16 Temmuz 2016 Cumartesi

Islık Çamı Altındaki Kuru İbreler Neden Savruldu?

Fotoğraf gruplarında yayınladığım kuş, çiçek ya da doğa resimlerini hemen sonra blogumda yayınlıyorum. Karatavuk resmi için biraz geciktim.

Şu an Ankara dışındayız. Buradaki  televizyon bozuk. Pek de memnuniyet verici bir şey televizyonun çalışmaması. Zaten bakılmıyordu. Yenilenecek ama yine de. Dolayısıyla dünyadan nerede ise habersiziz  Komşular da orada burada haliyle böyle bir yerde. Dün internet hızı düşünce  fotoğraf gruplarında yayınladığım karatavuk resminin blog yayını bugüne kaldı.


Karatavuk,  önce yaprakların, kuru çalı çırpının açılıp dağılması için hışımla gagasını sağa sola savurtarak diyelim ki benim ıslık çamı dediğim çivi çamının altına düşmüş kuru ibre yığıntısını dağıtır. İçindeki mazılardan düşen kozalakları, meyveleri, kurtçukları, salyangozları  yani gizlideki besinleri bulur. Dağıtırken pek bir  öfkeli halleri olur, hırslıdır. Sanki gözü dünmüş gibi; ama güldürür beni bu haller. Sonra zıplar ve sanki iskeleden denize dalan biri gibi gagası üzerinde  çakılırcasına deştiği yere dalar.
 
Böyle besleniyor. Sakin sakin değil. Dağıta zıplaya. Hareketli. Beslenirken zaten epeyce kalori yaktığından sürekli yeni besine ihtiyacı var galiba ki ha bire yaprak kurularına gaga savurtuyor.

Otu çöpü gagasıyla yanlara havalandırırken benim orada olduğumu bildiğinden arada yetiklemeyi,  yani benim ne yaptığımı kolaçan etmeyi de unutmadı.

İyi ki unutmadı  da bu güzel yan bakışı yakaladım.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 16.07.2016, 10:30

Paylaş :

15 Temmuz 2016 Cuma

Aşk; Soluksuz Duygu

İlk kez bu konuda yazdım; ve belki de son kez! 


“Aşk; Soluksuz Duygu” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yaemin YÜKSEL (Acemi Demirci)
15.07.2016, 00:46
acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

Serçe ve Kızıl Mısır Tanesi

Taa Kafkaslar’da bir pazardan alıp, gümrükte sorun çıkaracak endişesi taşıya taşıya  getirdiğim üç mısırın tanelerini nihayet iki yıl sonra, bu yaz  ekebilmiştim. Bildiğimiz mısır ektiklerim;  ama bilmediğimiz renkte, taneleri farklı biraz biçimsel açıdan.

Biri, daha küçük olanı  duman rengimsi. Ya da fare tüyü mü derler öyle bir bulanık gri, boncuk gibi de sanki. Küçümence. Bildiğimiz mısırların dörtte biri bile değil belki. Bir diğeri de kızıl. Alışılmış tanelere benzemiyor şeklen. Su damlası sanki taneleri. Dıştaki ucu sivrilerek sonlanıyor. Farklı ve renkliydiler. Tohum alırım gittiğim her yerden. Oralardan aldığım da bu mısır türleriydi.

Geldikten kaç gün sonra dikebilmiştim nihayet. Suladım. Bekledim baş vermelerini bir hafta boyunca.
Bu arada serçeler, baştankaralar kâh yavru kâh ergin karatavuklar konup, eşelenip daldan dala uçuşuyor. Arada bir de objektifime yakalanıyorlar.

Bir serçe yakaladım. Hemen çektim. Geçen yıldan paketinde kala kala sadece onun tohumu kaldığı için dere otu, roka, tere, maydanoz, fesleğen değil de frenk maydanozu ektiğim tarhda,  mısır tarhlarında pek neşeyle zıplayıp duruyor döne döne.

Çektiğim resimde ne göreyim! Ağzında bir yem. Böyle bir poz zor yakalanır. Nasıl sevinmez insan yakalanmış bu ana. Poza da sevindim, serçenin yem bulmuş olmasına da elbette. Gerçi ağaç varsa, bahçe varsa kuşlara yuvada vardır yem de.

Resme biraz dikkatli bakınca ağzındaki yemin, benim baş vermesini beklediğim kızıl mısır tanelerinden biri olduğunu görmez miyim? Kızayım mı, güleyim mi şimdi ben, bana bakışından kolayca anlaşıldığı gibi kendisi de sonucu merak eden bu serçeye…

 Hiç kızılır mı o minicik şeye J Afiyet olsun minik serçe;  yarasın e mi!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci)i 14.07.2016, 23:31


Paylaş :

14 Temmuz 2016 Perşembe

Ben severim kimi eski halleri

-Bir bayram yazısı-

Öyle şeyler var ki onlar için eskimek, yıllanıp da eskimemek demek. Öyle zamanlar var ki, içlerinde şimdiki zamanın ayak sesiyle dolaşılır. Ben severim eskilerdeki kimi halleri o yüzden.
  
İçinde olduğunuz anın cepleri, zamanın yuttuğu ne çok şeyle dolu. Bir yandan başa çıkılacaklarla dolarken bir yandan da kimi değerlerin oluktan akıp gitmekte olduğu bir havuz bu an. Değerler ki “ahh” ile andığımız eski günler imzalı. Ve şimdi alıp başını temelli gitmekte oluktan, akarak.

İki binli yıllar  sonrasının,  bugünün zamanla beslenen canavarı, başta trafik yani  ulaşım.  Mesafeler, zamanı öğüten değirmenlerin en doymazı. Sonra da birbirimizle aracılı da olsa en azından haberleşmemizi sağlayan sosyal medya, televizyon, alışveriş.

Sosyal medya ile bir şey, tek bir kerede herkese haber verilebiliyor. Bir günün sınırı yirmi dört saat iken bir günde kotarılacak şeylerin sınırı yok. Kaç yirmi dört saat ister onlara yetişmek üstelik. Zaman kıtlığı yaşadığımız bu çağın zaman fakirleri olan bizler, iletişim gibi tek tek herkesle ayrı ayrı kurulduğunda çok zaman isteyen işi en az sürede hem de tek kerede yapma fırsatını sosyal medyada buluyoruz. Duyurulacaklar, duyurulmak istenenlere birkaç dakika içinde  bir tıkla iletiliyor. Kolaylaştırma ve yakınlaştırmanın anlamı,  tam anlamıyla yaşanıyor böylece.

İnternetli cep telefonları, zaman yutma ejderhasının kılık değiştirmişi. Elden hiç düşmeyeceklerse eğer,  diyelim ki okumaya, fotoğraf çekmeye zaman ayıramazsınız. Elinizde cep telefonu oldukça kitap ya da fotoğraf makinesi olamayacak haliyle. Eğer elinde hep kalem olmuşlardansanız, yazmaya vakit kalamayacak en kötüsü.  
 Okumaya, yazmaya, fotoğraf çekmeye, şöyle  çiçeğe, böceğe bakınmaya vakit kalmayacaksa eğer, ben severim o eski halleri. Cep telefonlarının sadece aramak ve aranmak için olduğu günleri. Ben severim internetsiz telefonları o halde. Zamana göz dikip çalmadığından.  

Beton gövdeli blok ormanlarının meşesinden çamına, zeytinine ormanları silip süpürüp kırları, tepeleri sitelere dönüştürmesinden beri gözler nasıl susuz ağaca, ağacın baharına, kışına, güzüne. Kuşlardan kurulu senfoni orkestrasına. Gölgeye. İnsanlar kendiliğinden bitivermiş bir çalının, sarmaşığın neşesine nasıl da hasret. Şimdilerin hem de nasıl pahalı, lüks, beton ormanlarının ağaçlı, çalılı eski hallerini severim ben o halde.

Şu sıralar eski çocuklukları özler olduk. Çocuk dediğin,  ilk kez gördüğünü dokunup, koklayıp, sorup öğrenecek. Şimdiki çocuklar dağı, tepeyi televizyon ekranıyla çerçevelenmiş halde sanki bir tablo algısıyla Heidi çizgi filminden öğreniyor. Nerede kaldı ki  bir tepeciğin yamacında oynayıp, çayırların içinde uçuşan kelebeklerin peşinden düşe kalka koşarak öğrensinler.  Kuş deyince tek bildikleri serçe, güvercin, kumru, saksağan kentli çocukların, her yerin aslında artık kente dönüştüğü şimdilerde. Hayvan deyince, sokakta rastladıkları. O da kedi, köpek tek.

Sokakta değil AVM oyun alanlarında oynayan çocuklar nereden bilebilecek ip, file, top, beş taş, mendil, tuğla kırığı, misket ile oynanan oyunları. Ne incir ağacına tırmanabilecek ne de kolayca kırılan kiraz dalından düşecekler.  Hoplamayı, zıplamayı dışarda değil, alt kat komşularının tam tepelerinde yapıyor şimdinin çocukları. Dışarısı tehlike artık çocuklara; komşu, komşuyu tanımazken. O yüzden ben severim işte yan, arka, bitişik ya da yolun öte tarafındaki apartmanlardaki komşuların kapısını çalarak uğruna kitap bile yazılmış o cümleyi hemen her çocuğun kullandığı zamanları;

 “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek”.

Hepsi hepsi deee… Biri var ki yeri asla hiçbir şey ile hiçbir zaman doldurulamayacak… Ve zaman değirmeninde öğütülemeyecek. Bayramlar…

Şehirlerin koca köylere dönüşmesi, dibi tortulu durgun suların çalkalanmasıyla bulanan sular gibi altüst etti günlük hayatı.  Saygısızlıktan, hoşgörüsüzlükten komşu hatırı bilmemeye kadar insana yakışmadığından dibe iteklenip tortu olmuş uykudaki ne kadar kavram varsa yüzeye çıktı çalkalanan kavanozda. Köylünün yumurtayı bakkaldan aldığı bugünlerde.  Tortu, dipten kurtuldu, berrak sular bulandı yiyeceğinden içeceğine, domatesin kokusundan kırk yıllık hatırlarının artık neredeyse hiç anılmadığı acı kahvelere dek.  Mumla, çırayla aransa da şimdilerde yoklar hanesinde çoğu güzellik. Bir an var ki o da olmasa tümden unutulmuş olacak kavramların en değerlileri… Bayramlar bir can simidi her zaman unutulma denizine düşmüş iyilikler, güzelliklerle dolu kavramlara. İşte o can simidi, bu karmaşa deryasında çok şeyi senede iki kere de olsa hatırlatıyor.  Bu yüzden severim ben eski bayramları. Bayram telaşını.
 
Bayram öncesi ilkin temizlik başlardı dip köşe. Kıyı bucak. Yıkanmış perdelerden toz sabunun mis gibi lavanta kokusu yayılırdı ortalığa. Ne var ne yoksa örtü niyetine yıkanır, ütülenirdi. En çok anneanneler, babaanneler, dedelerin evlerindeki bayramlar sevilir hala. Zaten bayram büyüklerin evinde başlar, el öpülerek.

Eskilerdeki bayramların anlamı,  Aksaray’ın taş konaklarıyla beyaza boyalı toprak evlerinde yazılıdır.  Arka bahçedeki taş kaideli ocağın üzerine kurulu  bakır kazanda ucu dantelli patiska perdeler kaynayarak yıkanırken tüm sokağa ulak olurdu sabun kokusu, bayram telaşının haberini vermek üzere. Aksaray kadınları, yaşmakları ya da asma yaprağıyla desenlenmiş  ceviz yeşili tülbentlerini çene altından bağlamayıp, uçlarını kulaklarından aşırtarak başları üzerine atıp kollarını sıvarlardı ilk… Bakır kazanın başında kol sıvamak, koşturmacanın ilk gonguydu. Yenecek içeceklerle uğraşmak sonraya kalırdı. Göbeği ille yıldız kesilecek tepsi tepsi baklava börek, tencereler dolusu yaprak sarması, sürahilerce şerbet beklediği kayıt damında  bozulmasın diye.

Ben severim eski bayramların koşturmacasını. İyi ki görmüşüz büyük küçük herkesçe bayram edilen o hakkıyla bayramları.  Yoksa nasıl bilecektik şimdi belki yüzden fazla hane  kapısının girişi olan tek bir cümle kapısından girilip de kimselerin birbirini tanımadığından herkesin mutlak yalnızlık hissettiği blok hayatında ille de “nerede o eski bayramlar” denilen bayramları. Beton soğukluğunun insanları da birbirine soğuk kıldığı şimdilerde. Ben severim o yüzden vaktiyle taştan, tahtadan, topraktan evlerde karşılanmış bayram günlerini.

Ben severim eski bayramların telaşını. Nasıl sevmeyiz, şimdi sosyal medyadan bir notunu gördük diye sevince boğulduğumuz herkesi yüz yüze, bire bir  görecek, seslerini duyacak olmak, uzaktakilerin çıkagelmesi demekti çünkü  eski bayramlar. Bir de cepleri şekerle, kuru siyah üzümünden, iğdesinden, leblebisi cevizine yemişle dolu çocukların hoplaya zıplaya kapı çalarkenki sevinci demekti bayramlar.

Koşturmaca içindeyken görmezden geldiğimiz, vakitsizlikten yakınırken oralı olmadığımız, hayat telaşında yeterince ilgilenemediğimiz her kavramın, hatırlamanın hatırlanmanın uykudan uyanması demektir bayramlar. Ben severim telaşı, eğer ertesi bayramsa.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.06.2016, 10:18


Paylaş :

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Timsah başı gibi; ama gözyaşları timsah gözyaşı değil !!

Tıpkı timsah başı gibi yukarıdan ve uzaktan bakınca. Dişlerine kadar sahici sanki. Beyaz kireç taşından. Dalga yontusu. İşçiliği denizden.

Çok değil, daha on sene öncesine dek Akdeniz fokları yuva yapardı o kireç taşı doğal rıhtımımsı kayalara. Kendi halindeyken buralar. Mültecisinden gözü dönmüşçesine kirletenine hor kullanılmadan önce. Böyle horlanma görülmedi desem abartı değil katiyyen… Ağlıyor buralar, resimdeki timsah başı rıhtımın kovukları ağlıyor, foklar gelmediğinden beri. Timsah gözyaşı da değil gözyaşları. Sahi. Hem de nasıl sahi…

Caaanım sakız çalıları, bulunmaz envai tür ot, ardıç çamı, bitki başka türlü çiçek açar oldu on yıldır. Üstlerinde poşetler, izmaritler, her türlü atık her gün kat be kat takılıp kalıyor  çiçek açmak yerine.

Böylesi bir cömert güzellik ancak buralara  özgü iken ortalığı poşet, plastik her şey, pet şişe, giysisinden tek terliğine, sigara izmaritinden paketine, ne pişirdilerse artık üç beş büyücek taşı ocak yapıp, odun külü kaplamış. Çöpleri, hiçbir metropolün çöplüğü almaz neredeyse. Tabiat nasıl mı kazınır. Çöpe bulanarak. Sonra üstüne beton dökülüyor gözükmemeleri, kokmamaları için. Mamak öyle olmuştu mesela…

Buralar gerçek sahiplerinindi on, on beş sene evvel. Ola ola on beş yıl içinde ne bir vakitler sakız çalıları arasında dolanırken yanımdan geçen kızıl  tilki kaldı, ne kuşların sayısı arttı. Bir ardıç çamı vardı ki burunda, kapak resmim de olmuştu benim bir hesabımda, hiç büyümedi. Büyümedi; çünkü kurudu. İnsan eliyle!!!

Onca endemik ot, sürüngeninden kuşuna yuvasını rahatça yapabildikleri sakız çalıları arasında kuş yuvalarından yavru sesleri gelirken, bir baktık sit alanına kokoreççi çıkageldi. Bir ardıç çamı altına. Koca bir taş koymuş ki kapı niyetine, kilit niyetine. Ardıca dek de beton dökmüş. Çamların içi kokoreç kokar, duman bürür etrafı. Sakız  kokusu, mis sarmaşık kokusu, ardıç kokusu neyimize ki zaten bizim?

Denize taa tepelerden bakan, bilmem hangi falanca dizideki kızın kendini attığı uçurum sahnesi çekilen bizim buralar, bizim olmaktan çıktı. Çiğnenmekte amansızca, acımasızca. Kimselerin vazgeçemeyeceği, kolay kolay hiçbir coğrafyanın bulamayacağı flora, fauna mı desem yoksa bitki örtüsünden canlı çeşidine mi desem şifalı otların pınarı, kaynağı buralar elden gitti neredeyse.

Eğer her şeyi böyle elden çıkarıyorsak böyle pervasızca, bilelim ki biz aslında kendi hayatımızı gözden çıkarmışızdır. Te o kaaa!!!
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 13.07.2016, 17:44

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
  
Paylaş :

12 Temmuz 2016 Salı

Ağaca öykünen çiçek

Çok bilinen bir çiçek. Kocaman  yer tutar. Dallanır budaklanır. Adı, malum; Japon gülü. Başka renkleri de var, katmerlisi de. En tutulanı nar çiçeğini andıran pembe renklisi.

Bu resmi, bir başka sitenin sınırı olan büyük gözlü tel çittin baklavamsı duruşlu kocaman kare gözlerinden objektifi geçirerek çektim. Gepgeniş bir alanı neşeyle doldurup güneşin altında yaza teşekkür edercesine çiçeklenmiş Japon gülünden  iki tanesi.

Ağaç olmuştu Japon gülü sanki. Nasıl öykündüyse artık etrafındaki ardıçlara, zeytinlere. Hatta budanıp da ağaç haline gelmiş sakız çalısına. Keçi boynuzuna ya da diğer adıyla harnıba. Ağaç gibi olmuş essahtan da…

Kocaman kocaman beyazlı çiçeklerle donanmıştı, ağaç öykünmesinde pek bir başarılı olmuş Japon gülü..
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 12.07.2016, 18:14
@AcemiDemirci

Paylaş :

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Genç Karatavuk

Şu an, bal köpüğü, kahve tonlarıyla öyle sade bir güzellikte ki. Çoğu kez bahçede, ardıç dallarında büyük büyük dedeleri  ve nineleri poz verirler. Şimdi de genç bir birey, onların torunu olduğunu  adamakıllı gösterdi bugün. Sağ olsun J))


Genç karatavuklara gözüm hiç alışkın değil. Ama bakınca tüylerinin şimdiki rengi dışında tam da karatavuk.  İkircikte kaldım tabii renk örtüşmeyince. “Sığırcık alt grubundan mı acaba” diye bile düşünürken, derken… Genç karatavuk  olduğunu öğrendim.


Nasıl eşelendi, deşti, aldı savurdu dalları, her araya, gediğe girdi. Gözü kara yani. Gerçekten de kara. Rengi kapkara gözlerinin. Oysa kırmızı, sarı gözlü kuşlar var. Karatvukların  gözleri karadır. Tüyleri de kapkara.


Bir bakışta insanları tanıyor olmalı. Rahatlıkla arkasını döndü bana. Ama yine de içi rahat etsin diye bir kollayışı, yetikleyişi vardı ki… Saklambaç oynarken gözlerini elleriyle tam kapamayan çocuklar gibi gizlice bakarken çok yakaladım. Ve elbette çok gülerek çektiğim pozları onlar oldu J


İlerde kuzguni siyah tüyleri, gösterişli sarı gagası ile hemencecik tanınacak. Umarım çok karşılaşırız onunla. Yavrularıyla. Ailecek pozlarını da çekerim umarım J))
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.07.2016, 21:12

Acemi.demirci@yahoo.com.tr;
AcemiDemirci

Paylaş :

En başarılı olduğumuz konu; Bitirmek!!!!! Köküne dek kurutmak!!!!!

Dün, akşamüstü gezintisinden. Yukarıdan kuş bakışı manzara. Objektife giren görüntü, deniz cömertliğine ilişkin.

Çalılar arasındaki en hafifinden seçtiğim çöpler, pislikler
Ama az ötesi   çoluk çocuk onlarcasının botlara binmeden önce perişan ettiği,yetmezmiş gibi araba ile bangır bangır yağlı , is, duman, jilet yarası kokan müzikleri çalarak orada ellerine geçeni fırlattıkları,  her türlü pisliğin nasıl olup da ortalıktan kalkacağının  bilinemediği, her bir sakız çalısına, çoban püskülünün diken ucunu andıran kırtıklı yapraklarına takılıp kalmış akla gelebilecek her şeyin kirliliğine, onca nadir bulunan, endemik, şifalı bitki, ot, ağacın plastik şişeler, poşetler, brandalar, tek tek terlikler, plastik tabak kaşıklar ve nicesiyle çöplüğe dönmüş Çeşme doğasında ağladığı, güya korumadaki, güya adına festivaller düzenlenen otlarla dopdolu eğer başka yerde olsa kıymeti nasıl bilinecekken bize yakılan, çiğnene, sökülen, çöpe dönüştürülmüş  doğa. 

Buralar bitiyor değil, bitmiş. Tıpkı Bodrum, Alanya, Kuşadası, Marmaris gibi. İstanbul gibi. Ankara’nın tarlaları gibi. İzmir gibi. Bitmiş ve kir içinde, pisliğe boğulmuş halde. Beton cenneti artık bu cennet gibi doğalı olan yerler bir zamanlar. Hepsini bitirdik. Oysa yerine koyacağımız yedekleri,yenileri, el atındakiler yokken!!!!!

Bizler artık su ve doğa istersek eğer beton yerine o zaman yaz tatilini Munzur Çayı kenarı ile Van Gölü civarında geçireceğiz yakında…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 11.07.2016, 13:11
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

10 Temmuz 2016 Pazar

Baştankaranın öğünü

Dün, arka bahçe. Ön taraf esiyor. Ama ne esiş. Bazen daha yüksek verandalarda ki masaları sürükleyip bahçeye atıyor. Sandalyeler zaten yerde.  Arka taraf daha korunaklı. Esiyor tabii; ama tatlı tatlı.

Çamdan kozalaklar düşmüş. Yenidünya ağacının meyvelerinden saçılan çekirdekler orada burada. Tırmıkla almıyorum. Biliyorum onları gagalarıyla alacaklar var.

Serçeler üşüşmüş, maydanoz tohumları, kırmızı ve koyu gri Kafkas mısır tohumlarını yiyecekler. Toprağı deşip arıyorlar. Bu arada bir baştankara fark ediyorum. Önce serçelerin arasında kalınca sağından solundan uçuşan serçelere bakınıyor. Sonra boğazda kavga var; yani doyma derdine düşüyor.

Yere ekmek saçmıştım. Hem de tazecik ve tandır ekmeği. Baştankara hemen bir parçayı sahipleniyor. Bu arada makinemin zum sesini duyup bakıyor. Ölçüp tartıyor. Tehlike var mı diye? Serçelere kaptırmamak için de küçücük ayağı pençe gibi öğününü sahipleniyor.

Dün, baştankara kızgın, meraklı, ürkek, tedirgin ve birazcık da umarsız bakışıyla öğününü sahiplenme pozu sırasında.
(Her hakkı saklıdır)


Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.07.2016, 11:00

Paylaş :

6 kelimelik ilk öyküm

Altı kelimelik öyküler moda şu sıra. O ünlü bebek ayakkabılı İngilizce öyküden sonra. Benim ilk altı sözcüklük öyküm o halde;



Hayatımız cihazları şarjla geçiyor. Kendimiz dışında.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 10.07.2016, 00:17
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci