23 Temmuz 2016 Cumartesi

Kayıp Öyküler

Tüm ilkokul hayatımda bir tek silgimi bile kaybetmedim.Çocukken kardeşimin kaybettiği 2,5 lirayı bulmuşluğum var ama.

Yahya Kemal Caddesi’ndeki lojmanlarda otururduk. İlkokul boyunca. Her sabah bakkaldan  ki o zamanlar bakkal amcalar, manav amcalar vardı,  lojmanın çocukları olarak sabahları bakkal amcadan  beyaz peynir alırdık. Taze taze. Adet öyleydi. O zaman hasından beyaz peynirin galiba yarım kilosu 2,5 liraydı.

İlkokulumuzun karşısındaki, sütlü çikolatalı şekerlerle  akide şekeri dolu kavanozlarındaki şekerlemelerden her okul çıkışı uğrayıp aldığımız pastahanenin yanındaki bakkala kız kardeşim gidiyordu o hafta sonu sabahında. Lojmandan bakkala giden diğer çocuklarla.
 
Bakkal amca, tipik bir bakkal amcaydı. Kır saçlı, mavi önlüklü,  sanki hızla hapşırsa yapıştırıldığı yerden düşüverecekmiş gibi duran kır bıyıklı. Bizlerin ne için ona doğru gelmekte olduğumuzu bildiğinden daha çocukları  görür görmez yağlı paket kağıdını hazırlardı, beyaz peynirler, zeytin, kaşar peyniri, tulum peyniri saracağı. Okul dönüşü ev yolunda uğradığımız ve artık sanki aileden olan güzel esnaflardı onlar.
 
Çok güvenliydi o zaman Ankara. Hele de lojmanlarla kaplı Yahya Kemal Caddesi’nde  çocuklar okula tek başına gözü kapalı gidip gelirdi. Öyle tasasızdı birçok konuda hayatın akışı.

Kavanozlarındaki şekerlemelerden her  gün eve dönmeden aldığımız pastahanenin de altında olduğu lojman olmayan bir sitede yer alırdı bakkal, manav ve pastahane; diğer esnafla birlikte.  Kahvaltılıklarımızı aldığımız bakkalın da olduğu site, bir karenin yola bakan dördüncü köşesi boş kaldığından diğer üç apartmanın karenin geri kalan üç duvarı gibi dizilip ortasındaki koskoca boşluğun da yemyeşil bahçe olduğu bir siteydi. Karadenizli pastacı da  bilirdi uğradığımızda kendisinden neler alacağımızı. Ekler.

Kız kardeşim bana hiç benzemez. Yazmaz mesela. Konuşkandır.  Ben yazarım; ama konuşmakla başım hiç hoş değil. Konuşurum, konuşmasına da, istediğim konuysa o da. O zaman susmam bile belki. Çünkü konu istediğim konuysa, susmayacak kadar söyleyecek sözüm mutlak vardır. Ancak  her konuya gelemiyorum, fazla yorucu.

Bakkala giderken Babam'dan aldığım parayı, avucumda sıkardım. Ve ancak aldıklarımızın karşılığı olarak bakkal amcaya ödeme yaparken açardım avucumu. Kız kardeşim yolda gördüğü kediciklere filan bakarken altında bakkalından pastacısına olan sitenin bahçe duvarı görevi yaparak etrafını kuşatan mazıdan çitin oralarda parayı düşürüyor. Bunu da bakkala gittiğinde fark ediyor. Bu arada çay demlenmekte ve taze peynir, taze yumurta ve birkaç şey daha beklenmekte masada yerini alıp kahvaltıya başlanması için.

Kardeşim parayı kaybettiğini bakkalda  fark edince çıkıp bir süre etrafına bakınıyor. Kahvaltı masasına birkaç dakika gecikince annemle ben hemen balkona koşuyoruz. Annem, “kesin parayı kaybetti, arıyordur” diyor daha balkona çıkmadan. Annem bizleri tanır.

Balkondan okulumuz hatta daha ilerisi görülürdü. Kardeşim bizim lojmana yüz metre kadar uzakta. Birkaç adım sonrası da bakkal zaten. Annemle kardeşimi görüyoruz balkondan. Sağa sola bakınıyor. Neyi aradığı belli. Elleri boş. Annem gülüyor. Hiç yanılmaz zaten. Elimdeki kitabı bırakıp Babama “gidip ben de arayayım” diyorum. “Kim bilir hangi otun içine, hangi çitin arasına düştü. Boşu boşuna gidip arama kızım. Çay hazır. Al şu 2,5 lirayı,  bununla alırsınız” derken en üst kattan üçer beşer merdivenleri inmeye başlamıştım.

 
Kardeşimin ki benden bir buçuk yaş küçüktür, elinden tuttum. Para kaybetti ya, ben de ablayım ya güya, ona sahip çıkmam lazım şimdi üzüntülüyken. Öbür elimde de 2,5 lira var. İçinde para olan avucum her zamanki gibi sıkıca kapalı.

Biz çocukken gazoz kapaklarına “lik” derdik. Likler,  çimlerin, toprağın arasından ışıldar  düştükleri yerde. Metal para da gazoz kapağı rengindeyse o da ışıldar diye düşünmüştüm çocuk aklıyla. Ve kardeşime “bana geçtiğin yeri göster; kaldırıma yakın mı yürüdün yoksa çite yakın mı?” diye sormuştum.  

Çit görevi gören budanmış mazılara yakın yürümüş. Ara sıra dönüp arkaya baktığımda Annemi balkondan bizi izlerken görüyordum.

Önce yeşil çitin dibinde biten otların arasına baktım. Milim milim. Para yoktu. Birkaç kez daha baktım. Yoktu. Hiçbir ışıltı görememiştim. Ve biliyordum ki bu hafta sonu kahvaltısını geciktiriyordum. Arkamı dönsem balkondan Anne Babam’ın bizi eve çağırmakta olacağını görecektim. Gerçi bakmasan bile birazdan Babam yanımızda olurdu.

Bu kez 2,5 lirayı çitin dibine bakarak  aradım usul usul. Maksadım, 2,5 lirayı bularak  parayı kaybeden kardeşimin o günü canı sıkkın geçirmemesiydi. Ve çit görevi yapan biçilmiş mazıların kökleri arasında bir şey parlıyordu. Uzandım aldım o şeyi. Kardeşimin kaybettiği 2,5 lira şimdi diğer elimdeydi.

Elimi kaldırıp Annem’e salladım. Zaten eğildiğimden anlamış olmalıydı parayı bulduğumu.

Bakkal amca da bizi izliyordu. O da gülüyordu bıyık altından. Anlamış olmalıydı birimizin parayı düşürdüğünü ve diğerinin de yardımına koştuğunu.

Çocuk masallarındaki gibi el ele tutuşup zıplaya, hoplaya neşeyle eve döndük. Çilek ve vişne reçeli yedik kahvaltılıkların üzerine, tatlı başlayan günün tadını kahvaltıya taşıyarak.

İşte o ben, avucumda olsaydı asla kaybetmeyeceğim bir şeyi kaybettim. Aslında iki şeyi. İki öykümü kaybettim, ilk kez. Geri gelemeyecekler. Bu, başka bir üzüntü. Ve onları bulacak bir  yardım imkansız. Elimden çıkmışlardı, bir kez dağarcığa dokunmuşlar ve yazı olmuşlardı. Bir kez dokunur zaten  bir öykü ya da deneme. Birinin konusunu bile tam hatırlamıyorum. Çünkü çalışmalarımın sayısı arttıkça ki benim öykü, anı, deneme, gezi ve başka türlerdeki çalışmalarımın sayısı hayli arttı, o yüzden  hatırlamakta zorlandığım olabiliyor. Bu sıkıntının bir nedeni de kaşla göz arasında, iki arada bir derede yazmam.

Üç dizüstü ki biri küçük. Biri hep kullandığım, biri de yedeğim. Küçük olan, Ankara dışına giderken yanımdaki dizüstüne bir şey olursa diye yedek görevi görür. O yüzden gitmişti tatile o da. Yedeksiz olmuyor, yolculuk sırasında  başlarına bir şeyler gelebiliyor. Bunu biliyorum senelerin edinimi sonucu.

Çeşme’deyiz. Büyük bilgisayarım açık. Çalışıyorum. Bir komşu geliyor. Aşağı inmem gerek.  Neredeyse bir haftadır esmediği için  artık nem yükü arttığından yapış yapış olmuş havada bilgisayar elimden kayıyor bırakmak üzereyken.

Ki ne sakar biriyim ne de daha ilkokulda bile tek bir silgisini kaybetmiş biri. Dizüstünü yine de sağ elimle kavrıyorum. Ama elime ağır geldiğinden sağ tarafı,  tahteravallinin yere düşen kısmı gibi bana göre hiç de şiddetli olmayan şekilde koltuğa değiyor.

Dizüstünü ikinci kez elime aldığımda açamıyorum. "Sabit bellek yerinden oynamış olmalı” diyoruz. Uğraşıyoruz; ama olmuyor. Üzgünüm. Bilgilerime ulaşamıyorum.

Üzgünüm çünkü iki çalışmayı henüz bitirmiştim. İki gün üst üste yazmıştım onca gün yazmadıktan sonra. Ve her defasında öyküleri taşınabilir küçük belleğe almayı düşündüğümde bir şey araya girmişti. İşte belleğe alamamanın bedeli. Öykülerim gitti. Tümden. Göz göre göre. Birinin konusunu çok iyi biliyorum. Yeniden yazabilirim; ama eski cümleler olmaksızın. Oysa aklım ilk yazdığım cümlelerde. Onlar, özgündü.

Bugün dizüstüler bakım gördü. Yeni yüklemelerle yenilendi. Tahminimizde haklıymışız. Sabit bellek ciddi zarar görmüş. Değişti. İçinde yedekleyemeden kaybettiğim öykülerim varken onu bir hurda gibi orada bırakamadım, aldım. O sabit bellekte  iki öykü gömülü.

Öykü yazmaya bunca yatkınsanız, değil öykünüz, denemeniz, bir tek cümleniz kaybolsun istemezsiniz. Çünkü onlar sizin dikip, sulayıp büyüttüğünüz hiçbir karşılığı, bedeli, ederi olmayan çiçekler gibi. Solmasını değil bahçenizde, vazonuzda yani gözünüzün önünde  olmalarını istersiniz.

Gittiler. Bana bir ders bırakarak. Giderken bu öyküyü bıraktılar. Konusunu hatırladığım, yeni cümlelerle  muhtemelen yeniden dökülecek satır satır. Diğerini hala hatırlayamadım. Gerisi bilinçaltına kalmış. Kayıp ikincinin konusu belki baş verir bakarsınız  öykü bahçesinin gizli bir köşesinden. Yolu beklenen ilk öykü olarak!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşeri Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 23.07.2016, 16:28


Paylaş :

 “Sis ve Deniz” adlı çalışmama;




linkinden ulaşılabilir.



Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

21 Temmuz 2016 Perşembe

Vişnenin tuzlu teri; Terletme

Şurup tarifi bilmem. Bozcaada’nın gelincik şurubunu tattıktan sonra gelincik şurubu yapmaya niyetlenmiştim. Etraf gelincik doludur zira baharda. Ama gelincik toplamak için bol zaman gerek. Hala toplayacağım o geziden beri. İnanıyorum, bir gün gerçekleşecek  gelincik toplama ve sonrasında yapraklarının dibindeki siyah lekeleri makasla kesip, kaynatıp şurup yapmak gerçek olacak. Davetlisiniz şimdiden tatmaya, yazayımJ)

Belki ilkokulda bile değildim. Çok küçüktük. Ama yine en az beş, altı yaşlarındaydım. O yaz teyzemlerin çiftliğindeydik. Ereğli’de. Eniştemin kardeşlerinin çiftlikleri hep yan yana. İçinden dere geçerdi.

Düğündü, dernekti yol düşer  bazen yazın ortasında çiftlikteki onca işi bırakıp Ereğli’ye. Birlikte gitmiştik o uzun yolu. Kocaman bahçe içindeki o eskilerin pencereleri demir parmaklıklı, kocaman demir kapılı, örme taş duvarın üzerinde demir parmaklıklar olan  şimdinin yazlıklarını andıran o eve.

Evin koca bahçesi meyve ağacıyla dolu. Vişneler, dallarda koyu renkleriyle sallanıyor. Tam vişne çürüğü o renk. Kimi kuşlar dallara konup bizi yetikliyor vişnelere dadanmadan önce. Çocuklar da vişneden bahsediyor. Vişne  ile bir şey yapmaktan söz ediyorlar.

Hepsi de Ereğlili. Söylediklerini anlamıyorum. “Terletme” yapmaktan bahsediyorlar. Ev sahibinin oğlu eve koşup, elinde konserve  kavanozlarını andıran birkaç kavanozla  dönüyor.

Kavanozların kapakları açılıyor. Vişne ağaçlarına bir çırpıda tırmanılıyor. Toplanan vişneler yıkanmıyor bile. Ne ilaç var üzerlerinde ne de ilaç artığı. Hiç duyulmadık kavramlar bunlar henüz. Ellerimizden bile temiz neredeyse dallarından sarkan vişneler.

Vişneler kavanoza doldurulduktan sonra üzerlerine bolca tuz dökülüyor. Sonra başlanıyor çalkalanmaya. Kavanoz, aşağı yukarı sallandıkça vişneler suyunu veriyor, tuzu emiyor. Çalkalama işlemi çok uzun. Yorulan, diğer çocuğa veriyor ve çalkalamaya o devam ediyor.

Belki yarım saatlik çalkalama sonunda neredeyse tuzlu vişne suyuna dönüşüyor  kavanoza doldurulmuş vişneler. Ve vişnenin tuzla erimiş hali olan terletmeden ilk kez tadan benim gibi çocuklar için bu tat, unutulacak bir şey değil. Hatta sonradan içinde terletme tarifi içerecek bir öykü olacağı kesin bugünkü gibi.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.07.2016, 21:23
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;@AcemiDemirci

Paylaş :

Yemek bloglarının müsaadesiyle :)

    -Hiç aklımda olmayan yazı-

Bir arkadaş  buluşmasında. Ağaç kütüğünden tabak.
Meğer herkesin sarmalardan yana sıkıntısı varmış. Haklılar. Bilmez miyim :)

Lahanası olsun yaprak sarması olsun birkaç işlemlik bir uğraş sonucu ortaya çıkan yemekler. Toplanmaları, alınmaları, yıkanmalarından bahsetmeyeceğim bile. Ki sebze yıkamak  için çok vakit harcanıyor. Sirkeli suda bekletilecekler var, tuzlu suda bekletilecekler. Yemek yapmak kadar bu işlem de emek ve zaman istiyor. Ama yapmalı. Kaçınmamalı.
Tokat, ama Tokat kebabı olmayan bir kebap.


Lahanalar ya da yapraklar kaynar suda yumuşatılır. Lahanaların odunsu damarları alınmalıdır ki sarmal hale gelebilsin. İç hazırlamak gerek bu arada. Tüm bunlar zaman alır.  Anadolu'da komşular topluca sararlar yaprakları, lahanaları. Zeytinyağlı da olabilir etli de.


Gürcistan.
Bugün çok sık  sarma yapacak vakit bulunamaması nedeniyle sarmaya hasret kalındığını dinledim kabak çiçeği dolması yazımı okuyanlardan. Bana da hazır sarmalardan alıp almadığımı sordular. Çeşitli yollarla.


Kolay kolay hazır yemek almam, almaya yanaşmam. Yemek yapmak elimizden geliyor sonuçta. Ayrıca ben kendi yaptığım yemeklerin lezzetini daha bir beğenirim. Narsist de değilim üstelik. Ama öyle.

Haçaburi, Gürcistan.
Sarma zor iş. Ama yine de lahana sarmasının bir türünü yapıyorum diye anlattım arkadaşlarıma. Yani lahana sarmasını tek tek lahananın yapraklarımı sararak değil de tulum dolma mı diyeyim öyle bir dolma yapılabiliyor. Ve şunu da eklemeliyim bir ölçü şundan, bir ölçü bundan  değil, anne usulü ya da anneanne usulünü benimsemiş  olarak göz kararıdır benim ölçüm.



Hınkal, Nahçıvan.
Nasıl mı, anlatayım. Bir küçük lahana yani iki avucunuzu yan yana açarak bir araya getirin o büyüklükte ya da biraz daha büyücek  bir lahana almalı önce. Lahana yassı olursa tercihim ve göbeğine basınca yumuşak olmalı.


Sapı kesilip dikkatlice dışta bir parmak kalınlıkta yaprak kalana dek içi oyulacak. Onlar sonradan salata olarak iyi gidiyor.


Bildiğiniz etli sarma içi hazırlanacak ve  iç, lahanaya doldurulmadan önce lahananın pişeceği tencerede eritilmiş tereyağı içine akıtılıp harcın yumuşak olması sağlanacak.


Nahçıvan'dan gelme kuşkonmaz otu.
Dibinde tereyağı erimiş tencerenin en altıma yuvarlak halde kalınca domates dilimleri bir sıra dizilecek. Üstüne yuvarlak ve kalınca soğan halkaları. Onun da üstüne havuç dilimleri uzunlamasına doğranacak. Sonra içi doldurulmuş lahana, oyuk kısmı havuçların üstüne yani alta  gelecek şekilde ters konulacak. Suyunu filan siz bilirsiniz.


En sonunda pişecek sarma değil de lahana dolması. Ocağın altını kapatmak unutulmayacak J Masaya gelince de önce görüntüsüyle gözler doyacak sonra havuç baklava dilimi gibi kesilip tabağa koyulacak. Gerisi afiyetle yemeye kalıyor.


İşte böyle… İstenirse lahana sarmasız kalınmıyor, biraz havuç baklava şeklinde olsa da.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 21.07.2016, 19:28

Paylaş :

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Yaralı Ankara’da

Onları arıyordu gözlerim. İç içe halde, yavru ağzı renkte, dipleri solgun yeşilimsi. Dört bıyıklı.


Sonunda en çok istediğimi almıştım pazardan. Kabak çiçekleri. En sevdiğim yemeklerdendir kabak çiçeği dolması. Zeytinyağlıdır. İçinde nanesinden dere otuna yeşillik bol olacak.

Üçlü halde iç içe geçmiş yirmi kabak çiçeği olan şeffaf viyollerden  aldım. Öyle uzun boylu sarmalar yapacak vakti olan bir insan da hiç değilim. Ama tatilde bir kez de olsa bu lüksü yaşamayı isterim. Çok sevdiğim Palamutbükü’nde rastlamıştım işletmenin sahibinin annesinin elinden çıkma  en lezzetli kabak çiçeği dolmasına. Ben onun gibi yapamam galiba o tam bir işinin ehli teyzeydi. Zaten hayatı sırf yemek yapmak gibi görme eğiliminde de değilim.

Yirmili pakette dolmayı bekleyen kabak çiçeklerinin içini hazırlamıştım. Sırada kabak çiçeklerinin içlerini çay kaşığı ile çıkarıp  ince, narin yapraklarını yırtmadan öyle dolu dolu filan değil az biraz doldurulup lale dilimlerini andıran narin uçlarının tamamını bir arada tutarak kapak kapatırcasına hafifçe sıkıp bükerek hazırlamaya kalmıştı.

Televizyon bozuktu. Dolayısıyla dünyadan haberimiz yoktu. İnternet kâh kesiliyor kâh dinleniyordu uzun uzun. Neler oluyor orada burada duyma imkanımız yoktu. Bizim sitenin düzeni de öyle iç içe değil. Zaten hemen yakınlardaki ve karşıdakiler de henüz gelmemişti. Ya da İzmirli olduklarından bir gelip bir gidiyorlar.

Ve gecikmeli duydum olanları.  İnternet gelince. Doğup büyüdüğüm, yaşadığım şehir Ankara. Ankara, ne çok ağladı son zamanlarda.

Hemen cep telefonumu alıp birilerini, iş arkadaşlarımı aramak istedim. Akrabaların da çoğu şu yaz aylarında Ankara’dan uzaktaydı çünkü. Cep telefonuma  ikide birde bakmam da. Mesaj da çekmem zırt pırt. Kandil, bayram dışında, gerekmedikçe. İnternet de  olmadığından telefonumda,  sürekli elimde olmasına gerek çok. Çalarsa da duyulur zaten.

Apar topar telefonuma bakınca gördüm mesajları. Üç tane hem. Ve izinler konusunda.  Günlerden Pazartesi.

Yol gözüktü Çeşme’den Ankara’ya.  Ama akşam vakti tam şimdi. Ev toparlanacak üstelik. Buzdolabının boşalması bile belli vakit alır. Panjurlara kadar tek tek koşturulacak.

Çarşamba günü Ankara’da olunacakmış. Bugün Pazartesi akşamıysa yarın yani Salı günü yola çıkılacak. Seve seve hem de elbette. Ancak bir gecede halletmek gerek tüm hazırlıkları. Ve hemen işe koyulmak gerek.

Koyulamadım ama. Oturdum kaldım. Şok mu denir buna bilmiyorum. Aklıma gelen, o an Ankara’da olanları  aradım. Seslerini duydum; iyiydiler. Çok tedirgindiler, o başka. Seslerini daha önce hiç öyle duymamıştım.

Sonra kalkıp en yakın komşulara gittim. Bahçeyi emanet ettim. Diktiğim mısır tanelerinden serçelerden kurtulup boy vermeyi başarmış olanların susuzluktan kurumamasını, ağaçları sulamalarını rica ettim. Komşuların zaten haberi varmış Ankara’da olan bitenlerden. Ve bekliyorlarmış.

Bozuk televizyon yerine alınıp Pazartesi günü kurulan televizyon, bir gün bile seyredilemeden kaldı orada. Kabak çiçekleri için hazırlanan iç, saklama kabına koyulup komşuya götürüldü verilmek üzere. Pazarda karşılaştığımızda komşu görmüştü kabak çiçeği aldığımı. Çeşme’den Ankara’ya onca yol olduğunu ve bunun nasıl bir yorgunluk olduğunu da biliyor. Onca ısrarıma rağmen içi almadı. “Kabak çiçekleri için yeni iç hazırlarım Ankara’da” desem de “o yorgunlukla kaç gün sonra hazırlarsın, o zamana kadar da kabak çiçeklerinin hali kalmaz” deyip almadı. İç, soğutucuda yolculuk etti Ankara’ya dek.

İzmir çıkışında,  normalde hafta sonu dönüş yolunda olması gereken pek çok Ankara plakalı araç seyirdeydi.  O araçlardakilerin her biri, diğer her bir aracın neden o an yolda olduğunu  çok iyi biliyordu.

Yaralı Ankara’ya hiç bu duygularla dönmemiştim. Bu duyguyu öğrenmek de istemezdim. Bir daha asla yaşamamayı  da aynı samimiyetle diliyorum.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 20.07.2016, 19:27

Paylaş :

18 Temmuz 2016 Pazartesi

Cam Kırıkları Der ki


Dün rastladım bu kırıklara. Şişeye filan benzemiyor. Bir pencerenin ya da   dolap kapağının camı olmalılar. 

Kırıldıkları yerde yapboz parçacıkları gibi  dağılmışlar. Çok ayrılmadan, sanki bütün olmaktan asla vazgeçmeye niyetleri yok gibi. 

Gözünüz algılamada o yöndeyse onların zaten bir bütünün parçaları olduğunu hemen fark edebilir. Hatta hala bütünlüklerini koruduklarını ve saçılmış yapboz parçaları gibi geçici bir dağılma içinde oldukları için yeniden bir araya gelip bütüne erişmeyi beklediklerini anlayabilir.

Camın canı yansa da kırıkları bir arada  hala. Parçalanmış belki, saçılmış; ama göstere göstere bir aradalar. Her biri, bir yana savrulmadan, hangi tümün parçasıydılar dedirtmeden.

Baktım da cam kırıklarına, aslında dünya içindeki dünyalardan farkları yoktu. Zora girilse de göğüs gerilen bugünler gibi belki. Bütünlüğün anlamının tek teklikten geçtiğini anlatmaktaydılar sanki. Farklı birçok parçadan ibaret  olmanın, bir tek bütün olmaya engel olamayacağını anlatıyorlardı.

Cam kırıkları, bambaşka bir anlatım çabasındaydı. Batıp can yakmak değil, yapboz parçalarının tek başına hiç; ama bütünken seyredilesi bir tablo olduğunu söylüyorlardı cam gibi sözcüklerle. 

Cam sadeliğinde, tozlanmaktan yorgun yine de kararlı…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 18.07.2016, 16:13

 @AcemiDemirci
Paylaş :

17 Temmuz 2016 Pazar

Sakız çalılı koyun dalgaları

Hafif bir yumruk gibi hissedilen depremin farkına bile varmayacaktık eğer dışarıda olsaydık. Yazım için içerideydim. Kapıyı eliyle yumruklar gibi hissedildi.

Sonra günlük akış zaten rotasında  iken depremin muhtemelen açıklarında olduğu açıklara göz atmak daha da anlamlandı.

Sanki az önce yaramazlık yapan o değilmiş gibiydi gökten sonraki ikinci mavi. Yine kayalara, çakıllara kendi şarkısıyla çarpıyordu. Sanki onca çeri çöpü, battaniyesinden şişesine, paketine her türlü kiri, pisi temizlemek için çırpınıyordu. Güneş hala hatırı sayılırdı.

O koy geçen yıla dek nasıl el değmemişti. Zahmetlidir iniş çıkışı;  ama  değer. Otuz senedir nasıl temizdir, lacivertinden turkuazına, solgun mavisinden grisine renklere bürünür. 

Koya ulaşana dek her çalının dibi, yol,  her yer en azından aynı cins battaniye, ayakkabı, çocuklara ait her türlü giysi, süt paketleri neler nelerle çöplük haline gelmiş. Denizin içinde bile ne olduğu belirsiz plastik maddeler, kamyon tekerleri, ipler, giysiler kayalara dolanmış. Mülteciler öyle bir imza atmış ki… Her yan akla gelmeyecek her türlü atık, çöp, kir, plastik ve neler neler ile  pislenmiş halde. Bir an önce temizlenmeli o ender bulunan bitkiler,  çeşit çeşit kuşların yuvaları olan sakız çalıları ile kaplı makilik. Kızıl tilki dolanırdı oralarda. Yanımdan geçmişliği var sessizce, Güzele hınç mı duyuyoruz?
Güzeli, güzelliğinde bırakmamaya yeminli miyiz? Güzelleri çirkinleştirirsek o çirkinliğin mayası çöp, kir ile yaşanır mı? 

O güzelim doğada, o kirden alabildiğine çirkinleşmiş manzarada depremden habersizmişçesine  el ele vermiş buğulu maviliklerde süzülen yelkenliler poz verdi bu kez, kuş kanatlarına özenircesine rüzgara açtıkları yelkenleriyle.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.07.2016, 20:26
Acemi.demirci@yahoo.com.tr;  @AcemiDemirci

Paylaş :

"Çinte Sarısı" yoksa " Florya Sarısı" mı bilemedim

Sanırım çinte. Belki de florya. Sarı çinte ya da. Gagası papağanı andırıyor. Kuyruğu pek kibar. Biyeli. Sanki bizim küçüklüğümüzde annemin diktiği, belden kurdele olup bağlanan kuşaklı, çoklukla bisiklet yakalı, kolsuz, şeker pembesi elbiselerimizin eteğindeki su taşları gibi kenarları biyeli, süslü.

Pek bir mağrur duruşu. Bana bakın dercesine. Çok uzaktan çekmedim bu fotoğrafı, bakmayın çintenin resimde büyük durduğuna. Yine bayağı bayağı iyi; ama beş yıldır, eskime hızı benim elimde olan fotoğraf makinesine yaraşır şekilde sanki beş yıllık değil de yirmi yıllık kullanımı çoktan tamamlamış kullanılmışlıkta olsa da buna rağmen hala dayanan; ama esmeyen havalarda, rutubette objektifi gemi güverteleri gibi gacırtılı gucurtulu zum yapan fotoğraf makinem  hata verince daha büyük ve güçlü olan diğeriyle  çekmek zorunda kaldım.

İçerilere tırmanmam gerek daha büyük ve yetenekli makina için. Bu arada kuş bu, beni beklemez kaygısındayım. Ama beklemiş. Anlıyorlar galiba. Ya da ünlü olacak biliyor ve memnun bundan J

Eşi de vardı, o başka dala kondu. Göz önünde değil de geride kalan dallardan birine. Bu arada kırlangıçlar varyetedeydi. Kırlangıçlar cik cik diye ötmez  onlar kendilerince yorumlarlar ötüşlerini. Vik vik diye duyulur onların ötüşü. Kırlangıç çığlığı vik der yani.

Bir uçtular,  bir uçtular, pikeler yapa yapa kırlangıçlar. Yakınlarda yuvaları var, yerini de tahmin ediyorum. Ama fotoğrafını çekmeye kalksam havuzdaki tüm çocuklar belleyecek ve rahat vermeyecekler. Kırlangıçların rahatı, huzuru için zor ama onların o güzel, çamurdan, kapı boşluğu olan,  özgün kuş mimarisindeki yuvalarını ve hatta yavrularını çekmeyeceğim. Zor; ama kırlangıçlar için değer.

Buralar böyle, beşik gibi. Beşiktekiler de ara ara sallanır. Böylesine razıyız. Yine burada, çok zaman önce o büyük depremi de hissetmiştik. 17 Ağustos 1999 Gölcük depremini. Gümbürtüsünü herkes duyup uyanmış. Ben duymamışım…

Sarı çinte ya da florya böyle bir kuş. Bahsi geçince yer yerinden oynuyor galiba J
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 17.07.2016, 15:51
Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci

Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci