30 Temmuz 2016 Cumartesi

Sis ve Deniz

Bu çalışmam için tabii ki adına uygun tema seçtim. Her zamanki gibi yalnızca benim çektiğim, yalnızca kendi fotoğraf makinelerim ile çektiğim resimleri ekledim.
 
Göründüğümüz yalnız ve yalnız kalıplarımız; ama sözlerimize dek bizi anlatan, ruh sadece. Ruh, duygu da, duyumsama da. Kin de kan da. Ama neşe de sevgi de. Ruhun karası, bazen bedenle özdeşleştirilir bu yüzden. Yıkıcı bakışlar, küçümseyen gülüşler dışa yansımış kötülüklerin, çirkinliklerin  beden diliyle anlatımı olarak  görülmüş olmalı ki  “içinin alası dışına vurmuş” dene gelmektedir. Kimisinin içinin  alası, kilitlenmiş dişlerde, her an kuyruğu kalkık akrep  gibi pusuda olmasında besbellidir. Ruhla beden hep beraberdir; ama ruh için zorakidir bu kimileyin. Zıt kutupların ikizliğidir ruhla bedenin, iki ayrı kavramın  bir olma ya da olamama öyküsü.

Çirkin deyince hemen dış görünüşü anlarız, değil mi? Ruhun çirkinliği önde olmalıyken görüntünün çirkinliği  yanılsamasında yiteriz. Oysa Cyrano da, Quasimodo da görünüşte çirkin değil miydi? Ya ruhları? Ruhlar görünmüyor, karanlıkta ışıyan elmasımsı yıldızlar gibi parlıyorlar tek.

Cyrano’nun  yürek alevinden köz köz tütüp ağzından çıkan; ama başka birinin imzasını taşıyan mektupları okuyan Roxane, başkasınca atılan imzaya mı aşıktı, dizelere mi? Cyrano’yu beğenir miydi eğer Cyrano’yu görmüş olsaydı dizelerden önce? Mısraları okudu da ne oldu? Bir ruhun aynasıydı o dizeler ve Roxane, ruhun yansımasını gördü. Biçimsiz bir görüntünün alabildiğine sakladığı, sızıntısı ancak şiirlerle, satırlarla olan ruh, eriyen kar suyu gibi damladı, damladı,  damladı. Kar suyu, su birikintisine dönüştü. Ardından göl oldu, deniz oldu.
 
Görsel niteliği, ruhsal nitelikleriyle taban tabana zıt  Cyrano’nun  satırları, Cyrano’nun ruhuyla yazıldı. Ruhu olan dizeler oldular o yüzden. Ama yalnızca el yazsaydı onları? Hali, yalnızca dış varlığıyla masa başında olup ruhu değil eli işe gidenlerden olurdu. Ruh katık olmazsa bir işe, yavandır o iş. Ruhsuzdur o yüzden. Cyrano ruhlu olanlar yok mu şimdilerde? Eminim, hem de nasıl eminim ki var. Ve benzerlikleri sadece ruhlarının güzelliğinde. Burunlarından doğan çirkinliklerinde değil. Yani çirkin değiller. Ruhları güzelliğinde dışları da.

Ruh denizdir, beden de sis. Sis, denizi örter, göstermez, saklar kimileyin. Ruhun görünmesi için güneşin açması gerek. Güneş de satırlar, dizeler o halde, iş kalem kağıda kaldığında…

Beden, kimlik; oysa ruh, kişilik. İyisiyle kötüsüyle inceliğiyle, kaba sabalığıyla, duyarlılığı duyarsızlığıyla. Ruh sessiz, beden patavatsız. Ruh, testideki su,  beden de testiyse eğer, testinin sızdırmayanı olmaz. Bir çatlağı bekler ruh sızmak, testinin dışına  su mürekkepli bir imza atarak kendini belli etmek için. Eğer isterse tabii.

Ruh, diyelim ki doğa delisi; ama dış varlığımız belki de bir masa başında pineklemekte. Odanın camından kapkara camlı binaların gri duvarlarını görmekte. Bir güvercinlerle saksağanlar olmasa kanat sesi bile çok uzakta olacaktı o duman grisinde.

Ruh,   dağarcığına her kavramı, sözcüğü almaz. Kırıp dökerek inciten, rencide eden, hiç olmayacaklara alınan, hak etmediği halde elde ettiklerinin güç zehirlenmesiyle ruhunu unutup  ruhsuz birer  silindir olup çıkmışların arasında bocalar her gün. Yani ne dış beden rahat ne de ruh dünya keşmekeşinde. Dış, içi de beraberinde sürüklerken ikisi de perişan.

Dış güzellik, ruh güzelliğinin belirleyicisi olamıyor. Anmıştık ya  bu yüzden Cyrano’yu da, Quasimodo’yu da. Ruhun niteliğini görebilmek de öyle ha deyince olamıyor. Görüntünün, ıssız dağ göllerine vuran kayın gölgeleri gibi dingin olması istenir ki açık açık seyredilebilsin dışa vurum. Dinginlik,  kenarında oturulacak, alıp her türlü tasayı, derdi uzaklaştıracak tek şey. İç dünyanın derinlerine o sadelikle dalınacak. Oradaki inciler, mercanlar derilecek.  Oradaki pınarlardan sulanacak ruhun canı. Eğer kurumadılarsa. Saklılardakilerin, kendi  seslerini duyacak kulağı beklemelerindeki sabrın rengi görülecek. Gün ışığına hasret gün yüzü görmemişler görülecek böylece…
 
Nasıl iyi ve kötü, gece ve gündüz birbirinin zıddıysa ruh ve beden de birbirinin zıddıdır çoğu kere. Ruh bedenin hapsinde, beden de kapris giysileri içindedir. Bazen bu kapris, kaderin kaprisi de olabilir. Nasıl mı?

Ruh çok başka şeylere meyletmişken dış varlığımız bambaşka meşgaleler içinde olabilir. Bu kaçınılmazdır. Zira hayat bir kavgadır. Ekmek kavgası. Çobanlık yapan bir çocuğun sürüyü gütmekten başka bir yolu yoktur. Oysa içinden taşı, kayayı koyun, sürü şeklinde yontmak geçmektedir belki. O çobandır ve sürünün başında kavalıyla çobanlık edecektir çaresiz. Koyun sürüsü onun gerçeğidir her ne kadar  düşü  koyun yontusu  yapmak olsa da. Ruh, düşlediği yontuları yaparak beslenemezken dış varlığımız bu kez ruhun hapis olduğu zindanlar gibidir. Yani sürü başında prangaya vurulmuştur  sürü gütmek yerine  kayaları yontarak taştan sürüler yapmak isteyen çoban çocuk.
 
En çok iş hayatında tanık oluruz bu çileye. Ruhun derinlikleri nerelere ulaşmışken, sığ kıyılara vurmuş balıklar gibi sırf hayat kavgasında kıyılarda çırpınmak nerede? Çoğu kişi, işi olduğu için mutludur; ama işi ruhuna uygun kaçmaz. Hayatın gerçeği bu aykırılığı umursamaz ama. Hayatın gerçeği, bir iş sahibi  olmaktır ve bundan öte daha ne istenilmektedir ki?
 
Ruhsuzluk belki de buralarda başlar. Bir işe gider gelir çoğu kişi; giden ruhu değildir ama, ayaklarıdır. Koşturmacasında vardır işin; ama benliğiyle yoktur. Çok şeyde olduğumuz gibi. Testide olması gereken pınar suyudur böyleleri. Deniz suyu da sudur doğrusu; ama testideki su olmak için mi sudur o? Çoğumuz deniz suyuyken engin denizlerde değil testilerde olabiliriz yani. Denizin dalgalarındaki çağırışı her duyduğunda  burnunun direği sızlar öylelerinin.
 
Ruh, kırların, dağların, ormanların havasını solumak, şarlakların, kuş seslerinin orkestrasından bir konser dinlemek isterken dış varlığımızla, kulaklarımızla duyduklarımız hesap kitap, çıkar, oyun düzen ve incitici şeylerdir hem de pek çok kez. Ruhu kara olanlar, herkesin içini karartmayı yeğlerler. Hep bir fırsat kollarlar. Dedim ya, kuyruğu havada akrepleri andırırlar. Yine de buradaki en güzel yan, kurumuş yaprakların sarısının, taze yaprakların yeşiline nasıl diş bilediklerini görmektir.

Dış şartlar, ruhun seti… Atlanıp geçilemez duvarı, engeli. Görünmez kilidi. Ruh, sesi duyulamayan çağlayan. Şarkısı bilinmedik kuş ötüşü. Yalnızca içteki adı başka, esişi başka yellerin tatlı uğultusu. Ama gizli. Cyrano gibi. Çünkü görüntümüz,  duvar gibi dikilmekte ruhun önünde.

O zaman testilere kalıyor iş. Ya testi çatlarsa? O an, ruhun gün ışığını gördüğü andır. Belki Cyranovari bir dizeyle belki nesirle belki çok şeyden eli eteği çekip alıp başı gidilen bir dağ başındaki inzivada. Ruh, çileyi çekendir. Ta ki testi çatlayana dek.

Diyeceğim  içle dış farklı. Dış, Cyranoysa eğer,   duyan yürek olsa da duyuramaz; ama ruh Cyrano’nun satırları olmaya yol bulduğunda duyan da duyuran da olma yolundadır çoktan. Kimse Cyrano’ya baktığında gördüğünden hoşnut olmasa  bile Cyrano’nun görünmeyen yanı, iyi ruhu, uzanan eli, duyumsayışı  belki de en seveceğimiz şey olabilir.

Yani eski Türk filmlerinin yaklaşımıyla kurarsak cümleyi, ruh ya da bedenden birinin ait olduğu ortam, şartlar, zemin, diğerinin asla olamayacağı yer olabilir.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.10.2015, 13:45
 @AcemiDemirci

Paylaş :

“Vazo, Tabanı, Parçaları ve Kintsugi” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.

Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci


Paylaş :

28 Temmuz 2016 Perşembe

Dingin tepelerde gün inerken bir tavşan

Eskiden belgesel izlerdim. Yedi yıldır tepeleri izliyorum.

Yeter ki tepe silsilesine yakın olun. Ağaçlandırılmış osun sırtlar. Koyakları, kendince vadicikleri olsun. Ufak iki bayır inişi kucaklaşmış halde, kırışmış kadife görünümlü olsun. Mevsimler, renk katsın bayırlarına. Dört mevsimde dört ayrı renge boyansın.

Kışın beyaza kessin. Karın altında koyu yeşili siyah gibi gözüken mazı, çam dalları, kar yığınlarını taşımakta zorlansın. Baharın başka bir beyaz gelsin bu kez. Çamların yeşili altında açan beyaz çiçeklerle tek tük meyve ağaçlarının beyaz beyaz çiçeklenmesi, cemrelerin gelip geçmiş olduğu uyanışla şenlendirsin ortalığı.

Yazın, Temmuz ortasında daha, onca ot, yabani havuç, soğanlılar solsun sararsın. Tek çam yeşili kalsın  bir de at kestaneleri, kavak ve iğdelerin yaprakları kalsın yeşil olarak.

Sonbaharda sarıdan kızıla çalsın ortalığın rengi. Yapraklar kuru  güzellikte ağlasın.

İşte böyle tepeler olsun tek. Dağ olamasa bile. Ova ya da. Hatta vadi. O zaman tek tepeniz olmaz. O zaman kaplumbağasından kerkenezine, kirpisinden kuyruk sallayanına, kara kızıl kuyruğundan, tilkisinden tavşanına neler neler olur gözünüzün önünde. Tek tepe olsun da… Gerisi olur... Gelir.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 28.07.2016, 20:22



Paylaş :

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Balık kurusu olmamak için

Aslında lafın söylenişi, “Onun başına gelenler,  pişmiş tavuğun başına gelmedi” halinde. Ama tutulup, kurutulup, hiç durmaksızın esen bir havada pergoleye asılıp denizde yüzmek yerine boşlukta savrulup duran balıkların başına gelenler ya…

Hem sudan çıkmış balığa dönmüş hem de dalga filan değil rüzgar yemiş. Kuşlar da yanından geçerken kah gülmüş  kah  kuyruğundan gagalamış.

Yani sözün kısası, her taş yerinde ağır. Her şey kendi ortamında o şey ya da o kişi. Herkes kendi toprağında, havasında, suyunda, dağında kendi gibi. 

O zaman sahip olunanların kıymeti bilinmeli pişmiş tavuğa ya da güneşte kurumuş balığa dönmemek için. Taşımızın toprağımızın, her köşemizin kıymetini bilmeli. Otumuzun, tertemiz saf gönüllerin, iyinin, doğrunun değerini bilmeli. Kırmızı beyazı yani bayrağımızı daha çok sevmeli. Sevenleri de sevmeli.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 27.07.2016,  23:08

Paylaş :

26 Temmuz 2016 Salı

“Sen Uyurken Filmi Gibi” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.
(Her hakkı saklıdır)

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Çiçeklerin konukları; Arılar

Arıların çalışma vakti. Soğanlı tohum başı, diken, çiçek, ot, hanımeli hanımeli gezmedeler, sabahın erkeni, akşamın geçi demeden. Bal özü topluyorlar. Konakladıkları çiçekler: Kokuların arası. Ürünleri bal. Dünyanın en tatlısı. Tarlası çiçekler.

Arılar  böyle. Çiçek, koku, bal demek. Ki bal bozulmayan gıda binlerce yıl boyunca.
Üstelik arılar yok olursa insanlık sadece birkaç yıl dayanabilecekmiş…
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.07.2016, 22:02

Paylaş :

Hışımlı dalgalar, köpük köpük saçılır kayalara vurunca

Kayalara vuran dalgaların öfkesi, dalgaların yüklendiği kayaların umurunda olmaz. Dalgalar sadece döver, kayalar da her defasında karşılar. Anlatmıştım bu döngüyü; “Gel Gitli Denizler Gibi” adlı çalışmamda.

Kıyı olmak gerek, kaya olmak gerek. Hışımla vuran dalgaların paramparça olup geri çekilmesini seyretmek için.

Kayaları döven  dalgalardan da dalgaları her defasında karşılayıp savuşturan kayalardan da öğrenecek çok şey var. İnsan olabilmek için. Sabrı öğrenmek için. Duruş için.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 25.07.2016, 19:31

Paylaş :

24 Temmuz 2016 Pazar

Aşk; Soluksuz Duygu

Bu çalışmamın konusu gereği tema olarak kalp seçtim. Nakış iğnesi yüreğe battığı ve insanların en zorlu nakışı olduğundan bu duygu için başka bir tema düşünemezdim.   Kalp; ama taştan kalp. Aslında yan yana geldiklerinde pek de olumlu algılanmayan taş ve kalbin, buradaki resimlere bakınca iki biçimde de yorumlanması için. Taştan kalpler olduğu ya da taşların bile kalbi olduğu halinde. Onu size bırakıyorum. Ben sadece yazdım :)

 “Ve”  artı  “ile”nin kavgalı olduğu o kavramı hiç yazmamışım. Nedense?

Yazmamışım gerçekten. Elimden aşka dair yazı çıkmamış hiç. Sağdan soldan duymuşlukla, dizelerden okumuşlukla  kalmışım; ama duyurmamışım. Belki de herkesçe yazılan vaz geçilmez konuyu herkese bırakmak istememden. Yazılmayanlara yatkın benim sözcüklerim. Ama bir de aşk olsun bunca yazının yanında. Aşk diye inleyenleri, aşka inanmayanları, aşk acısı çekenleri, aşk şiiri okuyanları hiçe saymamak olmasın. Yazayım o zaman bir aşk yazısı. Artık ne çıkarsa elimden. Belki  bilinenlere benzemeyecek; ama bilinip de göz ardı edilenlerin  sudaki yangınında gezinecek.
 
Aşk… Kaç türlüsü olan bir duygu: Annenin evladına, herkesin toprağına, vatanına, yurduna, bülbülün güle, delişmen bir kalbin on yedisindeki ilk vurgununa ya da görüp geçirildikten sonra ne istediğini anlayanların o damıtılmışlıkla bambaşka bir rüzgara kapılmasına dek aşk… Birazdan dökülecek satırlarıma. Kan kırmızısı renkte.

Aşk, şiirin besini, şairin ahı, yazarın sermayesi. Çekenin inleye inleye katlanıp da vazgeçemediği yürek sızısı. Aşk, olmazsa diziler yavan, filmlere kuru, romanlar çöl. O çöller ki Mecnun’un romanının  satırlarının her rüzgarda bir yere savrulduğu kum tanelerinden sözcükler.
Mecnun, en bildiğimiz aşıklardan. Leyla’yı sever. Leyla da onu. Bir kültürün aşkı nasıl andığı ve yaklaştığının da hiç sözü edilmeyen öyküsüdür Leyla ile Mecnun’un aşkı. Ben bu aşkta en çok Leyla’nı  yani esas kızının adının önce söylenmesinden hoşlanırım. Kerem ile Aslı ve Ferhat ile Şirin’de böyle olmasa da. Neyse ki konu aşk  o9lunca kadın adları hep önde gelir.

Hüzünlü mü demeli, çileli mi bir garip aşktır onların ki. Unutulmaz aşkların sonları nedense hep kavuşamamakla biter. Oysa mutlu sonla bitenler de çok. Ama o aşklar çölde sürünmediğinden çöl sıcağı yakıcılığında olamazlar.

Leyla sonunda çölde artık adı deliye çıktığından deli anlamına gelen Mecnun denilen Kays’ı bulduğunda Kays, delice bir şey söyler. Artık Leyla’ kadar Leyla’yı sevmeyi sevmektedir. Bu aşktan Mevlana da bahseder;
“Leylayı seven Mecnun benzemez elbet bana,
Ben aşıkım a dostlar, Leyla’yı Yaradan’a”.

İki aşkı da içerir bu iki dize. Leyla’ya aşkı ve Leyla’yı Yaradan’a aşkı. Dedik ya aşk… Ama hangi aşk. On yedisindeki mi,  doğa aşkı mı, sanata tutku mu, vatan aşkı mı, evlat sevgisi mi, paraya pula, varlığa aşk mı? Hangisi?

Aşk iki kişilik malum. Ve hikayeleri o iki kişinin adıyla anılır. Leyla ile Mecnun da olduğu gibi. Kerem ile Aslı başka türlü çekmiş, Ferhat ile Şirin başka. Hikayeleri uzun. Bizim topraklarımızdaki böylesi unutulmaz aşk öykülerinde kahramanların adları “ile” bağlacı ile birleşirken yabancılarınki “ve” ile birleşmekte. “Romeo ve Juliet” gibi. Bu da ciddi ciddi tartışılıyor. Rastlıyorum orada burada. Bakışlar farklı. Aşka bile. Kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda da.  Yürek, her yerde aynı heyecanla ama aşka düştüğünde. Yürek, aşkın evi. Ve aşk, yüreğin depreşen her duygusu. Suyu da, koru da. Havası da, efkârı da. Yürek mi? Kâh yanardağ kâh yerinden fırlayacak bir çaresiz çoklukla.
 
As;, iyi güzel de… Hakkıyla olursa güzel ama. Aşk diye dört elle sarılınanın çoğu hastalıklı duygular aslında. Öyle ki kalıplaşmış bir cümlesi bile var bu hastalığın; “ya benimsin ya toprağın”. Aşk buysa, aşk hiç olmasın daha iyi o zaman. Böyle bir şey aşk filan olamaz. Olsa olsa ağır bir hastalık olur ruhu, kalbi, aklı ele geçirmiş.
 

Kimisi kıskanmayı aşk sanır, kıskanılan da kıskanılmadıkça sevilmediğini sanır. Oysa iki kişilik aşkta iki kişi de akıllıysa, yüreklerini hissettikleri kadar beyinlerini de hissediyorlarsa kişilerin farklı olduklarını, tatlardan kokulara, çiçeklerden renklere, şarkılara apayrı zevkleri olduğunu bilecek ve bunlarla uğraşmak yerine kendilerini geliştirirken birbirlerini de geliştirip aşk denilen aradaki bağın tohumdan fideye, fideden ağaca ağaçtan anıt  ağaç olmaya sulayıp esirgeyeceklerdir.
 
Tohum, fide, ağaç, anıt ağaç olmaya bir yolculuk öyleyse aşk. Yani aşk, şekilden şekle girecek o zaman… Tabi girecek, çünkü insanlar yaş aldıkça, yaşadıklarından öğrendikçe bakışları da değişecek her şeye. Bunu kabul edebilecek olgunlukta olmalı o halde aşkın yolcuları ki buna saygı deniliyor. Yani aşk, ulu bir çınara dönüşmüş olsa da saygı ile sulanmadıkça o çınar yaşayamaz.

Hastalıklı duygulara aşk denilmesi aşka haksızlık olabilir belki; ama asıl hastalıklı duygu besleyenlerin o duygularını yönelttikleri insanlara yazık olur. Sevilmek iyi güzel de, hastalıklı bir güya sevilme? Olsa olsa büyük bir tehlikedir bu, tehdittir. O zaman sevmeyi bilmek mi gerekmekte? Evet, öyle olmalı. Sevmek, yolu hiçbir zaman incitmeye, çıkmaz sapaklara sarmayan açık, engebeleri olsa da kararlılığı da olan bir yol olmalı o halde. Sevmek adına sevimsiz şeyler yapmak, aşk filan değildir, ağır hastalıktır. Yanlış bir kültürün kör kuyularıdır.
 
Sevmek; ama neyi? Kaşı gözü mü tek? Ki doğunun aşk  şiirleri ille bunlar üzeredir. Kaşı keman ya da yay, gözü ahu olmalıdır sevgilinin; boyu da servi ille. Yani insanlar kaş, göz ve boy mudur tek? Böyle kabullenenler olabilir; ama beni çok güldüren yanlış  bir yaklaşım bu.

Çocuktum. Okula başlamamıştım henüz. Aksaray’da idik. Somuncular’ın bahçesinde oynardık hep, yüz dönüm mü desem, beş yüz dönüm mü büyüklükte. İçinde koskoca bağı, çiçek bahçesinden yeşilliklerin yetiştiği tarhlara kadar her türlü bahçecikler olan o bahçede.
.
Yine evin demirden koca bahçe  kapısını itekleye itekleye zorla açmıştım. Bahçede benim yaşlarımda bir kız vardı. Öyle gürdü ki kestane rengi saçları. Kısa kesildiğinden kabarmıştı. Çok yakışmıştı o kabarık kısa saçlar o ilk kez gördüğüm kıza. Yüzü kirli değildi. Elleri çamura bulanmamıştı. Giysisi özenli. Güzel görünüyordu  yani akranım kız.

Kimler vardı yanımda çocuk olarak hatırlamıyorum. Zaten sokak çocuk dolu olduğundan şimdi hiçbirinin ne adı ne de yüzü aklımda kalmadı. İşte onlardan biri kıza bir şey sordu. Kız öylesine garip tavırlarla ve öylesine bozuk konuştu ki belki de insanlar hakkındaki ilk deneyim ve çıkarımım  o gün o kız sayesinde oldu. İnsanlar, ağızlarını açana dek .güzel gözükebilir. Ağızlarını açında daha da güzelleşebilirler ya da o güzellikle uzak yakın alakaları kalmayabilir. Ağzı açmak, güzelliğe ya da tam tersine açılan kapıdır çoğu kez. Hala da öyle düşünürüm. Hatta dogmatik bile olabilirim  bu konuda.
 
Aşk sözcüğü sanırım en meşakkatli kavramın en romantik ses dizimiyle albeniye büründüğü, acısı belki de en uzun olan hissin  kendisinden korkulmaması için kısacık bir heceye sığdığı, çok büyüleyici gözüküp de kimileyin içine düşüldüğünde en çıkılmaz labirentler olan, sadece insana değil maddisinden manevisine çok şeye hissedilen bir kavram.  Dünyanın ay ışığından gün ışığına aydınlanan yarı kürelerinden, sıcak ikliminden soğuk ilkime, gözleri renk renk, biçim biçiminden tenleri  açıklı koyulu olanına hissedilen, ille üzerine şiirler yazılan, ille her toplumun “ile” ya da “ve” ile bağlanmış iki adda simgeleşmiş bir öyküsü olan bir kavram. Ve bazen bana öyle geliyor ki bu kısacık, üç harfli tek heceli diye bilinen, melodisi  içine çeken sözcüğe aşık çoğu kişiler,  yeni yetmeler mesela. Diyelim ki bahar yelinde, çiçekler uyanırken. Diyelim ki aslında belki de sırf sevgisiz büyüdüğünden sevilmek istediği için sevdiğini sanırken.

Aşk, içinden çıkılmaz bir kavram. Gerçek aşk, hastalıklı olamaz; ama belki ince hastalığa tutturur seveni. Kan kırmızı olabilir; ama elleri kana bulamaz. Dahası yok!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 05.05.2016, 11:56

Paylaş :

Doğa eliyle derlenmiş bir demet

Doğanın kendince yol buluşları, yakıştırmaları, düzenlemeleri sonunda tablo olamasa da ille de fotoğraf  karesi oluyor.

Taşlarda biten taşdelenler, düz ovalardan akan nehirler, dinginliğinde nilüferlerin koca yeşil yaprakları üzerinde beyaz ya da pembe koskoca çiçekleriyle süslediği göllerin güzelliği her mevsim kendi rengiyle yenileniyor. Biz mi? Biz doğanın taklitçisiyiz. Bilimden modaya. Menekşeye bakıp mor ile yeşilin uyumunu fark ederiz mesela.

Kır çiçeklerinden oluşan bir demetin uyumu, doğanın renk uyumudur. Bazen insan eliyle dikilenler de bu uyuma özenir. Bir japon gülü ve bir begonvil dalı, kır çiçeklerinin karmakarışık düzenindeki renk cümbüşü kadar olmasa da yine de bir aradayken farklı güzelliklerin uyumluyken daha güzel olduklarını bir güzel anlatır.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (AcemiDemirci), 24.07.2016, 00:46

Acemi.demirci@yahoo.com.tr; @AcemiDemirci
Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci