mücadele etmeden hafifinden bir rüzgâra bile boyun eğilip rotadan cayılacaktır. Başıboş gemiler önünde sonunda hırçın dalgalarla karşılaşacak ve dalgalar içine işleyecektir. Gemilerin gövdeleri suyla dolunca bir daha yüzemez; boğulur. Gemilerin kanunu budur.

Kırılma noktalarındaki kararlı duruş, eğri yapılara bel veren destekleyicilere benzer. Bir gayret, bir azimle eski yapılardaki eli belindeler gibi zayıf noktalara destek çıkıldığında, bina yıkılmaz. Omuz verip destek çıkmak yüktür; ama mutluluğun bir bedeli varsa işte o da budur. Kararsız duruşların gerçeği, yıkılmaktır.

Mutluluk, hediye edilen bir şey değil. Annenin kızının çeyizine, babanın oğlunun cebine harçlık olarak koyacağı şey değil.  Para ile alınamıyor.  Falanca kuytu yerde saklanan bir gömü değil. Adresi yok. Ama yine de karınca kararınca da olsa erişmek için yollar var.

Mutsuzluğumuzun nedeni çok geçerli şeylere dayanmıyorsa eğer, o zaman mutsuzluğumuzdan biraz  biraz  biz de sorumluyuz. Çünkü mutluluk ölçülebilir, tartılabilir bir şey değil ki “ölçüyü tutturduk, dahası yok” diyebilelim. Eğer bir kaybedilirse bir daha ya hiç elde edilemeyecek ya da didine didine, can yana yana, çekilmedik zorluk kalmadan elde edilecek bir nazlı filiz mutluluk dedikleri…

Mutluluk kapıyı kolay kolay çalmaz. Çaldığında da kapıdakinin mutluluk olduğunu anlayabilenlerden olabiliyor muyuz? Ya anlamayanlardansak hadi? Ya geleni azımsayıp burun kıvırıyorsak? Gözümüz hep masalların hazinelerini, beyaz atlarını, prenseslerini, prenslerini beklediğinden mutluluğu masal gibi bir şey sanıyorsak?

Mutsuzluk, demirlenip kalınmış bir liman olmamalı. Mutsuzluk da mutluluk kadar hayatın bir gerçeği ise ve hayat, zaman zaman gerçeklerle yüzleşmekse bu kaçınılmaz karşılaşmayı olgunlukla atlatabilme yetkinliğinde olunmalı. Acısından tatlısına her şey gelip geçer. Yeter ki o kararlı, inançlı duruş sergilensin.

Karanlıklar asla kalıcı olamaz. Her karanlığın hükmü, er geç bitecektir. O ana dek gereken tek şey, sabır ve beklemeyi bilmektir. “Sabırla koruk helva olur” derler. Beklemeyi bilmek,  mutluluğa giden yolun pusulasıdır.

Böylesi anları anlatan çok sevdiğim bir söz var. Ne demişler, “Şafaktan öncesi daima en karanlık andır”. Eğer karanlıkları geride bırakan şafak mutluluksa,  doğmadık şafak yoktur.
(Her hakkı saklıdır)

 Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.01.2016, 13:34


Paylaş :

1 Temmuz 2016 Cuma

“Ben severim kimi eski halleri” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr
@AcemiDemirci
Paylaş :

29 Haziran 2016 Çarşamba

Aklı olmayan çiçekler, böcekler ile aklı ve duygusu olan insanlar...

Böyle bir günde çok şey yazamayacağım. Tek şey yazacağım;

Keşke insanlar da çiçeklerle böcekler kadar birlik beraberlik içinde olabilip dostluğu başarabilseydi...
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.06.2016, 21:55
(Her hakkı saklıdır)

@AcemiDemirci
Paylaş :

28 Haziran 2016 Salı

Acemborusundan balözü toplayan arı

İş dönüşü. Karşıda kuleler biterken pıtır pıtır, yolun bu tarafındaki eski tarlalarda bir yandan yabanileşmiş  çavdarlar bir yandan da yaban havucu çiçekleri boylanmış. Bir arpa boyu ya da bir çiçek boyu uzanmışlar güneşe doğru.

En neşeli demlerindeler.  Rüzgârla salınıp dalgalanıyorlar.  Böylesi dalga, bitkilerin işi. Damlalı dalda değil. Islak değil. Mavi değil. Çakılsız. Ama çiçek rengi. Bitki güzelliğinde.


Hemen üç beş metre ötemdeki bir ak kuyruksallayan bir de kara kızılkuyruk havalanıp uçtu ben daha fotoğraf makinesini bile elime alamamışken. Serçeler daha aldırmaz davranıyor. Her sabah akşam gördüklerinden tanıyorlar beni, o yüzden. Biliyorlar ki en fazla resimlerini çekiyorum. Ünlü olmayı da kanıksadılar eni konu. Keyiflerini bozmadan epeyce sıçradılar önümde. Hiç serçe sıçraması seyrettiniz mi? Oyun gibi. Ve ne oyunlar yaparak. Yokuş bitmesin istetiyorlar neredeyse. Öyle oyuncular minik serçeler.

Geldik girişe. İki yan da salkım salkım çiçek. Bir taraf  acemborusu renginde yavruağzı, turuncu, gün batımı kızılı. Bir yanda çitlere sarılmış sarmaşık güller. Kırmızı, pembe.

Acemborusu çiçeklerinin üzerinde bir bal arısı uçuşuyor. Bacaklarına sarı sarı balözleri depolamış. Görünmez oluyor çarçabuk öze gittiğinde. Yakaladığım kadarıyla çektim ben de.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.06.2016, 22:31
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

27 Haziran 2016 Pazartesi

Beyaz Kaz ya da ders kitabındaki The Snow Goose


Öykülerden oluşan bir Reading / Okuma ders kitabımıza da adını vermişti The Snow Goose öyküsü. Yani Beyaz Kaz. Çok sevmiştik bu öyküyü.  Tek bir sayfa yok ki kitapta not almamış, çizmemiş, özet çıkarmamış olayım. Hep yazmışım yani bir bahane bulup. Özet deyip yazmışım; not deyip yazmışım... 

Kitap, defter de olmuş aynı zamanda. İkisi bir  arada misali. Taşımakta kolaydı böylece ve aranınca birlikte bulunmaları da cabasıydı. Hem severim ben kitapları çizmeyi,  not almayı. Maksat okunanı özümsemekse, tam anlamıyla özümseniyor ders kitapları hatta başka kitaplar kimi satırların  altı çizilip, kenarlara önemsenen bir şeyler yazıldığında gibi gelir bana.

Birinci sınıfta okuduğumuz pek çok öyküden biri olan bu öykünün sonradan filmini izlemiştim televizyonda. Kapaktaki kız oynuyordu. Ders kitabımın kapağı, film karesi olmuştu o an karşımda.

Bugün blogları okurken şimdi hangisiydi çıkaramadığım birinde gördüm The Snow Goose’un Türkçesini. Öğrenciliğime gittim. Reading dersindeki bir öğrenci gibi hissetmedim kendimi açıkçası; ama o derste okuduğum bir kitabı  karşımda görünce o dersi hatırlayacağım elbette.

Hayli sene sonra The Snow Goose’u Türkçesiyle Beyaz Kaz olarak görmek,  uykudaki okul kitabımı kitaplıktan bulup, yayın konusu yapmak anlamına geldi, yağmurun serinlettiği günün akşamında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.06.2016, 23:26

Paylaş :

Hayatımız konulu, Acı Bir Kahve Tadında MİM Cevabı

İlkokul  dördüncü sınıfta.
Galiba kim olduğumuz çocuklukta saklı. Daha çok çocukluğumu anlattım bu yüzden. Büyüklüğümü birkaç kez anlatmıştım diye de çocukluğuma çok özendim bu MİMde. Hakkımda başlığı altında da ucundan kıyısından biraz bugünler var.

Cılız mı cılız, saçsız bir bebek olarak doğmuşum bir Eylül günü. Eylül’ün yazda kalan kısmında.  Bir yaşıma kadar da saçsızmışım.

Benim çocukluğumda “Cici Anne” denilen, teyze yerini tutan ya yakın bir komşu ya da annemizin bir arkadaşı olurdu. Kendi oğlundan belki daha çok beni  seven annemin bir komşusu ille de bana “Cici Anne” dedirttirmişti kendisine. Şimdi “nasıl bir içtenlikmiş o zamanki komşuluğun harcı” diye düşünüyorum.

Ankara’da doğmakla kalmayıp burada büyürken  babamın görevi gereği Ünye’ye gittik ilkokulu bitirince. Ortaokulu orada okudum. Üç yılın sonunda  yeniden Ankara’ya döndük.

Lisedeyken kendi kalemimden, bebekliğim
Ünye, taşra sayıldığından ben orada taşrada okutulan Tarım dersini okur, bazı derslerin öğretmeni yok, matematiğin başında modern tanımlaması bulunmazken Ankara’da liseli olunca, Ünye’den Ankara’ya gelmiş gibi değil, başka bir gezegene gitmiş gibi oldum.

Öyle ya, yemyeşil bir gezegenden boz bir gezegene gelmiştim. Gece taka ışıkları, ay ışığı, olmadı iskelenin ışığıyla renklenen deniz, kalkan balıkları, bütün yazın geçtiği fındıklıklar, çamlık içindeki kamp, tırmandığımız kara incir ağaçları, tahtadan iki katlı müstakil evlerin kocaman arka bahçelerindeki meyveleri portakalı andıran Trabzon hurması ağaçları yoktu artık gözümüzün önünde. Burada pencereyi açınca arkadaki apartmanların gri boyaları gözükürken Ünye’de çoğunlukla ahşap müstakil evlerin  bahçelerindeki taflan da denilen kara yemiş ağaçları gözükürdü.  Arka bahçeye açılan pencerelerden baş uzatıldığında portakal, limon, mandalina ağaçlarının çiçeklerinin kokusu duyulurdu.

Ünye, çok şeyi yakından tanıdığım bir yer oldu. Öyle ki o zamanların çok ünlü ve Zeki Müren’e rakip gösterilen değerli bir  sanatçısını birkaç saatliğine evimizde konuk bile etmiştik, hem de habersizce çıkagelmişti bize.

Küçük yerlerde eğlence  çok sevilir. Ben Ankara’ya dönüşümüzden şimdiye kadarki süre içinde bile gitmedim belki Ünye’deki kadar tiyatro, kumpanya, sinema, konsere gittiğimiz kadar.

Tiyatrolar gelirdi, en ünlüsünden. Mutlaka giderdik. Sinemaların locaları olurdu. Locaların ücreti farklıydı. Anneler, localarda çoluk çocuğuyla istediği gibi oturur, çekirdek çıtlar, yemiş  yerdi hafta sonları. Yanda oturanlar rahatsız olacak derdi taşımazlardı locadayken. Perdesi de kapanınca locanın, isterse ayaklarını uzatır rahatına bakardı.

Sinemalarda Türk filmi oynardı. Tarık Akan ve Türkan Şoray filmlerini çok severdi Ünyeliler. Çoğu ağlatırdı. Ben de çok ağladım acıklı sahnelerde. Hülya Koçyiğit’in  kolunu büküp boynunu yana yatırıp kendine has tarzda koşuşundaki özgünlüğü! ilk orada keşfetmiştim :))))

Konserler gelirdi ve biz mutlak giderdik. Bazı konserlerde uyuduğum olurdu. Öyle geç vakitlere kadar ayakta kalan çocuklardan olmadım hiç. Hala da öyleyimdir.

Küçük yer olan Ünye’de  yalnızca kamu görevlileri Ünyeli değildi. Her Ünyeli’nin  bir köyü vardı. Hıdrellez’de köylerine giderlerdi. Mayıs yedisi şenliklerinde allanıp pullanıp süslenip denize açılmış takaları balkondan setretmeye doyamazdık.

Kahküllü büyük kız benim.
Orta okulumuz, yüksek tavanlı tarihi bir taş binaydı. Gepgeniş bahçesi, çepeçevre yüksek taş duvarla örülüydü. Soba ile ısınırdı.

İngilizce öğretmeni kolay bulunmazdı, Ünye’de de yoktu. Sonunda bir eczacıyı bulup derse soktular. Ünyeli eczacı memleketine yakınlarda taşınmışmış. Daha önce İstanbul’da imiş. Memleketinin çocuklarının dersleri boş geçsin istemediğinden İngilizce derslerine girmeyi kabul etmiş.

İlk dersimizdi kendisiyle. Bir eczacının elinde reçete tutan  hastaya değil de  çocukla dolu  bir sınıfa bakışı... Hiç unutamam o bakışı. Korkmuştu sanki… Baktı, baktı, sonra tahtaya yürüdü. Eline tebeşiri aldı ve ilk derse başladı;
Aynı poz seneler sonra Elmadağ'da.
-İngilizce’de “not” olumsuzluk ekidir.

Kimse bir şey anlamadı. Olumsuzluk eki de nedir? Nereye eklenir? İngilizce'nin bir abecesi yok mudur? 

İkinci dersimiz olmadı, eczacı bey derslere girmeyi bıraktı. Ben de ortaokula başlarken hangi yabancı dili okuyacağımı belirlemek için çektiğim kurada  Fransızca veya  Almanca değil de İngilizceyi çektiğim için kendimi şanslı buluyordum. Oysa Fransızca ve Almanca dersleri dolu, İngilizce dersleri boş geçiyordu.  

Ünye Ortaokulu'nun çok geniş ve dopdolu bir kütüphanesi vardı. Boş geçen İngilizce derslerinde hep kütüphaneye gider, kütüphaneci hanıma istediğim kitabın adını söylerdim.  Okuduğum kitapların hiçbiri  yaşımın kitapları değildi. Nobel Edebiyat Ödülü almış pek çok eseri o kütüphane sayesinde okudum.  Mesela Pearl Bucks’ın Ana’sı, Altın Kupa... Yüzbaşının Kızı gibi  Rus klasikleri hep orada okuduğum kitaplardan.

Üç yaşına kadar Ankara’da “Cici Anne” dediğimiz komşumuzun kocası Akif Amca, bir gün sanatçı gurubuna kiraladığı aracıyla Ünye’ye gelmiş. Yanındaki sanatçıya da aile dostu olarak bizden bahsetmiş. O zamanlar Ankara - Ünye arasındaki  konaklama tesislerinin imkanları şimdikiler gibi değil öyle. Temizlik filan hak getire. Sanatçı, seve seve kabul etmiş bize uğrayıp bir mola vermeyi.

Kıştı. Biz okuldan gelmiştik. Kapı çalındığında Annem açtı. Kim geldi diye kulak kabarttık.  Bir müddet ses gelmedi. Sonra anlaşılamayan  toplu bir konuşma. Kimin ne dediği belli değil. Annemin şaşkın şaşkın “buyrun, hoş geldiniz” diyerek kapıdakileri içeri daveti...

Yedi sekiz kişilik bir grup olarak gelmişlerdi bize. Salon dolusu. Bir ara gözüm pencereden dışarıya kaydı. Tüm mahalleli evin etrafına doluşmuştu sanki. Herkes birbirine “Adnan Pekak gelmiş” deyip bizim evi gösteriyordu.

Öğretmenimizin hemen sağ kolu yanında, saçı bantlı benim.
Adnan Pekak, o zaman uzun yerine  maksi denilen  siyah bir palto giymişti. Saçlarının önü kabarıkça ve arkaya taralıydı gayet düzgün biçimde. Kıpkırmızı, yere değmeye az kalmış kaşkolu iki yandan sarkıyordu. Çok da kibardı.

Biraz oturdular, kahve içtiler, ellerini yüzlerini yıkadılar. Bizi konserde görmek istediklerini söylediler. Gideceğimize söz verdik. Zaten orada Ünyeliler  gibi olmuştuk, tek bir konseri kaçırmazdık  Ankaralı olarak Ünye’de. 

Oradaki sosyal hayat, böyle şeylerden oluşurdu ve herkes ille giderdi dışarıdan gelenlere. Ankara’ya dönüşte  sinema filan en çok öğrencilikte  zaman bulunan şey oldu. Bunun  dışında hafta sonlarını  Ankara gibi bir yerde kapalı ortamda geçirmektense Bolu Gölleri,  Safranbolu,  Amasra, İnebolu, Beypazarı  gibi yakın pek çok yere hafta sonu turlarıyla gitmeyi yeğlerdim. Ama kendisi zaten baştan sona çamlıklar, fındıklıklar, yaylalarla yemyeşil olan o zamanki Ünye’de bir konser ya da  film boyunca kapalı ortamda kalınmış ne gam! Kordon’un her iki ucunun ötesi çamlık, daha sonrası fındıklık. Haşlanmış mısır satıcıları dizi dizi, balık tutmaya gelmekte olanlarla kalabalıklaşmış iskele boyunca.


Ünye’deki üç yıl, okul kütüphanesinde Nobel almış eserlerden Rus, Fransız klasiklerini okumak, hafta sonları konu komşular bir olup, sinemaya gidip, locadan film izleme, kumpanya mı geldi kumpanyaya, tiyatro mu tiyatroya, konser mi aman ha kaçırmamak lazım, yazın  Cemal Bey’in fındıklığına kurulan  kampta geçti. İlk edebi yarışım, şiir yarışması da oradaydı ve finaldeydim.

Bir yaz günü... Kamptayız. Fındıklar çoktan toplanmış, hasat edilmiş. Kocaman olduklarından fındığı saklayıp göstermeyen yaprakların altında kalmış fındıklar, herkesçe toplanabilir artık.  Buna başak yapmak denilir orada. Ben ve kamptan birkaç çocuk, kamp gazinosunun az ilerisindeki fındıklıkta başak yapıyoruz aklımızca.

Fındıklıkta gezinen birkaç hanım gördük. Yanlarında da orta yaşı çoktan aşmış bir bey. Babacan. Gülerek bize  bakıyor.  “Fındık topluyorsunuz; ama sahibinden izin aldınız mı?” diye soruyor. Hiç oralı olmuyoruz. Fındıklık, kampın biliyoruz biz  kendimizce. Yanımdakilerden biri “Burası bizim” diyor. Babacan adam koyveriyor kahkahayı. “Burası benim, benim” diyor. O zaman bu amcanın hep bahsedilen Cemal Bey olduğunu anlıyorum ve hemen lafa giriyorum “siz de bizim gibi başak yapmaya mı geldiniz buraya?” Cemal Amca dikkatle bakıyor. Bu kez eşi ile kızları ya da gelinleri olan genç kadınlar gülüyorlar alabildiğine. “İstediğiniz kadar toplayın çocuklar, başak yapın.” diyor Cemal Amca gitmeden önce.

Ünye, ortaokulun bitişiyle biten bir kitap gibiydi. Sayfa sayısı üç kez üç yüz altmış beş gündü. Çocukluğumdaki üç bahar, üç kış, üç yaz orada  geçti. Sonrakiler hep Ankara’da. Takaların motor seslerini duymadan, gece denize vuran ışıklarını görmeden...  Ünye’de her akşam yediğimiz kalkan balıklarının  bir gün gelecek tezgahlarda bulunamayacak olmasına tanık olarak. Çok yüksek tavanlı, sobalı ortaokulumuzdan sonra başkentin alışılmış kaloriferle ısınan beton bir bina olan liselerinden birinde okuyarak... Sene sonunda deri kaplı, kilitli hatıra defterlerimize sınıf arkadaşlarımız ve öğretmenlerimize bir şeyler karalatmaktan uzak halde tekrar Ankara’daydık işte. Ama bu kez sanki ya Ankara biraz bana yabancılaşmıştı ya da ben ona. Yeniden alışmak, lisenin ortasına dek sürdü.

Doğu Karadeniz turlarında Ünye’nin şimdi nasıl betonlaştığını görünce ortaokul döneminde orada bulunduğuma  ne çok seviniyorum. Bir çocuğun  kara incir ağacına çıkması, kaldırdığı her taşın altından mutlak iğneli kuyruğunu anında havaya kaldıran bir akrebin çıkacağını bilmesi, ilk depremi Ünye’de yaşaması, Karadeniz’in duman grisi gibi kapkara kumlarında iz bırakması bulunamayacak ve paha biçilemeyecek bir çocukluk geçirmiş olmak demektir. Bunun anlamının şimdi daha çok farkındayım.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 26.06.2016, 22:50

Paylaş :

26 Haziran 2016 Pazar

Doğa gönderili günaydın

Sabahın sözü, “Günaydın”. Günaydın, erken saatlerde kalabalıkta çokça duyulan sabah esenleşmesi olsa da hafta sonu tatillerinde, sabahları kalabalık içinde olmadığınızdan  farklı günaydınlarla karşılaşmak eğer mutluluğun resmini çizmek isteseydiniz çizim için  gerekli konuyu sunabilir.

Kuş cıvıltısını yalnızca bir canlı türünün çıkardığı sesler olarak algılayanlar olabilir. Var da zaten J)) Oysa anlayana sivrisinek saz değil midir?

Sizi hep durduğunuz yerde görmeye alışık çevredeki mazıların, çamların, iğdelerin, at kestanelerinin, kavakların, meyve ağaçlarının her günkü alışıldık konukları, aşağıda ağaç gölgeleri altında, oyun alanları içinde gezinirken bir sıçrayıp bir durup yukarı bakar orada mısınız diye. Bu, onların selamıdır. Kuşlar akıllıdır, yoksa yuva yapacak bilgiyi, en güvenli yere konmayı bilirler miydi?

Doğa gönderili bir günaydın, bir sabahın sunabileceği en ayrıcalıklı güzelliktir.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci),  26.06.2016, 10:50

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci