6 Ağustos 2016 Cumartesi

Vazo, Tabanı, Parçaları ve Kintsugi

Her zaman yalnızca kendi çektiğim fotoğrafları kullanıyorum, malum. Ancak bugüne dek bizde pek yaygın bir sanat dalı olmadığından olacak Kintsugi alanında bir çalışmaya rastlamadım. Dolayısıyla bu konuda kendi çektiğim, bana ait bir kare yok. Kırılmış beyaz porselen kalp çalışmasına ait kare,  internetten alıntıdır. Geri kalan tüm resimler elbette, kuşkusuz benim objektifimden, kendi gözümden. Bana ait!

 O vazo her seferinde gözüne çarpardı. Kolay kolay ilk bakışta kimselerin anlayamayacağı kadar eskiydi.  İçindeki taptaze çiçeklerle ortalığı nasıl da buğulu bir kokuya bürüyordu. Eğer bu ev böyle mutluluk aşısı etkisindeki çeşit çeşit çiçek ıtırıyla kokuyorsa, is, pis, duman içinde değilse hep bu içi her renkten, cinsten kimisi bahçeden kimisi kırdan kimi dağdan kimi deniz kenarından hatta kimi de kıraç topraklardan gelme çiçeklerle dolu şu vazo nedeniyle olmalıydı.

Ama bu evin böyle güzel kokması onun istemediği bir şeydi. O, bu evin kötü kokmasını bekliyordu. Her biri ayrı bir renkte, boyda, gösterişte, kokuda çiçekler, yalnızca çok eski bu vazoda bir aradaydı. Her biri başka telden çalan hatta kaplandıkları kumaş aynı olsa da birinin odunu cevizden birinin dut ağacından birinin meşeden diğerinin kavaktan olan şu koltuklar, kanepeler gibi başına buyruk duran  aykırı eşyalar arasında nasıl da seçiliyordu vazo ilkten. Derleyip toplayıcılığı, bir araya getiriciliği, apayrı çiçekleri tek bir demet halinde kavrayıp onca farklı kokuyu tek bir ıtıra dönüştürücülüğü ile. Ne kadar eski olduğu asla kestirilemeyen vazoydu işte bu  evi bunca güzel, göz koyulur hale getiren.

Vazoyu al, bak durduğu yerden; ne evin anlamı kalırdı ne  de ortalık mis gibi kokardı o zaman. İçindeki onca tür çiçeğin her biri, bir yana saçılır, gelen geçen üzerine basar, çiğnerdi. Tazeymiş, çiçekmiş demeden  hem de. Ezer geçerlerdi. Oysa o çiçekler kendilerini kavrayan, besleyen, yaşamalarına izin veren geniş ağzı sanki yukarılara bir kısrak başı gibi yükselirken kenarları deniz mavisi, mavinin kıyıcığı kah zeytin, kah çay, kah fındık, kah maki kah portakal ağacı yaprağı yeşili; kimi yerleri dağlar gibi kopkoyu mor, içleri biraz kum rengindeki vazoda  diriydiler ve yaşayabilirlerdi  tek. Çokluğun birliğindeydiler o vazoda. El eleydiler. Güzelliğin, çiçek gülümsemesinin  nedeni hep o vazoydu işte. İçindekilerin hayatta olmaları,  o vazoda olmak demekti. Eğer o vazo olmasaydı…
 
Evet ya, hepsini  bir ana elinin şefkatiyle dolu dolu sarmalayıp demet yapan o vazo olmazsa, çiçekler oraya buraya saçılırdı. Dalından düşen çiçeklere ne olursa, onlara da o olurdu o vakit. Ya hoyrat ayaklar altında ezilirler ya da bir rüzgâra kapılıp savrulurlardı yaprakları kopa kopa. Çiğnenirlerdi hiç acıması olmayanlarca. Üstelik söndürülmek üzere sigara izmariti ezermiş gibi bastıra bastıra çiğnenirlerdi.

O zaman… O zaman, bu mis gibi kokan, çiçeklerin bir arada mutluluk sergilediği vazonun kırılması  halinde ortalık artık eskisi gibi olamazdı. Ve  o halde vazonun kırılma vakti gelmişti.

Vazonun olduğu küçük yuvarlak masanın hemen yanındaki koltuğa oturmuştu ki fırsatını bulur bulmaz vazoyu bir güzel yuvarlasın. Paramparça edebilsin. Yani hep istediği şeyin sonunda olduğunu görüp tek kendinin duyduğu zafer çığlıkları atsın nihayet. Artık o çiçeklerin bir arada durmalarının sonu gelsin de darmadağın olsunlar. Sonları olsun bu parçalanış.

Koyu demli çayından kıtlama şeker ile bir yudum aldıktan sonra bardağını yuvarlak masaya koyar gibi yaparken elini hızla vazoya doğru uzattı.  Önce sallandı vazo, düşmemek için direndi. Ev sahibi henüz görmemişti vazosunun başına gelenleri. Vazo düşmemek için direnirken bu kez ayağıyla masaya bir tekme attı  kıtlama çay seven kadın. Vazo daha direnemedi,  Devrildi. İçindeki çiçekler sağa sola saçılırken halısız, sert zemine düştüğünden rabıtaların üzerinde parçalandı. Kıtlama çay seven kadın, “bak şu işe, vazo durduk yerde düştü” diye telaşlanmış gibi yaparken ev sahibi şaşkınlığından bakakaldı önce eski vazosunun parçalarına. Sonra ne olduğunu anlamaya çalıştı.

*****
Ev sahibi, ellerini yüzüne götürmüş, vazoyu o halde görmenin şokunu atlatmaya çalışırken düşmemek için çok çabalayan vazonun tabanı, etrafa saçılan parçalarına göz atıyordu canının acısına aldırmadan. Neyse ki birbirinden çok uzağa düşmemişti parçalar. Ne de olsa öyle un ufak olmayacak kadar birinci sınıf has porselendi. İnce cam değildi ki tuzla buz olsun. Şimdi vazonun kökü, temeli, dibi, tabanı olarak geri kalan parçalarını yeniden yekvücut olmak üzere bir araya getirmeli ve onların dağılmamasını sağlamalıydı. Gerçi önce kendine eliyle vuran, düşmediğini görünce  yetmedi bir de masaya tekme atan  şu çay sever kadın hala başındaydı; biliyordu sahibesi gözünü ayırır ayırmaz her bir parçayı tekmeleyip bir yana saçacak ve bulunmaz edecekti.  Ama artık ev sahibesinin de gözleri üstündeydi. Bu, kıtlamacı kadının çayının, keyif çayı olmayacağı anlamına geliyordu o halde.

Önce çiçeklere seslendi porselen çağrısı inceliğinde, tek çiçeklerin duyup anlayacağı dilde. “Solmayın! Vazo düştü, kırıldı da saçıldık diye. Yapraklarınız küsmesin! Dayanın ki sizi toplayıp yeniden vazoya koysun ev sahibemiz.”

Sonra parçalarına baktı tek tek. Ne bu parçaların porseleninden  vazo vardı şimdilerde ne de bu renkteki desenlerin birlikteliği artık. Kaç yüzyıllık antika vazoydu o. Ev sahibesinin sandığı tarihten bile eskiydi yaşı. Yalnızca uz bir sanat tarihçisi bilebilirdi yaşını, değerini.  Tarihte açıp solmuş sonra yeniden açmış çiçeklerin vazosuydu o. Çiçeksiz kalmamıştı hiç. 
 
Şimdi bunca yüzyılı, hatta bin yılı aşıp  gel, bir iki saniye içinde paramparça ol… Olamazdı böyle bir şey! Olmaması için de vazonun oturduğu taban olarak elinden geleni yapacaktı.

“Her vazonun başına gelebilecek bir şey kırılmak. Bir vazo olarak kırıldınız şimdi belki; ama hala o vazonun parçalarısınız. Sakın ayrılmayın. Bu vazonun değerini belki ev sahibi bile bilemiyor tam olarak; ama seviyor. Bizi toplayıp yeniden bir araya getirecektir. Sakın kırıldık, eskisi gibi olmayız demeyin! Unutmayın ne yapılıyor  Japon sanatçılarca…  Kırık yerler altın varakla kaplanıp, yapıştırılıp eskisinden de değerli hale geliyor vazolar. Ne olmuş olduysa olsun, parçalarımız bir araya gelince yeniden o vazo oluruz. Hemen yanı başıma saçılmış çiçekler,  onları koruyacak tek yer olan vazolarında olacaklar yine bir arada. Yeter ki her bir yana savrulmayalım.
*****
Çayından nasıl da keyifle alıp da kıtlama yapan kadın, “toplayıp atıverelim canım şu eskimiş vazonun parçalarını. Paramparça olmuş. Zaten çok eskiydi” dedi sinsi bir mutlulukla. Ev sahibesi, önce kıtlama şekerini çatır çutur  keyifle ısıran kadına baktı sonra ilk şaşkınlıkla yüzüne götürdüğü ellerini kararlı bir şekilde indirip gözlerini kıtlamacı kadına dikti.
“Şimdi işim var. O yüzden seni ağırlayamayacağım. Benim, şu an nedense durduk yerde birdenbire deprem filan da yokken kırılıveren; ama tabanı nasıl da hala sapasağlam duran vazomu eskisinden de pek hale getirmem lazım. Çatlak filan bırakmadan hem. Öyle ki hani Japonlar’ın Kintsugi denilen, kırık parçaları altınla yapıştıran sanatını uygulayacağım vazoma. Bu sanat, parçalardan asla vazgeçilmemesini, kırıkların değerini, anlamını, ders gibi durmasını anlatır. Zaten çok değerli olduğu besbelli vazom, çok çok çok daha değerli olacak  bu kez. Hadi sana hoşça kal.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 29.07.206, 10:51

 AcemiDemirci

Paylaş :

“Çöpçü Balığı Olmak” adlı çalışmama;
 

linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

5 Ağustos 2016 Cuma

 
“Dört bucağın çığlığı; hep aynı” adlı çalışmama;


linkinden ulaşılabilir.


Okuyacak olanlara keyifli anlar dilerim.

acemi.demirci@yahoo.com.tr;
@AcemiDemirci
Paylaş :

4 Ağustos 2016 Perşembe

Siyah ve Beyaz değil; Siyah beyaz

Siyahı, en çok geceye yakıştırırım. Hani tepeden tırnağa siyah kesilenlere değil sözüm. Yine de gerektiği için siyah giyilmeyecekse giyside de aman aman başvurulmamasından yanayım. Ama biliyorum ki siyahın yeri çok yerde çok başka. O yüzden her şeyden birer tane siyah ille oluyor. Ancak eski resimlere yakışıyor siyah beyaz. 


Gün çok kısa. Belli saatleri  zaten bloke. Belli zaman dilimleri de günlük işlerin sürdürülmesi için ayrılmış. O zaman kendimize vakit yok. Saçınıza, tırnağınıza, ellerinize şu kadar dakika ayırın diye sütunlar ayıran gazetelere bakıyorum tabii; gerçekler bu süreleri yutuyor ama. Bulup buluşturulanlar dışında kendimize ait zaman neredeyse pek yok. Bugünkü gibi aşırı sıcaklarda mecburen oturup kalmak dışında kişisel eğilimler için ayrılacak süre, göz ucu bakışlar ve geçerken bilgisayar başında şöyle bir konaklamak. Gerçi şöyle bir konaklama asla sizi kolay kolay bırakmaz. Bu da uyku süresinden çalmaktır. Yani akşam saatleri o çiçekten bu çiçeğe bal özü toplayan arıların uçuşmasındaki telaş tadında bir o masanın başında bir bu makinenin başında geçer.

Fotoğrafla yoldaysam bile mutlaka iki arada bir derede uğraşırım. Balkondaysam da bulurum çekecek bir şeyler. Gezi sırasında  filan görmem bile nereler geziliyor. Sonradan fotoğraflara bakarak geziyorum galiba oraları. Fotoğraf makinesi elden düşmeyince senelerin çekilmişlerinin dağ gibi yığılması demek bu. Elbette fırsat buldukça dosyalıyorum, konulandırıyorum. Ama dijital fotoğrafların sağladığı bu kolaylığı eski makineler sağlamazdı. Tarayıcıdan geçirmek yerine eski fotoğrafların fotoğrafını çekiyorum ki ilk çekildiklerinin anlamını bir ölçüde de olsa hissettirsinler. Tarayıcım da yok zaten. Edinmeye de niyetim yok.

Hepten unuttuğum bir fotoğrafıma rastladım bugün. Ya Side’de ya  Alanya’da çekilmişti. Yaz tatilinde. Alanya’daysa Kale’de, Side’de ise  her akşam güneş batırdığımız antik tiyatronun henüz restore edilmemiş ve biz güneş batırırken keçi sürüsünün gezindiği taş basamaklarında.

İşte o resmim. Siyah beyaz. Ona arkadaş olsun diye ilkokul paso resmim de bir yanda. Haliyle o da siyah beyaz. Ve ondan da eski bir resim daha. Gençlik Parkı'nda. Çarpışan arabalarda. Babamla. Yandaki çocuğu da babam çağırmış sanırım o da eğlensin diye. Bildik biri değil.

Diyeceğim, bir saatten önce çekilen fotoğraflarda saklı anılar, siyah beyaz!
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 04.08.2016, 21:33
Acemi.demirci@gmail.com; @AcemiDemirci
Paylaş :

2 Ağustos 2016 Salı

Üşüyen Kibritçi Kız'dan Kuğulu Park Önündeki Süslü Mendilci Kıza

 Ona rastlayalı epey oldu. Bahar aylarıydı muhtemelen. Tunalı’da. Çocukluğumun, öğrenciliğimin caddesinde. Baba evinin olduğu yer. Annem hala orada.

Kuğulu Park’ın  girişinden az aşağıda  oturmuş mendil satıyor güya. Pek de gönlü yok gibi.  Şimdi elinde mendil tutuyor; ama büyüyünce ayna olacak sanki.

Pek süslü. Üst başı yeni. Saçları özenle taranmış. Tokası da renkli mi renkli. Bazen yerlere seriyor mendilleri bazen eline alıyor.

Kibritçi kız masalıyla büyümüştüm. Beni çok etkilemişti hala kibritsiz kalmaktan çekinirim. Kibritçi Kız da bu mendilci kız kadar şanslı olabilseydi keşke. Üşümeden, oyun oynayarak yaksaydı kibritleri bahar günü.

Şimdi mendilci kızlar var. Kibritçi kız gibi de  değiller. O mendilleri ille satıyorlar.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 02.08.2016, 23:18


Paylaş :

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Kareler

Hem fotoğraf çekmeye hem de kuşlara düşkün olunca kuş temalı epeyce kare oluyor dosyalarımda. Az rastlanır kuşları yakaladığım da oluyor objektifimle. Bir de yakalamama hiç gerek kalmadan Ankara’da da, Çeşme’de de kendiliğinden poz veren kukular var mesela.



Çeşme rüzgârlıdır. Dövercesine eser orada. Ancak ayda bir kez durur esinti. Hem de bir hafta kadar. O zaman Çeşme havası,  nemli ve yapış tapış İzmir havasından  geri kalmaz. Essin diye bekleriz. Güzel derttir, derdin sadece esmemek olması.

 
Fotoğraf gruplarımdan çoğu, doğa ve kuşlar üzerine resim yayınlanan yerler olunca oralarda paylaştığım  kuş resimlerini sonra da bloğumda yayınlıyorum. Her gün yayın yapmak  anlamlı bu biraz.


Oysa kuş dışındaki pek çok tema bana konudur, kare olmada. Neler neler çekmem ki mimari detaydan, tarihi yerlerden, müze içlerinden, tarihi Taşhan gibi, bedestenler gibi yerlerdeki sergilerden, antikacılardan. Neler neler… En az çektiğim konu, insan.


İnsanların gözlerinin içine baka baka onların 
resimlerini izinsiz çekemiyorum. Kirli suratlı, keskin bakışlı çocukları çekmek istesem de bu her an mümkün değil. Ancak yine de insan resimleri çekiyorum tabii, çekmiyor değilim. En son İshak Paşa Sarayı’nda fotoğrafladığım ana kız mesela.  İşte resmini çekmeden yanından geçip gidemediğim, ricam üzerine bana poz veren Tokat Taşhan’daki esnaflardan biri. Alışveriş de yaptım kendisinden. Taş baskı yemeni fularlar ve masa örtüleri aldım. Hediyelik de vardı içlerinde kendime de. 


Bu arada Tokat ve Kastamonu, gezmelere, fotoğraflamaya asla doyamadığım iki kent. Uygun olan her fırsatta gittiğimiz, gideceğimiz yerler. Son zamanlarda doğunun tabiatının güzelliğini gördükçe orası için de yanı şeyleri düşünüyorum.
(Her hakkı saklıdır)

Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 01.08.2016, 22:49

Paylaş :

31 Temmuz 2016 Pazar

Çörek otlu çömlek peynirli değil; yine de dürüm ama

Hep anlattım; ama hiç fotoğraflayamamıştım dürümü.

Dün Çanakkale  peyniri, zeytini ve Gümüşhane pestilleri, başka yöresel ürünler satan hep alışveriş yaptığımız buraların bir esnafında rastladım. Artık yufka ekmek de satıyorlarmış.

Özellikle Annem için aldım yufka ekmeği. Bu sabah kahvaltıda da tabii ki kocaman yufkanın tamamı ile değil sadece katlanan bir kenarı ile  dürüm yapmak istedim.

Aksaray işi dürüm,  çörek otlu çömlek peyniri ile yapılır. İtimiş olacak. Yani göğermiş. Müthiş bir lezzettir. Bulunmuyor artık. Apartman hayatı malum. Ne var ne yoksa alıp götürdüklerinden bunlar da. Şimdilerde plastiklere basılıyor çömlek peynirleri.. 

Oysa bu peynirin uzun bir ritüeli var. Mayıs ayında yarı yağlı  peynir alınacak önce. Çömleğe öyle sıkı basılması gerekir ki Anadolu kadınlarının kolları o yüzden güçlüydü eskiden. İçine çörek otu katılır. Elbette lezzet de verecek çörek otu hem de çok yakışan; ama bir gaye de kötü varlıkların ilişmemesi için. Çömleğin boğazına kadar  sıkıca basıldıktan sonra temiz kum koyulacak üzerine. Tertemiz beyaz patiskalarla çömleğin ağzı kapatılıp, bağlanacak. Ve evlerin altındaki kilerlerin en dip,  ışıksız yerlerinde konakların merdiven altında kuma gömülü olarak kışa dek olgunlaşmayı bekleyecek.
 
Şimdi alel usül bunlar çok şeyde olduğu gibi. Sırıtıyor. Yine çok kavramda olduğu gibi.

Yufka ekmeği bulunca dar vaktimde dürüm yapıp itimiş çömlek peyniri olmadığından tulum peyniri koyarak  hazırladım dürümü ve fotoğrafladım.

Yufka elbette Anneannem’in yufkası gibi değil. İnce değil. Bol nişastalı sanki. Pişmesi biraz aceleye getirilmiş cinsten. Ama artık öyle. Ya kendiniz yapacaksınız ya da yapamıyorsanız hiç olmazsa hala yufka ekmek var diye sevineceksiniz. Kendim yapamam. Bilmem yufka açmayı. Ama yufkanın hasını bilirim. Hala yufka ekmek yapılıyor, yapanlar var diye seviniyorum evet. Ancak yufka ekmeğin hasını çok iyi bilen biri olarak da hazırların, paketlenmişlerin paket usulüne tamamen uyduklarının da farkındayım.

Anneannem’in hazırladığı dürüm gibi sacdan alınıp sıcak sıcak içine tereyağı sürülüp üzerine çörek otlu çömlek peyniri yayılmış dürüm değil tabii benim yaptığım. Yağ yok. Çok lezzetli yapar; ancak eklenmemesi fayda hanesinde :) Bir de uçları katlandığından uçlarda peynir pek olmazdı. Anneannem o peynirsiz kısım bize gelmesin diye hep dürümün başını koparır kendi tadardı. Asıl yağlı ve peynirli kısım bizde kalırdı.

Bir yufkadan yapılan dürüm bir çocuk için fazla büyük kaçtığında göstermeden yarıdan fazlasından böler sokaktaki çocuklarla paylaşırdım. Anneannemin evinin altından akan yani temelin altından da geçen dere kenarında yerdik.

Çocukluğuma özlemden filan değil konu gereği anlattığım şeyler bunlar. Ama anlattığımda fark ediyorum şimdilerde çocukluk yaşanmıyor metropollerde, kentlerde hatta çoğu kent olmaya özenen ilçelerde, kasabalarda.
(Her hakkı saklıdır)
Ayşei Yasemin YÜKSEL (Acemi Demirci), 31.07.2016, 09:28


Paylaş :

İzleyiciler

En çok Okunanlar

Arsiv

Follow by Email

Toplam da

Copyright © Acemidemirci